“Felsefe” diyordu Ludwig Wittgenstein, “aklımızın dil aracılığıyla büyülenmesine karşı verilen bir mücadeledir.”
Ancak ben daha farklı bir şeyi fark ettim. Günümüzdeki Analitik/Anglofon bölümlerin büyük bir kısmında yapıldığı ve öğretildiği biçimiyle felsefenin bizatihi kendisi aklımızın büyülenmesine neden oluyor!
Bu yazımda da size, söz konusu bu büyülenmenin nasıl ortaya çıktığı ve ondan nasıl kurtulduğumun öyküsünü anlatmak istiyorum; veya şöyle mi desek, nihilist bir umutsuzluğa kapılmanın ve bunun ne kadar faydasız ve gereksiz olduğunu fark etmenin öyküsünü.
2007 baharında bir şeyler yapmaya ihtiyacım olduğu için felsefe yüksek lisans programına kayıt yaptırdım. Her ne kadar görünürde Oxford’da felsefe eğitimi almak için kayıt yaptırmış olsam da bu zamanla kriket oynamak, arkadaşlar edinmek, uyuşturucu kullanmak ve insanlarla öpüşmekten oluşan aktüel faaliyetlerimi gizleyen bir vitrine dönüşmüştü. Bern’de yaptığım yüksek lisans ilk kez gerçek anlamıyla yaptığım çalışmaydı.
Ne kadar muhteşem olduğunu kelimelere dökemeyebilirim bunun. Böyle muhteşem olmasının bir kısmı belirli bir oranda var olan koşullarla, yeni bir yaşam deneyiminin heyecanıyla, tazelenen bir aşk öyküsünün verdiği mutlulukla, bir şeyi iyi yaptığımı ve giderek de daha iyi yapacağımı keşfetmenin verdiği tatmin duygusuyla ilgiliydi. Fakat diğer kısmı da bizzat felsefeyle ilgiliydi.
Peter Singer’ın Bangladeş’te (o zamanlar ismi Doğu Bengal’di) yaşanan kıtlığı konu edinen makalesi “Kıtlık, Bolluk ve Ahlak“ı (1972) okuduk. Singer, üzerine tartışmaya dahi gerek olmayan bir önermeyle başlıyordu: ölümden ve açlıktan dolayı acı çekmek kötüdür. Peşinden ise diğer sağduyuya yatkın öncüllerini de ekleyerek söz konusu bu acıyı azaltmaya yönelik ahlaki görevlerimiz olduğu sonucuna ulaşıyordu.
Bu biçimde okunduğunda makale kulağa oldukça normal ve olağan geliyor. Ancak aslında o belirli bir felsefe türünün sunduğu olanakların en parlak örneğidir. Singer, çoğumuzun taşıdığı ve reddetmekte zorlanacağı bir inanç ile söze başlıyor. Kim acı çekmenin kötü olmadığını iddia edebilecek kadar psikopattır ki? Bu açık durumdan sonra ise birçoğumuzun sahip olduğu diğer inançlardan söz ediyor; örneğin bir maliyeti yoksa acıyı azaltmak veya dindirmek bizim görevimizdir. Singer, böylesi inançlardan bir kaçını bir araya getirerek her biri kendi başına mantıklı olan ve nasıl yaşamamız gerektiğine yönelik radikal çıktıları olan bir sonuca ulaşıyor.
Ve dikkat ederseniz, tüm bunlar da akıl aracılığıyla yapılıyor.
Akıl, bütün aptallıklara bir son verdi, sırf bir fikir olduğu için fikirlere saygı duymak gibi bir şey yapmadı. Yanlış olan bir şeyi, sırf gelenek olduğu için kutsallaştırmadı veya moda olduğu için bir yeniliğe kucak açmadı. O yalnızca şunu sordu: Elinizdeki argüman ne? Mevcut inancınıza niçin sahipsiniz?
Akıl yalnızca korkusuz değildi, aynı zamanda acımasızdı da. Çekinmeden sorularını yöneltti ve hakikate ulaşana kadar da sormaya devam etti.
Albert Camus, “Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır” der. (kaynak çeviri) Felsefe okumaya ve çalışmaya devam ettikçe onun ne kadar haklı olduğunu da yavaş yavaş gördüm.
Hiç durmaksızın akla başvurmak nihayetinde, özünde kozmik bir anlam krizi oluşturan şüphe yaratır.
Aklın mükemmel derecede iyi yapabildiği şey, sizi ilgili öncüllerden veya sahip olduğunuz belirli inançlardan yola çıkarak nereye ulaşacağınızı söylemektir. Bir şeyin doğru olup olmadığı veya sizin bir şeyin doğruluğuna olan inancınız söz konusu olduğunda, akıl size neyin doğru olduğu veya neyin doğru olduğuna inanmanız konusunda yol gösterebilir (tabi ki bu mantığın belirli işlemlerinin doğruluğu garanti altına aldığı varsayımında geçerlidir).
Peki aklın yapamayacağı şey nedir? O, başlangıçta neyin doğru olduğunu size söyleyemez. Mesela, eğer yağmur yağıyor ve siz de ıslanmak istemiyorsanız, size şemsiye almanız gerektiğini söyleyebilir fakat ilk başta yağmurun yağıp yağmayacağını size söyle(ye)mez.
Bununla birlikte, akıl, benim aradığım türden bir kesinlik de sunamıyor. Akıl yürütmeyi elinden geldiğince zorlayan dürüst bir entelektüel iseniz bu çabanın genellikle tam tersi bir sonuç doğurduğunu görürsünüz. Körü körüne bir akıl yürütmeyi takip etmek, nihayetinde şüphe doğurur, ki bu şüphe; her şeyi kuşatan, her yeri saran ve temelde kozmik bir anlam krizi yaratan türden bir şüphedir.
Tüm çocukların bildiği bir oyun vardır; belirli bir yaşa ulaştıklarında hiç durmadan “Neden?” diye sormayı severler ama belirli bir süreden sonra artık ortada yanıt kalmadığını fark ederler. – Baba, ağzıma çamur sokmak neden kötüdür? – Çünkü hasta olursun oğlum. – Hasta olmak neden kötüdür baba? – Çünkü acı çekersin oğlum. – Canının yanması neden kötüdür baba? – Çünkü kötüdür işte tamam mı, hadi uyu artık.
Akla fazla yüklendiğinde herkesin ulaşacağı noktada burasıdır işte. En nihayetinde, tüm o sofistike ve felsefi söylemleri de bir kenara bıraktığımızda tabi, bıkkın bir ebeveynin ağzından çıkan cümle ile aynı noktada durursunuz: “Çünkü öyledir işte, tamam mı?”
Camus, Sisifos Söyleni (1942) adlı eserinde, hakiki ve asli değeri olan şeyleri bulma hususunda aklın sınırları üzerine epey yazmıştı. Ona göre, ki ben de buna ikna oldum, akıl bize bunu sunamaz.
Fakat yine de anlam aramaktan vazgeçmemeliyiz. Tıpkı “Sisifos’un tanrılar tarafından kayarak kendi kendine sürekli aşağı düşen bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmaya mahkum edilmesi gibi”, biz de bize anlam sunmayacak bir dünyada anlam aramak gibi beyhude ve umutsuz bir çaba ile yaşamaya mahkumuzdur.
Peki ne yapmalı? Camus için yapacak belli, durumu kabullenmeliyiz. Akıl bizi hiçbir yere ulaştırmaz, gerçek olmayan teselliler ile kendimizi avutmayı bir kenara bırakarak bu durumu kabul etmemiz gerekir:
Akla-aykırı sarhoşluğuyla esrime iççağrısı, açık görüşlü bir kafanın uyumsuza yüz çevirmesine yol açar. Chestov’a göre akıl boştur, ama aklın ötesinde bir şey vardır. Uyumsuz bir kafa içinse, akıl boştur, ama aklın ötesinde hiçbir şey yoktur. (Kaynak Çeviri: Sisifos Söyleni, s. 44)
Vardığım yer tam olarak buraydı. Akıl dediğimiz şeyin içinin boş olduğuna ve onun ötesinde de hiçbir şey olmadığına inanıyordum. Bu pozisyondan bakıldığında az çok sınırsız bir akla başvurma olarak tanımlanan felsefe, beni tümüyle ele geçirip bir tür nihilist yapmıştı.
Eğitimin ilginç özelliklerinden biri, zihnimizi dar bir kalıba tümüyle sıkıştırabilmesidir. Dünyayı kavramak ve anlamak adına belirli bir çerçeveye başvurmada, belirli bir yaklaşım zeminini kullanmada o kadar usta hale gelirsiniz ki nihayetinde bunun yalnızca bir çerçeve, yaklaşım zemini veya bakış açısı olduğunu unutuverirsiniz. Bu bahsettiğimiz durumu, her şeyi travma çerçevesinde gören psikolog, her şeyi iktidar ilişkileri ile açıklayan sosyolog veya her şeye John Rawls merceğinden yaklaşan siyaset felsefecisi gibi birçok uzmanda görebilirsiniz.
Bu durumu kadim bir Yahudi atasözü çok güzel anlatır: Elinde çekiç olan kişi, her şeyi çivi olarak görür.
Benim felsefe ile olan ilişkim de aşağı yukarı böyleydi işte. Akla başvurmayı, akıl yürütmeyi keşfedip ona hayran kalmıştım, nihayetinde de onun epistemik kavrayışımı tümüyle ele geçirmesine izin vermiştim. Akla, gerekçelendiremeyeceğim bir otorite atfetmiştim.
Bir dakika ama, yanlış anlaşılmak istemem. Aklın başarıları gerçekten de göz kamaştırıcıdır fakat onun bir sınırı olduğu da bir gerçektir. Bunun en bariz örneği ise aklın bizatihi kendisini temellendiremeyeceğidir. Niçin mi? Çünkü böylesi bir temellendirme döngüsel olacaktır; aklın araçlarına ve temel kabüllerine başvurarak bu araçların ve temel kabüllerin meşru ve doğru olduğunu kanıtlayamazsınız. Şayet durum buysa o halde, aklın ötesinde veya onun yanında ona ek bir şeyin var olmadığından nasıl emin olabilirsiniz ki? Akıl tek başına bu durumu çözemez.
Aklın büyüsünden kendimizi biraz kurtarmayı başardığımda, kesinlikle akıl sahibi varlıklar olduğumuzu fakat yalnızca bu özelliğimizden ibaret olmadığımızı fark etmeye başladım. Biz, aklın dışındaki başka yollar ve araçlarla da dünyayı ve kendimizi kavrayabilen varlıklarız. Söz konusu olan şey kendimizi ve dünyayı anlamaya çalışmak ise, tek bir kavrama biçimini (yani aklı) tartışmasız öncelikli görmektense mevcut tüm araç ve yollara başvurmanın faydalı olacağını fark etmeliyiz.
Nihilizm’e düşmeme sebep olan şey, akılcı düşünceyi bir ilah haline getirip yaşamımdaki ve deneyimlerimdeki diğer tüm şeyleri elimin tersiyle itmemdi. Bunun makul ve doğru bir temeli olmadığını anlamaya başladım, nihilist olmak mantıklı değildi.
Bu cümleleri yazarken ara ara camdan dışarıya doğru, evimin ardında kalan yemyeşil çimleri seyre dalıyorum. Huş ağacının hemen dibindeki mor lavanta bir örtü gibi kendini göstermeye başlamış. Renkli ve capcanlı bir kuzey ışığı garajımızın oluklu çatısına dans eder gibi düşüyor.
Eşim dün, oğlumuz için hayatında ilk kez Paskalya yumurtası bulmaca şeklinde bir oyun düzenledi. Oğlum bahçede etrafa koşturup durdu, ne zaman küçük bir alüminyum folyo parçası veya üzerinde kalpler olan bir parça kağıt bulsa, yüzünde mahçup bir gülümseme beliriyor, yüzünü annesi ile bana çevirdiğinde ise gözleri ışıl ışıl oluyordu.
Kutuların içinde şimdilerde deliler gibi sevdiği şeyler olan kaju fıstığı ve kuru üzüm vardı, birini bitirmeden diğerini ağzına tıkıştırıp duruyordu. Üzerine sarı kurdele bağlanmış olan minik bir ahşap tavşan vardı. İçeri girdiğimizde, tavşanın içinden öğle yemeğini yiyordu ve bize defalarca tavşanın ona hediyeler getirdiğini anlatıp durdu.
Peki ama tüm bu ayrıntıların bir önemi var mı ki? Süzülen ışık ile yeşil çimenler; eşim ile oğlum; kaju fıstığı ile kuru üzüm, ahşap tavşanlar ile sarı kurdeleler… İyi ama tüm bunların maksadı ne? Tüm bu dünyevi uğraşı ve çabaların anlamı ne?
Bilmiyorum. İşte tüm meselenin özü de zaten bu.
Aklın ışıltılı büyüsünden gözlerini açmayı başarmak, artık bilmeme özgürlüğüne sahip olduğum anlamına geliyor. Artık daha komplike ve karmaşık ama aynı zaman da otantik ve hakiki bir yaşam sürmekte özgürüm: anlamlı deneyimlerin, bizzat bu deneyimlere yönelmiş şüphecilikle iç içe geçtiği bir hayattan söz ediyorum. Belirli türden değerlere sahici ve samimi bir bağlılığın, bizzat bu değerlerin gerçek olup olmadığına yönelik eşit derecede sahici ve samimi şüphelerle iç iç olduğu bir hayattan bahsediyorum. Böyle bir hayat belki daha az kesinlik içeriyor (veya daha belirsizdir) denebilir, fakat bana çok daha otantik ve doğru geliyor.
Pranay Sanklecha – “Reason is a powerful tool, but it pays to know its limits“, (Erişim Tarihi: 22.11.2024)
Çevirmen: Taner Beyter

Kelimeler öğrenilen, öğrenildikçe insanın muhayyilesini genişleten, olduğun yerde kıtalar gezdiren ve hâz veren bineklerimizdir…