Atomlar ve Düz-Dünya Etiği – James Hannam

133 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Çoğu Antik filozof gibi Lucretius da bilimsel ilgi alanlarıyla etik iddiaları arasına bir sınır çekmedi.

Tüm anlatılanlara göre, Gaius Memmius pek de iyi bir insan değildi. Roma’da seçimlerde sahtekârlık yapmakla suçlanınca, milattan önce 54 yılında erotik şiirler yazdığı Atina’da emekli oldu. Atina’ya vardıktan sonra ev yapmayı planladığı bir arsa satın aldı. Cicero’ya göre arsada, filozof Epikür’ün kurduğu okuldan kalan ve Memmius’un yeni villasına yer açmak için yıkmayı düşündüğü kalıntılar vardı. O zamanlarda, Atina önceki çağlarda olduğu gibi felsefe merkezi olmaktan çok uzaktı. Milattan önce 88 yılında Romalı General Sulla, Yunanistan’da bir isyanı bastırdı ve siyasi kargaşa yarattıklarından şüphelendiği için felsefe okullarını kapattı. Yine de, birkaç on yıl içinde filozoflar geri dönmeye başlıyordu ve Cicero gibi zengin Romalılar, oğullarını eğitim alması için Yunanistan’a göndereceklerdi.

Memmius’un gayrimenkul sahasını geliştirmesinin, Antik Çağ’ın en ünlü şiirlerinden biri olan Lucretius’un On the Nature of Things (Evrenin Yapısı)adlı eserinin yazılmasına fırsat sağlaması çok olasıdır. Lucretius’un da aralarında olduğu Epikürcüler, Epikür’ün okulunun olduğu yerin, amatör bir pornocunun emekli evine dönüştürülmesine aşırı kızmışlardı. Lucretius’un Memmius’a yazılmış bu şiiri, hödük Romalıyı, önemli bir alanı yok ettiğine ikna etme çabasıydı.

Memmius’un onu anladığından emin olmak için de Lucretius, şiiri Yunanca yerine Latince yazdı. Şiir, her şeyin atom denilen sonsuz sayıdaki küçük parçacıklardan oluştuğunu düşünen Epikür’ün Evren ile ilgili görüşünü ortaya koyuyor. Ancak zor algılanan felsefi bir sistemi Latincede ifade etmek kolay bir iş değildi. Lucretius, Latincede çoğu kavram için sözcük olmadığını gördü ve Yunanca terimleri de sadece harflerini değiştirerek Latinceye çevirmeye pek meraklı değildi. Özellikle On the Nature of Things atomcululuğu savunmasıyla ünlü olsa da, şiirde “atom” sözcüğü asla yoktur. Yunancada a-tom, kesile-mez demektir çünkü atom daha küçük parçaya ayrılamayan bir şey olarak tanımlanmıştır. Lucretius, bu etimolojiyi reddederek, kelimenin tam anlamıyla “tohum,” “birim” ve “ilk başlangıç” anlamına gelen Latince kelimeler kullandı.

Son yıllarda ise Lucretius, Stephen Greenblatt’ın Politzer ödüllü The Swerve (Sapma; 2011) ve Matt Ridley’in The Evolution of Everything (Her Şeyin Evrimi; 2015) gibi çok satan kitapların konusu oldu. İki yazar da şüphesiz ki Lucretius’a hayranlar. Ridley; Lucretius’u, batıl inançları ve mucizeleri reddetmesini bizim de takip etmekle iyi yapacağımız bir ön bilim insanı olarak görüyor. Greenblatt ise, Rönesans’ın başlamasını Lucretius’un şiirinin 15. yüzyılda yeniden bulunmasına bağlar. Ancak şiirin göze çarpan modernliğine duydukları hevesleri, bu iki yazarı şiirin Antik aslına kör etti. Mesela hem Greenblatt hem Ridley On the Nature of Things’i kesinlikle ayrıntılı şekilde okumuş olsalar da, ikisi de şiirin kozmoloji ile ilgili benimsediği şu şaşırtıcı gerçeğe dikkat etmiyor: şiirin yazarı, Dünya’nın düz olduğunu düşünüyordu. Bu durum, modern bilimin bazı temel unsurlarını tahmin eden bir Antik yazar olan Lucretius’un görüşlerine o kadar aykırıdır ki genellikle unutulmuştur. Hatta, The Cambridge Companion to Lucretius (2007) gibi bir kaynak kitabı baştan sona okusanız bile bu durumdan hala bihaber olurdunuz.

Kabul etmek gerekir ki Lucretius asla açıkça “Dünya düzdür” demiyor. Buna inandığını fark etmeniz için fikirlerinin bağlamını anlamanız gerekir. Epikürcü doğa felsefesinin temeli, her şeyin sınırsız bir boşlukta düşen küçük parçacıklardan oluşması olduğuna göre, bu, uzay ya da zamanın bir başı ya da sonu yok veya maddi dünyanın ötesinde de bir şey yok demek oluyor. On the Nature of Things’in ilk kısmının sonuna doğru Lucretius’u, Evren’in sonsuz olduğuna dair iddiasını savunurken buluyoruz. Lucretius, eğer Evren’in sınırları olsaydı, o zaman bütün düşen atomların tabanda toplanacağına dair muhteşem bir argüman sunuyor. Buradan anlaşılıyor ki Lucretius, aşağı ve yukarı gibi sezgisel ve kesin yön duygularına itibar gösteriyordu. Bu durum kendi içinde küresel bir Dünya’yı olanaksız yapıyor çünkü, eğer Dünya’nın en tepesine tünemezsek kenarlardan kayıp düşerdik.

Daha sonra Lucretius; Dünya’nın, Evren’in merkezinde olduğunu düşünmenin bir hata olduğunu çünkü Evren sonsuz olduğundan dolayı bir merkezinin de olamayacağını açıklar. Lucretius, küresel bir Dünya için en erken ayrıntılı argümanları içeren Aristoteles’in Gökler Üzerine isimli derslerinde bulunan fikirlere karşı çıkıyor. Milattan önce 300’lerin ortalarında yazan Aristoteles; Dünya’nın, bütün ağır maddelerin doğal olarak gittiği Evren’in merkezinde olduğunu söyledi. Yani Aristoteles için aşağı düşmek, Dünya’nın merkezine doğru hareket etmek demekken, Lucretius içinse gelişigüzel çizgisel bir yönde sürüklenmek demektir. Ağır nesneler her yönden Dünya’ya doğru düştüğü için Aristoteles’in neden Dünya’nın yuvarlak olduğunu düşündüğü hemen anlaşılır. Buna karşı Lucretius, uzay boşluğuna düşeceği için Dünya’nın diğer tarafında bir şey olabileceği fikriyle dalga geçer. Küresel bir Dünya fikrini sadece reddetmekle kalmadı, aynı zamanda bunun aptalca olduğunu da düşündü.

Bir bakıma bu noktada haklıydı da. Aptalca cehaletin bir örneği olarak düz Dünya düşüncesini kınıyor olsak da, küresel bir Dünya aslında mantığa aykırıdır. Bu, o kadar radikal bir fikirdir ki sadece milattan önce 400 yılında Atina’da yalnızca bir kez “keşfedildi.” Dünya’nın yuvarlak olduğu anlayışı başka bir medeniyette görülmedi. Hindistan ve İslam dünyası bunu Yunanlardan öğrenirken Çin ise, 16. yüzyılda Cizvitlerin gelmesini beklemek zorunda kaldı ve Çin’in Evren’e bakış açısını alt üst etti. Yine de, Lucretius milattan önce 50’li yıllarda yazarken, eğitimli Yunanlar ve Romalılar Dünya’nın gerçek şekline yabancı değillerdi, yani On the Nature of Things’teki düz Dünya kozmolojisi o zamanda da oldukça tuhaftı. Lucretius’un eğitimli fikirleri hiçe saymasının ve küresel bir Dünya’yı reddetmesinin sebebi; şiirinin dünya görüşünün, Memmius’un kalıntıları üzerine inşaat yapmayı düşündüğü okulun kurucusu olan Epikür’ün kendisinin iki buçuk yüzyıl önce yazdığı kaynağa dayanması olduğu anlaşılınca daha da açık hale geliyor.

Epikür, milattan önce 300 yılı civarında yazarken, Dünya’nın şekli hâlâ tartışma konusuydu. Düzlük, Epikür’ün felsefesinin geri kalanı ile uyumlu olduğundan, Dünya’nın şekline aynı mantıkla yaklaştı. Ve bu, onun kozmolojik olarak tek geçersiz görüşü değildi. Günümüze kadar kalan mektuplarından bildiğimiz kadarıyla aynı zamanda Epikür, Güneş’in ve Ay’ın gayet küçük ve yakında olduğunu düşünüyordu. Bu gök cisimlerini yalnızca atmosfer fenomenlerine indirgeyerek, onları kutsal statüden çıkarıyor ve onlara tapmanın anlamsızlığını gösteriyordu. Lucretius da Epikür’ü körü körüne takip ettiğinden ötürü, On the Nature of Things’in beşinci kısmında bizi, gök cisimlerinin çok büyük ya da uzakta olmadığına ve hatta rüzgârlarla sarsılabileceklerine ikna etmeye çalışmasını görmek sürpriz olmuyor. Dünya’nın daha çok bir kar küresine benzediğini öneriyor. Hepimiz, kar küresi sallandığında yıldızların ve gezegenlerin beyaz pullar gibi hareket ettiği, yuvarlak bir kubbeyle kaplı düz bir yüzeyde yaşıyoruz. Tüm bu düzenek boşlukta düşüyor ve sonunda onu oluşturan atomlara parçalanacak. Lucretius, Evren’in sonsuz boşluğunun, her birinin kendine ait gökleri ve Dünyası olan başka birçok dünyayı içermesi oldukça olası, diyor.

Tüm Epikürcü dünya resmi, mutluluğa ulaşmanın bir yolunu sağlayan etik bir çerçeveyi destekler.

Lucretius neden Dünyanın küre, yıldızların uzakta ve Güneş’in Dünya’dan çok daha büyük olduğunu bilen Hipparkos ve Aristarkus gibi zamanının astronomlarının çalışmalarını göz ardı etti? Çünkü Lucretius, fiziksel dünya ile ilgili hakikati ortaya çıkarmaya çalışmıyordu. Tıpkı Epikür gibi, onun da amacı etikle ilgiliydi. Epikürcü felsefe, mutluluğun anahtarının acılardan kaçınmak ve haz deneyim etmek olduğunu öğretir. İnsan kaygısının önemli bir nedeni, ölüm korkusunun ve ölümden sonra gelebilecek cezanın yanı sıra, tanrılar tarafından bize verilebilecek olan acıdır. Epikür, Evren’in tamamen maddi olduğunu ve tanrıların insanlarla uğraşmadıklarını açıklayarak doğaüstü korkuları uzaklaştırmaya çalıştı. Eğer Dünya’nın gerçekten nasıl işlediğini anladığımızı düşünürsek, artık korkmayız. Doğa ile ilgili inançlarımızın yanlış olması bile önemli değil. Epikür bu konuda gayet açık: tamamen doğru bir fiziksel teori, konudan bağımsızdır. Onun doğa felsefesi yalnızca, bilge insanın korkacak bir şeyinin olmadığı şeklindeki etik inancını meşrulaştırmak amacındadır.

Ancak Epikürcüler, aynı zamanda, materyalist atomculuğu problemli hale getiren özgür iradeye de bağlılardı. Ne de olsa, eğer birbirine çarpan ve ara sıra birbirine yapışan küçük parçacıklardan oluşuyorsak, seçim yapma yeteneğimizin nereden geldiğini görmek zordur. Lucretius, bazı atomların zaman zaman başka bir yöne saptığını ve bunun da atomculuğa içkin olan determinizmi bastırdığını açıklıyor. Lucretius’un destekçileri arasında bile, bu sapma soruna yönelik geçici bir açıklama olarak görülür. Fakat bu, Epikürcülerin kendi doğa felsefelerini, etik inançlarına göre şekillendirmelerinin en açık yoludur. Bu sapmaya odaklanarak, bütün Epikürcü dünya resminin, insanlara mutluluğa ulaşmanın bir yolunu sağlamayı amaçlayan etik bir çerçeveyi desteklediği gerçeğini gözden kaçırıyoruz.

Lucretius M.ö.95-55

Meğerse Antik Yunan bilimi neredeyse her zaman sistematik bir felsefenin hizmetinde çalışıyormuş. Felsefe okulları kendi görevlerini, phios-sophia kelimesinin gerçek anlamı olan bilgi severlikten daha iddialı görüyorlardı. Taraftarlarını, mutluluğa ya da en azından memnuniyete götürebilecek bir yaşam tarzına teşvik etmeye çalıştılar. Bunu yapmak için, yaşamın tüm yönlerinin nedenini açıklayan bütünsel düşünce sistemleri geliştirdiler. Örneğin Aristoteles, doğadaki her şeyin bir amacı olduğunu öğretti. Mutluluğun anahtarı ise, köle de olsan filozof da olsan yerini bilmektir. Başka bir felsefi ekol olan Stoacıların ise kendilerine özgü bir doğa felsefeleri vardı: insanların, “tanrı” adını verdikleri rasyonel bir ruh ile dolu olduğuna inanıyorlardı. İnsanlar, Stoacıların erdemi tanımladığı şekli ile, doğayla uyum içinde yaşayarak mutluluğu bulurlar.

Filozoflar, etik ve hayatı en iyi şekilde yaşamanın yolu üzerine anlaşmazlığa düşebilse de, Antik Yunan’da çok az ahlaki rölativist vardı. Epikür, Aristoteles, Stoacılığın kurucusu olan Zeno, Platon’dan bahsetmiyorum bile, kendi ahlaki değerlerinin sadece fikir olduklarına değil, objektif gerçekler olduklarına inanıyorlardı. Bu da, doğru ve yanlış kavramlarının insan zihninin dışında bir şeye dayandırılmasına gerek olduğu anlamına geliyordu. Platon için bu, iyi kavramının biçimiydi, doğru olan her şeyin aşkın bir örneğiydi. Stoacılar ise erdemin, mahir bir bilge tarafından keşfedilmeyi bekleyerek gerçekliğin dokusunda yazılı olduğuna inanıyorlardı. Sonuç olarak, nasıl iyi olacağınızı keşfettiğiniz anda, Evren’in nasıl işlediğiyle ilgili de bir sürü şey keşfetmiş oluyorsunuz. Öncelik etik ilkelerindi ve doğa felsefesi bu ahlaki sorumluluklarla uyumlu olmak durumundaydı. Kısacası, Epikür, etik anlayışını atomculuktan elde etmedi. O atomlara inandı çünkü atomlar, kendi etik anlayışını da destekleyen bir doğa teorisi sağladı.

Etiğin, objektif bilgiye önceliği, Yunan bilimi hakkındaki bazı kafa karıştırıcı gerçekleri de açıklar. Mesela Yunan doğa filozofları, çok nadiren deneylerle uğraşırlardı. Bilimlerinin doğru olduğunu zaten biliyorlardı çünkü bilimleri, daha geniş felsefeleri ile uyumluydu. Ayrıca, Aristoteles’in ağır cisimlerin hafiflerden daha hızlı düştüğüne olan inancı gibi, bazı bariz hatalar da yaptılar. Bunun doğru olması gerektiğini düşünüyordu çünkü bir nesne ne kadar ağırsa, Evren’in ortasında, yani Dünya’nın merkezindeki uygun yerine ulaşmak için o kadar çok çabalar. Aristoteles’in hatası, taşların düşmesine neden olan şeyin yer çekimi değil de doğanın düzeni tarafından onlara buyrulmuş olan boşluğu işgal etmelerini gerektiren içkin meyilleri olduğunu fark ettiğimiz zaman tamamen mantıklıdır. Bundan dolayı küresel bir Dünya, Evren’in sonlu olduğunu ima eden ve dolayısıyla da Evren’in sınırları ötesinde bütün kozmosu hareket halinde tutan tanrının var olduğu anlamına gelen, Evren’in merkezi olduğuna dair bir kanıttı. Tüm bunlar, bu fikirleri reddeden Epikür ve Lucretius için uygun değildi. Epikür; Aristoteles’in, mirasını israf ettiğine dair küstah söylentiler yayarak itibarını zedeleyecek kadar ileri gitti.

Bütün bunlar, bilimde ilerlemeyi çok zor hale getirdi. Eğer doğayla ilgili teoriler, ahlakla ilgili teorilere bağlıysa ve insanlar ahlakla ilgili ortak bir noktaya varamıyorsa, doğayla ilgili de ortak bir noktaya varamıyorlar demektir. Yunan biliminin yerinde çakılı kalması, 6. yüzyıl pagan filozof Simplicius’un çalışmaları ile mükemmel şekilde açıklanmıştır. Yorumlarını okurken, nesnelerin nasıl hareket ettiğine dair tartışmanın Aristoteles’in neredeyse bin yıl öncesine ulaştığı yerin çok ötesine geçmediğini görüyoruz. Hakikaten de, Aristoteles’in ağır cisimlerin daha hızlı düştüğüne dair düşüncesinin yanlış olduğunu söyleyen ilk kişi, Simplicius ile aynı zamanda yaşamış olan Hristiyan filozof John Philoponus’tur. Philoponus, doğru ve yanlış kavramlarının doğanın dokusuna işlenmiş olduğunu değil, aşkın bir ilah tarafından bu kavramlara karar verildiğini düşünüyordu, bu da açık bir şekilde onun, farklı bir tür bilimin peşinden gitmesine izin veriyordu. Yine de Simplicius’un zamanında neredeyse herkes, Dünya’nın küre olduğu konusunda hemfikirdi.

Epikür M.Ö.341-270

Stoacıların, Epikürcülerin, Akademicilerin[1] ve diğerlerinin doğa felsefeleri, etik teorilerin temeli olarak işlediğinden dolayı onların, bugünün biliminden çok farklı bir işlevi vardı. Modern bir fizikçi, Evren’in nasıl çalıştığını bilmek ister. Fizikçi, tanrılarla ilgili endişesini sona erdirecek münasip bir hikâye aramakla değil, objektif gerçeği bulmakla ilgilidir. Yine de, Antik filozofların dünya görüşüne kabul edebileceğimizden daha yakınız. Hâlâ doğanın, bizim düşündüklerimize karşı kayıtsız olduğunu kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Bilimin bize doğru ve yanlış yargıları hakkında bir şey söyleyemeyeceği sıradan bir durumdur, ancak fiziksel dünya işlerin olması gerektiği gibi içgüdülerimize uymadığında şaşırırız. Tıpkı Yunanlar gibi biz de kendi etik, dini ya da siyasi bağlılıklarımızın maddi Evren’e yansımasını istiyoruz. Onların aksine biz, bilimin otonomisinin her zaman bizim ön yargılarımızı yansıtmadığı anlamına geldiğini görüyoruz.

Hume, “olan” bir şeyden “olması gereken” bir şeyi çıkaramayacağımızı öğretti. Bu, “olması gereken”den, “olan”ı çıkaramayacağımızı kabullenmek kadar zordur.

Mesela yaratılışçılığı ele alalım. Tekvin’in başındaki altı günde yaratılış hikâyesi, İbranilerin Tanrı’sının dünyayı insanlığın yararı için yarattığı teolojik mesajını taşımaktadır. Bu hikâye muhtemelen, tanrı Marduk’un dünyayı, Babil tanrılarının yararı için yaratmış olduğunu anlatan Enuma Eliş olarak bilinen Babil mitine bir cevaptır. Tekvin anlatısı modern dönem öncesi Avrupa’da, her bitkinin ve hayvanın insanlığa tıbbi, besinsel ve sağlıksal yararı olduğu beklentisi gibi doğa ile ilgili birçok varsayımın kaynağı oldu. Teologlar, insanların at sineklerinin ve aslanların yaratılmasına neden minnettar olması gerektiğinin açıklanması zorluğunun üstesinden gelmekten mutlu oldular. Sineklerin pratik zekâmızı çalıştırdığını, aslanların da Tanrı’nın gazabının bir uyarısı olduğunu açıkladılar. Bugün bilim, yola devam etti ancak yaratılışçılar, nihayetinde kontrolün Tanrı’nın elinde olduğunun bir kanıtı olduğunu düşünüp kendilerini rahatlatarak yaşayan organizmaların kutsal bir elin ürünü olarak görmeye devam ediyor.

Siyasi ideolojiler de insanları, doğal dünya üzerinde talepte bulunmaya ve ahlaki olarak katlanılmaz bilimsel sonuçlara karşı çıkmaya yönlendirebilir. Solda, toplumsal cinsiyet teorisyenleri kadın ve erkek davranışları arasındaki biyolojik farklılıkların kanıtlarını kabul etmeyi reddettiler. Bu arada da iklim değişikliğinin hükümetin müdahalesini gerektirmesi, onu sağda tartışmaya yol açan bir olay haline getirdi. Çevreciler, genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili kayıtları görmezden gelmekten mutlular çünkü GDO’lar, onların doğal saflık görüşlerini bozuyor. Destekledikleri bilimle ilgili seçici olan gruplara başka birçok örnek vermek kolay. Bu ideolojik tepkileri açık ön yargının kanıtı olarak kınayabilir veya siyasi rakiplerimizin Dünya’nın düz olduğuna da inanabilecek aptallar olduğunu iddia edebiliriz. Bu, insanları hatalı yapar. Bizim içgüdüsel etik inançlarımız ve bunlardan doğan dini ve siyasi bağlılıklarımız, nesnelliğimizin önüne geçecek kadar güçlüdür. Doğanın bizim ve önceliklerimiz etrafında döndüğünü düşünmemiz tamamen doğaldır. 18. yüzyıl filozofu David Hume, “olan” bir şeyden “olması gereken” bir şeyi elde edemeyeceğimizi öğretti. Bu, “olması gereken”den, “olan”ı elde edemeyeceğimizi kabullenmek kadar zordur.

Lucretius’un modernliği, insanlığa kayıtsız kalan doğa anlatımında değildir. Bunun yerine, doğanın işleyişine baktığı zaman kendi etik inançlarının yansımasını bulmayı bekledi. Dahası, sonuçlarını, yüzyıllar önce yazan ve Lucretius’un en bilgelerin bilgesi olarak saygı duyduğu bir otorite figürü olan Epikür’den aldı. İkisi de Dünya’nın düz olduğunu düşündü çünkü bu, onların etik bağlılıklarının tümüyle uygundu. Küresel bir Dünya’yı kabul etmek, bir sürü soruyu beraberinde getirecek ve onların en derin inançlarını şüpheye sürükleyecektir.

Lucretius, bizim iki milenyumdur değişmediğimizi gösteriyor. Hâlâ, bilimsel fikir birliğiyle çelişen şeylere inanmaktan mutluyuz. İnsanların objektif düşünmesi doğal değil. Bu yüzden modern bilimin keşiflerinin zor olduğunu düşünüyoruz ve bugün bile bu keşifleri kavgasız kabullenmeye istekli değiliz.


[1] Akademi, Platon’un kurmuş olduğu ve toplumdaki en iyiyi daha da iyi hale getirmek amacına sahip bir okuldur. Buradaki iyi, elbette ahlaki olarak değil, beceri ve zekâ gibi anlamlarda, matematik ve geometri gibi alanlarda yetkinlik ve yetenek göstermektir. Akademiciler ise, Platon’un okuluna mensup olan ve onun felsefesini geliştiren kişilerdir.


James Hannam- “Atoms and flat-Earth ethics”, (Erişim Tarihi: 25.092020), Çeviri Kaynağı: https://aeon.co/essays/lucretius-the-flat-earth-and-the-malaise-of-modern-science

Çevirmen: Çağan Fırtına

Çeviri Editörü: Berk Celayir

TOBB Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı son sınıf öğrencisi.18. yüzyıldan günümüze İngiliz edebiyatı en büyük tutkularından. Sosyoloji, psikoloji ve siyaset felsefi ile akademik olarak ilgili. Orta seviye Almanca bilgisine sahip.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Büyük Mitler 3: Bilim Şehidi Giordano Bruno - Tim O’Neill

Sonraki Gönderi

Bir Sürü Feminizm

En Güncel Haberler Analitik Felsefe