John Rawls’ın Adalet Teorisi – Ben Davies

/
347 Okunma
Okunma süresi: 9 Dakika

Kimi insanlar milyarla ölçülen bir servete sahipken kimileri de yiyecek ya da herhangi bir sağlık hizmetini karşılayamayacak kadar yoksul olduklarından dolayı ölmektedir. Çoğu ülkede insanların cinsiyetine, dinine, ırkına ya da başka nedenlere bağlı olarak ifade özgürlükleri, politik hayatta yer alma ya da bir kariyer kurmaya çalışma hakları kısıtlanırken, aynı ülkenin diğer vatandaşları bu haklarından faydalanabilmektedir. Çoğu toplumda gelecekteki kazanımlarınızı ya da ileride koleje gidip gidemeyeceğinizi öngörmenin en basit yoluysa, ebeveynlerinizin gelirine bakmaktır.

Bahsettiğimiz koşullar pek çok kişiye adaletsizlik gibi gelebilir ancak bu yaklaşıma katılmayan kişilere göre etrafımızdaki gerçeklik üzücü olsa da, bunun adalet olgusuyla bir alakası yoktur.[1] Neticede güçlü bir adalet teorisinin, adaletsizliklerin niçin gerçekten adaletsizlik olduğunu açıklayabilmesi ve güncel tartışmaları çözümlememize yardımcı olması gerekir.[2] Harvard bünyesinde ders veren filozof John Rawls’ın en bilinen çalışması, 1971 yılında kaleme aldığı Adalet Teorisi[3]başlıklı kitabıdır. Günümüzde adalet üzerine yapılan neredeyse bütün akademik tartışmalarda, Rawls’ın adil bir toplumu tanımlamayı denediği bu esere atıfta bulunulur. Bu makalede de söz konusu kitabın ana hatları ele alınmaktadır.[4]

1. ‘Asıl Durum’ ve ‘Cehalet Perdesi’

İnsanlar bir hayatın nasıl yaşanması gerektiği hakkında farklı düşüncelere sahip olabilirler ancak bizim yapmamız gereken, toplumu meydana getiren insanların onaylayacağı bir sosyal yapı oluşturmaktır.[5] Böylece topluma, temel kuralların herkes tarafından kabul edilebilmesi için bir şans tanınmış olunur. Bununla beraber her şeyi ayrıntılandırmamıza da gerek yoktur çünkü yalnızca adalet sistemi ve ekonomi gibi önemli siyasi ve toplumsal kurumlar hakkında tasa duymamız yeterlidir ki bu kurumlar zaten, toplumun “yapıtaşlarını” meydana getirmektedir.

Söz konusu temel yapıların herkes tarafından kabul görmesi cazip bir ülküdür. Gelgelelim bazı insanlar diğerlerinden daha güçlüdür; ki bir kişi daha varlıklı olabileceği gibi, halk kitlelerinin bir parçası da olabilir. Bu bakımdan insanların, Rawls’ın ifadesini kullanırsak (72 – 75) ahlaki açıdan tek taraflı bu nitelikler sayesinde toplumsal uzlaşı çabaları üzerinde tahakküm kurabilmeleri yanlıştır çünkü üstünlük sağlayan bu nitelikler kazanılmamış; şans eseri elde edilmiştir. Kazanılmayan bu avantajların kişisel çıkarlar için kullanılması haksızlık olmanın yanında çoğu adaletsizliğin de kaynağıdır.

Rawls’ın, adaletin “eşitlik” olarak anlaşılması gerektiği yönündeki temel iddiası, ilhamını buradan alır. Rawls eşitliği tanımlayabilmek için iki önemli kavram ortaya koymuştur: başlangıç durumu ve cehalet perdesi.

