Koltuktan Bilim – Dan Falk

Düşünce deneyleri bilim tarihinde çok önemli bir rol oynamıştır. Ama bize gerçekte olup bitenler hakkında bir şey söylüyorlar mı?

//
2 Okunma
Okunma süresi: 38 Dakika

Galileo’nun İki Başlıca Dünya Sistemine İlişkin Diyalog (1632) metninde biri filozof, diğer ikisi filozof olmayan üç İtalyan beyefendi evrenin yapısı hakkında tartışır. Filozof, Salviati, -hareket eden bir dünya gerektirmesine rağmen- Kopernik’in teorisini destekler; karşısındakiler de bu teoriyi, saçma olmasa bile sorunlu bulur. Sonuçta yerin ayaklarımızın altından kayıp gittiğini, bulutların ya da kuşların gezegenin hareketinin etkisinde geriye doğru savrulduğunu veyahut bir kulenin üstünden bırakılan bir topun o kulenin dibinden başka bir yere gittiğini görmeyiz.

Ancak (Galileo’yu temsil eden) Salviati, arkadaşları Sagredo ve Simplicio’dan bu sezgilerini yeniden gözden geçirmelerini ister:

Birinin bir cismi büyük bir geminin direğinden aşağıya bırakmak üzere olduğunu düşünün. Geminin hareket ediyor olması bir değişikliğe yol açar mı? Açmaz. Cisim, ne olursa olsun, direğin dibine düşer ve dolayısıyla kimse böyle bir deneyden geminin hareketi ile ilgili hiçbir sonuç çıkaramaz. Peki, eğer gemi hareket edebiliyorsa neden bütün gezegen de hareket ediyor olmasın?

Simplicio, Salviati’nin bu deneyi aslında hiç gerçekleştirmemiş olması nedeniyle sonuçtan nasıl bu kadar emin olduğunu sorarak itiraz eder. Salviati, “Deney yapmadan, etkinin size söylediğim gibi olacağından eminim.” diye yanıtlar ve biraz tartıştıktan sonra Simplicio ikna olur.

Günümüzde çoğu bilim insanı ve filozof, dünya hakkında bilgi edinmenin tek bir güvenilir yolu olduğuna inanmaktadır; bu da dünyayı dürtmek ve kurcalamaktır. Filozoflar buna deneycilik (ampirizm) der. Bir çocuk bir şeyi kurcaladığında buna oyun; bilim insanı yaptığındaysa gözlem ve deney deriz. Nitekim ikisinde de öğrenme; görmek ve bir şeyler yapmak aracılığıyla gerçekleşir.

Ancak Galileo’nun da gösterdiği gibi, bu kuralda bazı istisnalar var gibi duruyor. Bazen doğa hakkında bir şeyleri anlamak istediğimiz zaman sadece zihinde gerçekleşen, kendine has bir deney yöntemi kullanırız: düşünce deneyi. Düşünce deneyleri, bilindiği gibi, bir saf hayal gücü egzersizidir. Bunu yaparken önce dünyadaki bazı şeylerin belirli bir şekilde düzenlendiğini düşünür sonrasında bu düzenlenişin sonuçlarının ne olacağını hesaplarız. Ve öyle görünüyor ki bu yolla doğa kanunları hakkında bir şeyler öğrenebiliyoruz.

Düşünce deneyleri fizik tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Bu deneylerin büyük ustaları ilk olarak Galileo, sonrasında da Albert Einstein idi. En ünlü düşünce deneylerinden birinde Galileo, ağır ve hafif cisimlerin yere aynı hızda düşeceklerini göstermiştir. Bir başkasında, gemi direği argümanına dayanarak birbirine göre sabit hızda hareket eden referans noktalarının eşdeğerliliğini (bugün Galileo Göreliliği dediğimiz şeyi) ortaya koymuştur ki bu, klasik fiziğin yapı taşlarından biridir.

