Savaş Felsefesi – Alexander Moseley (Internet Encyclopedia of Philosophy)

5 Okunma
Okunma süresi: 21 Dakika

Savaşın herhangi bir felsefi incelemesi şu dört genel soru üzerinde durur: Savaş nedir? Savaşın sebebi nedir? İnsan doğasıyla savaş arasındaki ilişki nedir? Savaş herhangi bir şekilde ahlaki olarak meşrulaştırılabilir mi?

Savaşın ne olduğunu tanımlamak, savaşı başlatmaya ve savaşa katılmaya izni olan oluşumların belirlenmesine ihtiyaç duyar. Ve bir insanın savaş tanımı çoğunlukla bu insanın, savaşı milletler ya da devletler arasındaki bir çatışmayla sınırlandırması gibi, daha geniş politik felsefesini de belli eder. Savaşın diğer tanımlarına, savaşın sadece milletler arasındaki çatışmalar değil, aynı zamanda düşünce ekolleri veya ideolojiler arasındaki çatışmalar da dahil edilebilir.

“Savaşın sebebi nedir?” sorusuna verilecek cevaplar, büyük ölçüde filozofun determinizme ve hür iradeye olan bakış açısına bağlıdır. Eğer bir insanın davranışları, o insanın kontrolünün ötesindeyse savaşın sebebi alakasızdır ve savaş kaçınılmazdır. Diğer taraftan, eğer savaş insan seçimlerinin bir sonucuysa o zaman savaşın sebebi üç genel kategori altında toplanabilir: biyolojik, kültürel ve mantıksal. Bu makale, çatışmanın kökündeki sebebi incelerken aynı zamanda insan doğası ile savaş arasındaki ilişkiyi de soruşturacak.

Son olarak ise savaşın ahlaki olarak meşrulaştırıp meşrulaştırılamayacağı sorusu kalıyor. Adil savaş kuramı, savaşın etik olarak incelenip incelenemeyeceği konusu içinde işe yarar bir yapı. Modern savaşın giderek evrimleşen bağlamı içinde bir ahlaki hesaplama yapmak, savaş filozofunun sadece askeri personeli ve sivilleri değil aynı zamanda meşrulaştırılabilir hedefleri, stratejileri ve silah kullanımlarını da hesaba katmasını da gerektirir.

Bütün bu soruların cevaplarıysa daha da spesifik ve uygulamalı etik ve politik sorulara yönlendiriyor. Yani genel olarak, savaş felsefesi karmaşık ve insanın metafizik, epistemoloji, zihin felsefesi, siyaset felsefesi ve etik alanlarında tutarlı düşünceler belirtmesini gerektiriyor.

İçindekiler:

  • 1. Savaş Nedir?
  • 2. Savaşa Ne Sebep Olur?
  • 3. İnsan Doğası ve Savaş
  • 4. Savaş ve Politik Felsefe ve Ahlak Felsefesi
  • 5. Özet

1. Savaş Nedir?

Değerlendirilecek ilk mesele savaşın ne olduğu ve tanımı olacak. Savaşı çalışacak olan öğrencinin savaşın tanımlarını incelerken dikkatli olması gerekir çünkü, her sosyal fenomende olduğu gibi, tanımlar çeşitlilik gösterir ve genellikle söylenen bu tanımlar, yazar tarafından belli bir politik ya da felsefi duruşu maskeler. Bu durum, sözlük tanımlarında olduğu kadar askeri ya da politik tarih üzerine yazılan makaleler için de geçerlidir.

Cicero savaşı genel olarak “cebir kullanılan mücadele” olarak tanımlar; Hugo Grotius buna ek olarak “savaş, tarafların mücadelesidir, öyle de olduğu düşünülür” der; Thomas Hobbes da “savaş denildiği zaman, fiili olarak bir faaliyet devam etmese de bir durumlar bütünü kastedilir” diyerek savaşın bir tavır olduğunu söyler; Denis Diderot savaşın “siyasi yapının sarsıcı ve şiddet dolu bir hastalığı” olduğunu söyler; Karl von Clausewitz’e göre “savaş, siyasetin başka yollarla devam ettirilmesidir,” ve bunlara benzer birçok görüş. Her tanımın kendine has güçlü ve zayıf noktaları var fakat çoğunlukla bu tanımlar, yazarın daha geniş politik konumlarının bir sonucudur.

Mesela, Clausewitz’in ima ettiği gibi, savaşın sadece devletleri kapsadığı düşüncesi, siyasetin devletleri alakadar edebileceğini ve savaşın o ya da bu şekilde siyasi bir aktivitenin yansıması olduğunu farz eder. Webster Sözlüğü, “savaş”ı devletler ya da milletler arasında açıkça beyan edilmiş saldırgan ve silahlı bir çatışma ya da böyle bir çatışma süreci olarak tanımlar. Bu, savaşın özellikle siyasi-rasyonel tarafını, yani savaş olabilmesi açıkça beyan edilmesi ve devletler arasında olması gerektiğini, yansıtıyor. Rousseau’nun da bu konumda olduğunu görüyoruz:

Savaşa yol açan, insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkilerdir… Öyleyse savaş insanın insanla değil, devletin devletle olan bir ilişkisidir… (Toplum Sözleşmesi).

Askeri tarihçi John Keegan, Savaşın Bir Tarihi kitabında savaşın siyasi-rasyonel teorisi ile ilgili işe yarar bir nitelendirme öneriyor. Savaşın; beyan edilen bir başlangıcı ve beklenen bir sonu olan, devletlerin dahil olduğu, kolayca tanınabilen savaşçıların olduğu ve astların yüksek itaat gösterdiği düzenli bir vaka olduğu varsayılır. Rasyonel savaşın şekli; kuşatma beklentileriyle, meydan muharebeleriyle, çatışmalarla, akınlarla, keşiflerle, her birinin kendi düzenlerine sahip olduğu devriye ve karakol görevleriyle ayırt edildiği üzere sıkı şekilde belirlenmiştir. Aslında olan ise Keegan’ın dediği gibi bu rasyonel teori, devlet-öncesi ya da devleti olmayan insanlarla ve onların savaşlarıyla iyi alakadar olamıyor.

Siyasi-rasyonel açıklama haricinde savaşın doğası üzerine çalışan başka ekoller de var ve savaşı çalışan öğrencinin, yukarıda bahsedildiği üzere, dikkatli olup savaşın ne çok kısıtlı ne de normatif bir açıklamasını yapması gerekir. Eğer savaş sadece devletler arası olan bir olay olarak tanımlanırsa ne göçebe gruplar arasındaki savaşlar ne de yerinden edilmiş devletsiz grupların bir devletle olan düşmanlığı savaş sayılabilir.

Savaşın farklı bir tanımı ise evrene ait, her tarafa nüfuz etmiş bir fenomen olduğudur. Buna bağlı olarak da savaşlar, evrenin doğasında yatan saldırganlığın belirtileridir sadece ve böyle bir tanımlama da fiziki, sosyal, siyasi, ekonomik vb. değişimlerin ancak savaştan veya şiddetli çatışmadan çıkabileceğini savunan Heraklitosçu ya da Hegelci felsefeye karşılık gelir. Heraklitos, “savaş bütün şeylerin babasıdır” der ve Hegel de onun bu düşüncelerini tekrarlar. İlginçtir ki Aydınlanma’nın vücut bulmuş hali olan Voltaire bile bunu demiştir:

Kıtlık, salgın hastalık ve savaş bu sefil dünyanın en ünlü üç malzemesidir… Bütün hayvanlar sürekli birbirleriyle savaş halinde… Hava, toprak ve su yıkımın meydanı. (Pocket Philosophical Dictionary’den).

Farklı olarak Oxford Sözlüğü de tanıma “canlılar arasında olan her türlü faal düşmanlık ya da mücadele; karşıt güçler ya da ilkeler arasındaki çatışma.” kısmını ekleyerek tanımı genişletiyor. Bu durum da bu tanımın, dini doktrinler ya da ticari şirketler gibi düşünce sistemlerinin arasında olan metaforik, şiddet içermeyen çatışmaların varlığını kabul ederek, savaşın siyasi-rasyonel kavrayışındaki sığlıktan kurtulmasını sağlıyor. Bu belki de çok geniş bir tanıma işaret ediyor çünkü savaşta ticaret olsa ve ticaret genelde savaş başlatma sebeplerinden olsa bile ticaret kesinlikle savaştan farklı bir etkinlik. Oxford İngilizce Sözlüğü’ndeki tanım da karşıt güçlerin değişim yaratmak için birbirleriyle çatışma içinde olduğunu ve savaşın da böyle bir metafiziğin sonucu olduğunu savunan Heraklitosçu metafiziği tekrarlıyor gibi görünüyor. Yani iki popüler ve itibarlı sözlükten belli felsefi duruşlara denk gelen tanımlarımız var.

İngilizce dilinin esnekliği ve tarihi de aynı zamanda savaşın yaygın tanımlarının diğer daha eski dillerden de anlamları kapsadığı ve içerdiği anlamına gelebilir: alakalı köklerin Germanik, Latin, Yunan ve Sanskrit olması gibi. Böyle tanımlar, savaşın sözlü ya da edebi tasvirlerinin ötesine geçmez çünkü savaşları; savaşın eski anlayışlarını kapsayan şiirlerde, hikayelerde, anekdotlarda ve tarihlerde okuruz. Yine de çeşitli yazarlar ve konuşmacılar tarafından kalan edebiyatta modern savaş anlayışına benzer özellikler taşıyan savaş tanımları mevcuttur. Farklılıklar ise yazarın, şairin ya da konuşmacının savaşla ilgili muhakemesinden ortaya çıkar, bu da Antik Yunan savaş anlayışının bizimkinden çok da farklı olmadığı izlenimini veriyor. İki anlayış da savaşın varlığını ya da yokluğunu fark edebiliyordu. Ancak savaşın etimolojik tanımı, ya artık kullanılmayan ya da mevcut tanıma dayanan anlamları kasteder ve savaş kelimesinin kökünün gelişigüzel bir incelemesi filozofa, savaşın toplumlar ve zaman dilimleri içindeki kavramsal durumuna bir bakış fırsatı sağlar.

Örneğin, İngilizcedeki “war (savaş)” kelimesinin kökü werra Frenk-Germanik’tir, karmaşa, uyumsuzluk veya çekişme anlamına gelir ve fiil werran ise karıştırmak, şaşırtmak anlamına gelir. Savaş kesinlikle, Clausewitz’in de “savaşın sisi” diye belirttiği şekilde, bir karmaşa yaratır ama bu demek değildir ki savaş başladığı andan itibaren düzensizdir.Kelimenin Latince kökü olan bellum ise “belligerent” (savaşan) kelimesini bize verir ve “duel” (düello) da bellum kelimesinin eski bir şeklidir; savaş kelimesinin Yunanca kökü ise, bize agresif münakaşa anlamına gelen polemik kelimesini veren polemos kelimesidir. Frenk-Germanik tanım ise, bir topluluğa sıkıntı veren daha muğlak bir girişim, karmaşa ya da arbede gibi birçok sosyal probleme işaret ediyor; tartışmalı olarak Frenk-Germanik tanım, şiddet ve çatışmayı işaret eden Yunanca anlamdan ya da iki tarafın dövüşme ihtimalini anlatan Latince anlamdan daha alt sırada kalan bir sosyolojik konsepte dayanıyor.

“Savaş” sözcüğünün günümüzdeki kullanımı, eski tanımlara ve köklere dayalı olarak çarpışma ya da kapışmayı ima ediyor olabilir ancak, daha önce de dediğimiz gibi, farkında olmayarak belli politik ekollerden çıkan konseptleri de içeriyor olabilir. Yazarın üstünde çalıştığı alternatif bir tanım ise “düzenli, açık uçlu toplu çatışma ya da düşmanlık” tanımıdır. Bu tanım, bütün savaşlarda ortak olan ve konseptin kullanışlı ve sağlam bir tanımının yapılmasını da sağlayan bağlamsal ortak paydalardan türemiştir. Kullanılan bu tanım, Oxford İngilizce Sözlüğü’nde olmayan ancak eğer savaşı, rasyonalist duruşun yaptığının aksine sadece devletler arasındaki çatışma olarak değil, aynı zamanda devletsiz insanlar arasındaki, beyan edilmemiş ve oldukça düzenli, siyasi olarak kontrol altında tutulan çatışmaları ve kültürel olarak evrimleşmiş, merkezi bir kontrol mekanizmasına sahip olmayan ve hatta belki de spontane gelişen ritualistik savaşları ve gerilla ayaklanmalarını da kapsayan bir savaş tanımı için can alıcı olan bir esnekliğe sahiptir.

Savaşı tanımlamanın siyasi meselesi ilk felsefi sorunu ortaya çıkarıyor fakat bu anlam kabul edildiği anda, silahlı çatışmadan, gruplar arasındaki ortak gerginlik halinden ve şiddet tehditlerinden, özerk bir zümre tarafından izin verilerek edilen beyandan yararlanılarak savaşı isyanlardan ve ayaklanmalardan, toplu şiddeti kişisel şiddetten, değerlerin metaforik çatışmalarını gerçek silahlı çatışmalardan veya tehditlerinden ayırmak için kullanılabilir.

2. Savaşa Ne Sebep Olur?

Çeşitli alt disiplinler, savaşın etiyolojisi ile uğraşmıştır ancak bu da, savaşın tanımlarında olduğu gibi, genellikle üstü kapalı ya da açık şekilde determinizmin ve özgürlüğü doğası ile ilgili daha geniş felsefi konuları dile getirmişlerdir.

Mesela, katı determinist görüşün dediği gibi insanlar kendi davranışlarını seçmekte özgür değillerse savaş, insanların karşı çıkmaya hiç gücünün olmadığı, evrenin kaçınılmaz bir gerçeği haline geliyor. Bu konudaki görüş yelpazesi savaşın gerekli ve kaçınılmaz olduğunu iddia edenlerden savaşın kaçınılmaz ancak insanların tıpkı reçeteli ilaçların hastalık riskini ya da paratonerlerin fırtına hasarını azaltabileceği gibi savaşın zararlarını azaltabilecek güce sahip olduğunu iddia edenlere kadar geniş kapsamlıdır. Buradaki ima ise insanların, hareketlerinden ve dolayısıyla da savaştan sorumlu olmadıklarıdır. O zaman savaşın sebebinin ne olduğu entelektüel bir arayış haline gelir: evrenin orta çağcı anlayışında; yıldızların, gezegenlerin ve dört maddenin (ateş, su, toprak, hava) insanların davranışlarının ve eğilimlerinin anlaşılmasında kilit nokta olarak görülüyordu. Modern zihinler evrenin doğasının karmaşıklığını arttırırken bazıları hala savaşın neden ortaya çıktığını incelemek için evrenin maddi doğasına ya da kurallarına başvuruyor. Bazıları orta çağcı astrolojik düşüncenin daha da karmaşık halinin peşinden koşarken (Kondratyev döngü teorileri gibi) bazıları da açıklamalar için daha yeni moleküler ve genetik biyolojiyi araştırıyorlar.

Determinizmin daha az katı biçimlerinde ise teorisyenler, insanların çevrenin bir ürünü olduğunu -bu durumun nasıl tanımlandığından bağımsız olarak- ancak aynı zamanda da bu çevreyi değiştirebilecek güce sahip olduklarını söylüyor. Bu bakış açısından gelen argümanlar ise oldukça çetrefillidir çünkü teorisyenler genelde bütün insanlığın, onları savaşmaya teşvik eden amansız güçlere tabi olduğunu ancak bazı insanların sadece gözlemci gibi davrandıklarını, filozofların ve bilim insanlarının ise insanların savaşa yatkınlığını değiştirebilecek şeyi algılayabilecek entelektüel beceriye sahip oldukları için o kadar belirli bir kaderi olmadıklarını iddia ederler. Yine, buradaki paradokslar ve karışıklıklar acayip biçimde ilgi çekici çünkü diğer herkes evrenin kurallarına tabi iken bazılarının evrenin bu kanunlarının dışında durmasına izin veren şeyin ne olduğunun sorulmasına imkan sağlıyor.

İnsanların seçim özgürlüğüne vurgu yapan diğerleri ise savaşın, insanların seçiminin bir sonucu olduğunu ve bu yüzden de savaşın tamamen insanların sorumluluğu olduğunu iddia ediyor. Ama bu yaklaşımdaki düşünürler de seçimin ve sorumluluğun doğası üzerine çeşitli düşünce ekollerine ayrılırlar. Bu tartışmaların doğası gereği savaşın sebebinin düşünülmesi, siyaset felsefesine ve vatandaş ile devletin konuyla ilgili sorumluluğunun tartışılmasına da el uzatır. Böyle endişeler doğal olarak ahlaki sorunlara (vatandaşlar ahlaki olarak savaştan ne ölçüde sorumlular?) ancak, savaşın sebeplerine istinaden, eğer insanlar gerçekten savaşın başlamasında sorumluluk sahibiyse savaşın sahnelenmesi kimin otoritesi sayesindedir diye sorulması gerekir. Burada da tanımlayıcı ve normatif sorular ortaya çıkıyor çünkü birisi, savaş açmanın kanuni otoritesinin kim olduğunu sorabilir, oradan da bu otoritenin meşru olup olmaması gibi sorunlara geçebilir. Mesela birisi, o otoritenin gerçekten insanların istediğini (ya da istemesi gerektiğini) temsil edip etmediğini ya da otoritenin insanlara ne istediklerini (ya da istemeleri gerektiğini) söyleyip söylemediğini düşünebilir. Kitleler, elit kesimin fikirleri tarafından kolayca yönlendirilebiliyor mu yoksa elit kesim, çoğunluğun istediğini mi kovalıyor? Burada da bazıları savaşın suçlusunu aristokrasi olarak görüyor (mesela elit kesimin erdemlerini bu anlamda yücelten Nietzsche gibi) ve bazıları da kitleleri isteksiz elit kesimi kışkırtmakla suçluyor (karşılaştırma için; Vico, New Science, bölüm 87).

Böylelikle savaşın insan seçimlerinin sonucu olduğunu vurgulayanlar kendi politik ve etik doğalarını öne çıkarıyorlar fakat metafiziğin geniş felsefi alanı ele alındıktan sonra diğer belirli savaş nedenlerine de dikkat çekilebilir. Bunlar üç ana gruba ayrılabilir: savaşın sebebini insanın biyolojisinde arayanlar, insanların kültüründe arayanlar ve insanların düşünme melekelerinde arayanlar.

Bazıları savaşın, sürekli birbirini takip eden determinist çıkarımlara şiddetle karşı çıkarak, insanların kalıtsal biyolojisinin bir sonucu olduğunu iddia ediyor. Örnek teoriler ise insanların doğal olarak agresif olmalarıyla ya da bir bölgeye aidiyet hissetmeleriyle, daha kompleks analizlerse işin içine oyun teorisini ve genetik evrimi katarak şiddetin ve savaşın meydana gelişini açıklıyor (karşılaştırma için Richard Dawkins’in bu konudaki ilginç yorumlarına bakılabilir).

Biyolojik determinizmi reddeden kültür bilimciler ise savaşın sebebini belli kültürel kuruluşlarda ararlar. Yine determinist fikrin savunucuları, kültürel değişimin doğasına veya ihtimaline dair farklı fikirlerle birlikte, savaşın sadece insanların kültürünün ya da toplumunun sonucu olduğunu iddia ediyorlar. Örneğin, barışçıl ilişkilerin sayıca arttığı ticaretin “esnek ahlakı,” savaşı etkisizleştirebilir ve hatta ortadan kaldırabilir mi (Kant’ın inandığı gibi), yoksa kültürlerin, harici cezalara veya milletler üstü bir devlete tabi olduğu bir durağanlık mı barışa ulaşmanın tek yolu? Bu problem, bazı toplumların savaşı nasıl önlediğine ve benzer çözümlerin diğer topluluklara ne ölçüde uygulanabileceğine dair ampirik ve normatif nitelikte sorulara yol açmaktadır. Mesela İngiltere’nin savaşan kabileleri arasında barışa yol açan şey neydi ve aynı barışın Kuzey İrlanda’daki veya Yugoslavya’daki insanların uygulamasına engel olan şey nedir?

Rasyonalistler ise insan ilişkilerinde insan mantığının tesirine vurgu yapanlar olarak savaşı insan mantığının (veya mantıksızlığının) bir sonucu olarak düşünüyor. Bazıları içinse bu büyük bir hüzün çünkü eğer insan mantık sahibi olmasaydı savaşta gördüğü avantajları düşünemez ve daha barışçıl bir canlı olurdu. Diğerleri içinse mantık, kültürel farklılıkları ve buna bağlı olarak oluşan ayrılık kaynaklarını aşmaktır; mantığın terk edilmesi ise savaşın ana kaynağıdır (karşılaştırma için; Locke, İkinci İnceleme, bölüm 172). Evrensel mantığın ortak yararlarının savunucularının, Stoacılara kadar uzanan uzun ve seçkin bir tarihleri var ve orta çağın Doğal Kanun felsefelerinde ve daha sonra gelen bilim ve hukuk insanlarının düşüncelerinde de bunun yansıması görülüyor. Bu düşüncenin en iyi savunucusu da Immanuel Kant ve onun Ebedi Barış üzerine yazdığı ünlü yazısıdır.

Savaşın kaynağını insanların mantığı terk etmesi olarak açıklayanların çoğu, düşüncelerini “savaşlar ve devrimler ve kavgalar, sadece ve sadece bedene ve onun arzularına uygundur” diyen Platon’dan alıyorlar. Bu da demek oluyor ki insanların arzuları bazen ya da sürekli, mantıklı düşünmesinin önüne geçiyor ve sonuç olarak ahlaki ve siyasi yozlaşmaya sebep oluyor. Platon’un teorilerinin yansımalarının Batı düşüncesindeki çokluğu, mesela Freud’un savaşın kökenini ölüm içgüdüsünde gördüğü ile ilgili düşüncelerinde (“Neden Savaş”) ya da Dostoyevski’nin insanların doğasından gelen barbarlığı ile ilgili yaptığı “Acı çektiren kişiyi cezbeden karşıdakinin acizliği, kendini koruyamayan, kimseye sığınamayan bir yavrunun melekvari, safça güveni büsbütün kışkırtır. Bütün bunlar zalimin damarlarındaki kötü kanı kızıştırır. Şüphesiz, her insanda bir hayvan gizlidir; hiddet, hırpaladığı kurbanın haykırışlarından kabaran şehvet hayvanı, sefahatin verdiği kötü hastalıkların, nekris, böbrek, vb. illetlerin hayvanı, zincirinden boşanmış bir canavar.” (Karamazov Kardeşler, ii.V.4, “İsyan”) yorumunda tekrar yüzeye çıkıyor.

İnsan doğasının tek bir noktasına odaklanmanın sıkıntısı ise savaşın sebebinin açıklamaları basitleştirilebilirken, bu basitleştirme diğer teoriler tarafından ortaya koyulan ikna edici açıklamaları yok sayar. Örneğin insan mantığını savaşın sebebi olarak almak, evrensel olarak barışın çekiciliğine rağmen savaşa neden olan derin kültürel yapıları yok sayar. Benzer şekilde, sadece savaşın biyolojik sebeplerine yapılan vurgu da insanların entelektüel olarak kendilerini kontrol etme kapasitelerini, karşı çıkabilme iradesini ve eğilimlerini yok sayar. Bir diğer deyişle insan biyolojisi düşünmeyi (neyin, nasıl, ne kadar süreyle ve ne yoğunlukla düşünüldüğünü) etkileyebilir ve benzer şekilde kültürel gelişmeyi de etkileyebilir ki dolayısıyla da kültürel kurumlar da biyolojik ve rasyonel gelişmeyi (mesela yabancıların bir grup içinde izole edilmesini ya da gruba entegrasyonu ve dolayısıyla da grubun üreme gen havuzunu) etkiler.

Savaşın sebebinin incelenmesi, önerilen açıklamanın iç mantığının geçerliliğinden bağımsız olarak birçok alt konunun açıklanması ihtiyacını da tetikliyor. Bundan dolayı savaşı çalışan insanların, sunulan anlamların ve açıklamaların ötesini araştırmaları ve genelde gizledikleri daha geniş felsefi sorunları da düşünmeleri gerekir.

3. İnsan Doğası ve Savaş

İnsan doğası ile savaş arasındaki ilişkiyi araştırmaya yönelik bir ortam, insanın “gerçek” veya “altında yatan” doğasının muhtemelen dikkatimizi çekeceği bir doğal hali sunan Thomas Hobbes tarafından sağlanmaktadır. Hobbes, kanunları uygulamaya yönelik dış bir güç olmazsa doğal halin sürekli bir savaş içinde olacağı konusunda oldukça kararlı. Yani “insanlar, onları sürekli dehşet içinde tutacak ortak bir Güç olmadan yaşadıkları sürece Savaş denilen bir durumda yaşamaktadırlar; bu savaş, her insanda ve her insana karşı olan bir savaştır.” (Leviathan,1.13). Hobbes’un bu yorumu, insanların doğal eğilimlerini tartışmak için iyi bir başlangıç noktası ve ondan sonra gelen Locke, Rousseau ve Kant gibi büyük filozoflar da belli bir dereceye kadar onun bu tanımına katılıyorlar. Locke, Hobbes’un açıkladığı tamamen anarşik ve savaşkan hali reddediyor ama kanunların ve uygulamalarının eksik olduğu anlarda bu durumdan faydalanmaya çalışan insanların her zaman olacağı fikrini kabul ediyor. Rousseau, Hobbes’un fikrini tersine çevirerek insanların doğal hallerinde barışçıl olduğunu ve saldırgan olmadığını söylüyor fakat uluslararası meselelere gelince Hobbes ile benzer düşünerek devletlerin aktif (agresif) olmaları gerektiğini yoksa zayıflayıp yıkılacaklarını söylüyor; savaş kaçınılmazdır barışçıl bir ittifaka yönelik her teşebbüs nafiledir (Rousseau’nun Abbé Saint-Pierre’in, adını daha sonra Kant’ın gasp edeceği, Ebedi Barış isimli yazısını eleştiren L’état de guerre’ye aldığı notlardan).

Kant’ın düşüncesi ise insanlar ve sonrasında devletler arasındaki doğal çatışma halinin insanları barış ve ittifak aramaya teşvik ettiğine yöneliktir. Barışçıl bir ittifakın yararlarını öğreten sadece insan mantığı değil, aynı zamanda kapsayıcı yapıların yokluğunda kaçınılmaz olan savaşın, ilişkilerinde insanları barışçıl çözümler bulmaya teşvik etmesi de öğreticidir ancak Kant bile insanlık mefhumuna karamsar yaklaşmıştır: “Savaş… insan doğasına işlemiş gibi görünüyor ve hatta bencil nedenler olmadan insanın onur sevgisinden ilham aldığı asil bir şey olarak görülüyor” (Ebedi Barış).

Hobbes ise birçok kişinin katılmadığı parçalı bir insanlık kavramı sunuyor. Farklı tellerden komüniteryenler, diğerlerine karşı yarıştırılan izole edilmiş birey anlayışını reddeder ve barış için kendileri arasında yapabilecekleri bir anlaşma ararlar. Bazı eleştirmenler; bireyin toplumsal anlaşmalar aracılığıyla barışı konuşma ya da savaş açma yeteneğinin, onu oluşturan toplumsal yapılara gömülü olduğu organik bir toplum algısını tercih ederler. John Donne’ın “hiç kimse ada değildir” ve Aristo’nun “insan politik bir hayvandır” sözlerine dönersek tarafların, toplumsal bağların insan ilişkilerine özgü olduğunu vurguladıklarını ve dolayısıyla da insan doğasının, yani savaşın da, herhangi bir teorik yorumlanması, insanın içinde bulunduğu ilgili toplumun da bir incelemesini gerektirdiğini görüyoruz. İnsan doğasının yönetim unsurları bu nedenle zaman ve mekana bağlı olduğundan, bu bakış açısının savunucuları kültürel şekillerin zaman içinde kalıcılığını kabul etseler de, savaşın doğası ve etiği de aynı şekilde ilişkilidir. Örneğin, savaşın komüniteryen bakış açısı Homer’cı savaşın 16. Yüzyıl’daki savaştan farklı olduğunu söyler ama tarihçiler, İlyada’daki Yunan savaşının incelenmesinin sonraki nesillerin kendilerini ve savaşları nasıl tasavvur edecekleri konusunda etkileyebileceğine dair kanıtlardan yararlanabilirler.

Diğerleri insan doğası üzerine teori kurmayı reddediyor. Mesela Kenneth Waltz, “Savaşlar söz konusu olduğunda insan doğasının elbette bir rolü olsa da, kendi başına hem savaşa hem de barışa, insan bazen savaşırken bazen savaşmaz dışında basit bir önerme dışında açıklama getiremez” (İnsan, Savaş ve Devlet) gibi bir iddiada bulunuyor ve Varoluşçular böyle bir varlığın mutlak irade özgürlüğü ile uyumlu olduğunu reddediyor (karşılaştırma için Sartre’ye bakılabilir). Buradaki tehlike ise, hem askeri tarihçilere hem de barış aktivistlerine yararı olabilecek olan farklı zamanlarda ve yerlerde yaşamış savaşçıların ortak özelliklerini arama ihtiyacını ortadan kaldırmasıdır.

4. Savaş ve Politik Felsefe ve Ahlak Felsefesi

Savaşın etik durumunu incelemedeki ilk durak, birçok kitapta ve sözlükte tartışılan ve IEP’de de görülebilen Adil Savaş Teorisi‘dir.

Bununla birlikte, öğrenci savaşla ilgili olabilecek daha geniş felsefi teorileri düşündüğünde veya bu teorilerin en azından farkına vardığında, savaşın etik analizi şu soruyla başlar: Savaş, ahlaki olarak meşrulaştırılabilir mi? Tekrardan hem bireyleri hem de grupları içeren adalet ve ahlak anlayışlarına gereken önem verilmelidir. Kolektif bir uğraş olan savaş, sadece katılımcının sorumluluğu, itaati ve yetkisi gibi etik sorularının değil aynı eylemin kendisinin de doğasını ilgilendiren soruların da mevcut olduğu koordineli bir faaliyet içerir. Savaşa karışan milletler de savaştan sorumlu tutulmalılar mı yoksa sadece savaşı başlatacak güce sahip olanlar mı sorumlu tutulmalı? Benzer şekilde, bireysel olarak feld mareşaller mi yoksa bir tüzel kişilik olarak ordu mu uygun ahlaki failler olarak kabul edilmeli? Bir er, mensup olduğu ordunun saldırganlığından dolayı, eğer varsa, hangi suçu üstlenmelidir ve benzer şekilde, bir vatandaş, veya soyundan gelen biri, içinde bulunduğu ülkenin, eğer varsa, hangi savaş suçunu üstlenmelidir? (Ve “savaş suçu” diye bir şey var mıdır ki?)

Adil Savaş Teorisi, saldırgan veya savunma amaçlı, savaş başlatılmasını meşrulaştırılmak için ahlaki ve siyasi kriterlerin değerlendirilmesiyle başlar fakat eleştirmenler savaşın haklılığının zaten Adil Savaş Teorisi’nde farz edildiğini söylüyorlar: özetlenen tek şey, savaşın haklılığının yasal, siyasi ve ahlaki kriterleri. Bundan dolayı, savaşın ilk haklılığı derinlemesine düşünmeyi gerektiriyor. Pasifistler savaşın, veya herhangi bir tür şiddetin, ahlaki olarak hoş görülebileceğini reddediyorlar ancak, yukarıda bahsedilen diğer duruşlar gibi, savaşın sadece savunma amaçlı ve son çare olarak kullanılması gerektiğini kabullenenler (müdafaacılar) ve hiçbir şekilde şiddetin ya da savaşın herhangi bir türünün kullanılmaması gerektiğini savunanlar (mutlak pasifistler) gibi burada da birçok çeşitten fikir vardır. Pasifist duruştan uzaklaşan diğer ahlakçılar ise savaşın; destek, savunma ve barışı koruma gibi amaçlarla kullanılabileceğini kabul ederler ancak bu tür duruşlar ise bu amaç için savunma, caydırıcılık, saldırganlık için müdahaleye izin verebilir.

Barışçıl (pasifistik) ahlak denen şeyin ötesinde (burada barış, pasifizmden ve savaşın bir araç olarak reddedilmesinden farklı olarak nihai amaçtır), savaşta etik bir değer oluşturan teoriler vardır. Çok az kişi savaşı sırf savaşmak için destekler ancak birçok yazar, savaşı barış dışında başka amaçlara ulaşmak için araç olarak desteklemiştir. Örneğin, milli kimlik oluşturma, bölgesel büyüme ya da şan ve onur gibi erdemleri yüceltmek ve bu erdemlere sahip olmak için gayret etmek amacıyla bir araç olarak görülmüştür. Bu düşünce biçiminde artık sosyal Darwinistler olarak tanımlananlar ve onların entelektüel akrabaları, bireyleri veya grupları en iyi yetenekleri peşinden koşmaları için güçlendiren ya da güçsüz üyeleri veya grupları siyasi güçten uzaklaştıran bir olgu olarak savaşın evrimsel yararlarını överlerken görülebilir. Savaş ahlakı, siyasi sorumluluk ve egemenlik kavramlarının yanı sıra kolektif kimlik ve bireysellik kavramlarının da kabul edilmesi ve araştırılması gereken ilgili siyaset felsefesi alanına girmektedir. Aynı şekilde, savaşın sebebiyle alakalı bağlantılar da dikkate alınabilir. Mesela savaşın ahlaki kuralları devlet tüzelini alakadar ediyorsa, o zaman savaşların kökeniyle ilgili devletlerin varlığına ya da davranışlarına bağlıdır. Bu da savaşın başlatılması ve yöntemiyle ilgili ahlaki ve siyasi sorumluluğun incelenmesiyle alakalı sorunlar oluşturuyor: eğer devletler savaşın habercileriyse, o zaman sadece devletin liderleri mi ahlaki ve siyasi olarak sorumludur yoksa Hume’cu demokrasinin bazı unsurlarını (yani hükümetlerin her zaman yönettikleri ya da temsil ettikleri insanların yaptırımlarına bağlı olduklarını) kabul edersek, o zaman ahlaki ve siyasi sorumluluk bütün vatandaşlara kadar uzanır.

Savaş başladığı anda, değeri ne olursa olsun, filozoflar savaştaki ahlakın rolü, eğer varsa, üzerinde anlaşmazlığa düşüyorlar. Augustine gibi birçok kişi, savaşın doğası yüzünden ahlakın anlamını yitirdiğini iddia ederken diğerleri, savaşanlara savaştaki ahlaki ilişkilerin varlığını ve ahlaki amaçlara duyarlı kalmak için var olan çeşitli yapıları hatırlatmaya çalıştılar. Sosyolojik olarak ise, savaşa gidenler ve savaştan dönenler sanki farklı bir ahlak ve faillik seviyesine geçiyormuşçasına toplumdan çıkışlarını ya da topluma geri girişlerini sembolize eden tören ve ritüellerden geçiyorlar. Genellikle savaşı,  Varoluşçu yazarların savaş fenomenolojisini incelerken kaynak aldıkları öldürme ve öldürülme tehlikesi içerir.

Etikçiler içinse sorular, ahlaken hoş görülebilir ya da meşrulaştırılabilir hedeflerle, stratejilerle ve silahlarla, yani ayrımcılık ve orantılılık ilkelerini belirlemekle, başlar. Yazarlar savaşta her şeyin adil olup olmadığı üzerine veya bazı çatışma yollarından kaçınılıp kaçınılmaması gerektiği üzerine ayrılığa düşüyorlar. Belli ahlaki boyutları sürdürmek için sebepler şunları içeriyor: başka seviyelerde barışçıl ilişkinin üstünlüğü veya beklentisi; bazı eylemlerden kaçınmanın ortak yararları ve misliyle karşılığını almanın korkusu; ulusların, uluslararası statüyü korumak için uymaya uğraşacakları antlaşmaların ve uzlaşmaların var olması.

Buradaki önemli bir ayrım ise mutlak savaş ile topyekûn savaş arasındadır. Mutlak savaş, toplumun bütün kaynaklarının ve vatandaşların savaş makinesinde çalışmak üzere kullanılmasıdır. Topyekûn savaş ise savaş sırasında herhangi bir kısıtlamanın olmadığı durumu anlatır. Hem mutlak hem de topyekûn savaşın katılımcıları için ahlaki ve siyasi sorumluluk daha da problematik bir durum haline gelir çünkü savaş için çalışmayan sivillerin yanı sıra savaşamayacak durumdaki hastaların, çocukların, engellilerin ve yaralananların da savaşa dahil edilmesini meşrulaştırmak durumundalar. Mutlak savaşın destekçileri, bir toplumun üyesi olmanın o toplumu korumak için sorumlulukları da beraberinde getirdiğini ve eğer gerçekten yardımcı olamayacak üyeler varsa o zaman diğer tüm eli ayağı tutan bütün sivillerin üzerlerine düşeni yapmaları için zorunlu olan görevleri olduğunu iddia edebilir. Vicdani retçilerden hainlere kadar savaşmak istemeyen geniş bir yelpazedeki insanların tanımlayıcı siyaseti ve savaşmayı reddedenler için ceza ahlakı gibi savaş propagandası literatürü burasıyla oldukça alakalıdır.

Benzer sorunlar, ordunun geleneksel olarak dokunulmaz insanları ve varlıkları – yani kadınların ve çocukların da dahil olduğu savaşçı olmayanlardan sanat eserlerine ve tarihi binalara kadar – hedeflediği topyekun savaşı destekleyenlerin peşini de bırakmıyor. Topyekun savaş destekçileri; siyasi yapıya yönelik ağır tehditlerin, ahlaki kısıtların kademeli olarak zayıflamasına izin verebileceğinin söylendiği Michael Walzer’ın Adaletli ve Adaletsiz Savaşlar kitabında tanımladığı değişken ölçek sistemini anımsatabilir. İlginç bir şekilde, toplumsal erdemlere olan vurgusunu da göz önünde bulundurarak, David Hume savaşta bütün adalet mefhumlarının terk edilmesini ya da failin çok kötü bir durumda kalması sonucu herhangi bir eyleminin mubah olduğunu kabul eder (karşılaştırma için; İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, bölüm 3). Diğerleri ise sadece savaşın ve ahlakın bir arada tartışılamayacağını söylüyor.

5. Özet

Savaş felsefesinin doğası oldukça karışık ve bu makale de savaş felsefesiyle ilgili genel bilgileri ve konuyla alakalı her felsefi analizde var olan bağlantıları sunmaya çalıştı. Mevzubahis konu, metafizik ve epistemolojik değerlendirmelere, zihin ve insan doğası felsefesine olduğu kadar ahlak ve siyaset felsefesinin daha geleneksel alanlarına da elverişlidir. Birçok bakımdan savaş felsefesi, bir düşünürün inançlarının tüm yönlerinin kapsamlı bir şekilde araştırılmasını ve bir filozofun bağlantılı konulardaki konumunun gösterilmesini gerektirir. Savaşın felsefi bir tartışmasına başlamak insanı, çalışmanın ve devamlı analizin olduğu uzun ve karmaşık bir entelektüel yola sürükler; oysaki birinin savaşın ne olabileceğine dair olan üstünkörü açıklamaları mevzuyla alakalı diğer konular üstüne olan düşüncelerin bir toplamı olabilir ve bir konudan diğerine bir çıkarım yapılabileceğine ve her zaman yapılması gerektiğine işaret eder.


Alexander Moseley- “The Philosophy of War”, (Erişim Tarihi: 19.08.2020), Erişim Kaynağı: https://iep.utm.edu/war/

Çevirmen: Çağan Fırtına

Çeviri Editörü: Berk Celayir

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Zaman Yolculuğu - Taylor W. Cyr

En Güncel Haberler Stanford Felsefe Ansiklopedisi ve İnternet Felsefe Ansiklopedisi