Cehennem Problemi: Allah’ın Adaletinin Sınırları – Talha Gülmez

/
1765 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Cehennem Problemi, din felsefesi literatüründe “mutlak iyi bir varlık” ile “cehennem” gibi sonsuz bir kötülük kaynağının varlığı arasındaki çelişkiye dikkat çeken bir problemdir. Bu probleme Hristiyan teologlar ve din felsefecileri şöyle ya da böyle (bazen Kötülük Problemi içerisinde, bazen bilahare bir problem olarak) eğilmişlerse de İslam felsefesi içinde pek ilgi görmediği söylenebilir. Birkaç farklı şekilde yaptığım aramalarda buna dair İslam özelinde ne Türkçe ne İngilizce tek bir akademik makale bulamamamın epey ilginç geldiğini belirtmem gerek. Bu yazıyı İslam’ı ve cehennem anlayışını merkez alarak yazacak olsam da bu problem aynı ya da benzer cehennem anlayışının olduğu tüm dinler için geçerlidir. İslam özelinde tartışıyor olmamın birkaç sebebi var, birincisi İslam’a -Hristiyanlıktan ve diğer dinlerden- daha hakim olmam, ikincisi bu problemin İslam içinde herhangi bir makul çözümünün olmayışının gerçekten İslam aleyhine çok güçlü bir kanıt olarak ileri sürülebileceğini düşünmem, ve üçüncüsü felsefi olarak kimsenin tartışmaya yanaşmamış olması. Umarım buradan bir tartışma kıvılcımı çıkartmayı başarabilirim. Yapmayı düşündüğüm şey öncelikle klasik formülasyonu sunmak, sonrasında İslam özelinde daha sorunlu hale getiren unsurları tartışmak.

Problemin klasik formülasyonu şöyle:

  1. Allah mutlak iyi ve adildir.
  2. İşlenen her kabahatin cezası, kabahate ölçülü olmalıdır. (Ölçülülük İlkesi)
  3. Allah, sonlu bir evrende, sonlu kabahatler için sonsuz yahut çok uzun ve şiddetli bir cezayı (cehennem) uygun görür.
  4. O halde Cehennem adil değildir.
  5. O halde Allah yoktur.

Cehennem Problemi bu haliyle çok açıktır. Ölçülülük İlkesi’nin sezgisel olarak doğru olduğunu varsayıyorum. Eğer birisi marketten salam ve sosis çalarsa bunun cezası idam olamaz, zira idam ile hırsızlık arasında bir ölçüsüzlük vardır. Eğer bir mahkeme böyle bir karar verseydi herkes bunun adaletsiz olduğunu söyler, protestolar yapılır ve resmi ve gayriresmi her yoldan bunun hesabının sorulması istenirdi. Şimdi şunu düşünün; Murat adlı bir kişinin bir mahkemece suçlu bulunduğunu ve şu cezaya çarptırıldığını öğreniyorsunuz:

  • Alnı, böğrü ve sırtı kızgın ateşle dağlanacak.
  • Ateşle derisi kavrulacak.
  • Yemek olarak zakkum ağacı ve diken yiyecek ve kaynar su içecek.
  • Başından aşağı kaynar su dökülecek.
  • Bu ceza sonsuza kadar sürecek.

Bu durumda şu iki senaryo aklınıza gelir; Ya Murat sadece dünya değil tüm evrende yaşamış en kötü kişilerden biridir, öyle suçlar işlemiştir ki insanın aklı hayali alamaz ya da mahkeme dünya üzerinde kurulan en adaletsiz mahkemedir. Burada ikinci şıkkın doğru olduğunu düşünmek için iyi bir nedenimiz var: Ölçülülük İlkesi. Murat, Stalin’den yahut Hitler’den daha çok kötülük yaptığını ya da daha çok kötülüğe sebep olmuş bile olabilir. Fakat bu ceza bu kabahat için bile fazladır. Murat ne yapmış olursa olsun sorumlu sayılacağı doğrudan ve dolaylı etkileri sonlu olmak zorundadır çünkü kendisi sınırlı bir evren ve zamanda var olmuştur ve eylemlerini sınırlı bir süreçte, sınırlı sayıda kişiye karşı sınırlı güçle gerçekleştirmiştir. Gerçekten çok büyük acılara sebebiyet vermiş olabilir, ama sonsuz acıya sebebiyet vermiş olamaz. Fakat mahkeme Murat’a sonsuz ya da sonlu bir zaman diliminde sonlu bir işkenceyi uygun bulmamış, sonsuz zamanda sonsuz işkenceyle cezalandırmıştır. Murat ne yapmış olursa olsun mahkemenin bu kararı ölçüsüz ve adaletsizdir. Eğer bu mahkemenin adaletsiz olduğuna hükmetmişsek Allah’ın da adaletsiz olduğuna hükmetmemiz gerekir, zira mahkeme ile Allah’ın verdiği cezalar aynıdır. (Tevbe/35, Muddesir/29, Vakia/41, Duhan/46…)

Belki çok büyük acılar çektirmiş kişiler için cehennemin adil olabileceği savunulabilir bir şekilde. Fakat sıkıntı bununla bitmiyor, zira Kuran’a göre sonsuz cehennem azabını hak eden kişilerin kafirler olduğuna dair pek şüphe yoktur. Mesela;

Bakara / 39:
İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte bunlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

Bakara/217:
Sizden kim dininden döner de, kâfir olarak ölürse; öylelerin bütün yapıp ettikleri, dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar ateşin halkıdır. Orada sürekli kalacaklar.

Al-i İmran / 91
Şüphesiz inkâr edip, kâfir olarak ölenler var ya; dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

Fetih / 13
Kim Allah’a ve elçisine inanmazsa bilsin ki; şüphesiz biz, inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık.

Kuran’da en çok yinelenen konulardan birisi kafirlerin cehennemde cezalandırılacağı konusudur. Onlarca ayeti baştan sonra reddetmeden müslüman olmayanların sonsuza kadar işkence göreceği sonucuna ulaşmamak mümkün değildir. Bu ayetlerin doğru okumasının bu olduğundan hemen hemen emin olabiliriz. O zaman sorumuz şu: Bir insanın ateist, deist, Hristiyan, Yahudi, Budist vb. olması işlenebilecek suçların en büyüğü müdür? Eğer en büyüğüyse sonsuza kadar işkenceyi gerektirir mi? Kimseyi uğraştırmadan kısaca cevap vereyim: Hayır. Yanlış bir metaetik teoriye (Naive/Reforme Edilmemiş İlahi Buyruk Teorisi) inanmadan buna evet demenin bir yolu yok. Bu sorunun içinden nasıl çıkılabileceğine dair en ufak fikrim yok, aslında içinden çıkılabileceğini düşünmüyorum bile. Birkaç tatmin edici olmayan cevap girişiminden bahsedebiliriz yine de.

A: “Bunu imtihan mantığıyla değerlendirmemiz gerekir.” Açıkçası bunun nasıl çözüm olabileceğini göremiyorum. Hangi imtihanın sonucu imtihandan kalanların işkence görmesi olabilir? Bu olsa olsa imtihan baştan sona adaletsiz ve gayrıahlaki olduğunu gösterir, sonucun adil olduğunu değil.

B: “Biz ahirette ne olacağını bilemeyiz, Allah adildir ve adaletine güvenmemiz gerekir.” Bu cevap iki açıdan sıkıntılı. Birincisi ahirette ne olacağına dair onlarca apaçık ayet var, bunları reddetmeden bu sonucu çıkaramayız. İkincisi, zaten yaptığımız şey Allah’ın adaletsiz olduğuna dair delil getirmeye çalışmak, buna Allah’ın adil olduğu yanıtını vermek kötü bir mantık yürütme olur. “Allah XYZ nedeniyle adaletsiz”e “Allah adildir.” şeklinde yanıt veremeyiz, zaten sorun Allah’ın adil olmadığını gösterebiliyor olmamız.

C: “Allah’ın bizim bilmediğimiz nedenleri olabilir, bizim kapasitemiz sınırlıdır, onun eylemlerini anlayamayabiliriz.” ya da teknik ismiyle “Şüpheci Teizm” savunması. Bu savunmayla ilgili gördüğüm en büyük sıkıntı şu: Allah’ın bize adil ile adil olmayanı ayıramayan bir zihin verdiğini ima ediyor. Eğer tüm ahlaki sezgilerimize ve adalet anlayışımıza bu kadar ters bir şey ahlaken iyi olabiliyorsa, bizim tüm ahlak ve adalet algımızı sorgulamamız gerekmez mi? Öncelikle bu bize ahlak felci geçirtir, neyin doğru veya neyin yanlış olacağını asla bilemeyeceğimizi söyler. İkincisi de Allah’ın bize çok sorunlu bir beyin verdiğini, ve bu yüzden de birçok adaletsizlik ve kötülüğün kaynağı olduğunu ima eder. Bir teistin bu yola girmesi çok sıkıntılı olacaktır.

Bunların dışında görebildiğim bir savunma yok. Bu üç açıklamadan en umut vaat edeni C gibi duruyor, fakat o bile fazla zayıf. Elimizdeki en makul seçeneğin (5) numaralı önermeyi kabul etmek olduğunu düşünüyorum. Sahip olduğumuz bilgiler ışığında Allah’ın olmadığı (diğer bir deyişle İslam’ın yanlış olduğu) sonucuna ulaşıyoruz. Şüphesiz bu sonuca itiraz edilecektir, edilmesini de isterim. Zira entelektüel tartışmalar felsefi sorulara doğru cevapları bulabilmek için bildiğimiz en iyi yöntem.

Bağlantılı Diğer İçerikler

Cehennem Problemi’ne Teistik Bir Yaklaşım – Ömer Çağrı Akarsu
‘Cehennem Problemi’ Tartışmasına Katkı – Taner Beyter

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde İngilizce Öğretmenliği okuyor. Yoğunlaştığı alanlar ahlak ve siyaset felsefesi olmakla birlikte politik iktisat ve evrimsel ve bilişsel psikoloji de ilgisi kapsamına girmektedir.

15 Yorum

  1. Biraz sığ bir değerlendirme olmuş. Öncelikle Allah ın ya da tanrının varlığını mı tartışıyoruz yoksa İslam ın mı? Ya da Allah ın adaletli olup olmadığını mı tartışıyoruz yoksa Allah ın var olup olmadığını mı? Buna karar vermek gerek.
    Eğer önergeniz, İslam daki Allah bu üç sureye göre adaletsizdir dolayısıyla yoktur ise bile öncelikle Kur an ın değiştirilmiş olma ihtimali var. İnanç aksini savunsa da değiştirilmiş olabilir.Ya da ikinci ihtimal “cehennem ateşi” “kafir” gibi kavramlarla tamamen başka şeyler kastedilmiş olabilir. Üstelik, Kur an ı bütünsel olarak yorumlamak gerek. Yani üç surenin çevirisini yorumlarken bile belli bir teolojik bilgi gerek.

    • Muhtemelen ”Allah” ile kastettiği herhangi x özelliğine sahip olan Allah anlamında. 2 şekilde de olabilir bu :

      herhangi a özelliğine sahip bir x , o a özelliği olmadan x liğinden bir şey kaybeder (kabuğu olmayan , yenildiğinde çikolata tadı veren ve şekli fıstığa benzeyen genetiği değiştirilmiş bir ceviz hala ceviz midir değil midir gibi. Muhtemelen çoğu kişi o artık ceviz değildir diyecektir)

      Diğeri de çok basit mantık kuralı. Tanım neyse ona göre hareket ediyorum. Tanıma uymayanı yok TANIMA GÖRE yok sayıyorum (günlük hayat çoğu zaman tanımın getirdiği sınırlamalara göre işlemediği için bu ters geliyor. Cevizi kabuğu olmak bakımından tanımlamaya çalışırsam kabuğu olmayan cevizi ne yapacağız diye itiraz gelebilir mesela)

  2. Bu olaya tarihsel’de yaklaşabiliriz belki bu ayetler o zamanın müşriklerinden bahsediyor olabilir kendilerin apaçık deliller sunulanlar ve bu zamanın kafirleri için ne tür bir azap olabileceğini bilmiyoruz
    NOT:bu sadece bir fikir belki öylede olmayabilir

  3. KENDIMCE CEVABIM:
    1. Bir insan sadece sosis çalarak Hitler kadar kötü olabilir. Yalnızca o soykırım işini yapacak imkanı yoktur veya bu işlere kafa yoracak imkanı yoktur ve yapamıyordur. Öyleyse Hitlerin sosis çalan o adamdan daha çok ceza çekmesi gerektiğini söyleyemeyiz. Hitlerin sosis çalacak kadar yoksul mu yoksa devlet başkanı olacak kadar şanslı mı olacağını belirleyen kaderdir.
    Belki sosis çalanların yarısı soykırım yapacak kadar kötü bir ruha sahiptir, ancak imkansızlıklar içinde de bir hayata sahiptir.
    Ameller niyetlere göredir Allah o kişiye katil ruhundan ötürü bir katilin cezasını vermelidir.

    Bu şu sonucu çıkarmamızı sağlar. Bir kişinin yaptığı işin kötülüğü ile o kişinin alması gereken ceza aynı olmak durumunda değildir.
    Zaten ahlak felsefesinde derin düsünürsek kaçınılmaz şeylerden biri de suçlu gözükmek ile kisinin içinin suçlu olması çok ayrıdır.

    2. sonlu hayattaki yaptıklarımızın sonucu sonsuz cezaya nasıl denk olabilir.
    Cehennemin ebedi oldugu ebedinin Kuranı Kerimde uzun zaman anlamlarinda da kullanıldıgı tartısılmıştır. Lakin ben cehennemi sonsuz kabul ederek bu sorunu çözmeye çalışacağım.
    Öncelikle cezalara aynı romanlardaki gibi ilahi bakış açısıyla bakmalıyız.
    Bir kişi hırsızlık yaptığinda katil kadar suçlu olabilir demiştik. Aynı zamanda katil ya da soykırım yapacak kadar gücü olup soykırim yapmadan da soykırım yapmış gibi suçlu olabilir. Çünkü o kişi soykırıma ihtiyacı yok veya işine gelmiyor diye yapmamıştır. Yoluna çıkacak bir soykırım gerektiren durum olduğunda en vahşi insana dönüşmeye hazır bir ruhu veya belki dünya görüşü vardır. Bu adam da soykırim yapmış gibi soykırım yapmadan suçludur.
    çünkü Allah ruh hallerine ceza keser. Geleneğimizde niyet önemli denmesi de bundandır.
    Kafirlik ise (bile bile yapılan kafirlik) öyle bir ruh halidir ki ister hiç günah işlenmeden yapıliyor olsun. Allahın affetmeyeceği en içinde pislik görülen ruh hali kafirliktir. İnsanlar dünyada ceza gerektiren suçları çogu zaman çevresel yonlendirmeler ve genetik yatkınlikları sebebiyle yaparlar. Ama Allaha isyan insanın doğrudan ruhunun işlediği bir günahtır ve sinedekini açıga döker. Bu yüzden suç işlememiş inkarcılar bir namussuzdan daha çok ateşe laik görülmektedir.

    Şimdi işte ortak koşanların günahkar olmuş inanan insanlardansa cehenneme gitme sebebi işte budur. İyi düsünülünce ahlaki kararlarımiz, bazı yönlerden bir halisinasyondur. Sosis çalan sandığımızdan daha suçlu veya hiç suç islemeden suçludan daha suçlu olabiliyor.
    Bunun dısında
    Sonsuz cehenneme alışıliyor mu? Ateş kelimesi biz acıyı anlayalim diye mi kullanıldı ayetlerde? Yok olmak daha buyük bir ceza midır? Cehennemden cıkilır mı? Kimler kafir sayıyılır?
    Bunlar tartışılabilir.

  4. Bence bir teist cehennem sorununu onun sonlu olduğunu ve tasvir edildiği tarzda iskenceler içermediğini söyleyerek çözebilir. Yapılan elestiri islamin ortodosk yorumuna yönelik olduğu için diğer reforme edilmiş akimlar bu eleştiriyi güçlü bulmayacaklardir. Her halükarda cehennem sorunu bizi İslam’ın yanlış olduğuna götürmek zorunda değil zira herkes klasik yorumu tercih etmek zorunda değil.

  5. Geleneksel İslam Anlayışına göre cehennemde sonsuz kalacak kişiler sadece şirk koşmuş kişilerdir. Kişinin diğer günahları nitelik ve nicelik açısından ne kadar büyük olursa olsun sonsuz cehennemle cezalandırılmayacaktır. Şirkin niye böylesine büyük bir cezayı hak ettiği konusu aslında Geleneksel İslam düşüncesinin tam özünde bulunuyor. Muhtemelen bu argümanın çok spesifik olarak ele alınmamasının sebebi bu. Yine de ben bir kaç kaynakta özel olarak tartışıldığını hatırlıyorum. Ama bu kaynaklar akademik kaynaklar değildi. Zaten İslam düşüncesine dair fikirleri sadece akademik kaynaklarda aramak bence büyük bir hata çünkü asli kaynakların neredeyse tamamı batılı anlamda akademik kaynaklar değil.

    Geleneksel İslam’da kafirin kim olduğu, neden sonsuz cehennemi hakettiği ve cehennem tasvirleri çok ciddi anlamda merkeze alınıyor zaten. Umuyorum bu görüşleri özetleyip makaleye cevap verebilecek bir yazı çıkar.

  6. Geleneksel İslam’da “Ateist, Deist, Hristiyan, Yahudi, Budist vb.” doğrudan sonsuz cehennemle cezalandırılacak doğru değil bu arada. Bu kişileri islam’ın tebliğinin ulaşmış olması gibi bir şart var. Bu şartın nasıl sağlanacağıysa çok net değil. Sadece böyle bir dinin ve peygamberinin varlığından haberder olmak bu şartı sağlamayabilir. Böyle kişiler fetret ehl-i diye özel bir fıkhi konumda değerlendiriliyorlar.

    Bununla ilgili bir diğer husussa kimin ruhunu hangi halde teslim edeceğinin bilinememesi. Kafir ya da müslüman olarak bilinen biri ahirette diğer durumda olabilir. O yüzden kişi ne kendisini ne de başkasının cennet ve cehennemle yargılayamıyor zaten. Bu konu hakkında zalim ve kafir olarak öldüğü bilinen şahıslara dahi (Yezit gibi) lanet edilmemesi kafirlere ve zalimlere bir küme olarak lanet edilmesi derecesinde hassas bir düşünce var.

  7. bir yaratıcının, yarattığı kulun, sırf kendi varlığını inkar etmesi nedeniyle sonsuza kadar azap etmesinin adil olduğunu düşünmek ilahi buyruk argümanından farklı değildir ki o zaman konu üzerinde tartışmanın anlamı yoktur

  8. Öncelikle şunu eklemek istiyorum. Yazınızda bu konunun islam literatüründe tartışılmadığını belirtmişsiniz. Demek ki literatürü iyi incelememissiniz. Bu tip araştırmaları yaparken sadece yök tez, isam, dergipark gibi yerlere bakarak araştırmamanızı öneririm. Bunun dışında size önerebileceğim iki adet kaynak vardır. Bunları gözden geçirmeninizi öneririm.
    1) Namık Kemal Okumuş, Sonsuzluk Sonsuz mudur?
    2) Namık Kemal Okumuş, Küpten Taşanlar

  9. Bir insanın sırf başka bir insana inanmadığı için sonsuza kadar yakılmayı hakedeceğini iddia etmek çok saçmadır, üstelik bu kişinin 1400 yıl evvel yaşadığı iddia ediliyor ve gerçekte yaşayıp yaşamadığı dahi tartışmalı ve elle tutulur kanıttan yoksunken.
    İnsanların dinini yaşadığı toplum belirler, hristiyan ailede doğan insan hristiyan, yahudi ailede yahudi, hindu ailede hindu, müslüman ailede doğan kişi müslüman olur bunu kendisi seçmez, bu kültürün içerisine doğar ve baskın kültür tarafından şekillenir. Tanrı inancına göre insan tanrı tarafından her haliyle yaratılır, kötüyse kötü yapan, iyiyse insanı iyi yapan tanrıdır, insanın karakterini şekillendiren ortam, çevre ve aileyi tanrı verir yani tanrı inancına göre, dolayısıyla suçlu varsa bu tanrı olmalıdır, yukarda savunu yorum yapmaya çalışan arkadaşların yorumları ya çok zorlama ya da mantıksızlık içeriyor kaale almaya değmez..

  10. “Bu savunmayla ilgili gördüğüm en büyük sıkıntı şu: Allah’ın bize adil ile adil olmayanı ayıramayan bir zihin verdiğini ima ediyor.”
    Ama sizin burada yaptığınız insan eylemlerinin nasıl olup olmaması gerektiğinden çok Allahın eylemleri hakkında tahmin yürütmek ve böyle yapmazdı demek. Zihnimizin kapasitesinin insan eylemleri ile sınırlandırılması nedeniyle cehennemin adil olup olmadığını bilemeyiz demek bana makul bir cevap gibi gelirdi.

    Cehennem acısının dozu değil de süresi sadece sıkıntı ise buna ilahiyattaki farklı yorumları benimseyerek de cevaplandırabiliriz bence. İbn arabi filan cehennem ateşi sonsuz değil diyor kafirler için bile. Ne kadar benimsenen bir yorum tartışılır tabi.
    Bi de reforme edilmemiş ilahu buyruk teorisi nasıl yanlışlığı kanıtlanmış bir teori?

    Konu hakkında yorumum İslamın tarihsel olarak eleştirilmesi gerektiği. Kuranda meryemlerin karıştırılması hadisesi islamı felsefeden çok sosyal bilimlerin yanlışlayacağı bir konuma koyuyor. İncelemeyen varsa tavsiye ederim. Hristiyan doğubilimcilerden tut ta kuranı duyan ilk hristiyanlara uzanan ciddi bir sorun ve tatmin edici cevap yok. Bi de şeriatı savunmadan islamı savunmak çok zor şeriat bence ahlaki sezgilere savaş açmak oluyor. Bırak cehennem problemini mürtedin katli ve recmde zaten yapmak lazım bu sorgulamayı.

  11. Eğer size şöyle bir duyuru yapılsa: “Bir saat içinde şehre yakıp yıkıcı bir kasırga gelecek, eşyalarınızı toplayın ve şehri terkedin!” Bu duyuruya verilecek mantıklı bir yanıt ne olabilir?

    A şıkkı: “Ah inanmıyorum ya, kasırgalardan nefret ederim! Unut gitsin, bir Allah varsa neden böyle bir şey yapıyor ki, biz kasırga hak edecek ne yaptık, ben buna inanmıyorum.Kasırga geldiğine falan inanmak istemiyorum, kasırgalardan nefret
    ederim, unut gitsin!” dersin.

    B şıkkı: Sen istesen de istemesen de, bir saat içinde bir kasırga gelecek ve bütün şehri yok edecek. Bu yüzden eşyalarını alıp toz olursun.

    Bizim inancımıza göre, Allah kıyamet gününü yarattı, cenneti yarattı, ve evet, cehennemi de yarattı. İstediğin kadar ağlayabilir, şikayet edebilir, “İnanmıyorum uff nasıl olur! İstemiyorum!” diyebilirsin, istediğini yap, bu hala böyle. O gün hala var. Ve hala da yaklaşmakta. Cehennem hala var.

    Yokmuş gibi davranabilirsin, hatta bu belki seni geçici bir süre mutlu da eder, ama yokmuş gibi davransan da derinlerde bir yerde bunun geleceğini bilirsin. Herkes bir gün öleceğini bilir.

    Allahu Teâlâ, Kuran’da kıyamet günü hakkında, cehennem hakkında çok çok korkunç, feci bir şekilde ürkütücü tanımlar yapmış, onu çok korkunç grafiklerle anlatmıştır.

    İnsanların yüzüne kaynar su, kaynar irin kaynar kan dökülüyor, insanlardan rosto yapılıyor, cehennemin kendisi bile ateşten korkuyor, ateş ‘daha yok mu’ diyor, acımasız zebaniler duruyor başında, deriler yanıyor sonra yenileniyor tekrar yanıyor, kişi cehennemin dışından en ufak soğuk rüzgarın birazını hissediyor..

    ‘Ben galiba en kötü yerde olmalıyım’ diyor, kişi ateşte yanıyor, ‘su görüyorum orada’ diyor, su daha iyidir deyip suya gidiyor ve kaynar suyun içine atılıyor, ‘hayır, ateş daha iyi, ateşe gideyim’ diyor ama ateş de derisini yüzüyor, sonra tekrar suya gidiyor, bu ikisi arasında tavaf ediyor ve daha bir çok grafik tasavvurlar…

    Bunların hepsi Kur’an’da geçer. “Biraz sonra gelecek ayetler şu şu şu yaş çocuklar için uygun olmayan görüntüler içeriyor” der gibi neredeyse. Televizyonda o görüntüler olsa dersin ki “Bunu kim televizyona koyar ki” ve hemen kanalı değiştirirsin.

    Şöyle ki, aynı kıyamet günü, aynı şekilde diğer Peygamberlere (aleyhimusselam) de verilmişti. Çünkü inanç ve ahlak ile ilgili konular hiç değişmemiştir.

    Aynı şeyler farklı Peygamberlerden aktarılmıştır. Peki. Kuran’da İsrailoğullarına yapılan eleştirilerden biri de neydi? “Kalpleri katılaştı.” Bizim ise, İslam’dan öğrendiğimiz şey, kalbin yumuşadığı yerlerden biri de ahiretin hatırlatıldığı zamanlardır.

    Cemaatle kılınan namazlarda -cemaat ne okunduğunu anlıyorsa-, cennet, cehennem, Allah ile buluşma, kıyamet günü ile ilgili ayetler geldiğinde cemaatten ne duyarsınız? Ağlama sesleri duyarsınız.

    Başka bir deyişle ahiretin hatırlatılmasındaki amaç ne? Kalplerin yumuşaması. Kur’an’da İsrailoğullarına yapılan ithamlardan biri de neydi? Kalplerinin katılaşması. Şimdi bu ikisi arasında bir bağlantı bulacaksınız.

    Onlar, sistemli bir şekilde, ahiretle ile alakalı hemen hemen her şeyi, kitaplarından sildiler. Aslında bakılırsa Museviliğin hemen hemen her tarikatı, ahiret söz konusu olduğunda sadece cennete inanmaktadırlar.

    Hatta bazıları, Yahudi olmayan herkesin öleceğine ve yer yüzünde kalacak insanların ise Tanrının buyruklarını takip edenler yani Yahudiler olacağına inanırlar. Yani tüm konsepti sildiler. Hristiyan toplumuna ise uzun yıllar sonra modern zamanda olan şey şu ki; televizyonu açıp onların en ünlü şovlarını izlerseniz (the simpsons, family guy, south park gibi), sürekli dalgası geçilen şey nedir? Tanrı, cennet ve cehennem.

    Cehennemde iki boynuzlu her yeri kırmızı bir şeytan figürü, ateş, cehenneme gidip birilerine azap edip geri gelen kişiler, bunların hepsi alaya alınır. Onlar için bir şaka olmuştur.

    Modern film kültüründeki bu şaka haline gelen cehennem algısı nereden geliyor? İncilden. Artık bu eğlence veren bir şey haline gelmiş.

    Allah’ın, bize cehennemin tanıtımını vermesi, 1400 yıl geçmesine rağmen Müslümanların cehennemle ilgili şaka yapamaması, O’nun çok büyük bir rahmetidir. Bizden önceki milletler sadece Allah’a inanmayı değil, aynı zamanda ahiret gününü de alaya aldılar ve inanmadılar.

    Peki sen bu uyarıyı ciddiye alsan da almasan da bu şey yaklaşmıyor mu? Senin, o kadar yıl geçmesine rağmen, hala bu işin ciddiliğinin farkında olman Allah’ın bir lütfu değil midir? Bu bir lütuf mudur bir azap mı? Yine de bazıları Kur’an’daki bu azap ayetlerini okuyor ve “Neden!?” diye soruyor. Buna cevap tâ ilk Peygamberlerin (aleyhumusselam) zamanında söylendi zaten, bu yeni bir şey değil.

    Hristiyanlar “Bizim kitabımızda azap ayetleri yok” diye kendileriyle gurur duyuyorlar. Aslında vardı. Onlar çoğu şeyi yok etti. Bu gurur duyulacak bir şey değil. Ben şimdi bilmeyi, azabın içinde olmaya tercih ederim! Ben şimdi bu tanımları okuyup çıldırıp kendimden geçip de kendime çeki düzen vermeyi, orada son bulmaya tercih ederim.

    Şeytanın en büyük ataklarından biri de budur: “Baksana Kur’an cehennemi nasıl da tarif ediyor, bak sana ne yapmak istiyor görmedin mi? Bu nasıl bir Allah da seni böyle cezalandırmak istiyor? Sen ona ne yaptın ki?” Kafanı bu düşüncelerle doldurmak istiyor.

    Allahu Teala buyuruyor ki:

    “Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır, zaten onları bunun için yarattı.” Hud/119 ve yine Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Oraya ancak insanlığın en kötüsü, en berbat kimse atılır.” Leyl/15

    Kuran’daki cehennem tasvirleri, Allah’ın rahmetinin bir ürünüdür. Nasıl mı? Rahman suresi, cehennem azabının en korkunç şekilde anlatıldığı yerlerden biridir. Hemen sonra Allahu Teala buyuruyor ki:

    “Ve Allah’ın huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.” Rahman/46

    Şimdi anlaşılıyor mu neden rahmet ürünüdür? Seni bu kadar korkuttum, ve eğer korktuysan, sana iki cennet veriyorum, tebrikler. Buna rahmet denir işte. “Rahmân” ancak buna diyebilirsin. Cehennemi bile rahmete dönüştürene.

    Diyebilirdi ki ‘ve kim iman ederse’ ya da ‘kim teslim olursa’ ya da ‘kim iyi amel işlerse! O ne buyurmuş: Kim korkarsa. Ve bizi korkuttu. Seni o kadar çok korkutuyor ki “Hey! Cennet o tarafta. Oraya git” demek için. Subhanallah. Hamdet ki, bu ne olursa olsun gelecek olan gerçeği sana göstermedi, sadece tanımladı.”

  12. Cehennemin de cennetin de kuran’a göre sonu var.
    Kuran yazarı, ne cehennem için ne de cennet için kendisi için kullandığı sıfatları kullanmıyor. Ebedi kelimseni sonuszluk manasında kullanmıyor yani.
    28/88’de de geçtiği gibi “O hariç her şey yok olmaya mahkumdur.” O hariç her şeyin sonunun geleceğini daha nasıl açık ifade edebilir?

    Bu arada bir teist olarak yazıya tamamen katılyorım. Eğer bir davranışın karşılığı sonsuz işgence olsaydı bu adil bir davranış olmazdı. Buna yapılan itirazlar da gerçekten çok komik. Allah’ın bizim algımız dışında şeyler planladığı aşikar. fakat bu konuda da aynı şeyi düşünürsek, Allah’ın kendisini tanıtırken kullandığı adil sıfasıtını aklımızla anlayamadığımızı söylemiş oluyoruz. Buradan çıkan sonuç da Allah varsa bile onu kavrayamayacağımız oluyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Devlet Dostunuz Değildir - Talha Gülmez

Sonraki Gönderi

Faydacı Bir Filozofun Bakış Açısından Amerika’nın Koronavirüs Salgınına Müdahalesi - Johnathan Flowers & Helen De Cruz

En Güncel Haberler Analitik Felsefe