Einstein da zihninin içinde böyle hayaller kurmakta becerikliydi. Genç yaşlarında, bir ışık demetinin yanında koşmanın nasıl bir şey olacağını hayal ediyordu; bu da onun özel görelilik fikrine yol açmıştı. Sonraları, düşen bir adam hayal ederken serbest düşüş gerçekleştiren kişinin kendi ağırlığını hissetmeyeceği fikrini oluşturdu. Bu düşünce deneyinden ivme ile yer çekiminin aynı şeyler olduğu kanaatine vardı. Bu ikinci düşüncesi “eşdeğerlik ilkesi” olarak bilinir ve Einstein’ı en büyük zaferi olan Genel Görelilik Teorisi fikrine götürmüştür.

Bu örneklerin ortak noktası, bilginin dış bir kaynaktan ziyade zihnin içinde oluştuğu çıkarımıdır. Düşünce deneylerinin bir laboratuvara, hibeye, … gerçekte yapılan hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Öyle duruyor ki bir düşünce deneyi yaptığımızda öğrenmeyi -herhangi bir dış gözlemden bağımsız olarak- saf bir iç gözlem yoluyla gerçekleştiririz. Buradaki “öyle duruyor ki” söylemini de dikkate almak gerekir zira düşünce deneylerinin deneyciliğe (ampirizm) meydan okuyup okumadığı hala epey tartışmalı bir konudur.

University of Toronto’dan filozof James Robert Brown, düşünce deneylerinin bir nevi “epistemik öğle yemekleri” olduğunu düşünüyor. Bu tip deneyler, doğa kanunları hakkında bize fikir veriyor ve bunu, tabiri caizse, ellerimizi kirletmeden yapmamızı sağlıyorlar. Brown öğrencilik yıllarında deneycilere sempati duyduğunu aktarıyor: “Üstünlüğü ele geçirmişler gibi görünüyordu.” Kendisi saf aklın savunucuları olan Platon ve René Descartes’a hayrandı ancak onların insanın doğanın işleyişine dair bilgiyi zihnin kendi sezgisinden edinebileceği fikrine şüpheyle yaklaşıyordu.

Bu yıllarda henüz bilmediği ise Galileo’nun “düşen cisimler” isimli düşünce deneyiydi. Bu deneyi duyunca her şey değişecekti.

Bu düşünce deneyine biraz daha yakından bakalım. Deney, Galileo’nun son kitabı olan İki Yeni Bilimle İlgili Söylemler ve Matematiksel Gösteriler’de bulunabilir. (Galileo bunu yazdığında Floransa’da ev hapsindeydi ve herhangi bir kitap yayınlaması yasaklanmıştı ancak el yazmasını Hollanda’ya kaçırmayı başardı ve kitap orada basıldı.) Söylemler’de bir kuleden atılan, farklı yüksekliklerden düşen iki cisim hayal etmemizi ister; örneğin bunlar tüfek mermisi ve bir gülle olsun. Aristoteles’in sunduğu argümanlara ve gündelik algımıza bakıldığında ağır olanın yere daha önce düşeceği düşünülebilir.

Bu iki cismi kısa, sert bir çubukla birbirine bağladığımızı varsayalım. Bu durumda, daha hafif olanın ağır olanı frenlediği ve düşüşünü yavaşlattığı iddia edilebilir. Öte yandan, başka bir iddia da birbirine bağlanan bu ağırlıkları, bu iki cismin ağırlıklarının toplamına eşit olan tek bir cisim olarak hayal edersek bu tek cismin cisimlerin tek tek kendilerinden daha hızlı düşeceği de olabilir. Bu da açıkça bir çelişki yaratır. Galileo’ya göre bu çelişkinin tek çözümü, bütün cisimlerin, ağırlıklarından bağımsız olarak aynı hızda düştüğünü düşünmektir.

Çözüme giden yolun hiçbir deney yapılmadan düşünülebilmesi çok etkileyici.

“Bunu duyduğumda sandalyemden düştüm.” der Brown. “Belki de hayatım boyunca yaşadığım en harika entelektüel deneyimdi.” İlerleyen zamanlarda Brown, düşünce deneyleri konusunda ileri gelen isimlerden biri hâline gelmiştir. The Laboratory of the Mind (1991) kitabı, düşünce deneyleri konusunun derinlemesine incelendiği ilk kitaplardan biridir. Son yıllarda Toronto Üniversitesi’nden meslektaşı Yiftach Fehige ve London School of Economics’te doktora sonrası araştırmacı olan Michael Stuart ile The Routledge Companion to Thought Experiments (2017) kitabının editörlüğünü yapmıştır. On yıllar süren düşünce deneyi çalışmalarından sonra dahi hala favori deneyi Galileo’nun “düşen cisimler”idir: “Bence herkes çözüme giden yolun hiçbir deney gerçekleştirmeden düşünülebilmesini çok etkileyici bulmalı.” demiştir.

Eğer Brown haklıysa, yani eğer Galileo’nun düşüncesi, doğayı anlamak adına başarılı olduysa Galileo’nun bunu nasıl yaptığını bilmek önemlidir. Brown’a göre düşünce deneyleri “evrensel olan”ı görebilmemizi sağlar; doğa hakkındaki gerçekleri anlamamıza yardımcı olur. Nasıl ki matematiksel gerçeklere yalnızca onlar hakkında düşünerek ulaşabiliyorsak doğa hakkındaki gerçeklere de bu şekilde ulaşabiliriz.

Başka bir deyişle, bütün dünya uzay ve zamanı kaplayan fiziksel şeylerden oluşsa da bu fiziksel dünyanın fiziksel olmayan, matematiksel gerçeklere benzeyen ve uzay-zamanın dışındaymış gibi görünen bir gerçekliği de var. Bu gerçeklikteki gerçekler, Brown’a göre, a priori (gözlem ve deneye ihtiyaç duymayan) olarak adlandırılabilir; bu da bizi geriye, Platon’a götüren bir fikirdir. Tabii Brown da kendini gururla bir Platoncu olarak tanıtır.

University of Pittsburgh’tan John Norton, birkaç on yıldır Brown’ın Platonculuğuna karşı deneyci (ampirik) düşünceyi savununuyor. Norton, düşünce deneylerinin Platonik gerçekler dünyasına bir bakış sunan şeyler olmaktan çok zihne canlı resimler getiren zarif şekilde hazırlanmış argümanlar olduklarını düşünüyor. Bu argümanların, kendi öncüllerinde zaten örtük olarak bulunan bilgilerin analizinden çıkarılabilecekler dışında yeni bir bilgi ürettiğini düşünmüyor. 1996’da yayımladığı bir makalesinde de yazdığı üzere, düşünce deneyleri “fiziksel dünyaya erişmek için yeni kanallar açmıyor.”

Galileo’nun örneklerini tekrar düşünelim. Norton’un gözünden, “kafamızda” ulaştığımız tek şey, Aristoteles’in düşüncesinin (cisimlerin ağırlıklarıyla orantılı hızlarda düştükleri) hatalı olduğu gerçeğidir. Ona göre, Galileo’nun bütün cisimlerin aynı hızda düştüğü önermesini bir şartla kabul edebiliriz: geçmişte doğaya dair elde edinilmiş bilgilere sırtımızı yaslayarak.

Norton’un düşüncesinin kabul edilebilmesi için tüm düşünce deneylerinin yeniden tasarlanabiliyor olması gerekir ki kendisi bunun en azından fizikteki düşünce deneyleri için yapılabileceğine inanıyor. Norton, Brown’ı veyahut herhangi bir Platoncuyu bu şekilde yeniden tasarlanamayacak bir düşünce deneyi ortaya koymaya davet ediyor: “Bu açık bir meydan okumadır.” diyor. “Yanıldığımı göstermek için yeniden tasarlayamayacağım bir düşünce deneyi üretmeniz yeterli ama kimse de bunu üretmedi.”

Norton’un meydan okumasının sonucu entelektüel bir pinpon oyunu gibi oldu ki Brown da kendisi de bundan hoşnut görünüyor. “Hey Norton, buna ne dersin?’ derdim ve genelde 24 saat içinde bana deneyi yeniden tasarlayarak yanıt verirdi.” diyor Brown. Bu yeniden tasarlanan deneylerin teknik olarak sağlam olduğunu belirtiyor: “Öncüllerle başlıyor, indüktif ve dedüktif çıkarım kurallarını izleyerek ilerliyorlar. Bunu her seferinde yapacağına inanmak için yeterince sebebim var.” diyor ve ekliyor “… ve bu büyük bir taviz. Ama yine de savunduklarının doğru olabileceğini düşünmüyorum.”

Brown’ın düşündüğü şudur: Bir düşünce deneyi yeniden tasarlanabiliyor olsa bile aklımız bir deney tasarlarken bu şekilde çalışmaz; bilişsel süreç Norton’un sandığı gibi değil, çok daha sezgisel ve daha az analitik bir biçimde ilerler. O daha çok bir “aha!” anı gibidir; bariz şekilde ortada olan fakat görülemeyen gerçeğin ortaya çıkışıdır. Fakat Norton buna itiraz eder: “Mesele Jim’in [Brown] söylediğinden daha karmaşık; Jim bir anda gerçeği gördüğünü söylüyor fakat aslında tüm bunları görmemiz zaten epey olası çünkü zaten her türlü sonucu elde edebileceğimiz bir konumda oluyoruz. Galileo örneğinde, deneyi yapmadan önce düşen cisimleri hem okulda çoktan öğrenmiş hem de yıllar boyu cisimlerin düşmesini duyularımızla algılamış oluyoruz.”

Oturduğunuz yerden doğanın bilgisine erişebileceğinizi düşünüyorsanız epistemik büyüye inanıyor olmalısınız.

İki düşünürün de hemfikir olduğu bir konu, gerçek deneyler gibi, düşünce deneylerinin de kusurlu olabileceği ve yalnızca bazılarının (Galileo örneği gibi) doğanın iç işleyişine dair gerçek bir bakış sunduğu. Fakat burada da Norton’un bir itirazı var: “Düşünce deneyleri ‘Platonik algı’ ise o hâlde söyleyin bana, hangisinin iyi hangisinin kötü olduğunu nasıl bilebilirim? Tabii Brown bunu yanıtlayamaz zira bunu bilmenin hiçbir yolu yoktur; bilemezsin, yalnızca hissedersin.”

Norton’a göre Brown, bazı düşünce deneylerinin başarılı olup bazılarının olamaması durumunu açıklayamadığı sürece bocalayacaktır. Bu bağlamda Brown ise düşünce deneylerinin sıradan fiziksel deneylerden farklı olmadığını söylüyor: “Hayattaki hemen her şey gibi bunlar da hatalı olma potansiyeline sahip.” Norton için daha büyük bir problem, düşünce deneylerinin bilgi üretme mekanizması. Onun perspektifinden, bu bilgi yalnızca zaten sahip olunan bilgilerin akıllıca manipüle edilmesiyle üretilebilir; aksi saçmadır.

“Düşünce deneyleri fikirlerdir; daha fazlası olduğunu düşünüyorsanız işin içinde epistemik bir büyü olduğuna inanmak zorundasınız.” diyor Norton. “Oturduğunuz yerden düşünmenin size doğanın bilgisini verdiğine inanmak zorundasınız… Böyle düşünüyorsanız, neler olup bittiği epey gizemlidir.”

Norton, Brown’la içlerinde bulundukları durumu bir alışveriş merkezinin planına benzetiyor: “Alışveriş merkeziniz varsa ve bir ucuna bir, öbür ucuna da başka bir tane mağaza koyarsanız herkes bunların arasında dolanır ya biz de durum böyle; ilgili bölgeyi tanımladık ve insanlar bu iki nokta arasında nerede konumlandıklarını bulmaya çalıştılar.” Norton’a göre tek sorun, Deneycilik-Platonculuk tartışmasında bu ara pozisyonların pek bir anlam ifade etmemesi. Doğayı ya ampirik (deneycilik) yoldan öğrenirsiniz ya da yalnızca düşünerek öğrenirsiniz, durum budur. “Arada herhangi sabit bir yer olduğunu düşünmüyorum.” diyerek sonuçlandırır.

Aslında Brown da aynı şekilde düşünüyor ve deneyciliğin (ampirizm) “bir tür paket anlaşma” olduğunu söylüyor. Deneyci (ampirik) görüşte, “Bildiğin her şey deneye dayanır. Öğrenmenin başka hiçbir yolu yoktur. Yani deneysel olmadan öğrenebileceğin tek bir şeyin bile var olduğunu düşünürsen deneyci (ampirik) olmayı bırakırsın … Bu aynı zamanda bir ateistin söylemine benziyor: “Olan şeylerin yüzde 99,999’u doğa kanunlarına göre gerçekleşir. Neredeyse hiç mucize olmaz. Eğer ateist olacaksanız, tek bir mucizeye dahi inanamazsınız.”

(Brown ve Norton, konferanslarda düzenli olarak yaptıkları gibi, gerçek hayatta karşılaştıklarında da çok iyi anlaşıyorlar. “Jim ve ben çok iyi arkadaşız,” diyor Norton. ‘Bir araya geldiğimizde çok eğleniyoruz.’)

Belki de iki görüş de yanlıştır; düşünce deneyleri ne Platon’un ilahî alemine bir bakış ne de hakiki, normal fikirler değillerdir. Georgia Institute of Technology’den bilişsel bilimci Nancy Nersessian, üçüncü bir olasılık olarak bir düşünce deneyi boyunca düşüncelerin ilerleyişini kurgularken ‘zihinsel modelleme’ dediği şeyi yaptığımızı ileri sürüyor.

Zihinsel modelleme aslında tam da kulağa geldiği gibi bir şey; ellerimizi kullanarak fiziksel modeller oluşturuyor olmamız gibi zihnimizi kullanarak da zihinsel modeller oluşturabiliyoruz. Nersessian, Amerikan bilgin Herbert Simon’un bir örneğine işaret ediyor: “Hiç bakmadan evinizdeki pencere sayısını nasıl hesaplayabilirsiniz?” Simon’a göre bu soruya cevap vermenin tek bir yolu vardır: aklında evin bir modelini oluştur, içinde hayali bir yürüyüş gerçekleştir ve pencereleri say. Fakat bu hayali model gerçek şeyin temsilinden daha fazlasıdır. Nersessian, her iki tür modelin (fiziksel ve zihinsel) de benzer beyin süreçlerini içerdiğini söylüyor- bu söylem son beyin görüntüleme çalışmalarıyla da destekleniyor. Nersessian:

Zihinsel model temelde ilgilendiğiniz sistemin (algıdan elde edilen, duyumsamaya dayanan özellikleri içeren gerçek dünya sistemleri) yapısının, işlevinin ya da davranışının bir temsilidir. Bir zihinsel modeli oluştururken gerçek dünyadaki şeylerin modelini oluştururken gerçekleştirdiğimiz süreçlerin bazılarını aynen gerçekleştiririz.

İlk bakışta bu görüş Brown’dan ziyade Norton’un görüşüne daha yakın gibi durmaktadır. Nersessian bir Platoncu değil. Fiziksel dünya hakkında kesin olarak bir şey söylemeden önce sadece düşünce deneyleri değil, gerçek deneyler de yapmak zorundayız: “O son aşamaya ihtiyacımız var.” Diğer yandan, Nersessian’ın açıklaması Brown’ın zihnimizde bir şeyler “gördüğümüz” iddiasına Norton’un yeniden tasarlama fikrinden daha hoş gözüküyor. Nersessian’ın ifadesiyle, bir düşünce deneyi gerçekleştirdiğinizde “belirli yapısal ve davranışsal özelliklere sahip bir durum temsili yaratmış” olursunuz. Ardından bu özellikleri manipüle eder ve çıkarımlar yaparsınız. “p, bu ise; q budur ve dolayısıyla sonuç q’dur” demek yerine, doğrudan manipülasyon yoluyla çıkarım yapmış olursunuz.”

Brown da buna katılıyor. Bazı düşünce deneylerini yeniden tasarlıyor olabilsek bile “gerçek bilimsel düşünme, çok daha hızlıdır” ve dolayısıyla aradığımız cevaba bu yeniden tasarlama henüz yapılmadan çok önce ulaşırız.

Zihinler kendi kendilerine boşlukta var olmazlar, fiziksel dünya ile bağlantılı süreçlerin sonucu olarak var olurlar.

Ancak Nersessian, aynı Norton gibi, a priori sezgiler gibi görünen şeylerin aslında sırtını deneysel bilgiye yasladığını düşünüyor. Düşünce deneylerini, “dünyadaki somut deneyimlerimizden elde ettiğimiz çıkarımlar” olarak görüyor. Burada, Galileo’nun düşen cisimlerini düşünün. “Ağır cisimlerin, hafif cisimlerin ve onların nasıl davrandıklarının tecrübesine sahibiz. Galileo’nun düşünce deneyi ‘temelde bu dünyada edinilmiş tecrübelere dayanır.” diyor Nersessian.

Massachusetts’deki Tufts University’den filozof ve bilişsel bilimci Daniel Dennett de benzer bir görüşe sahip. Kendisi düşünce deneyleri üzerine kapsamlı yazılar yazmıştır. Dennett’in John Searle’ün ‘Çin odası’ argümanı (1980) ve Frank Jackson’ın bilgi argümanı (1982) da dahil olmak üzere felsefedeki birçok iyi bilinen düşünce deneyine yönelik eleştirileri, neredeyse karşı çıktıkları orijinal eserler kadar ünlüdür. Dennett, düşünce deneylerini, kişinin bir problem hakkında düşünme şeklini, yapılan hikayeler olarak görür. Okuyucuyu bir problemi yeni, farklı bir yoldan görmeye teşvik eder ve bu da çok güçlü bir şeydir ama aynı zamanda yanlış da yönlendirebilir.

Norton ve Nersessian gibi Dennett’in de Platonculuk’tan pek hazzettiği söylenemez. “Platon’daki doğa yasalarını sezme düşüncesi, bana işe yararlılığını yitirmiş “büyüleyici” bir fikir gibi geliyor.” diyor Dennett. Dünya hakkında düşünce deneyleriyle elde edilmiş hiçbir bilginin doğrudan zihnin içinden gelemeyeceğini düşünüyor; eğer öyleymiş gibi duruyorsa bunun tek nedeni zihnin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını tam olarak anlamamamızdır. Zihinler, Dennett’e göre, kendi kendilerine boşlukta var olamazlar. Tersine, hem düşünen, deneyimleyen bireyler olarak gelişimimizin hem de düşünen, deneyimleyen bir tür olarak evrimimizin uzun bir sürecinin sonucudur ve bunlar da fiziksel dünyaya epey bağlı süreçlerdir.

Galileo’nun düşen cisimler düşünce deneyini “sezdiğimizde” ve ondan gerekli dersi çıkarttığımızda bu zengin evrimsel mirastan faydalanmış oluruz. “Bu düşünce deneyini kavrayabilen ve takip edebilen zihin, her şeyden önce, dünyada yapılar yaratan ve eğilimler oluşturan yüz milyonlarca yıllık evrim tarafından zenginleştirilmiştir.” diyor Dennett. “Zihin aynı zamanda yetişmiştir, eğitilmiştir, dil öğrenmiştir. Dolayısıyla düşünce deneylerinin terimlerini anlayabilecek hale gelmiştir; işte tüm bunlar, dünyada müthiş zengin bir deneysel yapı oluşturmuştur.”

Brown, Platonculuk’a yönelik bu negatif tutumdan hiç de rahatsız değildir. Tersine, bir zamanlar felsefenin nispeten göz ardı edilen bir dalının böylesine zengin, disiplinler arası bir tartışmaya ve giderek büyüyen bir akademik çalışmaya yol açmış olmasından memnuniyet duyuyor; özellikle düşünce deneylerinin nasıl işlediği sorusunun hak ettiği ilgiyi görmesi onu mutlu ediyor.

Düşünce deneyleri hakkındaki genel görüşüm, her türlü farklı şekilde gerçekleştirilebiliyor olmaları. Bu bağlamda onlar, birçok farklı şekilde gerçekleştirilebilmeleri bakımından gerçek deneyler gibidirler.” diyor Brown. “Bence Norton’un birkaç konuda haklılık payı var; düşünce deneyleri gerçekten de yeniden tasarlanabilir şeyler.  Ayrıca Nancy Nersessian gibilerinin de haklı olduğu taraflar var; zihinsel modellerin -neler olup bittiğine dair- açıklaması, muhtemelen doğru.

Yine de Brown Platoncu silahlarına sadık kalıyor: “Doğaya dair a priori bilgiye sahip olduğumuzu düşündüğüm çok az düşünce deneyi var -Galileo’nunki de bunlardan biri-. İşte bu noktada Norton ile keskin bir görüş ayrılığına düşüyorum.”

Doğa kanunlarına oturduğumuz yerden düşünerek erişebiliyorsak neden CERN’e değil de koltuklarımıza daha çok kaynak ayırmıyoruz?

Eğer Brown doğanın bazı gerçeklerinin saf düşüncenin gücüyle çıkarsanabildiği konusunda haklıysa bunun olası sonuçları çok büyük olacaktır. Öncelikle, bu durum doğal olarak Platonik hakikate neden sadece nadiren ve ara sıra gerçekleşen durumlarda rastladığımız sorusuna yol açıyor. Neden bu durumlara bu kadar az rastlıyoruz? Bunun da ötesinde, Brown’un iddiaları son 400 yıldır süregelen bilgi hakkındaki düşünme biçimimize bir hakarettir.

Fırıncısından avukatına herkes nihayetinde önemli olanın gördükleri ve dokundukları şey olduğu varsayımıyla işini yapar; biz insanlar Platon’un cennetinde değil, gerçek dünyada ekmeğimizi yapar, müvekkilimizi savunuruz. Norton’un da belirttiği gibi, “Bir savcı sanığın suçlu olduğunu biliyor diye kimse onu hapse tıkamaz.” Bilim, tümüyle, en çok gözlemi ciddiye alan bir disiplindir. Norton, “Eğer Jim [Brown] oturduğumuz yerden doğanın kanunlarını öğrenebileceğimiz konusunda haklıysa CERN yerine koltuklarımıza daha çok kaynak ayırmamalı mıyız?”, diyerek Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı işleten Avrupa fizik iş birliğine atıfta bulunuyor: “CERN’in maliyetiyle bir sürü koltuk satın alabiliriz.”

Brown artık bilimin kurallarını değiştirmeye Norton kadar hevesli değil. (Ayrıca, filozofların bilim insanlarının zanaatları hakkında ne söylediklerinin bilim insanları için pek de önemli olmadığını kabul ediyor. Richard Feynman’ın dediği gibi: “Bilim felsefesi bilim insanları için ornitoloji kuşlar için ne kadar faydalıysa o kadar faydalıdır.” Ancak Brown’a göre, deneyciliğin başarısızlığına- ya da belki de “eksikliğine”- dair en iyi kanıt zaten bilimden gelmiyor; matematikten ve etikten geliyor.

Deneycilik ikinin karekökünün neden bir irrasyonel sayı olduğunu ya da neden birini durduk yere incitmenin ahlâken yanlış olduğunu açıklayamaz. Brown, Norton’un düşünce deneylerini deneyci (ampirik)gemide tutma çabasını takdir etse de geminin aslında umutsuzca sızdırdığından şüpheleniyor. “Norton’un açıklamasının en büyük fazileti, deneyciliği kurtarmasıdır.” diyor Brown. “Fakat ben deneyciliği kurtarmaya hevesli değilim çünkü hiçbir zaman deneyciliği savunmadım. Onun hep matematik ve etik sebebiyle başarısız olduğunu düşünmüşümdür. Sadece, onu sevmiyorum; kurtarmaya da hevesli değilim.”


Dan Falk – “Armchair science”, (Erişim Tarihi: 16.07.2022)

Çevirmen: Arda Batın Tank

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tom Regan ve Bir Zamanların Hayvan Hareketi Üzerine Değerlendirmeler – Gary L. Francione

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü