827 Okunma Sayısı
17 dakika okuma süresi
29 Ekim 2025

Hukuk Ve Şiddet Üzerine Sesli Düşünceler – Ege Aydın

Yerleşik algımıza göre hukuk, şiddetin tam tersidir. İlk bakışta bu son derece makul görünür. Kamuoyunda bir polemikle ya da skandalla gündeme gelen insanların “bunun hesabını hukuk yoluyla soracaklarını” söylediğine sık şahit oluruz. Hukukun öz-kavrayışının da aşağı yukarı bu minvalde seyrettiğini görebiliriz. Modern hukuk sistemlerindeki “ihkakı hak” yasağı, kişilerin toplumda maruz kaldıklarını düşündükleri haksızlıklar yahut diğer kişilerle düştükleri uyuşmazlıklar karşısında kendi haklarını kendilerinin tesis etmemesini, bunun için yasal bir mekanizmaya başvurmalarını imler. Kişiler böylece birbirlerine karşı şiddet ve cebir uygulamayacak, toplumsal düzenin dokusunu tahrip edecek çatışmalardan kaçınılabilecektir. Bu bakımdan hem ortalama yurttaşın hem de ortalama hukukçunun zihninde hukuk ile şiddetin birbirinin tam zıttı iki kutba yerleştirilmesi, birinin başladığı yerde diğerinin dışarıda kalacağının telakki edilmesi son derece normaldir.  

Mehmet Cemil Ozansü’nün ifadesi ile:

Hukuk, dünyayı cennete çevirecek mucizevi bir kavram olmayıp çatışma halinin kurallılaştırılmasını sağlamaya dönük bir icattır. Başka bir ifadeyle hukuk, çıplak şiddetin ‘sonsuz olumsuzluğuna’ (Hegel) düşülmeksizin çatışan veya çelişen özneler arasında ‘mümkün mertebe’ bir uzlaşma inşa edilebilsin diye kullanılan bir tekniktir. [1]

Diğer yandan, bir adım yaklaşıp daha yakından baktığımızda hukukla şiddet arasındaki ilişkinin bir yadsıma ilişkisinden çok daha karmaşık ve çok boyutlu olduğu göze çarpar. Bu ilişki, hukukun şiddeti ıskartaya çıkardığı ya da basitçe onun yerini aldığı bir ilişki değildir. Bilakis hukuk, en kusursuz ve tam teşekküllü hukuk devletinde dahi, şiddet pratiğinin ne şekillerde ve koşullarda sergileneceğini önceden bir örüntüye bağlayan bir kurallar ve ilişkiler ağı olarak okunabilir.

Bunun anlamı şudur: Bütün çağdaş hukuk düzenleri, fiziksel şiddete ve/veya fiziksel şiddet potansiyeline dayanır.

Meramımızı açacak örnekleri düşünmek zor değildir. En mükemmel hukuk devletini zihnimizde canlandırarak düşünelim: Kanunda suç olarak düzenlenen bir fiili gerçekleştirirseniz, adli makamlar tarafından çağrılır, icabında kolluk tarafından zapt edilerek zorla getirilir, bir yargılama sürecinden geçtikten sonra da sizin durumunuzdaki insanları tutmak için tasarlanmış bir kurumda dört duvar arasına kapatılırsınız. Yahut borçlu iseniz ve borcunuzu ödemezseniz, borcunuz sizden icra memurları vasıtasıyla zorla tahsil edilecek, icabında mallarınız haczedilerek alacaklınızın alacağı giderilmeye çalışılacaktır.

Her halükarda bir hukuk sisteminin öngördüğü normların herhangi bir fiili gerçekliğe tekabül edebilmesi için, o normlarla öngörülen yaptırımların ihlal edenin iradesini ikame edecek fiili bir irade ile desteklenmesi gerekir.

Hukukun esasen devletin yaptığı bir şey olduğu gerçeğini hatırladığımızda bu durumun pek de şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim Weber’in Troçki’ye atıfla söylediği gibi “her devlet, gücün üzerine bina edilir”. Weberci tanımda devlet, belli bir toprak parçası içerisinde meşru fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulunduran insan topluluğudur.[2] Hukukun otoritesi ile devletin meşru şiddet tekeli arasındaki ilişki, hem kavramsal düzeyde hem de fiiliyatta mevcut bir ilişkidir. Kavramsal ilişki, egemenlik kavramı dolayımıyla anlaşılabilir. Modern ulus devletler için kanun yapma, bu kanunları icra etme ve ortaya çıkan uyuşmazlıkları bu kanunlar zemininde çözüme bağlama yetkisi, egemenlik nosyonunun birer uzantısı olarak anlaşılır. Egemenlik kavramının olası ve kapsamlı tanımlarından biri, bir toprak parçası(territory) üzerindeki en üstün(supreme) otorite tanımıdır. Buna göre egemenlik sahibi, yalnızca fiilen cebri kuvvet icra etme yetisine değil, bu kuvveti icra etme yönünde bir hakka da sahiptir. Diğer bir deyişle, egemenin icra ettiği cebir kuvveti, kendisini bir kaynaktan alınan meşruiyet ile desteklemesi ile çıplak şiddetten ayrılır.[3] Böylelikle devlet güçlerinin bazı malları müsadere etmesi yağma suçundan, bazı kişileri suç işledikleri gerekçesiyle ceza infaz kurumlarına kapatması da kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan ayrılır. Pierre Bourdieu’nun ifade ettiği gibi: “(…)en düşük kademeli hakim dahi (hatta nihai halkaya gitmek gerekirse polis memuru ve gardiyan dahi), eylemlerini keyfi şiddet kategorisinden çıkaran bir meşrulaştırma zinciri ile saf hukuk kuramcısına ve anayasa hukuku uzmanına bağlıdır.”[4]

Yaygın kanıya göre bu meşruiyetin başlıca kaynağı, yönetilenlerin yönetenlerin yönetimine razı gelmesidir. Gerçekten de yönetilen kesimlerde statükonun devamlılığı için belli bir rıza üretemeyen bir siyasal rejimin ayakta kalması imkansıza yakındır. Genel kamu hukuku derslerinde sık aktarılan bir deyişe göre kılıçla tahta çıkabilirsiniz fakat kılıcın üzerine oturamazsınız. Ancak önceki cümlenin ele verdiği üzere bu rıza gökten düşen ya da ağaçtan toplanan bir şey değil, sürekli olarak yeniden üretilmesi gereken bir şeydir ve hukuk, işlerlik kazanabilmek için bu rızaya muhtaç olduğu gibi bu rızanın yeniden üretiminde doğrudan rol oynar. Bir işlemin yahut ilişkinin yasal olması, çoğu zaman onun meşru olmasıyla eşdeğer algılanır. Kanun önünde eşitlik gibi ilkeler, kişilerin mahkemeler yoluyla kendilerine tanınan birtakım haklara ulaşabileceklerine olan inançları, hukuk düzeninin yurttaş nezdinde kendisi için rıza üretmekte oynadığı rolü gösterebilir.

Gelgelelim bu rıza üretim sürecinde dahi hukukun merkezindeki şiddet potansiyelinin rol oynadığı gözlerden kaçmamalıdır. Çoğu insan için hukuk düzeninin meşruiyeti, tam da o hukuk sisteminin şiddet uygulama kapasitesine bağlıdır. Örneğin sıradan yurttaşlar için güvenlik algılarının sarsıldığı, “çıplak yaşam”larının tehlikeye girdiği duygusuna kapıldıkları durumlarda sorumluların derdest edilerek kamusal alandan çıkarılmaları, devletin ve hukukun onların nezdinde ne denli meşru ve muteber olduğunu tayin etmekte son derece önemlidir.

Walter Benjamin’in kavramlarını ödünç alacak olursak, bir hukuk yapıcı şiddetten ve bir de hukuk koruyucu şiddetten bahsetmek mümkündür. Buraya kadar hukuk ve şiddet ilişkisinin tezahürlerine ilişkin verdiğimiz örnekler, halihazırda yürürlüğe koyulmuş olan normların korunması, sürdürülmesi ve ihlallerin yaptırıma tabi tutulması anlamında “hukuk koruyucu şiddet” olarak nitelendirilebilir. Hukuk yapıcı şiddet ise bizi “kurucu iktidar” kavramına götürür. “Kurucu iktidar sadece devletin dışında yer almakla kalmaz aynı zamanda devleti kurar; siyasal iktidarın kullanılmasının koşullarını belirler. (…) kurucu iktidar yeni bir politik düzeni “yok”tan var etmek demektir. Daha açık bir ifade ile kurucu iktidar, yaratıcı gücün seküler halidir.”[5]

Yeni bir siyasal düzeni ve ona mütekabil yeni bir hukuki norm düzlemini meydana getiren siyasal iradenin kendisini çoğunlukla bir tür şiddet eylemi biçiminde ortaya koyduğunu söylemek mümkündür. Savaşlar, iç savaşlar, darbeler, şiddete dayalı devrimler ve benzeri olaylar neticesinde ortaya çıkan siyasal örgütlenmelerin fiili şiddet tekelini eline alarak kendi norm düzenini tek yanlı bir biçimde tesis etmesi, genellikle kurucu iktidarın kendini ortaya koyuş şekli olarak karşımıza çıkar.  Benjamin’in deyişiyle: “Hukuk kurma, şiddetten arınmış, şiddetten bağımsız değildir; şiddete bağlı bir amacı zorunlu biçimde ve içrek olarak, iktidar adı altında hukuk biçiminde ortaya koyar, dar anlamda doğrudan hukuk kurucu şiddete dönüştürür. Hukuk kurmak, iktidar kurmaktır, bu anlamda şiddetin dolaysız tezahür ediş eylemidir.”[6]

Kendisini şiddet yoluyla inşa eden hukuk, “hukuk koruyucu şiddet” yoluyla yalnızca kendisini muhafaza etmekle kalmaz, hem ideoloji düzeyinde hem de maddi hayatta yerleşik düzenin yeniden üretimine katkıda bulunur. Bu bakımdan Althusser, hukuku hem bir baskı aygıtı hem de bir ideolojik aygıt olarak kategorize etmekte haklıdır. Althusser, ideolojik aygıtlarla baskı aygıtları arasındaki temel farkı, bunlardan ilkinin “ideoloji yoluyla”, ikincisinin ise “şiddet yoluyla” işlemesi olarak saptar. Buna karşın Althusser, saf bir ideolojik aygıt ya da saf bir baskı aygıtı diye bir şeyin bulunmadığının farkındadır. Baskı aygıtları belli bir düzeye kadar ideolojik unsurlara yaslanarak, ideolojik aygıtlar da belli ölçülerde (fiziksel) baskıdan yararlanarak işlev görürler. Burada ayırt edici unsur, verili bir aygıtın birincil olarak şiddetten mi yoksa ideolojiden mi faydalandığıdır.[7] Buna rağmen Althusser, hukuku aynı anda hem bir ideolojik aygıt hem de bir baskı aygıtı olarak tasnif eder, böylelikle de hukuk söz konusu olduğu zaman ideoloji işlevi ile şiddet işlevinin birbirine denk ağırlıklar taşıdığını söylemiş olur.

Bu tasnife katıldığımı yukarıda belirttim. O halde hukuk, Althusser’in tabiriyle “Marksist topografya” içerisinde nereye oturur? Genel eğilim, hukukun bir üst-yapı kurumu olduğunu söylemektir. Buna göre hukuk, üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin üzerinde yükselen, “son kertede” onlar tarafından belirlenen bir fenomendir. Bu tasnifin tümüyle yanlış olduğunu düşünmüyorum, fakat kanaatimce bu kadarı hikayenin yalnızca bir kısmını yansıtır. Elbette hiçbir Marksist analiz, temelin üstyapıya vücut verişini ele alırken üstyapının da temel üzerinde etkide bulunduğunu göz ardı edecek kadar basit ve tek yanlı değildir. Gelgelelim hukuk söz konusu olduğunda, işin “üstyapının temele etkisi” kısmının özel bir vurguya ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Burada zihnimdekini açabilmek için, Metin Çulhaoğlu’nun toplumsal sınıf ve siyaset kavramları arasındaki ilişkiyi irdelerken yaptığı bazı açılımları aktarma ihtiyacı hissediyorum: “İşe temel önermelerle başlamak gerekiyor. Bu temel önermelerden birincisi, siyasetin, ister bir ‘kerte’ isterse ‘yansıma’ olarak üstyapıya sınırlanmasının reddine dayanıyor. Dikkat edilmesi gerekir: Burada, yapı/üstyapı modeli bütünüyle bir yana bırakılmıyor. İdeolojinin, kültürün, felsefenin ve sanatın kendi belirlenimleri içinde oluşturdukları bir üstyapı alanının var olduğu yadsınmıyor. Yalnızca şu söyleniyor: Siyaset ya da siyasallık, ayrı bir alana tıkıştırılamayacak kadar ‘yapı’ya yakın duran, giderek yapının o haliyle yapı olarak kalmasında başat rol oynayan etkinliktir. Daha açık söylemek gerekirse, ideolojinin, felsefenin ve kültürün, yapının yapı olarak kalmasına ilişkin işlevleri ancak dolaylı olabilirken, siyasetinki doğrudandır.”[8]

Kanımca Çulhaoğlu’nun siyaset için söylediklerini olduğu gibi hukuka uygulamak mümkündür. Hatta bir adım daha ileri giderek hukukun bu manada siyaset alanının bir uzantısı olarak değerlendirilmesinin mümkün olduğu da söylenebilir. Burada kast edilen yalnızca otoriter rejimlerde olduğu gibi yargı erkinin doğrudan yürütmenin bir enstrümanına indirgenmesi değildir. Kuvvetler ayrılığının cari olduğu bir liberal demokraside dahi hukuk, pek çok yönden siyasal bir alandır. Sözgelimi parlamenter bir demokraside pozitif hukukun kaynağı, serbest seçimlerle oluşturulan ve siyasi partilerin temsilcilerinden müteşekkil bir yasama organı olan parlamentonun belirli bir usulü takip ederek çıkardığı irade beyanlarıdır. Dolayısıyla bu yazının amaçları bakımından hukuk alanını siyaset alanının bir uzantısı olarak değerlendirmekte bir beis yoktur. Fakat hukukun, genel olarak siyasete kıyasla daha dar, özel ve teknik bir alan olduğu nazara alındığında Çulhaoğlu’nun bu tespitlerinin hukuk için neden geçerli olduğunu hukuka özgü bazı örneklerle tartışmak gerekir.

Hukuku toplumun “altyapısına” ya da temele bu kadar yaklaştıran şey nedir? Kanaatimce bu sorunun cevabı, hukuki ilişkinin meta mübadelesi başta olmak üzere “altyapı” ilişkilerine “dışsal” olmamasında yatar.[9] Hukuki ilişki, yalnızca iktisadi ilişkiye ideolojik destek kazandıran bir eklenti değil, iktisadi ilişkinin işlerlik kazanmasını sağlayan olmazsa olmaz bir etmendir. Kapitalist toplumu bir genelleştirilmiş meta üretimi toplumu olarak kavrayabiliriz. Meta üretimi, kullanım değerine ve değişim değerine sahip malların ve hizmetlerin üretimi, diğer bir deyişle malların ve hizmetlerin pazarda mübadele için üretilmesi demektir. Piyasa mekanizması yoluyla mübadele edilen metalara, işçinin işgücü de dahildir. Dolayısıyla kapitalist toplumda iş ilişkisi dahi piyasa dolayımıyla bir meta mübadelesi ilişkisi olarak kurulur. Bu da bizi kapitalist üretim ilişkilerinin özüne, burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkiye götürür. Bütün bu mübadele süreçleri, hukuksal bir örtü ile sarmalanmış şekilde toplumsal hayatın içinde yeniden üretilir. Marx’ın da ifade ettiği gibi: “Biçimi sözleşme olan hukuki ilişki, ister gelişmiş bir hukuk sisteminin parçası olsun ister olmasın, iki irade arasındaki bir ilişkidir ki bu da ekonomik ilişkiyi yansıtır. Bu hukuki ilişkinin (ya da iki irade arasındaki ilişkinin) kendisi ekonomik ilişki tarafından belirlenir. Burada kişiler, birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla sahipleri olarak var olurlar. Araştırmamızı geliştirdikçe göreceğiz ki, genel itibarıyla, ekonomik sahnede görünen karakterler yalnızca ekonomik ilişkilerin kişileşmiş halleridirler; bu ekonomik ilişkilerin taşıyıcıları olarak birbirleriyle temas kurarlar.”[10]

Esasen kapitalist bir toplumun iktisadi hayatının merkezinde yer alan pek çok olgu, kavram ve uygulama doğrudan doğruya hukukun yaratımı olarak kavranabilir. Bunlar, tanımları gereği hukuki inşalardır, zira ne olduklarına dair herhangi bir fikir edinmek için dahi hukuken onlarla ne yapılıp yapılamayacağını öğrenmek gerekir. Örneğin Türk hukukunda kambiyo senetleri olarak bilinen çek, bono ve poliçe, iktisadi hayatın tam merkezinde yer almakla birlikte tümüyle hukuki yaratımlardır. Bunların birbirlerinden farkını ortaya koymak, hukuki mahiyetleri arasındaki farkı ortaya koymakla bir ve aynı şeydir. İktisadi hayatın, “altyapının” temel vasıtalarından birini hukuk burada doğrudan doğruya yaratmaktadır.

Kapitalizmin yalnızca ulus-devletler ölçeğinde değil uluslararası bir sistem olarak var olduğu nazara alındığında aynı gözlemin uluslararası ölçeğe genişletilmesi gündeme gelir. David Kennedy meseleyi sarih bir şekilde özetler:

Küresel ekonomik ve siyasal hayatın temel unsurları –sermaye, emek, kredi, para ve likidite, bunlarla birlikte iktidar ve haklar- hukukun yaratımlarıdır. Hukuk bunları düzenlemekle kalmaz, onları yaratır da. [11]

O halde hukuk, kapitalist toplumsal ilişkilerin bir yansıması olarak meydana geldiği halde yalnızca bir ayna işlevi görmez. Hukuk, kapitalist toplumsal ilişkileri en ince zerresine kadar sarmalar, onu düzenler, onu ideolojik düzlemde tahkim eder ve maddi dünyada yeniden üretir. Toplumsal düzeni bir şiddet kazığına bağlar, üzerine “mistik bir tül perdesi” örter. Varlığını ve işlerliğini devletin şiddet tekeline borçlu olan hukuk, şiddetin yadsınması değildir. En tutarlı hukuk devletinde dahi hukuk, en fazla şiddetin ne şekilde ve ne koşullarda istihdam edileceğine öngörülebilir sınırlar ve örüntüler çizilmesi demektir.

Peki şiddetin böyle sınırlandırılması ve öngörülebilir kılınması değersiz midir? Elbette hayır. Kapitalist bir toplumun hukuk düzeni, kapitalist sınıf dışı sınıf ve tabakaların da çıkarını muhafaza edecek hüküm ve uygulamalar ihtiva edemez mi? Elbette edebilir ve sıklıkla da eder, her ne kadar bunlar çoğunlukla toplumsal mücadelelerin kazanımları olsa da. Yine de kanaatimce, eğer yukarıda savunmaya çalıştığım görüşlerin bir doğruluk payı varsa, bunların nazara alınmasında büyük fayda vardır. İşin bu diğer yönüne gelince, belki o da başka bir yazının konusu olur.


Kaynakça

Ege Aydın

Ege Aydın

Pamukkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde lisans eğitimini tamamladı. Antalya Barosu'na kayıtlı stajyer avukat olarak çalışmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Jeremy Bentham (Felsefe Sözlüğü)

Sonraki Yazı

Ankara Felsefe Radyosu’na Konuk Olduk: Yapay Zekâ Bizi Kurtaracak mı, Yoksa Zincirleyecek mi? – Melinda G. Esen

Bu Yazıları Kaçırmayın