Model Halüsinasyonlar – Philip Gerrans & Chris Letheby

Psikedelikler (sanrı yaratan ilaçlar) kendimizle ilgili fikirlerimizi yıkabilecek olağanüstü bir kapasiteye sahip. İnsanları iyi hissettirmelerinin sebebi de bu olabilir mi?

//
928 Okunma
Okunma süresi: 33 Dakika

Psikedelik ilaçlar psikiyatri alanına geri dönüyor. Yarım asırlık bir durgunluğun ardından araştırmacılar yeniden psilosibin (sihirli mantarlar) ve LSD’nin tedavi edici faydaları üzerine çalışıyor. Anlaşılan hippilerin bir bildiği varmış. Psikedeliklerin yol açtığı deneyimlerin, özellikle tedavisi zor olan anksiyete, depresyon ve bağımlılıktan muzdarip insanlarda önemli dönüşümler yaratabileceğine ilişkin bulgular her geçen gün artıyor. NYU Langone Bağımlılık Merkezi’nin klinik müdürü Stephen Ross, 2016’da Scientific American’a “Bir ilacın tek bir dozunun böylesine ciddi ve kalıcı değişiklikler üretmesi psikiyatride eşi benzeri görülmemiş bir olay” demişti.

Peki, bu ilaçlar ne yapıyor? Psikedelikler “benliğin ortadan kalkması” (ego dissolution) olarak bilinen farklı bir bilinç durumu yaratır. Bu terim çağdaş sinirbilim yöntemlerinin ortaya çıkmasından çok önce, benlik ötesi hisleri tanımlamak için kullanılıyordu. Bu hisler, zihni dünyayla daha doğrudan ve daha yoğun bir temas içine sokarak kişiye her şeyle bütün olma ve engin olma deneyimlerini yaşatır.

Ama bu bilgilerin uzun süreli psikiyatrik rahatsızlığı olanlara nasıl bir yardımı olabilir? Gerçek şu ki kimse psikedelik terapinin nasıl işlediğini tam olarak bilmiyor. Kimileri bunun beyin hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını öne sürse de yanılıyor. Çünkü psikedeliklerin nörokimyası hakkında aslında çok şey biliyoruz. Psikedelikler beyinde 5-HT2A reseptörü olarak bilinen bir serotonin reseptörüne bağlanır. Bu reseptör epey karmaşık elektrokimyasal sinyal iletimlerine sebep olur. Esas anlayamadığımız kısım, bundan daha da karmaşık olan beyin, benlik ve benliğin dünyası arasındaki ilişki. Kişi olmanın öznel deneyimi nereden gelir, bu deneyim ile tamamen fiziksel olan varlığımızın ilişkisi nedir?

Burada metafiziksel ve tıbbi açıdan bir sorunla karşılaşıyoruz. Bazı insanlar benliğin sinirsel süreçlerle yavaş yavaş ortaya çıkan, gerçek bir varlık ya da fenomen olduğunu düşünürken diğerleri de bilişsel bilimin doğu ve batı filozofların argümanlarını doğruladığını ve benliğin var olmadığını söyler. İyi haber; psikedelik tedavinin gizemleri, tüm bu tartışmalara son verebilecek bir fırsatı saklıyor olabilir.

Benliğin doğası konusu, insanların varoluşları üzerine kafa yormasından bu yana hep tartışıldı. Benliğe dair son sinirbilimsel kuramlar, saygın felsefi tartışmalardan türeyerek kabul gördü. Örneğin, René Descartes benliğin düşünceler ve duyumlar şeklinde değişimler sergileyen maddi olmayan bir ruh olduğunu savundu. Bu kalıcı benliğin varlığının aksi takdirde güvenilemeyecek olan deneyimimizin verdiği tek kesinlik olduğunu düşündü.

Bugün çok az sinirbilimci maddi olmayan bir ruhun varlığına inanır. Yine de birçoğu bilinçli deneyimin “düşünen bir şeyin” (benliğin) farkındalığını içerdiğini öne sürerek Descartes’ın izinden gider. Bu öz farkındalığın aslında bedensel farkındalığın bir biçimi olduğu, yani tepkisel ve diğer içsel süreçleri izleyip tespit edebilen içgörü yetimizce (kısmen) üretildiği yönünde artan bir fikir birliği vardır. Örneğin, yüksek hızda kalp atışı hissinin bedensel organizmaya tehlikeli ya da sıkıntılı bir durumun içinde olduğu bilgisini sağladığını bilebiliriz.

David Hume, Descartes gibi düşünmüyordu. Hume, kendi öznelliğini incelediğinde bulduğu şeyin benlik değil, sadece deneyimler akışı olduğunu savundu. Hume bu deneyimsel anların akışını altta yatan bir varlığa bağlamanın hatalı olduğunu düşünüyordu. Bu görüşün modern ifadesi şu: Algısal, bilişsel, duyusal ve evet, bedensel deneyimlere sahibiz ancak bunun daha ötesi yok. Tüm bunları gizli bir benliğe atfetmenin karşı çıkılması zor bir çekiciliği var ancak Hume’a göre bu tözcü yaklaşım Kartezyen bir hata.

Thomas Metzinger gibi bazı modern filozoflar “benliğin olmadığı” görüşünün türevlerini benimser. Theravada Budizminde anatta yani bensizlik kavramı gibi batı dışı geleneklerle olan bağlantılara dikkat çeker. Benliğin anlatısal kuramcıları da benzer bir yorumu benimser. Deneyimlerimizi anlatırken “ben” öznesini kullandığımız için deneyim akışını yorumlamak ve iletmek için kullandığımız anlatıdan farklı ve saklı, gerçek bir “ben”in olması gerektiğini düşünmenin hata olduğunu savunurlar.

Bugün dünyanın her yerinde nöroBuddistler, nöroKartezyenler ve nöroHumecular PowerPoint sunumlarını kendi kuramlarına uygun olduğunu öne sürdükleri fMRI tarama görüntüleriyle dolduruyor. Patolojik ya da başka anormal bilişsel durumlar benliğin “düzgün” çalışmadığı haline bakmamıza olanak tanıdığı için bu tartışmalarda bize önemli kaynak oluşturuyor. Veriler çoğalsa da bir fikir birliğine varmak hala zor. Ancak yeni oluşan “psikedeliklerin sinirbilimi” alanı bizi bu çıkmazdan kurtarmaya yardım edebilir. Çünkü bilim insanları ilk defa beyin taramasında dayanaklı, tekrar edilebilir ve güvenilir şekilde benlik hissinin bozulup yeniden bütünleşmesini izleyebilecek bir noktaya geldi.

Bu araştırmanın olası sonuçlarını anlaşılır bir şekilde açıklayabilmemiz için bilişsel sinirbilimden iki önemli fikri anlatmak gerekir. Bunların ilki bilişsel bağlanma (cognitive binding) kavramıdır. Buna göre temsili parçalar beyin tarafından temsili bütünlere çevrilir. Yolun ortasında size doğru gelen bir otobüsün önünde durduğunuzu düşünelim; bu esnada otobüsün rengi, şekli ve konumu gibi verilerin hepsi görsel korteksinizin farklı alanlarına kaydedilir. Kendi iyiliğiniz için beyninizin doğru parçaları doğru bütünlere “bağlaması” gerekir; örneğin otobüsün şeklini ve konumunu kaldırımda giden bisikletçinin hızıyla birleştirmesi yanlış olur. Deneysel çalışmalar ve patoloji alanları yanlışlığın olabileceğini gösterse de çoğu zaman beynimiz bu işlemi doğru yapmayı başarır. Ancak beynin bunu nasıl yaptığı sorusu, diğer adıyla “bağlanma sorunu” henüz açıklanamıyor.

Bunun bir olası çözümü bilişin öngörücü işleme kuramı olabilir, böylece ikinci önemli ilkemize gelmiş oluyoruz. Kuramın ayrıntıları özellikle savunucuları arasında halen hararetle tartışılsa da genel hatlarından bahsedebiliriz. Bu kuram, beyni gelecek girdileri öngörmek için dünyanın nedensel yapısını modelleyen bir tahmin makinesi olarak görür. Bir beklenti ile girdi arasında oluşacak herhangi bir tutarsızlık organizmada ya iç modeli güncellemesini ya da öngörülemeyen girdiyi azaltmasını sağlayan tepkiler yaratarak bir çeşit hata sinyaline dönüşür. Enstrüman çalmayı öğrendiğinizi ya da arabayı dar bir alana park ettiğinizi düşünün: Beyin, talimatlardaki öngörülen sonuç ile gerçekte olan sonuç arasındaki tutarsızlıkları kaydettiği için her iki durumda da beyinde karmaşık işlemler gerçekleşir. Park ederken direksiyonu fazla kırdığınızı fark edebilirseniz, direksiyonun düşündüğünüzden daha hassas olduğunu anlayıp bir dahaki sefere direksiyonu daha az döndürebilirsiniz. İnsanlar o kadar kesin tahmin modelleri oluşturabilir ki hata sinyalleri neredeyse ortadan kalkma noktasına kadar en aza iner.

En başarılı algı modelleri bir dünya yaratır ve bu dünyaya nesneler koyar.

“Model” kavramı öngörücü kodlamada pek çok açıklayıcı iş görevi görür. Bilişsel bilimciler “modeller” ile bilgiyi düzenleyen ve beynin yaygara içinden sinyaller çıkarmasını sağlayan zihinsel temsilleri kast eder. Konuşma ya da müziği duyma şeklimiz buna tipik bir örnek olabilir. Kulağa ulaşan sinyal genellikle belirsiz ve eksiktir, öyle ki kulak zarımıza çarpan işitsel verilere bilgisayardan bakan bir ses mühendisi çözülmesi aylar alabilecek bir işlem karmaşası görecektir. Fakat beynimizin sözcük, cümle ve ezgilerden tutarlı temsiller üretmek için önceki bilgilerini kullanabilme yetisi vardır. Sinyali filtreleyerek temizleyebildiğimiz için, yani önümüzdeki veri akışlarını öngören bir açıklama sözlüğümüz olduğu için kalabalık bir odada arkadaşlarımızı duyabiliriz. Dolayısıyla algısal deneyimlerimizi bilgiler için en uygun olan, algılarımızı önceden en iyi tahmin eden ve açıklayan model olarak tanımlayabiliriz.

Bunun sonucunda öngörücü kodlamadan şaşırtıcı bir sonuç çıkar: Algı aslında bir tür kontrollü halüsinasyondan çok da fazlası değildir. Yani dış dünyayı doğrudan deneyimleyemeyiz ancak zihnimiz sayesinde dışarıda neler olup bittiğine dair en iyi tahmini edinebiliriz. O halde nesnel gerçeklik hakkındaki eski felsefi tartışmalar nasıl bir anlam kazanır? Hatta ondan da önce, bu fikrin ne kadar mantıklı olduğu söylenebilir? Bu konular daha derin ve karmaşık olsa da öngörücü kodlamanın beynimizin iz bulması gereken bir tür dünyanın olduğu fikrine dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekliğin yapısına yaklaşarak metafiziksel doğrularına ya da doğasına ulaşamasak da öngörücü beyinlerimiz neticede bizi otobüsün altında kalmaktan kurtarır.

Zaman içerisinde oluşan istatiksel düzenlerden ötürü algıyı en başarılı şekilde öngören modeller bir dünya yaratıp bu dünyayı somut ve soyut, yani hissedilen ve hakkında düşünülebilen özelliklere sahip nesneler koyar hale gelir. Beynimiz bağlanma sorununu bu şekilde çözer. Geçmiş deneyimler bize kimi özellik kombinasyonlarının birlikte meydana gelme ihtimalinin diğerlerine göre daha fazla olduğunu öğretir. Bu özelliklerin aynı devam eden nesneyle ilişkilendirilmesiyle öngörmedeki tutarlılık da artar. Birbirinden ayrık şekil ve renklerden oluşan bir görüntü yerine bir otobüsün bize doğru hareket ettiğini görmemizin sebebi beynin bu tarz görsel dalgalanmaları devamlı nesnelerle ilişkilendiren bir model kullanması ve bunun sonucunda edinilen deneyimin doğasını tahmin etmesidir.

“Kötü” haber; benlik algınız yalnızca bu kusurlu, iş görmeye yarayan modellerden ibarettir. Bir başka deyişle, benlik bütün organizmanızın işleyişi sonucunda aldığınız sinyallerin bir tür meta-filtresidir. İster fiziki ister hayali isterse hatırlama yoluyla olsun dünyayla olan temaslarımız bizim sıcaklık, soğukluk, mutluluk, üzüntü, endişe ya da sakinlik hislerinin tüm derece ve kombinasyonlarını hissetmemize neden olur. Zihin böyle his ve algı akışıyla her karşılaştığında bunların doğasına ilişkin açıklamaları altta yatan başka bir varlıkla ilişkilendirmenin cazibesine kapılır. Nasıl renkler ve şekillerden yolda üstümüze gelen bir otobüsün olduğunu anlayabiliyorsak aynı şekilde mutluluk hüzne dönüştüğünde de zihin “birisinin” (benim) bir sevdiğinin ölüm haberini almış olabileceği gibi çıkarımlarda bulunur. Bunun sonucu ise eylemde bulunmamızı, düşünmemizi ve özellikle insanlarla etkileşim içine girmemizi tutarlı ve etkili bir şekilde sağlayan bir birleşmiş varlık modelidir. Benlik modelleme de kabaca dünyadaki belirli özellikleri en iyi şekilde birleştirmemize yardım ederek onları daha iyi kavramamızı sağlayan bir stratejidir. Zihin öngörme başarısını en üst düzeyde tutmaya çalışarak tözcü cazibeye teslim olur.

Bu “benlik modeli” karmaşık ve çok katmanlıdır. Bilim insanlarının şimdiye dek bulduklarına bakılırsa bu model daha çok her düzeyin organizma işlevinin farklı yönleriyle ilgilendiği bir model hiyerarşisi olarak karşımıza çıkar. Buna göre, alt düzeyler bedensel sınırların bütünlüğünü takip ederek korur ve dünyayla olan içdengesel ve duyu-motorsal temaslarımızı düzenler. Bu hislerin daha yüksek düzeyde bilişe entegre olmasıyla bellek, çıkarım ve imgelem gibi süreçleri içeren düşünce dizilerine “kendimlik” duyusu katılmış olur. İşte bu en yüksek düzeylerde deneyimin hiyerarşi ve zaman içerisindeki entegre ve bağlı oluşunu ifade edebilmek için “ben” anlatısına başvururuz. Örneğin zihnin önemli bir girdiyle karşılaşmasından hemen önce kalbiniz hızlanabilir ya da karnınızda kelebekler uçuşabilir. Böylece durumun içsel farkındalığı oluşur: Zihin bir tehlikeyle karşılaşabilir! Bu his mevcut olayı “aynı” varlığın deneyimlediği geçmiş ve gelecekteki olaylarla ilişkilendirerek “bu sefer sakin olmalıyım; kalabalığı etkileyebilmem çok önemli; acaba başarabilecek miyim?” gibi düşünceleri meydana getirir. Bilginin hiyerarşideki akışı “ben” dediğimiz mutlak öneme sahip tek varlığa dayanarak ya da “bağlanarak” birleşir.

Artık elimizde hiyerarşik benlik modeline uygun beyin aktivitesi örüntülerine ilişkin önemli bulgular var. Bu nöral bağlantılar başta dikkat çekerlik ağı ve varsayılan mod ağı olmak üzere belirli beyin devrelerinde gerçekleşir. Dikkat çekerlik ağı dünyadaki temaslarımız sonucunda ortaya çıkan bedensel durumların önemini hissetmemizi sağlar. Önceden de belirttiğimiz üzere, organizmalar devamlı bilgi bombardımanına tutulur. Bunların yalnızca çok küçük bir kısmı amaçları ve çıkarları ilgilendirir. Dikkat çekerlik ağı bağlama göre neyin anlamlı ve önemli olduğunu ayırt etmemizi sağlar. Varsayılan mod ağı ise bellek, imgelem, planlama ve karar verme gibi otobiyografik düşünce dizilerinin temelini oluşturur. Kısacası varsayılan mod ağının benliğin anlatısal tarafıyla, dikkat çekerlik ağının ise benliğin daha minimal, bedenleşmiş ve duygusal tarafıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, tüm bu bilgiler psikedeliklerin tedavi edici etkilerini nasıl açıklar? Gördüğümüz üzere benlik modeli entegre öngörüler kümesidir. Ömür boyu edinilen deneyimlerle inşa edilen bu öngörülerin çoğu bizi aşırı stresli hale getirebilir ya da mutsuz edebilir. Sosyal anksiyetesi olan bir kişi kendini zorluklara karşı savunmasız ve güçsüz hissettiği için dünyanın tehlikeli, kontrol edilemez olacağı beklentisindedir ve onu bu şekilde deneyimler. Bu hisleri üreten benlik modeli bu kişinin sosyal dünyasındaki olumsuzlukları abartır hale getirir. Aynı şekilde depresyon yaşayan insanlar başarısızlığı ve mutsuzluğu öngörerek ve çağrıştırarak bu durumu kendi yetersizliklerine bağlar. Kendi benlik modelleri olumlu deneyim edinmeyi zorlaştırır, onları sürekli olumsuzluklarla besler. Beynimiz devamlı bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etmeye ve hata olasılığını azaltmaya çalıştığı için kendimize dair beklentilerimizin kendini gerçekleştirme eğiliminde olmasına şaşmamak gerekir.

Teoride benlik modelimizin mekanizmalarını yeniden tasarlayabiliyor, böylece deneyimlerimizi düzenleme ve yorumlama şeklimizi değiştirebiliyor olmalıydık. Bunu yapamamızın sebebi benlik modelinin tıpkı gözlerimizdeki mercekler gibi çalışıyor olmasıdır. Göz merceklerimiz aracılığıyla görürüz ama merceklerin kendisini göremeyiz. Dolayısıyla işimize yaramayan sinyalleri alıyor diye mercekleri gözümüzden çıkaramadığımız gibi merceklerin bize ulaşan sinyallere olan etkisinden ötürü de sevinemeyiz. Genelde zihin bize bitmiş ürünü modelleme süreçleri olarak değil, imgeler şeklinde sunar. Bu durum benlik için de geçerli: Bu durumu ister iyi ister kötü olarak görün, kendimizi olup bitenlere karşı tepkilerimizi izleyen ve öngören karmaşık, tutarsız hiyerarşik modeller gibi değil, birleşik varlıklar olarak hissederiz.

Depresyon ya da anksiyete gibi psikiyatrik bozuklukların çok zor atlatılmasının büyük bir sebebi budur. Bu hastalıklardan muzdarip kişilerin alternatif bir yaşam biçimine ulaşmaları neredeyse imkansızdır. Bu insanlar entelektüel açıdan bazı deneyimlerin ulaşılabilir, mümkün ve sağlıklı olduğunu biliyor olsa da bu yaşam tarzlarını kendileriyle özdeşleştirmekten yoksundur. Çünkü görünmez benlik modelleri dünyayı olumsuz açıdan ayrıştırmak ve kendilerini buna uygun hissetmelerini sağlayacak şekilde inşa edilmiştir. Ayrıca insanlar genellikle farklı terapi biçimlerinin kimliklerini temelden değiştireceğine dair haklı bir şüpheye düşer. Kendilerine sıkıntı çektirse bile bildikleri, aşina oldukları benliklerinden vazgeçemeyebilirler.

Psikedelikler tam da bu noktada devreye girer. Bu ilaçlar öz farkındalığın ortaya çıktığı sinir mekanizmalarını etkileyerek uyumsuz benlik modellerini ortadan kaldırır. Benliğin ortadan kalktığı noktada iki şeyin gerçekleştiği görüyoruz: İlk olarak benlik modelinin bütünlüğü bozulur. İkinci olarak deneyimlerimizi böyle bir modelin yorumladığı inancımız ortadan kalkar.

İlk noktada dünyaya bir filtreden bakmamızı sağlayan benlik kaybolur. Deneyimimizi anlamaya yarayan birim “bağlanmamış” hale gelir. Bu psikedelik kullanıcılarının neden benlik kaybı yaşadığını ve neden dünyayla iç içe hissettiklerini açıklar. Yazar Aldous Huxley Algı Kapıları’nda (1954) meskalin aldıktan sonraki deneyimini şöyle tanımlar: “Artık sıra dışı bir çiçek demetine bakmıyordum. Adem’in yaratıldığı sabah gördüklerini görüyordum: anbean, çıplak varoluşun mucizesi.”

Benliğin kendisi devamlı bir varlık değil, temel bir bilişsel stratejidir.

İkinci nokta ise daha kurnaz bir etkiye sahip. Bu etki psikedeliklerin bizi kendi öznelliğimizin arkasındaki süreçler hakkında nasıl aydınlatabileceği ile ilgili. Benlik ortadan kalktığında ve sonra yeniden inşa edildiğinde benlik modelinin oynadığı rol sahibine görünür hale gelir. Psikedelikler bize psikolojik ertelemeler sunsa da önemli olarak benlikle ve benlik olmadan bakılan dünyalar arasındaki farkı gösterir. Anksiyetesi ya da depresyonu olan bir kişiye psikedelikler benlik modelinin oynadığı aracıya ya da temsili role farklı bakmayı mümkün kılar. Benliğin ortadan kalkması, kişiye farklılıkların olduğunu ve deneyimi şartlandıran benliğin asla değişmeyeceğini değil tamamen sezgisel bir varlık olduğunu gösteren canlı bir deneyimsel kanıt sunar.

Bu durumda psikedelikler, benliğin felsefi ve sinirbilimsel tartışmalarında neyi açığa çıkarmaktadır? Bazı kuramcıların öne sürdüğü gibi benliğin sadece anlatısal bir önermeden ibaret olmadığını açıkça görüyoruz. Benlik, algı ve duygu işlemelerinde de çok önemli bir rol oynar. Ancak bu başkalarının iddia ettiği gibi benlik modelinin Kartezyen benlik olarak nitelendirileceği anlamına gelmez. Buna yönelik bazı işlevleri olsa da benlik tamamen Kartezyen bir varlık değildir. Benlik modeli bilişsel işlemede temel bir bağlama işlevi görür ancak benliğin kendisi diye bir varlıktan en azından devamlı, tözcü bir “ruh” biçiminde söz edemeyiz. Benliği evrimsel zaman içinde gelişen temel bir bilişsel strateji olarak görmek daha doğru olur. Bilim gazetecisi James Kingsland’ın Siddhartha’nın Beyni’nde (2016) belirttiği gibi: “Dünyaya kişisel bakan maymunlara evrimleştiğimiz sonucundan kaçamayız.”

Benliğin bir varlık değil, model olması tamamen değişken ve keyfi olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, benlik doğumdan sonra onlarca yıl içinde oluşan bir inşaat gibidir. Özellikle, benlik modelinin daha alt düzeylerde birbirine bağladığı algı, iç görü, temel düzenleyici mekanizmalardan oluşan bilişsel süreçler hiç de esnek değildir. Bu yüzden kaotik gelişim ortamları kişiye çok zarar verir. Bu ortamlar kişiyi yalnızca belirli açılardan stres etmekle kalmaz, aynı zamanda zihnin şekillendiği yıllarda tutarlı deneyim örüntüleri olmadığından benlik modellenemez.

Bu yüzden değişim bu aşamada da çok zor olabilir. Ana dilinizdeki bir konuşmayı anlamlı olarak duymamaya çalıştığınızı hayal edin: Neredeyse imkansız. Kendi dilinizi geçici olarak “unutmaya” çalışmaktansa gerekli tüm çabaları sarf ederek başka bir dil öğrenmek daha mantıklı olacaktır. Aynı durum benlik için de geçerli. Psikedelikler kişisel öznellik dilinizi anlam olarak değil, ses olarak duymanızı sağlar. Başka bir benlik dili öğrenip öğrenmemek size kalmış.


Philip Gerrans & Chris Letheby – “Model hallucinations“, (Erişim Tarihi: 17.08.2022)

Çevirmen: Zeynep Hayal Erdoğan

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

1 Yorum

  1. Sevgili Zeynep’in bu denli karmasik ve soyut kavramlaran olusan uzunca bir yaziyi oldukca guzel bir turkce ile cevirmesinie hayran kaldigimi belirteyim. Yazinin icerigi bilgi dagarcigimiza yenilerini ekliyor.
    Guzel bir yazi ve kaliteli bir ceviri. Kutluyorum.
    Fransa’da egitimci Ali Ekber BASARAN

Ali Ekber Basaran için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Anti-Liberal – Terry Eagleton

Sonraki Gönderi

Afrikalı Ubuntu Etiği – Thaddeus Metz

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü