Willem den Broeder - "brainchain"
Willem den Broeder - "brainchain"

Materyalizm Bilinç Problemini Tek Başına Açıklayamaz – Adam Frank

///
4 Okunma
Okunma süresi: 39 Dakika

Materyalizm bugünlerde en çok tartışılan bilimsel sorulardan birinin açıklanmasında üstünlüğü elinde tutuyor: bilincin doğası. Zihin ve beyin problemi söz konusuyken önde gelen birçok araştırmacı, tamamı maddeye indirgenebilir bir evreni savunmaktadır. Israrla “Tabii ki nöronların etkileşiminden başka bir şey değilsiniz.” deyip duruyorlar. Bu; nörobilimin beyni, aynı bir çam ağacını inceler gibi, elma yerken, film izlerken veya rüya görürken mükemmel şekilde görüntüleyebilmesi gibi gelişmeler göze alındığında mantıklı ve akla uygun gözüküyor. Ve zaten bunların altında yatan bütün fizik yasalarını da bilmiyor muyuz?

Amerikalı fizikçi Michio Kaku’nun The Future of the Mind (Zihnin Geleceği, 2014) adlı kitabında savunduğu gibi, bu net bakış açısına göre bilinç sorunu sadece bir sinir sistemi sorunu gibi görünmektedir. Bilinç hakkında yapılan epey kamusal bir tartışmada, zihni anlama mevzusunun maddeden başka şeylere de ihtiyaç duyduğunu savunanlar, hüsnükuruntuya düşmüş, kesin olmayan akıl yürütmelere ve daha da kötüsü mistik bir büyüye bağlanan kişiler olarak resmedilmektedir.

Günümüzün metafizik ayıklığın(1) sezgisel zorluğunu hissetmemek zor. Pickett’in Gettysburg’daki tepeye hücumu gibi, her zamankinden daha hassas fMRI’lar, EEG’ler ve materyalist duruşun diğer eserleriyle silahlanmış olanların üstün konumuna kim karşı çıkmak ister? Bununla birlikte, heybetli gibi görünen materyalist kalede saklanan önemli bir zayıflık vardır. İnkâr edilemez olduğu kadar basittir de: atom altı dünyayla ilgili̇ yüz yıldan fazla süredir süren derin araştırmalardan sonra, maddenin nasıl davrandığına ilişkin en iyi teorimiz bize hala maddenin ne olduğu hakkında çok az şey söylüyor. Materyalistler zihni açıklamak için fiziğe başvuruyorlar, ancak modern fizikte bir beyni oluşturan parçacıklar, birçok yönden bilincin kendisi kadar gizemli kalmakta.

Genç bir fizik öğrencisiyken bir kere profesöre “Elektron nedir?” diye sormuştum. Cevabı beni sersem etmişti: “Elektron, bir elektronun özelliklerini atfettiğimiz şeydir.”. Bu belirsiz, döngüsel yanıt, beni fiziğe iten rüyadan, gerçekliği mükemmel bir şekilde tanımlayan teorilerin rüyasından çok uzaktı. Son yüz yıldaki neredeyse her öğrenci gibi, mikro dünyanın fiziği olan kuantum mekaniği tarafından şoka uğratıldım. Kuantum fiziği, etrafımızdaki tüm makro dünyadaki şeyleri açıklayan küçük madde parçacıklarının net bir resmi yerine, bize güçlü ama paradoksal görünen matematiksel sonuçlar verir. Olasılık dalgalarına (probability waves), belirsizliklere ve deneycilerin ölçmeye çalıştıkları gerçekliğin bozulmasına yaptığı vurgu ile kuantum mekaniği, çevremizdeki dünyayı (makro evreni) klasik madde parçaları (veya küçük bilardo topları) olarak hayal etmeyi imkansız hale getirdi.

Çoğu fizikçi gibi ben de kuantum mekaniğinin garipliğini görmezden gelmeyi öğrendim. (Amerikan fizikçi David Mermin’in deyimiyle) “Sus ve hesapla!” mantığını izlemek, İleri Kuantum Teorisi ödevinizden 100 almaya çalışıyor veya bir lazer inşa ediyorsanız işe yarayacaktır. Ancak kuantum mekaniğinin benzersiz, yalancı hesaplama sisteminin ardında bu kuantum kurallarının gerçekliğin doğası hakkında ne ima ettiğine dair derin ve inatla devam eden sorular yatıyor – bizim onun içindeki yerimiz de dahil.

Bu problemler fizik camiasında iyi bilinir ancak susmak ve devam etmek şeklinde ilerlettiğimiz yöntemimiz biraz fazla başarılı oldu. Maddenin gerçek doğasına yönelik olarak agnostisizm, materyalizmin hala dünyayı ve daha da önemlisi zihni ele almanın en mantıklı yolu olarak göründüğü alanlara yeterince derinlemesine girmemiştir. Bazı sinirbilimciler materyalist referanslara sıkı sıkıya bağlı kalarak kesin ve ayakları yere basan bir tutum sergilediklerini düşünüyorlar. Moleküler biyologlar, genetikçiler ve diğer pek çok araştırmacı- ve bilim insanı olmayanlar da- benzer şekilde materyalizmin görünüşteki kesinliğine bağlanmışlardır. Ancak bu inanç, biz fizikçilerin maddi dünya hakkında bildiklerimizle -daha doğrusu bilmediklerimizle- uyuşmamaktadır.

Albert Einstein ve Max Planck, yirminci yüzyılın başlarında, gerçekliğe dair olan eski klasik görüşü ellerinin tersiyle iterek kuantum fikrini ortaya attılar. Ve onun yerini alabilecek yeni ve kesin bir gerçeklik bulmayı hâlen başaramadık. Kuantum fiziğinin yorumlanması her zamanki gibi tartışmalı olmaya devam ediyor. Güneş pilleri ve dijital devrelerin matematiksel açıklaması için kuantum mekaniği gayet iyi işliyor. Ancak eğer biri gelip de materyalist duruşu bilinç gibi ince ve derin bir kavrama uygulamak istiyorsa açıkça daha fazlası gerekecektir. Ne kadar üstüne düşünürseniz o kadar materyalist (ya da fiziksel) bakışın, metafiziksel ayıklığın güvenli limanı olmadığı ortaya çıkar.

Fizikçiler için madde üzerindeki belirsizlik, ölçüm problemi dediğimiz şeye ve bunun dalga fonksiyonu olarak bilinen bir sistemiyle ilişkisine dayanır.  Newtoncu fiziğin güzel eski günlerine dönersek, parçacıkların davranışı F = ma şeklinde yazılan matematiksel kanunla açıklanıyordu. m kütleli bir parçacığa F kuvveti uygularsanız parçacık a ivmesiyle hareket eder diyordu. Bunu kafada kurmak kolay değil mi? Parçacık? Tamam. Kuvvet? Tamam. İvme? Tastamam. Hadi bakalım!

F = ma denkleminin dünyanın Newtoncu yorumunda bize verdiği en önemli iki şey şunlardı: parçacığın konumu ve hızı. Fizikçiler buna parçacığın durumu (state) der. Newton’un kanunu herhangi bir zaman için parçacığın konumunu istediğiniz kesinlikle size verebilir. Bütün parçacıkların durumu (state) basit, kısa bir denklemle açıklanabiliyorsa ve büyük sistemler yalnızca küçük parçacıkların bir araya gelmesinden ibaretse, o hâlde bütün evren, tamamıyla tahmin edilebilir şekilde davranmalıdır. Birçok materyalist hâlen bu eski klasik bakış açısını taşımakta. Bu, fiziğin neden yaygın olarak kafamızın hem içi hem de dışıyla ilgili soruların cevaplarının nihai kaynağı olarak kabul edildiğinin sebebi.

Isaac Newton’un fiziğinde, konum ve hız net bir şekilde tanımlanmıştı ve bunlar bir parçacığın gayet iyi şekilde tasvir edilmiş özellikleriydi.  Parçacığın durumu (state) hakkında yapılan ölçümler kanundaki hiçbir şeyi değiştirmiyordu. F = ma denklemi parçacığa baksak da bakmasak da doğru ve aynıydı.[2]. Ancak bilim insanları son yüzyılın başlarında atom ölçeğinde araştırmalara başladıklarında bütün bunlar yıkıldı. Gerçek bir yaratıcılık patlaması olarak fizikçiler, kuantum mekaniği diye bilinen birtakım yeni kurallar tasarladılar. Bu yeni fiziğin önemli bir parçası Schrödinger’in denkleminde somutlaştırıldı. Aynı Newton’un F= ma denkleminde olduğu gibi, Schrödinger denklemi de fizik yapmak için matematiksel bir mekanizmayı sunuyordu: bir parçacığın durumunun (state) nasıl değiştiği. Ancak, fizikçilerin (Newton’un tanımadıkları) araştırdığı bu yeni fenomeni açıklamak için Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger oldukça farklı tarzda bir denklem formüle etmeliydi.

Schrödinger denklemiyle ilgili hesaplamalar tamamlandığında elimize geçen, Newtoncu şekliyle, kesin konum ve kesin hız değildi. Tersine, dalga fonksiyonu denen şeyi elde ettik (fizikçiler bunu göstermek için Yunan harfi olan Ψ (psi)’yi kullanırlar). Sağduyuyla açıkça tasavvur edilebilen Newtoncu state’in tersine, dalga fonksiyonu epistemolojik ve ontolojik bir karmaşıklık. Dalga fonksiyonu size bir parçacığın konumu ve hızı hakkında kesin bir ölçüm vermez, yalnızca gerçekliğin en kökünde bir olasılıklar havuzu verir. Psi, herhangi bir anda bir parçacığın birçok pozisyon ve birçok hıza sahip olduğunu söyler. Yani, Newton fiziğindeki madde (parçaları), potansiyeller/olasılıklar kümesine dağıtılmıştır.

Nasıl olur da ölçümden önce nesnel dünya için belli bir kural varken ölçüm yaptıktan sonra başka bir kural ortaya çıkabilir?

Mevzu bahis olan sadece konum ve hız değil. Dalga denklemi bir parçacığın bütün özelliklerini (elektrik yükü, enerjisi, spini vs.) aynı şekilde ele alır. Her biri aynı anda birden çok değer taşıyan olasılıklar hâline gelir. Neredeyse parçacığın hiçbir kesin özelliğe sahip olmadığını söyleyebilecek durumdayız. İşte bu, Alman fizikçi Werner Heisenberg’in, kuantum mekaniğinin kurucularından biri, insanlara atomları “şeyler” olarak düşünmemelerini söylediğinde demeye çalıştığıydı. Bu basit seviyede bile, kuantum perspektifi, dünyanın neyden oluştuğu hakkındaki herhangi bir materyalist duruşta epey bulanıklığa sebep oluyor.

Şeyler daha da garipleşmeye hâlâ devam ediyor. Kuantum hesaplamalarının ele alınışına göre, bir parçacığı ölçmeye çalışmak, aletlerinizin kaydettikleri hariç, dalga fonksiyonunun tamamını öldürür. Bu durumda dalga fonksiyonunun çöktüğü söylenir çünkü ölçüm eylemi sırasında tüm küçültülmüş, potansiyel konumlar veya hızlar yok olur. Bu aynı, belirsizleşmiş parçacığı daha ölçüm yapılmadan önce ölçmeyi güzelce başarabilen, Schrödinger denkleminin bir anda işinden atılması gibi…

Bunun nasıl objektif materyalist dünyanın fizik temelli görüşüne kurşun sıktığını görebilirsiniz. Nasıl olur da ölçümden önce ve sonra farklı davranan bir dış dünya için tek bir matematiksel kural olabilir? Son yüz yıldır fizikçiler ve filozoflar dalga fonksiyonu ve onun ölçüm problemi ile ilgisini nasıl anlayıp yorumlayacakları konusunda birbirlerini (ve kendilerini) hırpalayıp duruyorlar… Kuantum mekaniği bize dünya hakkında gerçekten ne söyler? Dalga fonksiyonu ne ifade eder? Bir ölçüm yapıldığında ne olur? Daha da önemlisi, madde nedir?

Bugün bu sorulara kesin yanıtlarımız yok; soruların nasıl olması gerektiği konusunda bile bir uzlaşma söz konusu değil. Daha ziyade, kuantum teorisinin birkaç farklı yaklaşımı var ve bunların her biri madde ve ondan oluşmuş her şeye (ki bu, elbette, her şey demek) karşılık geliyor. Güç kazanan ilk yaklaşım olan Kopenhag yaklaşımı, Danimarkalı fizikçi Niels Bohr ve kuantum teorisinin diğer kurucularıyla ilişkilendirilir. Onlara göre atomların kendi-içlerindeki özelliklerinden bahsetmek anlamsızdır. Kuantum mekaniği yalnızca dünya hakkındaki bilgimiz hakkında konuşan bir teoridir. Ölçüm problemi ile ilişkilendirilen Schrödinger denklemi bilgi edinirken gözlemcinin önemli rolünü açık hale getirerek epistemoloji ve ontoloji arasındaki bu engeli vurgulamış oldu.

Ancak tüm araştırmacılar tamamen nesnel bir dünyaya nesnel bir erişim sağlama idealinden vazgeçme konusunda bu kadar istekli değildi. Bazıları bazı gizli değişkenlerin keşfine dair olan umutlarına dikkat çekti –kuantum mekaniğindeki olasılıkların altında gizlenen bir dizi deterministik kural. Diğerleriyse daha uç bir bakış açısına sahipti. Amerikalı fizikçi Hugh Everett tarafından benimsenen çoklu-dünyalar yorumunda, dalga fonksiyonunun ve onu yöneten Schrödinger denkleminin otoritesi mutlak olarak kabul ediliyor. Bu yorumda, aslında ilgili ölçümler denklemi askıya almıyor veya dalga fonksiyonunu çökertmiyor, sadece evrenin kendisinin birçok (belki de sonsuz) paralel versiyona bölünmesine sebep oluyor. Yani, elektronu herhangi bir yerde ölçen herhangi bir deneyci için, elektronu orada bulan bir deneyci kopyasının olduğu başka bir evren yaratılıyor. Çoklu-dünyalar yorumu birçok materyalistin favorisidir fakat onun da gerçekten ağır bir bedeli var.

Daha da önemli bir nokta var: bu çokça çeşitlenmiş yaklaşımları birbirinden deneysel olarak ayırt etmenin hiçbir yolu yok. Hangisini seçerseniz felsefik tutumunuzu oluşturan esasen o oluyor. Amerikalı teorisyen Christopher Fuchs’un belirttiği gibi, bir tarafta dalga fonksiyonunun ‘dışarıdaki’ nesnel dünyayı tanımlamasını isteyen psi-ontolojistler var diğer taraftaysa dalga fonksiyonunu bilgimiz ve onun sınırlarını oluşturan şey olarak gören psi-epistemolojistler var. Şu anda, bu anlaşmazlığı bilimsel olarak çözmenin (her ne kadar standart bir gizli değişken formu göz ardı edilmiş gibi görünse de) neredeyse hiçbir yolu yok.

Hangi yorumun benimseneceğine karar vermedeki bu keyfilik, katı materyalist pozisyonun altını tamamen oymaktadır. Buradaki sorun, ünlü bir materyalistin seçtiği çoklu-dünyalar yorumunun doğru olup olmadığı değil, The Tao of Physics‘in ve onun kuantum Budizmi saçmalığının doğru olup olmadığıdır. Her bir durumda, asıl problem, kişinin bir yaklaşımı diğerine seçmesinde (…çünkü… onu daha çok beğenmiş…) özgür olmasıdır. Taraflar arasında herkes aynı gemide; dolayısıyla “Kuantum mekaniği diyor ki,” gibi bir cümleye sırtımızı yaslayamayız çünkü kuantum mekaniği de kendi yorumuyla ilgili pek bir şey söylemiyor.

Algılayan özneye önem atfedip onu fiziğin içine almak, tüm materyalist bakış açısını zayıflatıyor gibi görünüyor.

Kuantum mekaniğinin her bir yaklaşımının kendi felsefi ve bilimsel avantajları var fakat hepsi kendi sıkıntılarıyla bizi karşılıyor. Öyle ya da böyle, taraftarlarını ancak bir nevi ‘naif gerçekçilik’ türünden, küçük deterministik madde parçaları vizyonundan, dışarıya büyük bir adım atmaya zorlayacaklardı ve bu da ancak Newtoncu mekanikle mümkündü; kuantum ‘alanlar’ görüşüne geçmek sorunu çözmeyecekti. Newtoncu mekanikle ilgili olan matematiksel nesnelerin dünyadaki gerçek şeylere atıfta bulunduğunu düşünmek sezgisel bir şekilde kolaydı. Ancak psi-ontolojiyi -bazen dalga fonksiyonu gerçekçiliği de denir- benimseyenler şimdi görüşlerini savunmak için bir labirentin içinden geçmek zorundalar. Alyssa Ney ve David Z Albert isimli iki filozofun editörlüğünü yaptığı Dalga Fonksiyonu (2013), oldukça garip olabilen bütün bu seçenekleri açıklıyor. Buradaki bu yoğun analizleri okumak, materyalizmin bilinç sorunu için basit, somut bir referans noktası sunduğu yönündeki umutları hızla yok ediyor.

Örneğin çoklu-dünyalar yorumunun cazibesi, gerçekliği matematik ve fizik içinde tutabilmesinden kaynaklanıyor. Bu açıdan, evet, dalga fonksiyonu gerçek ve yine evet, -biri izlesin ya da izlemesin- matematiksel kuralların hükmettiği bir maddesel dünyayı açıklayabiliyor. Bu yorum için göze aldığınız şey, sonsuz sayıda paralel evrenin sonsuz sayıda başka paralel evrene bölünmesi ve bu evrenlerin de sonsuz sayıda başka paralel evrene bölünmesi, onların da sonsuz sayıda başka paralel evrene ve onların da… yani, olayı anladınız. Psi-epistemologların yorumları için de göze almaları gereken büyük şeyler var. Bu perspektiften bakıldığında fizik artık dünyanın kendi-içinde bir tanımı değildir. Tersine, bizim dünyayla kurduğumuz ilişkinin kurallarının açıklamasıdır. Aynı Amerikalı teorikçi Joseph Eberly’nin dediği gibi: “Olay elektronun dalga fonksiyonu değil, sizin dalga fonksiyonunuz.”

Kuantum Bayesçiliği veya QBizm olarak adlandırılan psi-epistemolojik pozisyonun özellikle mantıklı yeni bir versiyonu, kuantum mekaniğindeki olasılıkları gerçek değer olarak alarak bu perspektifi daha yüksek bir özgünlük seviyesine yükseltir. QBism’in önde gelen savunucusu Fuchs’a göre, kuantum mekaniğindeki indirgenemez olasılıklar bize, bunun gerçekten de dünyanın -ölçümlerimiz aracılığıyla- nasıl davrandığı hakkında kumar oynamak ve sonra, bu ölçümler sonrasında, bildiklerimizi güncellemek olduğunu söylüyor. Böylelikle QBism, -kuantum tuhaflığının kökeninde yatan- gözlemci özneyi dahil etmedeki başarısızlığımıza açıkça işaret ediyor. Mermin’in Nature dergisinde yazdığı gibi: “QBism, kuantum mekaniğinin temellerindeki karışıklığı, bilimi yapanı bilimden uzaklaştırdığımızın farkında olmamamıza bağlıyor.” Algılayan özneyi fiziğin içine geri koymak, tüm materyalist bakış açısını zayıflatıyor gibi görünüyor. Zihnin kendisine bağlı olan maddeye dayanan bir zihin teorisi, pek çok materyalistin beklediği sağlam zemini sağlayamaz.

Nasıl buraya geldiğimizi görmek kolay. Materyalizm çekici bir felsefedir -en azından kuantum mekaniği madde hakkındaki düşünüşümüzü değiştirmeden önce öyleydi.  “Bunu böyle çürütüyorum,” demişti 18. yüzyıl yazarı Samuel Johnson, az önce maruz kaldığı materyalizm karşıtı argümanlara gönderme yaparak fakat sert bir kayaya tekme atmış oluyordu. Johnson’ın sert vuruşu, dünyaya ilişkin katı kafalı (ve kırık ayaklı) materyalist vizyonun özüdür. O, dünyanın tam olarak neyden oluştuğuna dair bir açıklama sunar: madde adı verilen birtakım parçacıklardan. Ve madde, bizimle ilgili her şeyden bağımsız, dışsal özelliklere sahip olduğu sürece, onu tamamen nesnel bir dünyanın tamamen nesnel bir açıklamasını oluşturmak için kullanabiliriz. Gerçekliğe dair bu tencere-kapak görüşü, materyalizmin insan zihninin gizemini çözme konusunda kamuoyuna verdiği güvenin çoğuna ilham veriyor gibi görünüyor.

Ancak bugün materyalizme duyulan bu güveni kuantum mekaniğinin çoklu yaklaşımlarıyla bağdaştırmak epey zor. Newtoncu mekanik beynin işleyişini açıklamak için iyi bir yol olabilir. Kılcal damarlardaki kan akışı ve sinapslar arasındaki kimyasal difüzyon gibi şeylerle başa çıkabilse de zihnin daha derin gizemiyle, yani deneyimleyen bir özne olmanın tuhaflığıyla boğuşmaya çalıştığımızda materyalizmin zemini çok daha sarsıntılı hale gelir. Bu kapsamda, kuantum mekaniği ile gelen bilimsel ve felsefi problemlerden kaçınmak mümkün değildir.

Öncelikle, psi-ontolojik ve psi-epistemolojik pozisyonların arasındaki farklar o kadar temeldir ki hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu bilmeden kuantum mekaniğinin tam olarak neyden bahsettiğini anlamak imkansızdır. Bir dakikalığına kuantum mekaniğinin QBist yaklaşımının doğru olduğunu düşünelim. Eğer gözlemleyen özneye yapılan bu vurgu kuantum fiziğinden çıkarılması gereken doğru ders olsaydı materyalizmin kalbinde yatan dünyaya mükemmel ve nesnel bir erişim fikri epey zarar görürdü. Başka bir deyişle, QBizm veya diğer Kopenhag benzeri görüşler doğruysa özne ve nesneyi keşfederken bizi bekleyen muazzam sürprizler olabilir ve ek olarak, bunların herhangi bir zihin problemi açıklamasına da dahil edilmesi gerekir. Öte yandan, -psi-ontolojinin özel bir biçimi olan- eski stil materyalizm, zorunlu olarak bu tür yeni fikirlere ve eklemelere kapalı olacaktır.

İkinci ve önemli bir nokta ise, deneysel kanıtların yokluğunda, elimizde başka bir şeye indirgenemez bir olasılıklar demokrasisi kalmasıdır… 2011 yılındaki bir kuantum teorisi toplantısında üç araştırmacı bir anket düzenleyerek katılımcılara şu soruyu yöneltti: “Kuantum mekaniğinin en sevdiğiniz yaklaşımı nedir?” (Altı farklı yaklaşım oy aldı, ayrıca bazı tercihler “diğer” ve “tercih yok” şeklindeydi). Tabii, bu anket araştırmacıların eğilimlerini ölçmek için ne kadar faydalı da olsa, Amerikan Fizik Derneği’nin (veya Amerikan Felsefe Derneği’nin) bir sonraki toplantısında hangi yorumun ‘resmi’ olması gerektiği konusunda bir referandum düzenlemek bizi aradığımız cevaplara yaklaştırmayacaktır; gürültüyle yere vurmak, yüksek sesle nutuk atmak ya da en sevdiğimiz Nobel ödüllü fizikçileri anmak da öyle.

Zihnin gizemi problemini maddesel mekanizmalara atfederek ortadan kaldırmaya çalışmak yerine zihnin ve maddenin iç içe geçmiş doğasıyla mücadele etmeliyiz.

Bu zorluklara bakınca, kuantum yaklaşımlarının önerdiği bazı tuhaf alternatiflerin araştırmacılar arasında neden diğerlerine göre yaygın olarak tercih edildiğini sormak gerekir. Neden çoklu-dünyalar yorumunda paralel evrenlerin sonsuzluğu daha ağırbaşlı, dik duruşlu görülürken, işin içine algılayan özneyi dahil etmek bilim karşıtlığı, ya da daha kötüsü mistisizm kıyılarına geçmek gibi yorumlanıp kınanıyor?

Burada, kuantum mekaniğinin bitmemiş işi bizi düşündürür. Materyalizmin güçlü duruşu, kuantum mekaniksel köklerine kadar takip edildiğinde söner çünkü o zaman diğer alternatiflerden daha “makul” görünmeyen metafizik olasılıkların kabul edilmesi gerekir. Bazı bilinç araştırmacıları fiziğin otoritesine başvurduklarında katı ve somut davrandıklarını düşünebilirler. Ancak bu konuda (bilinç konusunda) sorularla sıkıştırıldığımızda, biz fizikçiler genellikle yere bakar, mahcup bir şekilde gülümser ve “bu çok karmaşık…” gibi bir şeyler mırıldanırız. Zihnin gizemliliği gibi maddenin de gizemli kaldığını görüyoruz ancak bu gizemler arasındaki bağlantının ne olması gerektiğini bilmiyoruz. Bilinci maddeyle alakalı bir sorun olarak tanımlamak, -onun da- temellerinin açıklanamayacağını söylemek gibidir.

Zihnin gizemini maddesel mekanizmalara atfederek ortadan kaldırmak yerine kuantum mekaniğinin çoklu yorumlarının bizi nereye götürdüğüne bakarak ilerlemeye başlayabiliriz. Avustralyalı filozof David Chalmers’ın “bilincin zor problemi”ni ortaya atmasından bu yana 20 yıl geçti. Amerikalı filozof Thomas Nagel’in çalışmalarını takip eden Chalmers, bilincin hiçbir açıklamasının kucaklayamadığı bir sorun olarak, algılayan öznenin deneyiminin canlılığına -içsel mevcudiyetine- değinmiştir. Chalmers’ın değindikleri pek çok filozofun sinirine dokunmuş, bilinçte sadece etle(3) hesaplama yapmaktan daha fazlası olduğu hissini dile getirmişlerdir. Peki bu “daha fazlası” nedir?

Bazı bilinç araştırmacıları bu “zor problem”in gerçek olduğunu fakat doğası gereği çözülemeyeceğini düşünüyor; diğerleri ise kendi düşünceleri için bir dizi alternatif teklif ediyor. Bu çözümler, zihni maddeye -aşırı derecede- indirgeyen olasılıkları içermekte. Örneğin, bilinç, evrende parçacık yasalarında yer almayan yeni bir varlığın ortaya çıkışının bir örneği olabilir. Daha iddialı bir çözüm de bilincin ilkel bir formunun -kütle ya da elektrik yükü gibi- dünyayı oluşturan şeylerin listesine eklenmesi. “Daha fazlası”nın(4) alabileceği yön ne olursa olsun, kuantum yaklaşımlarının çözülmemiş bu hâli, şu anki madde anlayışımızın tek başına zihnin doğasını açıklama olasılığının düşük olduğu anlamına geliyor. Aynı zamanda, bunun tam tersinin olması da bir o kadar muhtemel görünüyor.

Materyalistler her ne kadar ağırbaşlılık ve soğukkanlılığın üstünlüğünü ummaya devam etseler de Amerikalı şair Richard Wilbur’un şu uyarısını hatırlamalıdırlar:

At tekmeni kayaya Sam Johnson, kır kemiklerini:

Ama buluttan, buluttan yapılmış o kayalar.(5)


Çevirmen Notları:

  • “metaphysical sobriety” olarak kullanılan deyim. Metinde “metafiziksel ayıklık” olarak çevrildi. “Metafizik hakkındaki problemlerin çözülebilirliği konusunda farkındalık sahibi olma hâli” olarak da düşünülebilir. Fakat “ayıklık” kelimesinin üstüne biraz düşünülürse yeterli olabileceğini düşündüğümden doğrudan o kelimeyi kullandım.
  • Kuantum mekaniğinde -yani klasik olmayan fizikte- parçacıkların deney esnasında bir gözlemci etkisi varken ve yokken farklı davrandığı gözlendi. Yani onlara baktığımızda ve bakmadığımızda farklı davranıyorlar, (2)’de de buna dikkat çekiliyor.
  • “Et” derken, beynin maddesel varlığından bahsediliyor.
  • Bir önceki paragrafın sonunda bahsedilen “daha fazlası” kısmına gönderme yapılıyor
  • Şiirin ingilizce orijinali:

 Kick at the rock, Sam Johnson, break your bones:

 But cloudy, cloudy is the stuff of stones.


Adam Frank – “Minding matter”, (Erişim Tarihi: 18.10.2022)

Çevirmen: Arda Batın Tank

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Yeditepe Üniversitesi Fizik bölümünde lisans eğitimine devam etmektedir. Zihin felsefesi, doğa felsefesi, genel bilim felsefesi ve etik felsefedeki başlıca ilgi alanlarıdır. Psikoloji, sosyoloji ve antropoloji başta olmak üzere sosyal bilim dallarıyla da yakından ilgilidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Simülasyon Argümanı Özgür İrade Tartışmasını Ortadan Kaldırır mı? – Atilla Akalın

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü