Sanat ve Meta-sanat – Edwerd Feser

2 Okunma
Okunma süresi: 3 Dakika
  • Audrey: Hangi Jane Austen romanlarını okudun?
  • Tom: Hiçbirini. Roman okumam, iyi edebi eleştirileri tercih ederim.

Whit Stillman’ın Metropolitan filminden

Müzikle alakalı son bir paylaşım yapıyorum ve bir süre ara vereceğim. Ornette Coleman’ın müziğiyle Thelonious Monk’un müziğinin elverişsiz bir karşılaştırmasını yaptım. İddia ettim ki, bir noktaya kadar alakasız olmalarına rağmen Monk’un müziği gerçek bir güzelliğe sahipken Coleman’ınki değildi. Bunu söylerkenki gerekçelendirmem ise sanatsal güzelliğin (diğer şeylerle beraber) bolluk ve düzen arasındaki ahenkten meydana geldiğiydi ve Coleman’ın müziği bolluk kısmından yüksek skor alırken düzen tarafında çok aşağıda kalıyordu. (Coleman’ın müziğine örnek olarak bunu ve bunu verdim, istiyorsanız Youtube’da daha fazlasını bulabilirsiniz.)

Yine de, oldukça soyut düzeyde de olsa Coleman’ın müziği bir düzene sahip; ve bundan zevk alan insanlar var. Peki bu zevkin sebebi nedir? Ve bu, benim analizimin yanlış olduğunun bir kanıtı mıdır? Buna yanıt olarak, Richard Weaver’ın Jazz Eleştirisi yazımda yaptığım bazı açıklamaları genişletmeme izin verin.

Roger Scruton’ın Akıllı Kişinin Modern Kültür Rehberi’nde de vurguladığı gibi, estetik modernizmin amacı büyük oranda şuydu: Seri üretilmiş, modern, seküler, tüketici toplum kültürüne katılan banal ve duygusal kitsch’I* engelleme isteği. Bunun için, Scruton ”modernizmin ilk etkisi yüksek-kültürü zor kılmaktı: Güzel olanı bilginlik duvarıyla örmek.” demişti. (s.85) Eski formlar bitik ve asıl hissiyatı vermekten uzak görülmeye başlandı ve yeni formların yaratılması gerekti, böylece ciddi estetikçiler hariç kimsenin anlayamayacağı kadar entelektüel efor gerektiren formları barındıran ‘gerçek’ yüksek sanat tekrardan mümkün olabilirdi. Sonuç olarak Eliot’un modernist şiiri, Schoenberg’ün atonal müziği ve resim sanatındaki soyutlama trendi ortaya çıktı.

 Bu değişimin çok ve (en basit tabiriyle) karmaşık sonuçları oldu; kullanışlı bir analiz için Scruton’a bakın. Bizi ilgilendiren spesifik sonuç ise, sanatın doğasının daha önce hiç görülmemiş biçimde sanatın konusu haline gelmiş olmasıydı. Modernist eserler sözde temaları olan din, günlük yaşam ve diğer geleneksel öğeler kadar sanatın ne olduğu ve ne olabileceğiyle ilgili beyanlar da içeriyordu ve yeni formlarla denemeler ilerledikçe sanatın doğasıyla ilgili eserler eskilerini yerinden etti. Post-modernizmin manik bir biçimde kendini referanslaması ise bunun kaçınılmaz devamıydı. Sanat böylece Meta-Sanata dönüştü; akademik bir yazı olmaktan çıktı, renk ve seslerle ifade edilen bir sanat felsefesi halini aldı.

Şimdi, bir yazarın, ressamın ya da müzisyenin kendi sanatsal keşiflerini özne alan bir eser yapmasında kesinlikle hiçbir sorun yoktur. Ancak yazarın hayatıyla ilgili bir roman veya bir şarkının yapılmasıyla ilgili bir şarkı; her biri soyut bir kavram olan müzik, kurgu ya da resim hakkında sanat eseri yaratmaktan farklı bir şeydir. ‘Sanat olarak sanat’ düşüncesi kendine sahnede daha çok yer edindikçe, bu bağlamda oluşmuş eserlerin öz-parodiye, klişeye ve modernizmin bize önlemeyi vadettiği kitsch’e düşmesini önlemek daha da zorlaşır. Ne şanstır ki Scruton post-modernizme ‘kayırmalı kitsch’ demeyi tercih eder. Ancak Duchamp’ın (örneğin) söyleyecek ilginç şeyleri olduğunu kabul edebiliriz. Fakat bu sadece bir kez söylenmelidir ve söylediklerini ilgilendiren alan estetikten ziyade teoriktir. Bu, sürekli yeniden keşfedilmesi ve tadılması gereken bir güzellikten ziyade öğretilmesi gereken bir ‘ders’ olmalıdır. Bu halde bile ders, ona varan öncüllerin reductio ad absurdum’u** olarak ilgi çekicidir.

Bu, bana öyle görünüyor ki, Coleman’ın müziğinin – modernizmin öz-farkındalığına sahip ve deneysel ruhunun – bazılarına ilginç gelse hatta zevk verse bile neden estetik olarak başarılı olmadığının göstergesidir. Verdiği zevk, olsa olsa Coleman ve yanındakilerle jazz’ın ne olduğu ve ne olabileceği üstüne entelektüel meditasyon yapmaktan gelen bir tür felsefi zevk olabilir. Üzerine gereğinden fazla düşünülmüş bir sanat teması oluşturmada hafif absürt, hatta aksi bir şey vardır. Akşam yemeği yemek yerine Julie ve Julia izlemek veya bir düğün gecesinde yüksek sesle Papa’nın vaazlarından birini okumak gibi. Hepsi başka bir bağlamda güzeldir ancak içinde bulunulan durumda gereken şey değillerdir.

Çevirmen Notları:

*kitsch: ticari kaygıyla üretilmiş banal sanat.
**reductio ad absurdum: saçma olana indirgemek.

Edwerd Feser- “Art and meta-art”, (Erişim Tarihi: 22.08.2020), Erişim Kaynağı: http://edwardfeser.blogspot.com/2010/09/art-and-meta-art.html

Çevirmen: Efe Aytekin
Çeviri Editörü: Can Kalender

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Felsefe Ne Değildir? – Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe