Büyük Mitler 3: Bilim Şehidi Giordano Bruno – Tim O’Neill

243 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

İtalyan Ulusal Özgür Düşünce Kuruluşu, Giordano Bruno’nun 17 Şubat 1600’de kazığa bağlanıp yakılarak idam edilmesinin 417’nci yıldönümünü anmak adına geçtiğimiz ay Roma’nın Campo de’Fiori meydanında, aynı yerde, toplandı. Törende Bruno’dan dogmatik dini inançların damarına basmış özgür bir düşünür olarak bahsedildi; kendisi ayrıca başka kişilerce rasyonel düşünceleriyle zamanının hurafelerine karşı çıktığı için ölen bir bilim insanı ve bilim ve din arasındaki ebedi mücadelenin bir sembolü olarak da yâd edildi. Yeni Ateistler tam da bu yüzden çok sevdikleri eski Çatışma Tezinin ana örneği olarak Bruno’yu sürekli gündeme getiriyorlar.

Neyse, Facebook’taki “Atheists Against Pseudoscientific Nonsense” adlı grup da ağırbaşlılıkla Bruno’nun vahim ölümünü şu miğmle andı:

Onlara göre Bruno yıldızların aslında güneş olduğunu ve bu güneşlerin de üzerinde yaşam olabilecek kendi gezegenlerinin olduğunu savunuyordu ve Transübstansiyon [i]doktrinini tamamen bilimsel sebeplerden dolayı reddediyordu. Bu fikirlerinden dolayı da bir bilim şehidi olarak ölmüştü. Açıkçası bu grubun sözde bilimle olan kavgası takdir edilesi ama Yeni Ateistlerin sözde tarihçiliklerini yaymaya çalışmaları için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

Mistik Bruno

Her şeyden önce internet miğmleri dışındaki Bruno’yla alakalı herhangi bir bilgi kendisinin bir tür “bilim insanı” olduğu fikrini aniden şaibeli kılacaktır. Bruno, zamanının birçok farklı disipliniyle uğraşmış parlak ve eklektik bir düşünürdü. Kendisini, bu yüzden, tek bir kategoriye sokmak zor. Metafizikçi, büyücü, mnemonikte uzman, neo-Pisagorcu, neo-Platoncu ve bir astrologtu. Bir tür felsefi düşünceyi savunuyordu ama imge ve sembolleri, metaforların ve tasvirlerin kullanımını odak alan bir düşünceydi bu. Fiziksel evreni kapsayan bir kozmolojisi vardı ama keşfetmek için matematiğin kullanımını reddediyordu; zira matematiği fazla kısıtlayıcı görüyordu ve inandığı şeyin semboller, kutsal geometriler için kendi sezgisel duyusu olduğunu düşünüyor ve basitçe doğru hissettiren şeyi tercih ediyordu. Kendisinin bu eksantrik fikir demeti hem Kopernik’in Güneş merkezciliğini veya Kuesli Nikolaus’un merkezsiz sonsuz evren anlayışını içeriyor hem de sihri, hareketli ruhların olduğu yıldız ve gezegenleri, antik Mısır dinini ve Pisagorcu sembolizmi içeriyordu. Kendisini modern tabirle en iyi tanımlayacak kelime “mistik” olurdu herhalde.

En azından kısmen de olsa bunları bilen bazıları, o dönemde hiç kimsenin tam anlamıyla bilim insanı olmadığını ve zamanın büyük bilim insanlarının çoğunun bariz mistik görüşleri sadece savunmadıklarını, aynı zamanda direkt olarak onlardan etkilendiklerini söylüyorlar. Neticede Galileo çalışan bir astrologtu, Floransa Dükalığı’nın sarayındaki asıl fonksiyonu da buydu ve tüm kanıtların gösterdiği üzere, çağdaşı olan astronomlar gibi, o da astrolojiyi tamamıyla benimsemişti. Kepler’i keşfe iten şey, kozmosun yapısının kelimenin tam anlamıyla 5 Platonik Cisme dayandığına ve onların toprak, su, hava, ateş ve eter olan klasik elementlerle olan mistik bağlantısına dair kati inancıydı. Dahası, artık görüyoruz ki Newton bugün beraber anıldığı şeylerden daha çok simya ve Kıyamet’in tarihini hesaplama üzerine zamanını harcamış. Buradan da hareketle “Bruno’nun mistisizmi benimsemesiyle ilkel bilimin bu devleri arasında bir fark var mı ki?” deniliyor.

Cevap maalesef “evet”.

Fark şu: Diğerleri her ne kadar bugün bizlerin tamamıyla bilim dışı gördüğü fikirleri benimsediler ve hatta bu fikirlerden hareketle deneysel bilim yaptılarsa da onlar gerçekten de bizim bildiğimiz deneysel bilimi yaptılar. Bruno ise yapmadı. Kepler’in Platonik Cisimlerin içsel önemine dair tutkulu inancı tamamen yanlıştı; ama bu görüşü gözlem ve matematikle kanıtlama çabası onu Gezegensel Hareketin Üç Yasası’na getirdi. Bunlar muğlak mistik sezgiler değildi. Gözlemlenip ölçülmüştü ve gerçek dünyada tekrarlanabilir sabitlerdi. Gerçek bilimdi. Evet Newton, Daniel ve Vahiy kitaplarına binaen dünyanın 2060’tan önce sona eremeyeceği yönündeki teolojik hesaplaması için uzun saatler harcamıştı ama aynı zamanda bilimde çığır açan kitabı Principia’da gök mekaniğinin ve yer çekiminin ilkelerini ortaya koymuştu. Bunlar günümüzde de tasdik edilebiliyor ve bunlardan istifade edilebiliyor. Bruno ise hiç böyle bir katkıda bulunmadı.

Aksine, Bruno deneyciliği hor görüyordu ve dünyayı anlama aracı olarak matematiği reddediyordu. Hilary Gatti’nin dediği gibi, “yeni matematik için iyi bilinen ve açıkça ifade edilmiş bir antipatisi vardı. Yeni matematiği maddenin çarpıcı dalgalanmalarını evrensel yasallığın formüllerine hapsetmeye çalışan şematik bir soyutlama olarak görüyordu.” (Hilary Gatti, Giordano Bruno and Renaissance Science, Cornell, 2002, s. 3). İleride klasik bilimsel metot olacak aracı benimseyip çağdaşlarına katılmak şöyle dursun, Bruno mistik sezgiyi kullanmıştı ve “deney ve gözlem aracılığıyla değil de imgeler aracılığıyla görselleştirmeye olan bariz bir meyille beraber mantıksal-felsefi bir akıl yürütme süreciyle ulaşılan” sonuçlara varmıştı (Gatti, s. 3).

Yani kendisi döneminin Bilimsel Devrimine katılmamakla yetinmemiş metotlarını da bilfiil reddetmişti. Tabii birkaç bulgusunu kabul etmişti; lakin bu kabulün temeli herhangi bir derin bilim anlayışına dayanmıyordu (Küllerin Şöleni (1584) adlı diyalogundaki Kopernikçiliği değerlendirişi asıl detayları ya pek ya da hiç anlamadığını gösteriyor). Sadece bazılarını mistik kozmolojisine uyduğu için kabul ediyordu. Bilimi bilim dışı fikirlerine uyduğu zaman benimsiyordu.

Küllerin Şöleni’nde Theophilus mahlasını alıp Kopernik’i överek başlıyordu: “Vakur, özenli, dikkatli ve olgun bir zihne sahip; kendisinden önce gelmiş herhangi bir astronomdan yer ve zamanın silsilesi dışında altta kalır bir yanı olmayan bir adam”. Fakat hemen sonrasında Kopernik’in konumunu baltalamaya başlıyor ve ekliyordu: “fakat tüm bunlara rağmen [önceki astronomları] çok da aşmadı; doğanın yerine daha çok matematiğe kafayı takmıştı”. Bunun ardından da Kopernik’in “fiziksel söylemden çok matematiksel” olmasını över gibi yapıp eleştiriyordu. Tüm bunlar Theophilus’un “Gökleri ölçmenin, yerküreyi ve gezegenleri turlamanın ve semanın dışbükey yüzeyini terk etmenin yolunu tekrar bulan” ve “kargaşalı [dünyevi] havanın dar hapishanesinde alıkoyulmuş insan ruhu ve idrakini sanki bazı deliklerden en uzaktaki yıldızları düşünebileceği bir yere bırakan” ve daha birçok büyük işlere imza atan kişi “Nolan”a (Bruno’nun kendisine) sunduğu uzun övgülere bir girizgâhtı. Tüm bunları yapan “Nolan” aynı zamanda salt gözlem, matematik ve gerçek bilimle kısıtlanmamıştı.

Yani bir yandan Kopernik’in Dünya’nın kozmosun merkezinde olmadığı görüşünün arkasındaki bilimi küçümserken sırf kendi sınırsız evrene dayalı mistik görüşüne uyuyor diye bir yandan da bilimsel bulgularını benimsiyordu; fakat bilim kendi görüşlerine uymadığındaysa toptan reddediyordu. De immenso adlı eserinde kendi mistik bakışına göre hareket etmesi gereken gezegenlerin aslında farklı bir şekilde hareket ettikleri problemini ele alıyordu; ama okuyucularına “geometricilerin” eninde sonunda onu haklı çıkaracağını kaygısız bir güven içinde söyleyerek bu konuyu kenara itiyordu. Gelin görün ki öyle olmadı.

Bruno, mistisizme inanıp onu uygularken bilim de yapan Kepler veya Newton gibi birisi değildi. Karşımızdaki kişi kendi mistisizmine uyan bilimsel görüşleri kabul edip uymayanları reddeden ve hiçbir şekilde bilim yapmayan birisiydi. Frances Yates ses getiren kitabı Giordano Bruno and the Hermetic Tradition’da (University of Chicago, 1964) Bruno’nun döneminin “yeni bilimiyle” herhangi bir bağlantısının olduğu fikrini reddediyordu. Onun mistik felsefesini düpedüz “Hermes Trismegistus” yazıları ve bu yazıları temel alan antik Mısır dini hakkındaki çarpık fikirleri bağlamında ele alıyordu. Son zamanlardaki Hilary Gatti gibi bazı yazarlar ise bu yorumun abartıya kaçtığını ve Bruno’nun, yüzeysel de olsa, döneminin bilimiyle münasebetinin olduğunu; ama hiçbir şekilde bilim insanı olmadığını düşünüyor.

Bruno’nun döneminde “bilim” kelimesi henüz oturmuş bir kavram değildi. Bugün kullandığımız dar anlamı, Galileo gibi sonraki kişiler tarafından kullanılmaya başlanacaktı. Bruno kendisini hala bir doğa filozofu olarak; bilimi de scienza, yani her türlü bilgi olarak görebilirdi. Fakat durum böyle olsa bile Paracelsus, Johannes Kepler, Tycho Brahe, William Gilbert, William Harvey ve sonradan gelen Galileo ve Francis Bacon gibi dönemin doğa filozofları da doğal etki ve sonuçları az çok metodolojik araştırmaya tabi tutmalarından dolayı yeni bilimin uygulayıcıları olarak görülebilirler. Bacon’ın bu kategoriye girdiğini herkes kabul etmeyecektir ama Bruno kesinlikle bu kategoriye ait değildi. Kendi başına astronomik gözlem hiç yapmamıştı. (Gatti, s. 2-3).

Bruno’yu günümüzden birisine benzetecek olursak Deepak Chopra gibi birisi en doğru benzetme olurdu sanırım. Chopra, bilincin “gerçekliği yarattığına” dair mistik görüşlerini desteklemek için kuantum mekaniği ve genetik gibi dalları kullanarak gerçek bilim insanlarını çileden çıkartan birisi. Tıpkı Bruno gibi Chopra ve türevleri de bilimi kendi mistisizmine uyduğu kadar övüp uymadığında da reddeder. Sonrasında da bilim insanlarını deneyciliğe ve deneye olan adanmışlıklarıyla zincirlenmiş şekilde resmederek onları küçümserler. Gerçek bilim ve Bruno ve Chopra gibi mistiklerin sezgisel açılımları arasındaki boşluk on altıncı yüzyılda günümüzdeki gibi belirgin değildi ama o zamanlarda bile yeteri kadar açık bir ayrım oluşmaktaydı. Ne de olsa Galileo’nun, Bruno’nun budaklı zanlarına zamanı yoktu. Asıl ironik olan şey ise günümüz Ateist ve skeptiklerinin Chopra’yı bilim dışı bir aptal olarak görüp Bruno’yu bir nevi bilim şehidi olarak öne sürmeleri.

Suçlamalar Tam Olarak Ne Üzerineydi?

Bilim insanı olarak adlandırılamamasına ve yaptıklarında en ufak bir bilim kırıntısı olmamasına rağmen (on altıncı yüzyıl standartlarında bile) Yeni Ateistlerin sahte tarih anlatısı için Bruno’nun mutlaka bilim şehidi olması gerekiyor; zira onsuz tüm o “Hristiyanlık bilimi bastırdı” dogması şehitsiz kalacak. Bruno bilim yaptığı veya bilimsel görüşleri savunduğu için idam edilmiş bir bilim insanı değilse Çatışma Tezinin Yeni Ateist versiyonunun elindeki tek şey Galileo Hadisesi oluyor ve onunla ilgili yapacağınız az biraz araştırma da konunun popüler inancın aksine “bilim dine karşı” masalı gibi olmadığını gösterecektir.

Neil deGrasse Tyson’ın sunduğu Cosmos’un yeniden yapımı 2014’te yayınlandığında Bruno hikâyesinin hayli çarpıtılmış bir versiyonuyla giriş yapmıştı. Hikâyedeki hataları ve yanlış tasvirleri vurgulayan sinir bozucu tarihçiler de Yeni Ateizmin birçok aydını tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Başka bir yazıda açıkladığım üzere (bknz. “Cartoons and Fables – How Cosmos Got The Story of Bruno Wrong”) bu yeni Cosmos serisi Bruno’yu fundamentalistlerin ezdiği bir yenilikçi olarak sunmaya çalıştı. Yazarları onun bir bilim insanı olmadığını belirtecek kadar dikkatliydi ama hikâyenin kendi versiyonları yine de hatalar ve çarpık tarihle doluydu. Bu durum zamanında birçok tarihçi ve yorumcu tarafından belirtildi. Yeni Ateizmin huysuz amcalarından olan PZ Myers gibi insanlar ise objektif tarihsel analiz gibi şeylerin kendi sahte tarihsel mitlerine olan inançlarına mâni olmasına izin vermeyeceklerdi. Ulusal Bilim ve Eğitim Merkezi’nden Peter Hess ve Josh Rosenau programın Bruno tasvirine karşı çıkınca Myers bağrını açtı ve “Apolojizm!” diye bağırdı (Yeni Ateistlerin “Sapkın!” deme şeklidir bu). İlgili tarihe dair ne kadar zayıf bir kavrayışa sahip olduğunu açığa çıkaran bir gevezelikle gürlüyordu Myers:

Bunlardan birinin öne çıkıp ‘din ve bilim arasındaki uzun, zengin ve kompleks ilişkinin nüanslı ve sofistike bir anlayışı’ diye feryat ettiğinde şunu sorasım geliyor: Ateşe atılan insanlarda nüanslı ve sofistike olan ne var? (“Missing the point of Giordano Bruno”)

Bu da yukarıda ele alındığı üzere püf noktayı kaçırıyor; zira Bruno’nun fikirlerinin ve bundan hareketle idamının bilimle hiçbir alakası yoktu zaten.

“Bilim şehidi” miti Bruno’nun kozmos hakkındaki bilimsel görüşleri dolayısıyla yargılanıp yakıldığı iddiasına dayanıyor. Bu görüşlere göre Dünya, Güneş’in etrafında dönüyordu ve evrende üzerinde muhtemelen yaşam olan dünyaların bizim yıldız dediğimiz diğer güneşleri çevrelediği sonsuz sayıda dünya vardı. Bunların her ikisinin de doğru ve tamamen bilimsel destekli olduğunu bildiğimiz için Bruno’nun da bilim için eziyet görüp öldürüldüğü fikri birçok insana makul geliyor.

Sorunun bir kısmı Bruno’ya karşı yapılan suçlamaların aslında elimizde olmamasından kaynaklanıyor; zira bu belgeler Napolyon’un Papalık arşivlerini 1810’dan 1813’e kadar Paris’e taşıttırırken kaybedilen Vatikan belgelerinin arasındaydı. Elimizde ise Bruno’nun 1591’deki Venedik Engizisyonundan önceki duruşmalarında ne üzerine sorgulandığının kayıtları var. Bir de Roma’daki duruşmasının özeti sorgulanma sebebine işaret ediyor.  Bakire Meryem’in bakireliğinin inkârı, İsa’nın büyücü olduğu iddiası, Teslisi ve Transübstansiyonu reddetme gibi bir bohça sapkın teolojik fikirlerden oluşuyor bu suçlamalar. Güneş merkezci kozmolojisi ve sonsuz dünyalar fikri dolayısıyla şüphesiz sorgulanmıştı ama son karşıt suçlamalar veya Roma’daki duruşmasında reddetmesi istenilen son sekiz bildiri elimizde yok.

Huysuz amca PZ Myers ise olduğu düşüncesinde gibi gözüküyor. Cosmos bölümleri üzerine atıp tuttuğu başka bir yazısında büyük bir tantanayla şüphesizce söylüyor bunu:

Bu arada, Bruno’nun Dünya’nın hareketi gibi spesifik tek bir inançtan dolayı öldürülmediğini iddia eden insanlar kıl etmeye başladı beni. Tabii ki de öldürüldü! Bruno’yu yargılandığı sekiz suçlamanın olduğu liste elimizde var. Özellikle 5 numaraya dikkat edin. (“Still picking nits over Giordano Bruno”)

Madem elimizde Bruno’nun caymayı reddettiği inançların listesi var, neden Hilary Gatti ve Joel Shackelford gibi donanımlı tarihçiler tam olarak hangi fikirlerinden dolayı yargılandığını bilmediklerini söyleyip duruyorlar? Donanımsız salaklar mı bunlar? Yoksa devlete ait bir özgür sanatlar üniversitesinde biyoloji doçentliği yapan PZ Myers, olağanüstü bir şekilde hiçbir bilim tarihçisinin bilmediği bir belgeyi mi buldu?

Cevap ikisi de değil. Myers tüm tarih donanımsızlığıyla gidip Google’da arama yapmış ve Bruno’nun duruşmasının kaynaklarıyla alakalı oldukça amatör bu siteyi bulmuş. Site sadece Lawrence MacLachlan tarafından hazırlanmış. Hala orada olup olmadığı bilinmemekle beraber kendisi Missouri-Kansas Üniversitesinin hukuk kütüphanesinde “Araştırma ve Öğretim Hizmetleri Yöneticiliği” yapmış. MacLachlan’ın bu listeyi nereden bulduğu belli değil. Liste alıntı ve açıklamalar içeriyor ama bu alıntıların kimden geldiği veya açıklamaları kimlerin yaptığı meçhul. Alıntılar Bruno’nun eserlerinden değilmiş gibi gözüküyor ve açıklamaları veya hem açıklamaları hem de alıntıları arattığınızda karşınıza basbayağı Missouri-Kansas Üniversitesinin sayfası çıkıyor tekrar; veya siteden kopyalanıp yapıştırıldığı açıkça belli olan blog ve forum paylaşımları çıkıyor. Yani Myers kendi işine gelen şeyleri öylece bulup teyit etme zahmetine girmemiş ve tarihsel kanıt olarak sunmuş. Bu da söz konusu tarih olunca çoğu bilim insanının neden bilimle yetinmeleri gerektiğini gösteren bir kanıt daha.

Myers’in bu şaibeli listeye sorgusuz sualsiz kapılmasının sebebi, tabii ki de bu listenin Bruno’nun öldürülme sebepleri arasında bilimsel görüşleri olduğu iddiasını kanıtlıyor gözükmesi. Ondaki diğer maddelerin “genelde New Age gibi görünen zırvalar” olduğunu da mırıldanıyor  (Bruno’nun kozmolojisini özetlemenin bir yolu da bu bence) ama gidip internette dolanan kaynakçasız bir liste öyle diyor diye “İnançları arasında Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü fikri de vardı” ve bunun için de öldürüldüğü iddialarına balıklama atlıyor.

Peki bunun için gerçek bir kanıt var mı?

Venedik’teki duruşmanın kayıtları Güneş merkezci fikirlerinden dolayı sorgulandığını kesin olarak gösteriyor. O zamanlar neredeyse tüm astronomlar tarafından reddedilen uç bir bilimsel teoriyi sıkıca savunması tabii ki de biraz dikkat çekecekti. Zira kendisi nereye, ne zaman gittiği ve o anda ne giydiği gibi birçok şeyden sorgulanmıştı. Peki caymayı reddettiği için en nihayetinde ölümüne sebep olan sekiz maddeden biri bu muydu? Görünüşe bakılırsa değildi.

Bunun nedeni Roma Engizisyonunun işleyiş şeklinden kaynaklanıyor. Thomas F. Mayer’ın Roma Engizisyonunun düzeneğini titiz bir tarihsel analiz içerisinde açıkladığı üzere (bknz. The Roman Inquisition: A Papal Bureaucracy and Its Laws in the Age of Galileo, University of Pennsylvania Press, 2013, s. 152, 169 ve genel olarak tüm kitap) Engizisyon “sadece emsale değil, aynı zamanda içtihada da” başvuran, kurallara sıkıca bağlı bir kurumdu (s. 162). Yani bir şeyin sapıklık olup olmadığı üzerinde hüküm verme gibi (büyük) bir işe girişmeden önce iki farklı kaynağa danışıyorlardı: (i) Kilise kanununun ilk başları olan onuncu yüzyıla kadar bakıyorlardı ve (ii) Kendilerinin önceki hükümlerine bakıyorlardı. Yani eğer Bruno 1599’da Güneş merkezcilikten dolayı suçlu bulunduysa bu, Güneş merkezciliğin Kutsal Kitap’a aykırı olduğu ve bundan dolayı en olmadı resmiyette sapıklık ilan edildiği içindi.

Fakat bu Bruno’nun Güneş merkezli kozmosu savunduğu için yargılandığı iddiasında bulunanlar nezdinde sorun doğuruyor. Eğer Roma Engizisyonu 1599’da bunun resmi olarak sapıklık olduğu kararına vardıysa Galileo’nun 1616’daki sonraki duruşmasında Kardinal Bellarmine meseleyi neden değerlendirmeye aldı? Sonuçta hem 17 sene önceden kalma emsal karar vardı hem de Bellarmine’nin kendisi Bruno’nun duruşmasını yönetmişti. Ne de olsa 1633’te Galileo tekrar Engizisyon karşısına çıktığında da aynısı olmuştu. 1616’yı emsal almışlardı. Bellarmine, Bruno duruşmasını öylece unutmuş muydu yani?

Mantıklı tek çıkarım, 1599’da mesele üzerinde resmi hiçbir hüküm verilmediği için Bellarmine’nin Güneş merkezcilik konusunu 1616’da değerlendirmeye aldığı. Bruno diğer birçok tuhaf ve radikal fikirleri doğrultusunda bu konuda da açıkça sorgulanmıştı ama suçlu bulunduğu şeylerden birinin bu olmadığı bariz. Öyle olsaydı bu karar 1616’da emsal olarak kullanılırdı.

Sonuç olarak PZ Myers’in inanmayı tercih ettiğinin aksine Güneş merkezcilik Bruno’nun idam edilme sebepleri arasında gözükmüyor. Myers da bilimin din tarafından baskıya uğratılmasıyla alakalı sürüyle sahte tarihsel mite inanmaya hazır görünüyor. “Missing the Point” adlı paylaşımında da bazı klasik ve kalitesiz Yeni Ateist tarih anlatılarını tekrarlamayı beceriyor. Bunların arasında Kopernik’in kitabını yayınlamayı “[Kilise] korkusundan” ertelediği miti de var. Oysa Kopernik, kendi yerel piskoposu, önde gelen bir Kardinal ve bizzat Papa VII. Clemens tarafından maddi olarak desteklenerek teşvik edilmişti Myers ayrıca Tycho Brahe’ye “Dünya merkezci” deyip geçiyor ama Brahe’nin Dünya-Güneş merkezci görüşleri dini dogmalarla hiçbir alakası olmayan bütünüyle bilimsel bir pozisyondu; Myers ise bu gerçeği kulak ardı ediyor. Dahası, tuhaf bir şekilde, Kepler’in annesinin büyücülükle suçlandığı bilgisini ekliyor ama bunun herhangi bir şeyle alakasını açıklamıyor. Yet again, we find a New Atheist who, as a historian, makes a great biologist.

Birden Fazla Dünya

Velhasıl Bruno Güneş merkezciliği ne bilimsel sebeplerden savunmuştu ne de yargılanıp idam edilme sebeplerinden birisi Güneş merkezci görüşüydü. Hem Venedik hem de Roma duruşmalarında Katolik ceminde Transübstansiyon doktrininin inkarıyla tekrar ve tekrar suçlanmıştı; fakat bu doktrini bilimsel sebeplerden dolayı reddettiği de söylenemez, aksine tamamen teolojik bir pozisyondu. Benzer şekilde Meryem’in bakireliğini, İsa’nın inkarnasyonunu reddetmek ve Teslis doktrininden de şüphe etmekle tekrar ve tekrar suçlanmıştı. Hepsi 1599’daki herhangi bir Katolik için sapkın pozisyonlardı.

Dahası yargılanışına ve idamına şahitlik eden birisi de var görünüyor. Tüm bu suçlamaları ölüm sebepleri arasında gösteren Gaspar Schoppe, Lutheranizmden Katolikliğe dönmüş ve Papa VIII. Clemens tarafından Karşı Reformasyon adına ayrıcalık edinmiş Alman bir bilgin. Şubat 1600’de Schoppe, Bruno’nun 8 Şubat 1600’de son yargılamasının yapılıp hükmünün karara bağlandığı Kardinal Ludovico Madruzzi’nin sarayında yaşıyordu. Schoppe eski Lutheran arkadaşlarını “canavar” dediği Bruno’nun fikirlerinden uzak tutmaya çalışıyordu ve yukarıda sözü geçen tüm “sapkın” teolojik görüşleri Bruno’nun idam edilme sebepleri arasında sayıyordu; fakat bahsettiği ilk şey “Mundos esse innumerabiles” görüşüydü, yani “dünyaların sayısız olduğu”.

Bruno’nun Güneş merkezci görüşünden sonra Yeni Ateistleri en çok heyecanlandırıp onun tam da bu bilimsel görüşten dolayı yakılan bir bilim insanı olduğu iddiasına götüren bir görüşü de sonsuz evrenin aslında güneş olan yıldızlar ve birden çok dünyayla dolu olduğu görüşü. Fakat diğer taraftan da tarihçiler “birden çok dünya” görüşünün suçlu bulunma sebepleri arasında olduğuna bile uzun zamandır ikna olmuş değiller.

Frances Yates, Bruno’yu hermetik bir büyücü olarak değerlendirdiği ufuk açıcı kitabında, “Bruno’nun felsefi bir düşünür olarak davasının görülüp sayısız dünyalara veya Dünya’nın hareketine dair cüretkâr görüşleri nedeniyle yakıldığı efsanesi artık savunulabilir değil” diyor (Giordano Bruno and the Hermetic Tradition, s. 355). Hakeza Steven J. Dick de şöyle diyor: “Onun [Bruno’nun] 1600 yılında Roma’da kazığa bağlanarak yakıldığı doğru fakat şundan neredeyse eminiz ki İsa’nın ilahlığını inkârı ve sözde şeytan tapıcılığı, kilise otoritelerini kozmolojik doktrinlerinden daha çok germişti” (Plurality of Words: The Extraterrestrial Life Debate from Democritus to Kant, Cambridge University Press, 1982, p. 10 – Dick o zamandan beri görüşünü biraz değiştirdi gerçi). Yine Michael J. Crowe da “Giordano Bruno’nun nice dünyalara dair çoğulcu kanısı için öldürülmesinin” mit olduğu konusunda aynı sonuca varıyor (The Extraterrestrial Life Debate 1750-1900: The Idea of a Plurality of Worlds from Kant to Lowell, Cambridge University Press, 2011, p. 8).

Bir süredir de bu sonuç makul görülüyor. Yates’in belirttiği üzere duruşmasının günümüze intikal eden özeti “sorgularda felsefi veya bilimsel meselelerin üzerinde ne kadar az durulduğunu gösteriyor” (s. 355) ve yıldızların güneş olarak görüldüğü üzerinde yaşam olma ihtimalinin bile bulunduğu birden çok dünyanın savunulduğu tüm o görüş de ilk Bruno’nun ortaya attığı bir görüş değil. Kendisinin de belirttiği üzere Güneş merkezci fikirlerini Kopernik’ten nasıl alıp kendi panteist mistik kozmolojisine enjekte ettiyse üzerinde yaşam olan birden çok dünya fikrini de “Yüce Cusanus”tan aldığını söylüyor.

Bu kişi 1440’taki De Docta Ignorantia (Öğrenilmiş Cehalet) adlı eserinde birden çok dünyanın ve muhtemel uzaylı yerlilerin olduğu sonsuz ve sınırsız evren yorumunu ortaya atan Nikolaus Cusanus’tu (1401-1454). Bruno gibi Cusanus’un kozmolojisi de bilimsel olmaktan ziyade yoruma ve sezgiye dayalıydı. Catholic Encyclopaedia bile bu görüşün “gözleme değil de numara sembolizmine, harflerin kombinasyonlarına ve soyut yorumlamalara dayandığını” belirterek aksi yönde bir iddiada bulunmaya yeltenmiyor; fakat Cusanus’un yazılarının Bruno’nun üzerinde açık ve tasdikli bir etkisi var. İşte Cusanus’un Dünya dışı yaşam üzerine görüşleri:

Yeryüzünde insan, hayvan ve bitki şeklinde tecelli eden yaşam, varsayalım ki gelişmiş bir şekilde güneş ve yıldız bölgelerinde bulunacaktır. Göklerin diğer kısımları ve nice yıldızında yaşamın olmadığını ve sadece kendi Dünya’mızın insanlarla ve belki de daha aşağı türden varlıklarla dolu olduğunu düşünmektense her bir bölgede seviyesine göre doğasında ayrışan ve kökenlerini tüm yıldız bölgelerinin merkezi ve çevresi Tanrı’ya borçlu olan sakinlerin olduğunu varsayacağız.

Cusanus bu sapıklığından dolayı kazığa bağlanıp yakılmış mıydı peki? Hayır yakılmadı. Michael J. Crowe alaycı bir üslupla şöyle diyor:

Dünyaların çokluğu tartışmasına dair yüzeysel bir vukuf, kişiyi Cusanus’un bu iddialarının onu hapse veya kazıkta yakılmaya götürecek olmasa bile onun siyaseten makul olmaya pek de yetkin birisi olmadığını düşünmeye itecektir; (fakat) Cusanus, Öğrenilmiş Cehalet kitabından sekiz yıl sonra Katolik Kilisesi’nin kardinali oldu (s. 8).

Cusanus öylesine bir kardinal değildi, aynı zamanda Papalık sefiriydi. Yani Papa’nın kendisinden sonraki tek otorite. Kendisi ayrıca itibar ve nam sahibi bir bilgin ve teologtu ve zamanının en büyük dehalarından birisi olarak görülüyordu.

Üstelik Orta Çağ’da “diğer dünyaların” hiç değilse olasılığına kafa yoran tek düşünür kendisi kesinlikle değildi. Bilim insanı ve filozof Nicole Oresme sadece tek bir “cismani dünya” olduğu görüşündeyse de Tanrı’nın her şeye kadirliğinin diğer dünyaların olasılığını sürdürdüğünü ısrarla belirtiyordu ve “Tanrı her şeye kadir olmasından ötürü bizimkinden ayrı bir dünya veya bizimkine benzeyen veya benzemeyen birkaç dünya yaratabilir” diyordu. (Oresme, Livre du ciel, I.24). Başka bir Orta Çağ filozofu, Paris Üniversitesinde çalışan İskoç John Major (1467-1550), Demokritus’a atıfla “Sonsuz dünyaların varlığı kuşkusuz ve hiçbir argüman beni aksine ikna edemez” diyerek daha da ileriye gidiyordu (bknz. Edward Grant, Planets, Stars, and Orbs: The Medieval Cosmos, 1200-1684, Cambridge University Press, 1994, p. 166-7 ve notlar). Son olarak Cusanus’a yakın zamanlarda da Fransız teolog William Vorilong yaşam sahibi birden çok dünyanın imalarına kafa yoruyordu:

O [diğer] dünyada insanların olup olmadığı ve onların da Âdem gibi günah işleyip işlemedikleri sorulursa cevabım hayır olacaktır; zira onlar günah içinde var olamazlar ve Adem’den gelmediler. Mesih’in bu dünyada ölerek başka bir dünyanın sakinlerini de kurtarıp kurtaramayacağı sorusuna gelince; cevabım dünyalar sonsuz olsa bile bunu yapmaya gücünün olduğu yönünde olacaktır ama başka bir dünyaya gidip tekrardan ölmek zorunda olması ona uymazdı (Grant’ten alıntılandı, s. 158).

Orta Çağ’daki olası birden çok dünya, dünya dışı yaşam hakkındaki yorumları ve hatta uzaylıların soteryolojisi üzerine patlatılan kafaları göz önünde bulundurduğumuzda Bruno’nun Katolik Kilisesi’nin muteber bir kardinalinden aldığını söylediği fikirlerin Engizisyonu rahatsız edecek şeyler listesinde aşağılarda olduğu sonucuna ulaşmak mantıklı olacaktır.

Geçen sene Texas Üniversitesinden Alberto A. Martinez “birden çok dünya” meselesinin sorunun sadece bir parçasını değil, aynı zamanda Bruno’ya karşı yapılan suçlamaların merkezini oluşturduğunu savunduğu bir makale yayınlayana kadar ben de bu görüşümden emindim. “Giordano Bruno and the heresy of many worlds” (Annals of Science, Volume 73, 2006, Sayı 4, s. 345-374) adlı makalesinde Martinez, dünyaların çokluğuna karşı teolojik itirazın güçlü geleneğini açıklıyor. Ardından da Gaspar Schoppe’nin Bruno’nun yargılanışına dair rivayetindeki “dünyaların sayısız olduğu” iddiasının ona karşı yapılan suçlamaların merkezi olması gibi detaylı kanıtlar sunuyor. Martinez son hususta önemli bir güçlü bir delil öne sürse de mümkün veya aktüel birden çok dünyanın varlığı lehinde olan ve Oresme, Major, Vorilong ve Cusanus’un temsil ettiği diğer geleneği hesaba katmayı ihmal ediyor. Tabii on dördüncü ve on beşinci yüzyılın kıyasen daha serbest teolojik atmosferinde bu yorumların hoş görülebileceğini ama Karşı Reformasyonun çok daha paranoyak ve suçlayıcı bağlamında bunların o kadar da hoş görülemeyeceği öne sürülebilir. Hele bu fikirler bir bohça dolusu sapkın teolojik fikirlere de inanan, dik kafalı muhalif bir Panteist tarafından (onlara göre) destekleniyorsa…

Bruno, Bilim ve Hurafe

Martinez, Bruno’ya karşı yapılan suçlamaların merkezinde dünyaların çokluğu meselesinin olduğu argümanında pek de ikna edici değil ama argümanı şunu açıkça ortaya koyuyor: Söz konusu mesele onu idama götüren suçlamalardan birisiydi ve büyük bir ihtimalle Bellarmine tarafından Bruno’ya karşı sunulan kayıp “sekiz bildiriden” birisiydi; fakat burada asıl unutulmaması gereken nokta Bruno’nun birden çok dünya fikri, tıpkı kozmolojisinin geri kalanı gibi, tamamıyla mistikti ve bilim dışıydı.

“Bilim şehidi” mitinin savunucularının gülünç bir hurafe olarak görecekleri temellere dayanan bir dünya görüşünün parçasıydı: ruhların yaşadığı tayfların hareket ettirdiği gezegenler ve yıldızlar, ruh göçleri ve reenkarnasyon ve daha önce bahsettiğimiz Deepak Chopra’nın saçma sapan derslerine cuk diye oturacak bir Panteizm. Güneş merkezcilikte olduğu gibi Bruno, birden çok dünya fikrini de ortaya atan ilk kişi değildi ve yine Güneş merkezcilikte olduğu gibi bu fikri de mistik sebeplerden ötürü benimsemişti. Oysa konuyu herhangi bir deneysel kanıtlama girişimini reddediyor, hatta hor görüyordu. Kaçık mistik, Hermetik ve felsefi bir çıkmaz olan sihirli bir evrenin güzellemesini yaparken, sırf şanslı olduğu için, ileride bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanacak iki fikri tesadüfen benimsemiş olduğu gerçeği onu bilim şehidi yapmıyor.

Bruno olsa olsa sınırsız ifade ve fikir özgürlüğünün şehidi olabilir en fazla. Hoş, bu iki kavram da on altıncı yüzyılda bilinmiyordu. On altıncı yüzyıldaki insanların düşünüş şekillerine, hiyerarşiye bağlılıklarına, otorite geleneğine ve bizim bugün baskıcı göreceğimiz sosyal yapıları kabullenmelerine bakıp tüm bunları oldukça yabancı ve tamamıyla tatsız bulabiliriz; fakat geçmişi bugünün değerleriyle yargılamak temel bir hata. En fazla anti-teistler, Bruno davasını evrensel otorite ve aşkın bilgelik iddiasında bulunan kiliseleri sopalamak için kullanabilir ama aynı kiliseler insanın kusurluluğunu da zikrettiği için bu sopalamanın o kadar da etkili olacağı söylenemez. Genelde böylesi bir taktiğin sopalayanın kendisini daha üstün hissettirmesinden başka bir amacı olmaz.

Nasıl yaklaşırsanız yaklaşın Bruno’nun hayatının ve eserlerinin detaylı bir incelemesi onun bir bilim şehidi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. İdamının bilime ket vurduğu, hatta ve hatta Kilise’nin bilime karşı bir nefretinin olduğunu gösterdiği fikri tescilli saçmalıktan ibaret.


[i] Efkaristiya ayininde ekmek ve şarabın İsa’nın eti ve kanına dönüştüğü inancı.

Tim O’Neill- “The Great Myths 3: Giordano Bruno Was a Martyr For Science”, (Erişim Tarihi: 25.09.2020), Erişim Kaynağı: https://historyforatheists.com/2017/03/the-great-myths-3-giordano-bruno-was-a-martyr-for-science/

Çeviren: Mert Mirza
Çeviri Editörü: Berk Celayir

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tanrı ve Zaman - Gregory E. Ganssle (Internet Encyclopedia of Philosophy)

Sonraki Gönderi

Atomlar ve Düz-Dünya Etiği - James Hannam

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler