Blind Leading the Blind, by Pieter Bruegel the Elder, 1568. Source: Google Art and Culture
5K Okunma Sayısı
8 dakika okuma süresi
11 Ocak 2026

Neredeyse Tüm Yanlış Davranışların Temelinde Başkalarına Uyum Sağlama Dürtüsü Vardır – Christopher Freiman

Günün birinde size doğa üstü güçler veren bir yüzük bulduğunuzu hayal edin. Bu yüzüğü parmağınıza taktığınızda, diyelim ki, Cumhurbaşkanı olabilir, Merkez Bankası’nı soyabilir veya anında dünyanın en ünlü insanına dönüşebilirsiniz. Böyle bir yüzüğünüz olsaydı, onu parmağınıza takar mıydınız?

Platon’un Devlet’ini okuyanlar bu düşünce deneyini bilirler. Platon’a göre etiğin temel meselelerinden biri, güç ve maddi çıkardan ziyade niçin ahlaki erdemleri öncelememiz gerektiğidir. Bu doğa üstü “Gyges’in Yüzüğü”nü kullanmanın yani yanlış davranmanın bedeli, bunu yaparak elde edeceğimiz maddi kazançlara ağır basmıyorsa (yani buna değmiyorsa) o halde ahlaklı olmayı öncelememiz makul olacaktır.

Platon’un varsayımının şahsi çıkarların çekiciliğine kapılarak ahlaki doğruları takip etmekten uzaklaştığımız olduğunu unutmamalısınız, bu varsayımdan ötürü o, erdem dediğimiz şeyin, gayrı-ahlaki davranışlar yoluyla elde edebileceklerimizden daha değerli olduğuna işaret etmeye çalışır. Böylesi bir varsayıma sahip olan tek kişi Platon değil, Thomas Hobbes da Leviathan (1651) adlı eserinde, adalet diye bir şeyin var olmadığına inanan, şayet durum kendi çıkarınaysa verdiği sözleri de tutmayan bir “ahmak” karşısında ahlaklı olmayı temellendirmeye çalışır. Erdemleri takip etmektense ahlaki yanlışlara düşmeye giden seçimlerimizin kökeni üzerine düşünürken David Hume Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma (1751) adlı eserindeki “mantıklı sahtekar” (sensible knave’) karakteri ile yüz yüze gelir: Bu kişi haksızlık yapmayı veya birilerini aldatmayı tercih etmesinin mevcut servetini ciddi oranda büyüteceğini göz önüne aldığı durumlarda ahlaken yanlış olan şeyleri yapmaya eğilimlidir.

Tarihin en büyük filozoflarının bazıları ahlaki yanlışları seçmemizin genellikle şahsi çıkarlar tarafından motive edildiğini söyler fakat ne yazık ki ben tarihin en büyük filozoflarından biri değilim ve onlara katılmıyorum. Çoğu kişi, ahlaksız bir insanın, şahsi çıkarları için gelenek ve yasalara karşı durmaya gönüllü ve hazır olduğunu düşünür fakat bana sorarsanız durum genellikle bunun tam tersini gösteriyor. Ahlaksızlık dediğimiz şey, genellikle, kendi değerlerimize karşı durup gelenek ve yasalara uymaya gönüllü ve hazır olmaktan doğar. Bu, diğer insanlara çok az değer verip onları az umursamaktan değil çok fazla değer verip çok umursamamızdan kaynaklanır. Daha spesifik ifade etmek gerekirse, başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzü çok çok çok önemsiyoruz.

Yanlış bir şey yapmak, politik iktidarı zorla ele geçirmek veya milyonlarca dolar para çalmak gibi değil de, mesai arkadaşınızın yaptığı ayrımcı ve bağnaz bir şakaya gergin gergin gülmek veya Şükran Günü yemeğinde ailenizi hoşnut etmek için politik tutumunuza dair yalan söylemek gibi çoğumuz için oldukça olağan ve sıradan bir şeydir. Herhangi bir problemle uğraşmak istemediğimizden ötürü gerçekte değer verdiğimiz veya inandığımız şeylere oldukça ters düşse de “düzene ayak uydurmak” adına uyumlu oluruz. Immanuel Kant bu türden aşırı uyumlu tutumu kölelik (veya dalkavukluk) olarak görür. Burada kölece olan şey ise, başkalarının değerlerini ve inançlarını aşağılamak ve küçümsemek değil; başkalarının değerlerini ve inançlarını merkeze alarak kendi değerlerinizi ve inançlarınızı küçümsemektir. İşte bundan dolayı da köle ruhlu olan biri, Platon, Hobbes ve Hume’un sözünü ettiği o kendi çıkarını düşünen, klasikleşmiş ahlaksız kişi prototipinin tam zıttıdır. Kant’ın ifadeleriyle, köle ruhlu kişi, kendi istediğini elde etmek adına önüne çıkan herkesin üstüne üstüne yürümek yerine “kendini bir solucan haline sokan” ve bundan dolayı da “insanlar onun üzerine basıp geçtiğinde gık diyemeyen” insandır.

Kant, temel ahlaki yükümlülüğünüzün insanlığı salt bir araç olarak görmemek olduğunu düşünüyordu. Birine borcunuzu ödeyeceğinize dair yalan söylediğinizde ya da cüzdanını vermesi için tehdit ettiğinizde, kurbanınızı araçsallaştırmış olursunuz. O kişiyi kendi amaçlarınızın aracı olmaya indirger ve bundan ötürü de ona içsel değeri olan bir kişi olarak hak ettiği biçimde saygınca davranmamış olursunuz.

Kant kendimizi salt bir araç olarak görmemiz gerektiğinde ısrarcıdır. Kategorik buyruğun bu yanı, başkalarına ahlaken yanlış bir şey yapmama buyruğu kadar meşhur olmasa da en az onun kadar mühimdir. Autonomy and Self-Respect (1991) adlı kitabında Kuzey Carolina Üniversitesi’ndeki Chapel Hill’de felsefe profesörü olan Thomas Hill de, dalkavuk dediğimiz şeyin ahlaki statünüzün yanlış duyumsanması ve değerlendirilmesi anlamına geldiğini söyler. Buradaki asıl kritik nokta, kölece bir ruhu olan kişinin aslında başkalarını aldatan veya tehdit eden kişi ile aynı temel hatayı işlemesidir, yani tüm insanların (ve insanlığın) ahlaken eşit olduğunu inkar etmesi veya bu durumu ihlal etmesi. Aradaki tek farklılık kölece ruhlu olan kişinin aşağıladığı kişinin bizzat kendisi olmasıdır. Köle ruhlu ve dalkavukça bir davranış, sizin de diğer herkesle aynı saygınlığı hak ettiğiniz gerçeğini ihlal etmek anlamına gelir.

Belki de Donald Trump’a dair fikirlerinizi gizleyip ebeveynlerini kızdırmamanın ve rahat rahat o güzel soslu yemekleri yemek için yalan söylemenin büyük bir problem olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Evet haklısız. Fakat dalkavukluk çok daha büyük ahlaki yanlışlara neden olabilir.

20. yüzyılın en meşhur psikoloji deneyi olan Stanley Milgram’ın itaat deneylerine bakalım. Milgram, deney yöneticilerinin onlara öyle yapmalarını söylediği biçimde deneklerinin çoğunun, masum kurbanlara dayanılmaz düzeydeki (bazen de ölümcül ve zarar verici) elektrik şokları uyguladıklarını keşfetti. Milgram, “The Perils of Obedience” (1973) adlı çalışmasında ortalama deneğin kötü niyetli otoritenin direktiflerine boyun eğmesi ve uymasının bir sebebi olarak “şayet emre itaat etmezse kendini beğenmiş, çıkıntılık çıkaran, kabalık yapan biri olarak görüneceğinden korkmak” olduğuna işaret etmiştir. Deneklerin uyum sağlamaya olan bağlılıkları, temel ahlaki değerlere olan bağlılıklarına ağır basıyordu. Öyle görülüyor ki ister yemek masası ister sınıf ister iş toplantısı olsun, çoğumuz kabul etmeye gönüllü olmayacağımız derecede Milgram’ın deneklerine benziyoruz; kendini beğenmiş, çıkıntılık çıkaran, kabalık yapan biri olarak görünmek istemiyoruz. Bundan ötürü içimizde yükselen eleştiri ile itirazları bastırıyor, kendimizin ve başkalarının ezilmesine göz yumarak haksızlığa kapı aralıyoruz.

Köle ruhlu olmanın (ve dalkavukluğun) zararlı sonuçları laboratuvar çalışmalarından ibaret değil. Aslında Milgram deneyi, bir anlamda da, görünürde sıradan ve ortalama olan bu kadar çok insanın Holokost’taki ahlaki kıyıma nasıl katılabileceğini veya bunun parçası olabileceğini anlamak adına yapılmıştı. Daha yakın tarihe bakalım, Ebu Gureyb’deki askerlerin zulmü de, askerlerin içinde bulundukları topluluğa uyum sağlama pratikleri üzerinden kısmen açıklanmıştı zaten. Hem bu vakalar hem de bizzat yaşamlarımıza dair bulduğumuz örnekler hak ettiği kadar incelenmeyen ve önemi görülmeyen ahlaki bir ders niteliği taşımaktadır: Başkalarına saygı duymadığınız ve saygınca davranmadığınız için değil, çoğunlukla, bizzat kendimize saygı duymadığımız ve saygınca davranmadığımız için ahlaki yanlışlara düşeriz.


  • “sensible knave”: Hume’un Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma (Enquiry Concerning the Principles of Morals) adlı eserinde kurguladığı bu karakter genel anlamda adil ve dürüst olma gibi toplumdaki genel ahlaki ilkeleri takip eder fakat kurallara uymamanın kendisine ciddi fayda sağlayacağı durumlarda da kendi çıkarına uygun olanı yapar. Çoğu etikçi için bu çelişkili veya irrasyoneldir fakat Hume için bu karakter mantıklı bir sahtekar olarak tanımlanabilir. Hume bu karakteri eleştirmekten geri durmaz.
  • “servility” ifadesi yer yer “kölece ruhlu olmak” veya “dalkavukluk” olarak çevrilmiştir.
  • Yazı içerisinde “ahlaki erdemler” ifadesi geçmektedir. Okuyucu bunun tuhaf olduğunu düşünebilir fakat çağdaş analitik felsefede ahlaki olmayan erdemler de söz konusudur; örneğin bilişsel ve entelektüel erdemler veya bilimsel bir kuramın taşıması gereken teorik erdemler gibi.

Christopher Freiman – “The desire to fit in is the root of almost all wrongdoing“, (Erişim Tarihi: 07.01.2026)

Taner Beyter

Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Farklı sivil toplum kuruluşlarında eğitmenlik yaptı. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve metafelsefe ile ilgilenmektedir. Öğretmenlik mesleğine ve yayınevlerindeki editörlük faaliyetlerine devam etmektedir.   

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Önceki Yazı

Tarihsel Faşizmin Üç Dalgası – Kristin Plys

Sonraki Yazı

Ön Yargı Bazı Engelliler İçin Diğerlerine Kıyasla Daha Büyük Bir Sorundur – Matt Huston

Bu Yazıları Kaçırmayın