691 Okunma Sayısı
16 dakika okuma süresi
25 Aralık 2025

Georg Lukács Sağcı Düşüncenin Kalbindeki İrrasyonalizmi Nasıl Tanımladı? – Matt McManus

Faşizm iktidara geldiğinde, pek çok insan hem teorik hem de pratik olarak hazırlıksızdı. İnsanın böylesine kötülük eğilimleri, böylesine iktidar hırsı, güçsüzlerin haklarını böylesine hiçe sayma ya da böylesine boyun eğme özlemi sergileyebileceğine inanamıyorlardı. Çok azı patlamadan önceki volkan gümbürtüsünün farkındaydı. —Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış

2016’da başlayan sağ popülist zafer dalgası birçoğumuzu şaşırttı. Arkadaşlarımla birlikte seçim izleme partisi düzenlediğimizi ve göreve gelecek Hillary Clinton yönetiminin neoliberalizmi kaçınılmaz olarak ikiye katlamasının nasıl sert bir karşılık gerektireceğini konuştuğumuzu hiç unutmuyorum.

Sonrasında ne olduğunu hepimiz biliyoruz. 2018 yılına gelindiğinde, dünya üzerindeki hemen hemen her büyük ülke aşırı sağcı ya da aşırı sağa sempati duyan bir hükümet tarafından yönetilmekteydi – ABD, İsrail, Hindistan, Rusya, Brezilya, İtalya, İngiltere, Türkiye, Polonya ve Macaristan sadece en bilinenleri. Acımasızlık ve beceriksizliğin nadir ama öngörülebilir bir bileşimi Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve başka yerlerde sağcı başkanların devrilmesine yol açarken, geleceğimiz “tarihin sonu” döneminde çok az kişinin öngörebileceği şekilde tahmin edilemeyecek kadar belirsizdir.

Öngörülmeyen tarihsel olayların bir avantajı da, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan içsel sorgulamanın solun unutmuş olabileceği içgörüleri yeniden kazanmasına yardımcı olmasıdır. Örneğin, Solcu akademisyenlerin ve aktivistlerin entelektüel sağa olan ilgisinde bir artış oldu – öyle ki artık pek çok liberal ve solcu “ kaynaşmacılık” ve postliberaller ile ulusal muhafazakarlar arasındaki ayrımın iç yüzünü devrim/reform tartışması kadar iyi biliyor. Çok sevilen Know Your Enemy podcast’i, sol liberaller ve sosyalistler (bendeniz de dahil olmak üzere) tarafından yazılmış bir dizi akademik ve popüler kitap ve John Ganz, Kathryn Joyce ve Rick Perlstein gibi gazeteciler tarafından yazılmış baş döndürücü bir dizi uzun açıklama ve eleştiri var.

Lukács’ın Aklın Yıkımı

Bu yeniden canlanma, klasik solcu yazarların muhafazakârlık, faşizm ve genelde sağ üzerine metinlerinin yeniden gündeme getirilmesini de içerir. Verso, 2021’de Georg Lukács’ın Aklın Yıkımı‘nın yeni baskısıyla bu mücadeleye adım attı. “Batı” Marksizminin kurucu figürlerinden biri olarak kabul edilen Lukács, en iyi Tarih ve Sınıf Bilinci‘nde Marksist felsefeyi güçlü bir şekilde Hegelci olarak geliştirmesiyle bilinir.

Zarif bir deneme koleksiyonu olan Aklın Yıkımı, Domenico Losurdo’nun Nietzsche, the Aristocratic Rebel (Aristokratik Asi Nietzsche)’nin yanında, önemli bir Marksist düşünürün sağa dair en hacimli analizlerinden biri olarak yer alır. Fakat Losurdo’nun kitabı Friedrich Nietzsche’nin aşırı sağ üzerindeki süregelen etkisine odaklanırken, Lukács’ın dokuz yüz sayfalık dev eseri, Alman idealistlerinden Arthur Schopenhauer ve Søren Kierkegaard’a, Martin Heidegger ve Carl Schmitt’e, aynı zamanda faşizm ve Nazizm’in daha az bilinen ve entelektüel açıdan kof dalkavuklarına kadar gerici ve sağa yakın düşüncenin büyük bir bölümünü incelemektedir.

Lukács’ın ilk olarak 1952’de yayımlanan kitabı “Almanya’nın felsefe alanında Hitler’e giden yolunu” göstermeyi amaçlıyordu. Bazı açıdan bu, kararlı bir ortodoks Marksistin üstlenmesi gereken tuhaf bir görevdir. Klasik Marksizm çerçevesinde “felsefe alanında” gerçekleşen ideolojik mücadele türlerinin büyük ölçüde ikincil cepheler olduğu varsayılır.

Bunlar ‘üstyapı’daki değişimleri ve ekonomik ’altyapı’daki çatışmaları yansıtır ve felsefedeki tartışmaların büyük toplumsal değişimlerle, eğer varsa, çok az nedensel ilgisi olduğunu ima eder. Lukács’ın kendisi de sık sık bu ortodoks görüş doğrultusunda hareket eder ve kendisini Adolf Hitler’in yükselişinin “en soyut kısmını tasvir etmek” ile “sınırlandırdığını” ve hiçbir şekilde “somut gelişmelerin çalkantılı bütünlüğü içinde felsefenin öneminin abartıldığını” ima etmek istemediğini vurgular.

Bu Marksist tevazu, Heidegger gibi filozofların karmaşık tarihsel gelişmeleri en iyi metafizik görüşlerimizdeki değişimlerle açıkladıklarını öne sürdükleri kitapların çokluğu düşünüldüğünde oldukça ferahlatıcıdır. Ama aynı zamanda Lukács’ın bazen, bir filozof ne düşünmüş olursa olsun, gerçekte olup bitenin epistemolojik ya da ontolojik doktrinlere taşınmış bir tür sınıf mücadelesi olduğuna dair inandırıcı olmayan ultra-Marksist iddialara yaslandığı anlamına da gelir.

Lukács, Wilhelm Dilthey ya da Henri Bergson gibi bir filozofun gerici bir etki yaratmayı amaçlamış olsun ya da olmasın, çalışmalarının bu şekilde ele alındığını vurguladığında daha inandırıcıdır. Bugüne kadar pek çok ilginç düşünürün çalışmaları, Aleksandr Dugin’in Michel Foucault ve Gilles Deleuze gibi postmodern düşünürlere yaptığı bayağı çağrılar gibi, aşırı sağcı oportünistler tarafından tahrif edilmiştir.

Ancak Lukács’ın gerici düşünce tarihine ortodoks Marksist yaklaşımı nihayetinde daha derin bir soruna yol açmaktadır. Kendi materyalist diyalektik yorumuna uymayan herkesi tutarlı bir şekilde irrasyonalist olarak yorumlaması ikna edici değildir.

Lukács’ın Sovyetler Birliği’nin rasyonalist düşüncenin zirvesini temsil ettiğine dair muzaffer söylemi, en azından Karl Marx’ın kendi düşüncesinin çok çeşitli yaratıcı sentezleri kabul edecek kadar zengin olması nedeniyle ortodoks çizgiden sapan herkesin irrasyonalizme gerilediği iddiasına hiç yardımcı olmaz. Buna, Marksizme senkretik ve doktriner olmayan bir yaklaşımın erdemlerini ortaya koyan liberal, Hıristiyan ve Nietzscheci yazarların çalışmaları da dahildir. Aslında, Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci‘nde Hegelci temaları ortaya çıkarmak için Marx’ın eserine yaptığı yaratıcı müdahale, bir parça saygısızlığın neden uzun bir yol kat edebileceğini gösterir.

İrrasyonalizm İdolü

Bu sınırlılıklara rağmen Aklın Yıkımı, gerici ve faşist düşüncenin dikkate değer bir soykütüğünü sunan, son derece önemli ve çoğu zaman derin bir okumadır. Lukács’ın akıl kavrayışı, yüzyılın ortalarında ortodoks Marksizme olan bağlılığı nedeniyle çok dar bir şekilde sınırlanmış olsa da modern gerici düşüncenin kökenlerinin Aydınlanma’nın ortak aklımız temelinde herkes için eşitlik ve özgürlük ısrarının reddedilmesinde yattığı iddiasını inkar etmek mümkün değildir.

Bu durum, “iktidarı nazik ve itaati liberal kılan, hayatın farklı tonlarını uyumlu hale getiren ve hafif bir asimilasyonla özel toplumu güzelleştiren ve yumuşatan duyguları siyasete dahil eden tüm hoş yanılsamaların” radikal filozoflar tarafından ileri sürülen “bu yeni fetihçi aydınlık ve akıl imparatorluğu” tarafından yok edilmesinden yakınan Edmund Burke gibi geleneksel muhafazakarlar için de geçerlidir.

Ayrıca, geleneksel otoritelere dogmatik bir saygıyla yaklaşmamız gerektiğinde ısrar eden Joseph de Maistre gibi aşırı gericiler için de geçerlidir çünkü “insan aklı ya da cahilce felsefe olarak adlandırılan şey, cahilce hurafe olarak adlandırılan bu temellerin yerini alamadığı gibi, felsefe, tam tersine, esasen yıkıcı bir güçtür.”

Lukács, bu irrasyonalist içgüdülerin nasıl değişime uğradığını, hatta şekil değiştirdiğini ve radikal bir biçimde hiyerarşik ve eşitlik karşıtı bakış açılarını motive etmeye devam ettiğini ustalıkla açıklar. Özellikle faydalı bir bölümde, acımasız ırkçı Arthur de Gobineau’nun İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme‘de ırk dinamiklerine dayanan saydam bir şekilde spekülatif bir insanlık tarihi teorisini nasıl geliştirdiğinin izini sürer. Hikayenin özü, elbette, beyaz “Ari” ırkın en başından beri daha çalışkan ve zeki olduğu, ancak her zaman melezleşme ihtimaliyle tehdit altında olduğudur.

Alexis de Tocqueville gibi eleştirel liberaller de Gobineau’yu dikkatli bir analiz yerine saf mitoloji sunduğu için eleştirirken, de Gobineau’nun kendisi de çalışmalarının iç savaş öncesi sistemin entelektüel savunmasını bulmaya hevesli Amerikalı köle tacirleri tarafından nasıl sıcak karşılandığını belirtmiştir. De Gobineau’nun düşünceleri daha sonra H. S. Chamberlain gibi Alman emperyalistleri ve nihayetinde, uçuk ırk mitolojilerini aynı derecede uçuk sahte bilime dönüştüren Naziler tarafından uyarlanmıştır.

Lukács ilginç bir şekilde, bazı Nazilerin kendi doktrinlerinin saçmalığını bile ne ölçüde kabul ettiğini, bunun geniş ölçekte emperyalizm için ideolojik bir gerekçe olarak kullanıldığını alaycı bir şekilde itiraf ettiğini gösterir. Önemli olan Nazi ırk doktrininin “doğruluğundan” ziyade Alman halkını “yüceltme” kapasitesidir. Jean-Paul Sartre’ın Anti-Semit ve Yahudi’de ifade ettiği gibi, kimse asla

anti-Semitlerin cevaplarının saçmalığının tamamen farkında olmadıklarına asla inanılmamalıdır. Sözlerinin manasız ve meydan okumaya açık olduğunu bilirler. . . . Hatta söylemle oynamayı bile severler, çünkü saçma nedenler öne sürerek muhataplarının ciddiyetine gölge düşürürler. Kötü niyetle hareket etmekten zevk alırlar, çünkü sağlam argümanlarla ikna etmeye değil, korkutmaya ve yıldırmaya çalışırlar.

Aklın Yıkımı‘nın en karmaşık bölümleri Alfred Rosenberg gibi savaş suçlularını değil, Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche ve Heidegger gibi önemli filozofları ele alan bölümlerdir. Lukács, bu filozofların çalışmalarının sözde Nazi entelektüelleri ve faşist propogandacılardan çok daha yüksek bir seviyede faaliyet gösterdiğini sürekli vurgulayarak bu figürleri dikkatle analiz etme ihtiyacı hisseder. Özellikle kitabın başlarında tartıştığı düşünürlerin çoğunun burjuva toplumunda ortaya çıkan gerçek sorunlarla ilgilendiğini kabul eder. Bu durum, örneğin Oswald Spengler’in Batı’nın Çöküşü ya da Rosenberg’in Yirminci Yüzyıl Efsanesi adlı eserlerindeki mitleştirici irrasyonalizmle keskin bir tezat teşkil etmektedir.

Yine de Lukács, faşizmin yükselişine zemin hazırladıklarını düşündüğü başlıca filozoflara karşı oldukça eleştireldir. Lukács, niyetleri ne olursa olsun, Schopenhauer ve Kierkegaard tarafından önerilen varoluşsal kötümserliğe ve dünya karşıtlığına geri çekilmenin olumsuz etkileri olduğuna dair ikna edici bir argüman ortaya koyar.

Schopenhauer’in elinde, kendisinden feragat etmeyi ileri sürdüğü yerde bile bir tür romantik yalıtılmışlığı destekleme etkisi vardı. Kierkegaard elbette etik kamusal alanın önemini toptan reddetti ve Tanrı’nın önünde tekil bir birey olmakta ısrar etti. Siyasi değişimin önemini yadsıyarak ve insanlık için en hayati sorunların içsel dönüşümde yattığında ısrar ederek, bu iki düşünürün çalışmaları dayanışmacı tutkuların çöküşüne katkıda bulundu.

Nietzsche sonradan bu aynı kötümserliğe daha aktif bir şekilde, ama kesin olarak gerici bir tarzda yanıt verdi. Sürünen nihilizmden kurtulmanın tek yolunun Platoncu hakikat ve akıl kavramlarını ve Hıristiyanlığın tüm insanların eşitliğine dair vurgularını kesin bir dille reddetmek olduğunda ısrar etti ki bunların her ikisi de daha sonra liberalizm ve sosyalizm tarafından benimsendi.

Nietzsche’ye göre bunların yerini alması gereken şey, “sarışın canavarların” iyi ve kötüyü dikkate almaksızın kendi değerlerini var edecekleri yeni bir tür “aristokratik radikalizm”di. Lukács bunun “en aşırı egoizme ve her türlü zalimliğe ve barbarlığa” kapı açtığında ısrar eder, ancak 

bu sadece yeryüzünün efendileri için geçerlidir, fakat o zaman Nietzsche sadece onlar için militan bir felsefe sunmak istemiştir. Bu nedenle ebedi tekerrür hakkında yazmıştır: ‘Bu büyük disiplin fikridir – buna katlanamayan ırklar mahkum edilir, en büyük yararı bulanlar ise efendiliğe yazgılıdır.’

Losurdo ve yakın zamanda Daniel Tutt gibi filozofların çalışmalarını birçok açıdan önceleyen Lukács, Nietzsche’nin aristokratik bir epistemoloji ve değer sistemi için rasyonalist evrenselciliği ve ahlakı nasıl reddettiğini ele alır. Nietzsche’ye göre sosyalizm, kızgın “sürünün” kültüre hükmetmesini ve nihilistçe değersizleştirmesini sağlayarak yaşamın inkârına yol açacaktır.

Lukács, Nietzsche’yi sosyalizme karşı destansı düşmanlığıyla tanımlar – ki bu bir ölçüde inandırıcıdır. Deccal‘de Nietzsche, “Bugünün ayaktakımı arasında en çok kimden nefret ediyorum?” diye sorar. Cevabı şudur: “Çalışanların içgüdülerini, zevklerini, küçük varoluşlarından duydukları hoşnutluk hissini baltalayan, onları kıskandıran ve intikam almayı öğreten Sosyalistler güruhu, Chandala’nın havarileri’den.”

Nietzsche’ye göre ancak yeni ve daha zalim bir aristokrasinin radikal restorasyonu veya icadı liberalizm, demokrasi ve sosyalizmin yayılmasında somutlaşan eşitlikçi modernite dalgasını tersine çevirebilirdi. Lukács, Nietzsche’nin Alman milliyetçilerinin “yeryüzünün efendileri” olmasını asla amaçlamadığını kabul eder, ama Nietzsche’nin aristokratik radikalizmin faşizm için büyük bir kapı açtığı yönündeki argümanı güçlüdür.

Faşistler, Nietzsche’yi milliyetçilik, antisemitizm ve onun hor gördüğü türden kaba biyolojik ırkçılık biçimleriyle aynı hizaya getirerek onu tahrip ettiler. Fakat aristokrat bir yönetici sınıfın, kitlelerin çöküşünün üstesinden gelmek için iyinin ve kötünün ötesinde yeni bir ahlak yasası çıkarması gerektiği fikri, pek çok gericinin diline pelesenk olmuştu.

Solun Aydınlanması

Aklın Yıkımı‘nın kaygılarının ne kadar güncel olduğu çarpıcıdır. Sadece Sağ için değil Sol için de dersler içerir.

Çağdaş filozof Richard Wolin de The Seduction of Unreason adlı kitabında Nietzsche ve Heidegger gibi figürlerin güç istenci ve otoriterlik için akıl ve eşitliği şiddetle reddettiklerini vurgular. Wolin’in hikayesi de Lukács’ınkine benzer, ancak o bunu çok daha ileriye taşır. Wolin, yirminci yüzyılın sonlarında Foucault ve Deleuze gibi liberallerin ve solcuların bu apaçık gerici düşünürlere nasıl hayranlık duyduklarına, onların akıl şüpheciliğini ve “farklılık” vurgusunu -sağcı anlamda, rütbe, statü ve iktidardaki haklı farklılıklar anlamında- ilerici teorinin kalbine nasıl naklettiklerine dikkat çeker.

Sonuç, teorik hırsın kademeli olarak sönmesi ve geleceğe dair yapıcı tasavvurların ortaya konmasında temkinli davranılması olmuştur. İyi kalpli sosyal demokrat Richard Rorty, kendisini demokrasinin muhafazakar savunucularıyla karşılaştırdığı Philosophy and Social Hope adlı eserinde bu duyguyu çok iyi yakalar:

Sağcı düşünürler sadece demokratik toplumları tercih etmenin yeterli olmadığını düşünürler. Aynı zamanda bu toplumların Nesnel Olarak İyi olduklarına, bu toplumların kurumlarının Rasyonel İlk İlkelere dayandığına inanmak gerekir. . . . Benim kendi felsefi görüşlerim – Nietzsche ve John Dewey ile paylaştığım görüşler – bu tür şeyler söylememi yasaklar.

Bu duyguların yaygınlığı olağanüstü bir tersine dönüşe yol açtı. Muhafazakârlar, solcuları görecelilik ve şüphecilikle suçlarken, özgürlük ve demokrasi davasını gururla ilerletecek olanın Sağ olduğunu iddia etmeye başladılar.

Aklın Yıkımı‘nın temel derslerinden biri, Lukács’ın katı materyalist diyalektiğinin tüm hakikati sunduğunu düşünsün ya da düşünmesin, Sol’un akıl ve adalet alanını Sağ’a bırakmaması gerektiğidir. Bunu yapmak yalnızca stratejik olarak hatalı olmakla kalmaz – çoğu zaman temelleri gerici düşünceye dayanan argümanları içselleştirmenin bir sonucudur – aynı zamanda demokrasi, özgürlük ve eşitliği daha iyi bir toplum için rasyonel bir temel olarak gören köklü sol eleştiri geleneğinden de kopar. Bu, siyaseti bir kere daha önyargı ve nefretin yayılmasıyla tanımlanan yeni bir milenyumda yeniden sahiplenebileceğimiz ve sahiplenmemiz gereken bir gelenektir.


Matt McManus – “Georg Lukács Diagnosed the Irrationalism at the Heart of Right-Wing Thought“, (Erişim Tarihi: 14.12.2025)

Çeviri: Yener Çıracı


Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini ziyaret etmek için tıklayınız.

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Titanlar ve Tanrılar – Guillaume Faye

Sonraki Yazı

Kur’an’da 19’a Dayalı Sistem Var mı? – Mustafa Mütereddit

Bu Yazıları Kaçırmayın

Açıklama Boşluğu Neden Nörobilimin Çözülemeyen Problemi Olarak Ele Alınmaktadır? – Magnus Wijkander

Öznel deneyimin mahrem dünyası -yani, hisleriniz,…

Altı Saniyelik Sarılma – Julian Baggini

On yıllardır Metro-Goldwyn-Mayer Stüdyoları’nın filmleri, çelenkle…