Başlangıç durumu, varsayımsal bir olgudur. Bu olgu çerçevesinde Rawls, var olan koşullardan ziyade eşit şartlar altında, kimsenin şans eseri bir üstünlüğe sahip olup olmadığını bilmediği bir durumda insanların hangi toplumsal kural ve kurumları kabul edeceklerini araştırır. Eşitlik cehalet perdesiyle sağlanır ki bu, ahlaki olarak tek taraflı niteliklerden habersiz olan (müzakereci) insanların, toplumun temel yapısı üzerine seçim yapmalarını sağlayan hayali bir mekanizmadır. Bu kimseler söz konusu nitelikler hakkında bilgi sahibi olmadığı için yapacakları herhangi bir tercih kendi çıkarları doğrultusunda olamayacaktır.

Buna rağmen müzakereciler her konuda bilgisiz değildir. Kendi çıkarlarını düşünüyor olduklarının, diğer bir deyişle de Rawls’ın birincil metalar (yani, hayal ettiğimiz yaşantı ne olursa olsun istediğimiz şeyler diyebiliriz) olarak isimlendirdiği şeylerden olabildiğince fazlasını elde etmek istediklerinin farkındadırlar. Ayrıca asgari bir “adalet hissiyle” hareket ederler; yani adil olduğunu düşündükleri kurallara, diğerlerinin de riayet etmesi durumunda uyarlar. Ayrıca bilim ve insan doğası üzerine temel olgular konusunda da fikir sahibidirler.[7] 

2. Rawls’ın Adalet İlkeleri

Rawls adil bir toplumun, başlangıç durumlarındaki bütün insanların kabul edeceği kurallara uyum sağlayacağını varsayar. İnsanlar bir müzakereyi cehalet perdesinin ardında gerçekleştirdiklerinden dolayı kişisel şartlarını, hatta iyi bir yaşantı hakkındaki görüşlerini de bilmeyecektir. Bu durum ulaşılacak sonucun ne olacağını da belirler: örnek olarak müzakerecilerin, sadece Hristiyanlar’ın mülkiyet haklarına sahip olduğu bir toplum üzerinde anlaşmaya varmaları anlamsızdır çünkü, “perde kalktığı zaman” birtakım kişilerin Hristiyan olmadığı görülecek ve bu da söz konusu kişilerin hayata bakışları üzerinde olumsuz bir etki yaratacaktır. Benzer şekilde müzakerecilerin ırkçı, cinsiyetçi ya da diğer ayrımcı eylemlerde bulunan bir toplum üzerinde anlaşmaya varmayacakları da öngörülebilir çünkü yine “perde kalktığı” zaman, böyle bir toplumun yanlış tarafında yer alıyor olabilirler.[8]

Bu Rawls’ın adalet üzerine öngördüğü birinci ilkeyi meydana getirir:

İnsanlar, bir başkasının sahip olduğu kadar bir özgürlük talebinde bulunabilir.[9]

Ayrıca Rawls, müzakerecilerin bilgisizlikleri, olasılıkların farkında olmamaları anlamına da geldiğinden dolayı bu kişilerin aşırı bir şekilde ihtiyatlı olacaklarını ileri sürer ve “maximin” ilkesinden faydalanır: bu ilkeye göre müzakereciler yerleşebilecekleri olası en kötü konumun, birincil metalar açısından olabildiğince iyi bir mevki olacağını güvence altına alacaktır.

Eğer kendimizi müzakereci olarak tahayyül edersek, birincil metalar üzerinde sağlanacak tam bir eşitlik fikri bize çekici gelecektir. Bu durum en azından, kimsenin rastgele bir nedenden dolayı bir başka kişiden iyi durumda olmayacağını garantiler. Gelgelelim eşitsizlik bazı durumlarda faydalı olabilir: daha fazla kazanç elde etme fikri insanları daha fazla çalışmaya teşvik ederek ekonominin büyümesini ve halihazırda mevcut olan refahın toplam miktarının artmasını sağlayabilir.

Ancak Rawls’ın, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere eğilen ikinci ilkesinde de açıklığa kavuşturulduğu üzere bu durum, kapitalizmin sağladığı samimi bir kazanım değildir. Rawls’ın adalet üzerine ikinci ilkesi iki parçadan oluşur: bunların ilki, başlangıç durumlarında bulunan insanların eşitsizlikleri, yalnızca iyi bir kazanç sağlayan işlerin dağılımının adil bir şekilde yapılması durumunda tolore edecekleridir. Bu bize adil bir fırsat eşitliği ülküsünü sunar; eşitsizliklere yalnızca bu eşitsizliklerin kaynağının, aynı düzeyde yetenek sahibi insanların fırsat eşitliğine sahip olmaları durumunda müsaade edilir. Bu da, örnek vererek gerekirse genç bireylerin eğitimde fırsat eşitliğine sahip olmalarını gerektirir. Çünkü aksi halde yetenekli bir kişi temel bilgilerden yoksun olduğu için ya kendi kabiliyetleri ya da dünyaya nasıl baktıkları açısından toplumun gerisinde kalır.

İkinci olaraksa, müzakerecilerin akıl yürütmeleri “maximin” ilkesine göre şekillendiği için eşitsizlikleri sadece en kötü durumdan çıkar sağlayabilmeleri durumunda tolore edecekleridir.[10] Bildikleri kadarıyla olabilecekleri en kötü durumda bulunabileceklerinden dolayı, bu en kötü durumun şartlarını iyileştirirler. Bu olgu, fark ilkesi olarak isimlendirilir.

Bu ilkelerin sıralaması bize, ilkelerin çakışması halinde ne yapmamız gerektiğini söylemektedir: denk eşitlik en önemli koşuldur; bunu fırsat eşitliği ve son olarak da fark ilkesi takip eder. Dolayısıyla ne özgürlükler, ne de fırsatlar bu fark ilkesine göre belirlenmemiş olur.[11]

3. Sonuç

Rawls’ın adalet teorisinin, daha önce ortaya çıkmış olan sorunları nasıl ele aldığını görmüş bulunuyoruz. Sonuç olarak, Rawls’ın temel adalet ilkelerini ihlal ediyor gibi görünen kimi toplumlar adaletsiz olmakla itham edilebilir. Nitekim Rawls’ın yaklaşımını kesin bir şekilde reddediyor olsak da Rawls bize, bazı önemli konular hakkında ve de mantıklı nedenler etrafında, sezgisel olarak doğru yanıtlar sağlamaktadır.

Dipnotlar

  • [1] Örnek verirsek bazı kişiler, birisinin kazancını alın teriyle elde etmesi durumunda parasıyla istediğini yapmasının, mesela çocuğuna daha fazla imkan sağlamaya çalışmasının adaletsizlik olmadığını düşünmektedir (bkz.: Nozick, 1974; Narveson, 2001). Buna karşın gerçekten ‘hak’ diye bir şey olmadığını; toplumun, ‘ortak fayda’ sağlayıp sağlamayacağına göre çeşitli eylemlere müsaade etmesi ya da bu eylemleri kısıtlaması gerektiğine inananlar da vardır. Bu yaklaşım faydacı ahlaka yönelik pek çok eleştiriyi de beraberinde getirir ancak bütün faydacılar söz konusu bakış açısını kabul etmemektedir (bkz.: Glover (1990), Bölüm 3).
  • [2] Rawls’ın temel düşünceleri, hakkında yorum yaptığı ve de yapmadığı çeşitli alanları içine alacak şekilde genişletilmiştir. Daniels (2007) Rawls’ın görüşlerini, bireylere sağlanan sağlık hizmetindeki eşitsizliği; Rowlands da (1997) hayvan haklarını yorumlamak için kullanmışsa da Rawls’ın reddedeceği bir yaklaşımı benimsedikları görülür. Buna örnek olarak Beitz’in (1979) “küresel adalete Rawlscı bir yaklaşımla kaleme aldığı” çalışmaları, Rawls’ın kendi eserleriyle karşılaştırılabilir.
  • [3] Adalet Teorisi, John Rawls, Phoenix Yayınevi, 2017, Ankara, Çev.: Vedat Ahsen Coşar
  • [4] Adalet Teorisi oldukça uzun ve detaylı bir çalışma olduğundan dolayı bu makalede kitabın ilgilendiği konuların büyük bir kısmına yer verilememiştir. Örnek olarak bu makalede Rawls’ın Kant’tan devraldığı entelektüel mirasa yönelik (faydacı düşünceye, ‘bireylerin özgünlüğünü’ kavrama konusundaki başarısızlığı üzerinden getirdiği eleştiriler ya da adaleti bir toplumsal sözleşme temelinde ele aldığı yaklaşımının tarihsel bir oluştan çok teorik bir kısıtlama olarak anlaşıldığı (bkz. Kant, 1793) gibi) düşüncelerinden bahsedilmemiştir.
  • [5] Adalet Teorisi ‘yerel’ bir adalet, diğer bir deyişle de belirli bir toplumdaki adalet üzerine odaklanır. Rawls başka bir çalışmasındaysa (1999a) küresel ve uluslararası adaletin arasındaki farklılıklara dikkati çekerek, küresel bir adaletin bireylerden ziyade insanlar (ortak bir kültür, dil veya geçmişi paylaşan topluluklar) arasında var olduğunu, çünkü ‘temel bir sosyal yapıyla’ eşdeğer olan küresel bir yapının bulunmadığını ileri sürer. Küresel bir adalet teorisini cehalet perdesi düşüncesine dayanarak geliştirirken de müzakerecileri, toplumun bir temsilcisi olarak ele alır. Buna göre söz konusu müzakerecilerin duyduğu kaygılar, milli egemenlik anlayışına yapılan belirgin bir vurguyu da içine alacak şekilde çok farklı olmakla beraber, insan haklarının ağır bir şekilde ihlal edildiği sıradışı durumları kapsar. Buna ek olarak, bütün insan ya da ülkelerin, vatandaşların nezih bir hayat yaşayabilmelerine olanak sağlayan kurumları bulunduğu sürece, mevcudiyetini sürdüren eşitsizlik örnekleri ahlaki açıdan bir sorun yaratmayacaktır. Ancak bu durum, yukarıda ana hatlarını verdiğimiz “yerel adalet” teorisine yönelik çözülemeyecek bir karşıtlık oluşturur.
  • [6] Dolayısıyla Rawls’ın görüşü, idealleştirilmiş olan belirli varsayımlar altında “varsayımsal bir sözleşme” teorisidir ve “mevcut sözleşmelerin” tam karşısına konumlanır (Guthier, 1986; Gilbert, 2006).
  • [7] Müzakerecilerin farkında olduğu bir diğer koşuluysa Rawls, David Hume’den (1738: Kitap 3, Bölüm 2, Kısım 2) ödünç almıştır. Buna göre müzakereciler “makul bir kıtlık (ya da aynı şekilde makul bir bolluk)” içinde var olduklarının farkındadır ki bu koşul iki yazar açısından da, adaletin şartıdır. Adalete, ürün bolluğuna ihtiyaç duyulmuyorken yaşanabilecek olası çatışmalarla beraber, temel ihtiyaçların karşılanamadığı (aşırı) bir yokluk döneminde insanların kurallara bağlılık göstermesinin beklenemeyeceği koşullarda ihtiyaç duyulur. Aksi halde toplum (ve toplumla beraber de adalet sistemi) çökecektir.
  • [8] Aslına bakacak olursak Rawls, etnik adaletsizlikler konusunda oldukça suskundur; ayrıca düşünce sisteminde, bu gibi konulara değinilebilecek yeterli alan bulunup bulunmadığı hakkında ciddi bir tartışma söz konusudur. Örnek olarak bkz.: Mills, 2009; Shelby, 2013. Konuyla alakalı olarak adaletsizliğin diğer biçimleri, örneğin cinsiyet temelli adaletsizlikler hakkındaki eleştiriler için bkz.: Okin, 1989; engelli bireylere yönelik adaletsizlikler hakkındaki eleştiriler içinse bkz.: Sen, 1980; Nussbaum, 2006.
  • [9] Sonradan bu ilke, daha zayıf bir argümanla revize edilmiştir. Buna göre insanlar, “tümüyle yeterli olan” temel hak ve özgürlüklere erişim sağlayabilmelidir (2001: 42 – 43). Bu haklarsa kamu yararı gözetilerek çiğnenemez.
  • [10] Burada sözünü ettiğimiz “en kötü koşul” yalnızca “toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler” bağlamında anlaşılmalıdır (Rawls, 1999b: 53). “Doğal” metalar hususunda bir eşitsizlikse (ki buna sağlık da dahildir) bunların dışında kalır çünkü bu gibi doğal metalar, para ve fırsat gibi toplumsal metaların aksine insanlar arasında doğrudan paylaştırılamaz.
  • [11] Rawls’ın yaklaşımında belirgin bir tutarsızlık söz konusudur. İlerleyen dönemde Rawls’ın (2001: 266) fırsat eşitliğinin kaçınılmaz olduğunu ve dolayısıyla bu eşitsizliklerin, daha az fırsata sahip olan kişilerin çıkarına kullanılması gerektiğini öne sürdüğü görülür. Bu düşüncesi, fırsatlar hakkındaki fark ilkesine oldukça benzemektedir.

Referanslar


Ben Davies-A Theory of Justice“, (Erişim Tarihi:11.02.2021)

Çevirmen: Semih Gözen Esmer

Çeviri Editörü: Taner Beyter

1 Yorum

  1. 1. Rawls’ın bu çalışmasını “adalet teorisi” yerine “hakkaniyet (fairness) teorisi” olarak isimlendirmesi daha isabetli olurdu. Çünkü biz adalet kavramını hakların belirlendiği yani bir ortak kurallar setinin bulunduğu ortamda düşünüyoruz. Hakkaniyet ise henüz belirsiz olan alanda, mesela müzakere sırasında yahut anayasa yapımında veya uygulanacak kural bulunmayan yargılamalarda etkili olan bir kavramdır.
    2. Cehalet perdesi ardında bir müzakere düşüncesi hakkaniyete elverişli bir spekülasyondur. Yöntemin makul olduğunu kabul etmek gerekir.
    3. Fakat bu hayali müzakere, fırsat eşitliği gibi karmaşık konular üzerinden bizi makul bir sonuca götüremez. Örneğin, evlenmede fırsat eşitliği olacak mıdır? Bizi kaçınılmaz olarak sınırsız “kamu hizmeti”ne götürecek olan bu yol bireysel özgürlüğe ciddi tehdit oluşturur.
    4. Müzakere konusu olabilecek iki konu vardır: Birincisi özel mülkiyet konusudur. İnsanlar herkesin özel mülkiyet hakkı olmasını ister mi, istemez mi? İkincisi ise ilk konu olumlu cevaplandığında sorulacaktır: Mülkiyeti çok olandan mülkiyeti az olana ne kadar transfer yapılmalıdır? Bu sorunun cevabı her türlü fırsat eşitliğini, sosyal yardımları, devletten beklenen hizmetleri bir bütün olarak kapsayacaktır. Herkese eşit gelir sağlayacak bir sistemin çalışmayacağı ve arzu edilmeyeceği aşikardır. Fakat sıfır vergi ile tam eşitlik arasında hakkaniyete uygun olan transfer seviyesi gerçekten ne olmalıdır? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değil.
    5. Rawls’ın adalet teorisi bize güncel olarak bir şey söyler mi? Sanırım evet. Biz böyle bir müzakere durumunu varsaydığımızda “asgari ücretten vergi alınmasını” kabul eder miydik? Kanaatime göre hayır. Çünkü en varlıklı olandan alıp en düşük gelirliye aktarma yapılması vicdana uygun olacaktır. Asgari ücretli bir kişinin toplumda fırsat eşitliğini elde edebileceği kuşkulu olduğu için topluma karşı borçlu değil alacaklı olması gerekir. O zaman bu verginin hukuki olsa da hakkaniyete uymadığını söyleyebiliriz. Rawls’ın yöntemini kullanarak demokratik temsil ve kanunlar yoluyla sağlanamayan bir hakkaniyet tespiti yapabilmekteyiz.
    6. Bu makaleyi çevirip yayımladığınız için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Karl Marx'ın Yabancılaşma Anlayışı - Dan Lowe

Sonraki Gönderi

Ötanazi veya İyi Ölüm - Nathan Nobis

En Güncel Haberler Analitik Felsefe