Bilinç Bir Beyin Süreci Midir? – U. T. Place

178 Okunma
Okunma süresi: 14 Dakika

“Bilinç, beyindeki bir süreçtir” tezi, makul bir bilimsel hipotez olup, sadece mantıksal gerekçelerle reddedilemez. İki ayrı tür gözlemin, bağımsız fakat bağdaşık iki ayrı süreç değil; daha ziyade, aynı sürecin gözlemleri olarak ele alınabileceği koşullar tartışılacak. Öznenin içsel gözlemleri (introspective observations), onlarla bağdaşık kabul edilen beyin süreçlerine tekabül edecek şekilde açıklanabilirse, bilincin verili bir beyin etkinliği örüntüsü ile özdeş hale getirilebileceği önerilmiştir. İçsel gözlemlere fizyolojik açıklama getirme probleminin, “fenomenolojik safsata” denilen, şeylerin görünüşlerine ait tanımlamaların, gizemli içsel ortamda olup-biten gerçek durumların tanımlamaları olduğu yanılgısı nedeniyle görünürde daha da zorlaştığı ortaya konulacak.

I. GİRİŞ

Bir zamanlar, filozoflar ve psikologlar tarafından evrensel ve sorgulanamaz olduğu düşünülen, ayrı olaylar sınıfı ve zihinsel olayların fiziksel bilimlerin kavramlarıyla tanımlanamayacağı fikri, artık eski gücüne sahip değildir.  Modern fizikalizm, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl materyalizminden farklı olarak, davranışçıdır. Bilinç, bu görüşe göre, ya özel bir davranış türüdür; Tolman’ın dediği gibi “seçme” (sampling) ya da “ileri-geri-koşma” (running-back-and-forth) gibi; ya da belli bir şekilde davranma eğilimidir; bir kaşıntı, örneğin, kaşımaya yönelik bir eğilimdir (1932, p. 206).  “Bilmek”, “inanmak”, “anlamak”, “hatırlamak” gibi bilişsel kavramlar ve “istemek”, “niyetlenmek” gibi irade içeren kavramlar için, davranış eğilimleriyle çözümlemenin (Wittgenstein, 1953; Ryle, 2949) temelde sağlam olduğu konusunda çok az şüphe vardır diye düşünüyorum. Diğer yandan, bilinç, deneyim, duyum ve zihinsel imgelem gibi kavramlar etrafında kümelenen, zorlu kavram kalıntıları için, belli bir tür içsel süreç hikâyesinin kaçınılmaz olduğu gözükmektedir. Elbette, bu kavramsal tortuların, nihai olarak davranışçı açıdan tatmin edici bir tarifinin bulunması muhtemeldir. Ancak, şu anki amacımız açısından, bunun yapılamayacağını; acı ile sancı, şeylerin görünüşü, ima ve hissetme, hayal edilen veya zihinsel olarak resmedilen şeyler hakkındaki ifadelerin, bir anlamda, yalnızca konusu olduğu kişiye özel ve içsel ifadeler olduğunu varsayacağım. Sormak istediğim, acaba bu varsayımı yapmakla, duyum ve zihinsel imgelem, onlarla bağıntılı olduğu kabul edilen fiziksel ve fizyolojik süreçlerden ayrı bir süreçler kategorisi oluşturduğunu söyleyen düalist bir pozisyonu kaçınılmaz olarak benimseyip benimsemediğimiz sorusudur. İçsel süreçler kabulünün düalizmi gerektirmediğini ve “bilinç beyindeki süreçlerdir” tezinin mantıksal gerekçelerle reddedilemeyeceğini ileri süreceğim.

II. TANIM CÜMLESİ VE BİLEŞİM CÜMLESİ

Bilincin bir beyin süreci olduğu tezini savunmaktaki amacım, rüyalarımızı, fantezilerimizi ve duyumlarımızı ifade ettiğimizde, beynimizdeki süreçler hakkında konuştuğumuzu ileri sürmediğimi baştan vurgulamak istiyorum. Yani, duyumlar ve zihinsel imgelemler hakkındaki ifadelerimizin, “bilişsel ifadelerin” davranış hakkındaki ifadelerle çözümlenmesinde olduğu gibi, beyin süreçleri hakkındaki ifadelere indirgenebilir ya da bu ifadelerle çözümlenebilir olduğunu öne sürmüyorum. Bilinç hakkındaki ifadelerin, beyin süreçleri hakkındaki ifadeler olduğunu söylemek açıkça yanlıştır. Bu şu şekilde gösterilebilir:

(a) Duyumsamalarımız ve zihinsel imajlarımızı beyin süreçlerimiz hakkında herhangi bir şey bilmeksizin hatta böyle şeylerin var olduğunu da bilmeksizin tanımlayabiliyor olmamız gerçeğinden,

(b) Bilinç hakkındaki süreçlerle beyin hakkındaki süreçlerin tamamen farklı yollardan doğrulanıyor olması gerçeğinden,

(c) “X’in bir acısı var ama beyninde olup-biten bir şey yok” ifadesinin kendinden-çelişkili bir şey olmaması gerçeğinden bellidir.

Ancak, söylemek istediğim, “Bilinç, bir beyin sürecidir” ifadesinin zorunlu olarak doğru olmadığı gibi, zorunlu olarak yanlış da olmadığıdır. Benim görüşüme göre, “Bilinç, bir beyin sürecidir” ifadesi, ne apaçık ne de kendisiyle çelişen bir ifade olmakla birlikte,   “Şimşek, elektrik yüklerinin hareketidir” ifadesi gibi, makul bir bilimsel hipotezdir.

Bilinç ve beyin süreçleri arasındaki özdeşlik savının sadece mantıksal gerekçelerle reddedilebileceğine dair hemen hemen evrensel olarak kabul gören söylem, tanım cümlesiyle bileşim cümlesi arasındaki farkı görememekten kaynaklandığını sanıyorum. Burada aklımdan geçen ayrım, “bir kare eşkenar dikdörtgendir”, “kırmızı bir renktir”, “bir direktifi anlamak, onu doğru koşullarda doğru bir şekilde uygulayabilmektir” türü cümlelerle “masası eski bir paket kutusudur”, “şapkası halkayla tutturulmuş hasır demetidir”, “bulut havada asılı su damlaları ve diğer parçacıklardır” türü cümleler arasındaki farktır[1]. Bu iki türden cümlenin tek ortak özelliği vardır. Her iki durumda da “-den başka şey değildir” nitelemesinin eklenmesi anlamlıdır. Bu açıdan, bunlar, yüklem cümlesinden ayrılır. Örneğin “Toby on sekiz yaşından başka şey değildir”, “Şapkası kırmızıdan başka şey değildir” ya da “Zürafalar uzun olmaktan başka şey değildir” demek anlamsızdır. Bu mantıksal özellik, iki durumda da hem dilbilgisel öznenin hem de dilbilgisel yüklemin, atıf yaptıkları olguyu yeterince karakterize ettikleri şeklinde açıklanabilir.

Ancak diğer bir açıdan, bu iki tür cümle çarpıcı bir şekilde farklıdır. “Kare, eşkenar dikdörtgendir” gibi cümleler, tanım gereği doğru olan zorunlu ifadelerdir[2]. Diğer taraftan “bu masa eski bir paket kutusudur” gibi cümleler gözlemle doğrulanması gereken olumsal cümlelerdir. “Kare, eşkenar dikdörtgendir”, “kırmızı, bir renktir” gibi cümlelerde dilbilgisel özne ile dilbilgisel yüklemin anlamları arasında öyle bir ilişki vardır ki, öznenin ifadesi uygulanabilir olduğunda, yüklem de uygulanabilir olmalıdır. Bir şeyi kırmızı olarak tanımlayabiliyorsan, onu bir renk olarak da tanımlayabilmelisin. “Bu masa eski bir paket kutusudur” gibi ifadelerde ise, “bu masa” ile “eski bir paket kutusu” ifadelerinin anlamları arasında böyle bir ilişki yoktur. Bu durumda her iki ifadenin de uygulanabilir olması ve aynı nesnenin, aynı zamanda yeterli nitelendirmesini sağlayabiliyor olmaları sırf öylesine olur. “Bilinç bir beyin sürecidir” ifadesini mantıksal olarak savunulamaz bulanlar, kendi iddialarını, zannediyorum, iki ifadenin ya da ibarenin anlamı birbirinden tamamen bağlantısız olması durumunda, aynı nesne ve olguyu yeterince niteleyemeyeceği varsayımına dayanıyorlar. Eğer bir şey bir bilinç haliyse, bir beyin süreci olamaz çünkü birisi acı hissettiği halde kafatasında olan-biten bir şey olmadığını varsaymakta çelişkili bir durum yoktur. Aynı şekilde, şu sonuca da varabiliriz: Bir masa eski bir paket kutusu olamaz çünkü birisinin bir masası olduğu halde eski bir paket kutusuna sahip olmamasını varsaymakta kendisinden çelişkili bir durum yoktur.

III. İFADELERİN MANTIKSAL BAĞIMSIZLIĞI İLE VARLIKLARIN ONTOLOJİK BAĞIMSIZLIĞI

Elbette, masa/paket kutusu durumu ile bilinç/beyin süreci durumları arasında şöyle önemli bir fark vardır: “Bu masa eski bir paket kutusudur” ifadesi, sadece özel bir duruma atıf yapan tikel bir önerme iken “Bilinç bir beyin sürecidir” ifadesi genel ve evrensel bir cümle olup bütün bilinç süreçlerine atıfta bulunur. Gayet açıktır ki, eğer bütün masaların istisnasız, paket kutuları olduğu bir dünyada yaşıyor olsaydık, “masa” ve “paket kutusu” kavramları dilimizde şimdiki mantıksal olarak bağımsız statüsüne sahip olmazdı. Böyle bir dünyada bir masa, kırmızının rengin bir türü olması gibi, paket kutusunun bir türü olurdu. Ne zaman verili nesne ya da durum çeşitleri, iki nitelik ya da nitelikler kümesine sahip olduğunda, bunlardan birisi, söz konusu nesneler ve durumların bir çeşidine özgün olacaktır. Söz konusu nesne ve durumların çeşitlerini tanımlayan ve nitelik veya nitelik kümelerine tekabül edecek şekilde kullanılan ifade,  diğer nitelik ve nitelik kümelerine tekabül eden ifadeleri gerektirecektir. Bu durumun bir dil kuralı olduğu görülmektedir. Eğer bu kural istisnasız kabul edilirse, şu durum oluşacaktır: Özgün bir biçimde verili bir nesne ve durum çeşidini niteleyen ifadeden mantıksal olarak bağımsız olan herhangi bir ifade, normalde ya da zorunlu olarak söz konusu nesne ve durumla ilişkisi olmayan nitelik ve nitelik kümelerine tekabül edecektir. Bu kural hemen hemen evrensel olarak uygulandığından, iki ifadenin mantıksal bağımsızlığından, atıfta bulundukları nesne ya da durumun ontolojik bağımsızlığını çıkarsamakta normalde haklı olduğumuzu ileri süreceğim. Bu iki şeyi birden açıklayacaktır: Hem beyin ve bilinç süreçleri bağımsız varlıkları olmasının şüphesiz gücü; çünkü onlara atıfta bulunan ifadeler mantıksal olarak bağımsız olduğu argümanının şüphe edilmeyen gücünü hem de genel olarak, evrenin içeriğine dair sorularla sıkça uğraşılıp daima sırf mantıksal açıdan karara bağlanmaları gibi ilginç bir fenomeni açıklar. İfadelerin mantıksal bağımsızlığından, atıf yaptıkları varlıkların ontolojik bağımsızlığını çıkarsama kuralı bilinç ve beyin süreçleri durumunda çöker; çünkü bu, kuralın geçersiz olduğu görece az sayıda durumlardan birisidir. Söz konusu, bir nesne ya da durumun içerdiği iki grup niteliğin varlığını doğrulamak için icra edilmesi gereken işlemlerin, olsa bile, nadiren eş zamanlı olarak icra edilebileceği durumlarda bazı istisnalar bulunacağını sanıyorum. Buna iyi bir örnek olarak, bulut ve havada asılı su damlaları ve diğer parçacıklar sunulabilir. Bulut, şekli sürekli değişen koşullara bağlı havada asılı pamuksu bir dokuya sahip geniş bir yarı-saydam bir kütledir. Yakın noktalardan gözlendiğinde ise, devamlı hareket halinde ve genelde su damlacıkları olan ufak parçacıklardan oluştuğu görülecektir. Bu ikinci gözleme dayanarak bulutun, ufak parçacıklar kütlesinden ibaret olduğu sonucuna varırız. Fakat dilimizde bir bulutla ufak parçacıklar kütlesi arasında mantıksal bir bağlantı yoktur. Havada asılı ufak parçacıklardan oluşmayan bir bulutları varsaymak, çelişkili değildir. Bulutların ipeksi liflerden oluştuğunu varsaymak bir çelişki gerektirmez. Aslında, böyle bir tutarlılığa, peri masallarında ve mitolojilerde bulutun icra ettiği pek çok işlevler de sahiptir. Bundan açıkça anlaşılıyor ki “bulut” ve “havada asılı küçük parçacıklar” terimleri oldukça farklı anlamlara gelir. Yine de, havada asılı duran küçük parçacıklar ve bulut olan iki ayrı şeyin var olduğu sonucuna varamayız. Bunun nedeni, bir bulut olmak ile havada asılı küçük parçacıklar olmanın nitelikleri daima ilişkili olsa da, “bu bir buluttur” ifadesini doğrulamak için gerekli gözlemlerle “bu havada asılı bir küçük parçacıklar kütlesidir” ifadesini doğrulamak için gerekli gözlemleri tek ve aynı zamanda yapmıyor olmamızdır. Bir bulutun mikro-yapısını onun içindeyken gözleyebiliriz ki bu koşullar altında onu uzaktan bir bulut olarak tanımlamaya götürecek nitelikleri gözlemlememizi etkili bir şekilde engeller. Aslında, bu iki deneyim o kadar ayrıdır ki, onları tanımlamak için ayrı sözcükler kullanırız. Uzaktan gözlemlediğimizde bir bulut dediğimiz şey, onunla sarılı olduğumuzda sis ve buğu haline gelir.

IV. İKİ  GÖZLEM KÜMESİ NE ZAMAN AYNI OLAYIN GÖZLEMLERİ OLURLAR?

Bulut ve havada asılı ufak parçacıklar örneğini seçtik; çünkü bilimsel teknik ayrıntılara girmemizi gerektirmeyen ve bileşim cümlesi dediğim önermeyi örnekleyen birkaç durumdan biridir. Bilinç/beyin süreci durumuna en çok benzeyen masa/eski paket kutusu örneği gibi ve “şimşek elektrik yükleri hareketidir” örneğindeki daha teknik durumlar gibi bileşim cümlesinin gündelik örnekleri arasındaki bağlantıyı göstermesi bakımından da kullanışlıdır. Bulut/havada asılı ufak parçacıklar durumunun eksikliği, iki ifadenin atıf yaptığı olguların özdeşliğinin nasıl kurulacağı asıl problemine yeterli açıklıkta ışık tutmamasından kaynaklanır. Bulut durumunda, hem bir şeyin bulut olduğu gerçeği ile hem de bir şeyin havada asılı ufak parçacıklar olduğu gerçeği, normal görsel gözlem süreçleriyle doğrulanır. Dahası, iki ayrı ifadeyle atıf yapılan nesnelerin özdeşliğinin gözlemcilerin, buluta yaklaşırken ya da uzaklaşırken yaptığı iki ayrı gözlem arasındaki süreklilikle kurulduğu da öne sürülebilir. Beyin süreçleri ile bilinç durumunda, gerekli gözlemler arasında böyle bir süreklilik yoktur. Daha yakın iç gözlemler, bir bulutu daha yakından gözlememizin onun havada asılı ufak parçacıklar olduğunu ortaya çıkarmasında olduğu gibi, binlerce sinaps üzerindeki sinir sinyallerine ulaştırmaz. Bilinç ifadeleriyle beyin süreçleri hakkındaki ifadeleri doğrulamak için gereken işlemler temelden farklıdır. Bu özelliğin bir benzerini bulmak için, sıradan gözlem süreçleriyle doğrulanan şeylerle özel prosedürlerle doğrulanan şeyler arasında özdeşliğin kurulduğu durumları incelememiz gerekir. Bu amaç için, “Şimşek elektrik yüklerinin hareketidir” dediğimiz durumu seçtim. Bilinç durumunda olduğu gibi, şimşeği ne kadar yakından gözlemleyebiliyor olsak da, elektrik yüklerini gözlemleyemeyiz. Birinin bilinç durumunun doğasını belirlemek için gereken işlemlerle, birinin beyin süreçlerini belirlemek için gerekli işlemler nasıl radikal bir şekilde farklıysa, aynı şekilde şimşeği belirlemek için gerekli işlemlerle elektrik yüklerini belirlemek için gerekli işlemler öyle farklıdır. O halde, bu iki grup gözlemin aynı olay olduğunu söyleten nedir? Bunun nedeni sadece iki grup gözlem birbiriyle öyle bağdaşıktır ki ne zaman bir şimşek olsa her zaman bir elektrik yükü hareketinin olacağı olamaz. İki ayrı gözlemin aynı olaya ait olduğunu söyleyemeyeceğimiz, sayısız bağdaşık durumlar vardır. Örneğin, gelgit hareketiyle ayın evreleri arasında sistematik bir uyum vardır. Fakat bu bizi gelgit seviyesi kayıtlarının ayın evrelerinin kayıtları olduğunu söylemeye götürmez. Daha çok bu iki bağımsız olay ya da sürecin nedenselliği hakkında konuşuruz. Buradaki cevap öyle görünüyor ki şudur: biz iki ayrı gözlemi, belli bir bilimsel teori bağlamında yapılan teknik bilimsel gözlemlerin, sokaktaki adamın yaptığı gözlemlere açıklama sağladığı durumlarda aynı olayın gözlemleri olarak ele alıyoruz. Dolayısıyla, şimşeğin elektrik yüklerinin hareketinden ibaret olduğu sonucuna varırız; çünkü atmosferdeki elektrik yükleri hareketi şimşek haber verildiğinde öyle oluşur ki bir gözlemcinin bir şimşek ışımasını haber vermeye götüren görsel uyarım tipine neden olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, ay/gelgit durumunda ayın evreleri ile gelgit seviyesini ölçen adamın yaptığı gözlemleri arasında böyle doğrudan bir nedensellik bağlantısı yoktur. Nedensellik bağı ay ve gelgitler arasındadır, ay ve gelgit ölçümleri arasında değil.

V. İÇ GÖZLEMİN FİZYOLOJİK AÇIKLAMASI VE FENOMENOLOJİK SAFSATA

Bu açıklama doğruysa, bundan şu sonuç çıkar: Bilinç ve beyin süreçleri arasında özdeşlik kurmak için, öznenin bildirdiği iç gözlem verilerinin beyninde gerçekleştiği bilinen süreçlerle açıklanabileceğini göstermek gerekir. Bu önerinin ışığında, bir fizyolojistin, bir filozoftan farklı olarak, bilinci bir beyin süreci olarak görmeyi güç bulduğunda, onu zorda bırakan şeyin böyle bir varsayımın sözde kendinden çelişkili olmasından ziyade, öznenin bilinç süreçleri hakkında bildirdiklerini merkezi sinir sisteminin bilinen özellikleriyle açıklamadaki görünür imkânsızlık olduğunu bulmak son derece ilginçtir. Sir Charles Sherrington, problemi izleyen şekilde ortaya koyuyor: Güneş ışımasından yayılıp göze girmesinden orada göz bebeği kaslarını kasmasından beyin zarındaki elektriksel hareketliliğe kadar hepsi belli bir fiziksel nedensellik dizisindeki açık adımlar olup bilim sayesinde bilinir. Fakat ikinci zincir dizisinde beyin zarındaki tepkimede bir olay ya da olaylar kümesi, bizim için oldukça anlaşılmaz biçimde gelişir. Hem kendileri içindeki hem de aralarındaki nedensel bağ ve onlara neyin öncel olduğu hakkında bilim bize yardımcı olmaz. Öyle ki, onlara götüren olaylarla görünüşte kıyaslanamayacak bir olaylar grubudur. “Öz” güneşi görür; iki boyutlu parlak bir disk olarak gökyüzünde konumlanmış olarak algılar. Bu sonuncusu, daha az parlak alan, tepede daha çok basık bir kubbe şekilli, “özü”, diğer görsel şeyler de dâhil olmak üzere kaplar. Kafanın içinde, buna dair hiçbir ipucu yoktur. Görme, yansıma denilen bu tuhaf özellikle dolar; tartışmasız bir çıkarım olarak gördüğü, gören “öz” belli bir mesafede olan şeydir. Olaylar zincirinin, beyindeki fiziksel durumun fiziksel olana götürdüğü; fakat beyin ya da diğer bedensel bölümlere dair bir ipucunun bulunmadığı bir adıma geldiğimizi vurgulamak için yeterli şey söylendi… İki sürekli olaylar dizisi, biri fiziko-kimyasal ve diğeri psişik, zaman zaman aralarında etkileşim olduğu varsayılmalıdır (Sherrington, 1947)

Bilinç fiziksel olarak açıklanabilir mi?

Bir fizyolojistin, bir filozofun bilincin beyin süreci olması, kendinden çelişkili olma durumunu gerektirdiği iddiasını, nasıl muhtemelen etkilemiyorsa; aynı şekilde, bir filozofu da Sherrington’u iki ayrı olayın olduğu, biri fiziko-kimyasal ve diğeri ise psişik, sonucuna götüren düşünceleri de muhtemelen etkilemez. Sherrington’un argümanı, bütün duygusal çekiciliğine rağmen, maalesef eskiden filozofların da düştüğü ve hemen hemen bütün fizyologlar ve psikologların sıkça yaptığı bir mantıksal hataya dayanıyor. Fenomenolojik safsata diye adlandırmayı tercih ettiğim bu mantıksal hata deneğin deneyimini tanımladığında, eşyanın ona nasıl göründüğü, duyulduğu, koktuğu, tadıldığı ya da hissedildiğini tanımladığında, onun nesne ve olayların gerçek özelliklerini, modern psikoloji literatüründe, fenomenal alan olarak adlandırılan özel bir tür içsel sinema ya da televizyon ekranından bakarak tanımladığını varsayma hatasıdır. Örneğin, bir özne, yeşil bir art imaj gördüğünü bildirdiğinde, içinde gerçekten yeşil bir nesne var olduğunu varsayarsak; bu durumda, elimizde fiziksel dünyada yeri olmayan bir nesne bulunduğu açıktır. Yeşil art imaj durumunda öznenin, çevresinde verdiği tanımlamaya karşılık gelen yeşil bir nesne yoktur. Beyninde yeşil bir şey de yoktur. Yeşil art imaj görüntüsünü bildirdiğinde gerçekleşebilecek bir şey kesinlikle yoktur. Beyin süreçleri renk kavramlarının kendilerine doğru bir şekilde uygun düşeceği türden şeyler değildir. Argümanın dayandırıldığı fenomenolojik safsata, çevremizdeki şeyleri tanımlayabilme yeteneğimizin, o şeylerin farkında olmamıza bağlı olduğu için, şeye dair tanımlamalarımızın öncelikle bilinç deneyimlerimizin ve ancak ikincil, dolaylı ve çıkarımsal olarak çevremizdeki şeylerin tanımlamaları olduğu varsayımına dayanır. Çevremizdeki şeyleri görünümleri, sesleri, kokuları, tatları ve duyumları ile tanıdığımız için, onların fenomenal özelliklerini yani, bizde ürettikleri görünüm, ses, koku, tat ve duyumları ile tanımlamaya başladığımız ve gerçek özelliklerini fenomenal özelliklerinden çıkarsadığımız varsayılır. Gerçekte olan tersidir. Onları elbette görünüş, ses, koku, tat ve duyumlarıyla tanımayı öğreniriz; fakat bu, onların kendilerinden önce görünüş, ses, koku, tat ve duyumlarını tanımlamayı öğrenmemiz gerektiği anlamına gelmez. Gerçekte, ancak çevremizdeki şeyler, tanımlamayı öğrendikten sonra, onlara dair farkındalığımızı tanımlamayı öğreniriz. Bilinç deneyimlerimizi, mitolojik “fenomenal özelliklerle” değil, somut fiziksel nesnelerin, olayların ve süreçlerin, tanımlamaya çalıştığımız bilinç deneyimi türüne neden olan gerçek özelliklerine atıfla öğreniriz. Diğer deyişle, art imajı yeşil diye nitelendirdiğimizde, rengi yeşil bir art imajın var olduğunu söylemiyoruz. Yeşil bir ışık parçasına baktığımızda ve yeşil bir ışık parçası olarak tanımlamayı öğrendiğimizde sahip olduğumuz deneyim türüne sahip olduğumuzu söylüyoruz. Fenomenolojik safsatadan kendimizi kurtardığımızda, içsel gözlemlerimizi beyin süreçleriyle açıklamanın, imkânsız olmaktan uzak olduğunu anlarız. İç gözlemi yapan öznenin, bilinci hakkında söylediklerinde fizyolojistin, öznenin çevresini ve o çevreye dair bilincini öyle tanımlamasına neden olan beyin süreçleri hakkında söylemek isteyebilecekleri şeyler arasında tutarsız bir şey olmadığını anlarız. Özne, deneyimini gerçekte durağan olan ışığın hareket etmekte olduğunu tanımlar. Bu durumda, fizyolojistin ve fizyolojik psikoloğun öznenin içsel deneyimini açıklamak için bütün yapmaları gereken, deneğin deneyimini o şekilde tanımlamasına neden olan beyin sürecinin normalde gerçekten hareket eden bir nesne gözlemlediğinde ortaya çıkan ve dolayısıyla çevresindeki nesnenin hareketini bildirmesine neden olan bir tür süreç olduğunu göstermektir. Bireyin çevresinde olup biteni tanımlamasına neden olan mekanizma çözüldüğünde bireyin içsel gözlemler yapma kapasitesini açıklamak için bütün gereken, sözel tanımlamalarına dair normal alışkanlıklarının uyarım durumuna uygun olduğu durumlarla, uygun olmadığı durumlar arasındaki farkı ayırt etme kapasitesininim açıklamasıdır. Onun normal tanımlama alışkanlıklarının şüpheli olduğu durumlarda “görünüyor”, “benziyor”, “andırıyor”, “hissettiriyor” gibi niteleyici deyimlerden sonra gelen olağan tanımlama protokollerini nasıl ve neden ortaya koyduğunu açıklamaktır.

[1] Yazar burada, Türkçe ’de karşılığı olmayan  “is” fiilinin bileşim ve tanımlama cümlelerindeki farklı işlevlerinden bahsetmektedir.

[2] Buradaki zorunluluk ifadesi, muhtemel ya da olumsallık gibi kipsel bir ifadedir. Zorunluluk, muhtemel ya da olumsal olmayan, her koşulda (ya da olası dünyada) doğru olan ifadeleri tanımlar.

U.T.PLACE, British Journal of Psychology, 47:44-50, 1956

Çevirmen: Özgür Demir

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Mekanistik Bilimsel Açıklama Kuramı Üzerine - Alican Başdemir

Sonraki Gönderi

Bir Zihin Felsefesi Kuramı Olarak Töz Düalizminin (Kartezyen Düalizmin) Değerlendirilmesi – Berk Çakan

En Güncel Haberler Analitik Felsefe