‘Cehennem Problemi’ Tartışmasına Katkı – Taner Beyter

/
549 Okunma
Okunma süresi: 10 Dakika

Dergimiz yazarlarından Talha Gülmez yaklaşık bir ay önce “Cehennem Problemi: Allah’ın Adaletinin Sınırları” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısını da “Şüphesiz bu sonuca itiraz edilecektir, edilmesini de isterim. Zira entelektüel tartışmalar felsefi sorulara doğru cevapları bulabilmek için bildiğimiz en iyi yöntem.” şeklinde tamamlamıştı. İlerleyen günlerde bu yazı epey tartışıldı ve bazıları haklı ancak çoğu haksız eleştirilere maruz kaldı. Fakat bir hafta önce Ömer Çağrı Akarsu’yun kaleme aldığı “Cehennem Problemi’ne Teistik Bir Yaklaşım” adlı eleştiri metnini yayınladığımızda tartışma farklı bir hal aldı. Bu yazımda hem Gülmez’in hem de Akarsu’nun yazılarını inceleyerek bir değerlendirme yapacağım.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu yazı “kimin tamamen haklı” veya “tartışmanın galibi” olduğunu belirlemekle ilgilenmemektedir, amacımız Gülmez’in de belirttiği gibi entelektüel bir tartışmanın ilerlemesine katkı sağlamaktır. Ayrıca yazımızda yeni bir şey söyleme iddiasında da bulunmuyoruz. Amacımız var olan tartışmanın sınırlarını genişletmek ve ilgili okuyucuların dikkatini bu tartışmaya daha fazla çekmektir.

Gülmez yazısına cehennem problemini şu şekilde formüle ederek başlıyor:

“Problemin klasik formülasyonu şöyle:

  1. Allah mutlak iyi ve adildir.
  2. İşlenen her kabahatin cezası, kabahate ölçülü olmalıdır. (Ölçülülük İlkesi)
  3. Allah, sonlu bir evrende, sonlu kabahatler için sonsuz yahut çok uzun ve şiddetli bir cezayı (cehennem) uygun görür.
  4. O halde Cehennem adil değildir.
  5. O halde Allah yoktur.”

Şüpheci teizmin perspektifinden bakmanın anlamsız olmayacağını düşünüyorum; kabahate göre ölçülü olmak olarak dile getirilen Ölçülülük İlkesi tam olarak nedir? Gündelik yaşamda ve insan ilişkilerinde; çoğunlukla da hukukta böyle bir ilke olduğunu biliyoruz; ancak sonsuz kudretli, ahlaken kusursuz ve mutlak iyi bir Tanrı’yı düşündüğümüzde aynı “Ölçülülük İlkesi”nden söz edip edemeyeceğimizden şüphe edilebilir. Dolayısıyla böyle bir varlık söz konusuyken Ölçülülük İlkesinin uygulanabileceği net değildir. Böylesi bir şüpheci teist pozisyon; pozitif bir argüman sunmasa dahi, Gülmez’in karşı argümanının temelinde yer alan Ölçülülük İlkesi’nin Tanrı’nın davranışları ve verdiği cezalar söz konusuyken uygulanabilir olduğundan çok da emin olmamamız gerektiğini pekala iddia edebilir gibi görünüyor. Bu benim gibi bir ateistin makul görebileceği bir cevap olurdu; çünkü şüpheci teist “eğer teist Tanrı varsa; yani mutlak iyi, ahlaken kusursuz ve sonsuz kudretli bir Tanrı varsa” şeklinde şartlı bir önerme kuruyordur; ve bu şartlı önerme dahilinde söz konusu varsayım çok da kusurlu görünmüyor. Ancak Gülmez böyle bir eleştirinin gelebileceğini tahmin edecek kadar konuya hâkim; bu sebeple yukarıda alıntıladığımız formülasyondan sonra Ölçülülük İlkesi ile kast ettiğini açmaya çalışarak; bu ilkenin sezgilerimiz ile gayet uyumlu olduğu yönünde bir gerekçelendirme sunuyor. Diğer yandan “kafirlerin” cehenneme gidip gitmeyeceği gibi İslami kaynaklara epey vakıf olmayı gerektiren bir tartışmaya girmekten çekiniyorum, bu nedenle Gülmez’in “kafirler” başlığı altındaki ifadelerine değinmeyeceğim.

Yazsının ilerleyen bölümünde Gülmez, Cehennem Problemi’ne karşı olası üç cevabı sayıyor ve üçünü de reddediyor:

  • A: “Bunu imtihan mantığıyla değerlendirmemiz gerekir.” 
  • B: “Biz ahirette ne olacağını bilemeyiz, Allah adildir ve adaletine güvenmemiz gerekir.”
  • C: “Allah’ın bizim bilmediğimiz nedenleri olabilir, bizim kapasitemiz sınırlıdır, onun eylemlerini anlayamayabiliriz.

Gülmez’in reddettiği bu üç itirazdan ilki (A), bir tür ruhsal olgunlaşma teodisesine (kimileri için imtihan teodisesi ve ruhsal olgunlaşma teodisesi birbirinden farklıdır.) benziyor. Bu itiraz, eğer bu dünya bir imtihan ise bu imtihan sonucunda; bu türden sonsuz ıstırapların var olduğu bir cehennemin var olmasının çok şaşırtıcı olmayacağı cevabını veriyor. Gülmez ise bunu reddederek “Hangi imtihanın sonucu imtihandan kalanların işkence görmesi olabilir?” diye soruyor. Bir teist bu durumda, imtihanın sonuçlarını bilen bir kişinin, bu sonuçları bilmesine rağmen “İslam açısından ahlaken yanlış olanı” seçiyorsa “bu sonuçlara katlanmayı da göze almış olması gerekeceği” şeklinde cevap verebilir, ki Akarsu da yazısında bundan söz ediyor. Ancak İslam açısından ahlaken yanlış olan şeyler yapmanın sonucunun sonsuz bir cehennem olduğunu bilsek dahi, bu ortada bir adaletsizlik olduğunu yani; sonlu dünyadaki sonlu eylemler nedeniyle sonsuz acılar çekmeyi barındıran bir cehenneme gitmek gerektiğini, gerekçelendirmiş olur mu?

İslam’da sonsuz ıstırapların olduğu bir cehennemin var olduğunu baştan varsayıyorum ve bu türden bir İslami cehennem yorumuna karşı bu soruyu soruyorum, eğer sizin İslam anlayışınızda cehennem sonsuz değilse, bu soruyu görmezden gelebilirsiniz. Sanki bu imtihan bir yönüyle bizzat bireyi bir yönüyle insanları ele alırken, bir diğer yönüyle de insanlar ile teizmin kusursuz Tanrı tasavvuru arasındaki bir imtihan gibidir; imtihanın taraflarından biri imtihanı hazırlayan teizmin kusursuz ve mutlak Tanrı’sıdır. Gülmez, üçüncü (C) karşı cevabı reddederken Şüpheci Teizm’den söz ederek; eğer Tanrı’nın adaleti ile bizim adaletimiz farklı olabilir türünden bir cevap verirseniz, bunun bizi ahlaki felce uğratacağı yönündeki yaygın bir karşı cevaba işaret etmektedir. Benim eleştirim tam olarak burada; eğer Şüpheci Teistler haklıysa ve Tanrı’nın adaleti ile bizim adaletimiz arasında niceliksel bir fark olduğu için bizim adaletsiz dediğimiz şeyler belki de Tanrı’nın gözünde adil olabilirse; bu bizi neden ahlaki felce uğratsın ki? Dünya’daki şeylerle ilgili olarak iyi ve kötü ayrımını yapabilmeye devam ederken, ahiret yaşamına dair iyilik kötülük yargılarında bulunmamamız makul olmaz mıydı? Bu makulse ahlaki felce uğramış olmamız gerekmeyebilir.

Yani şunu söylemeye çalışıyorum:

  • Can, bu Dünya’daki eylemler arasında ahlaki ayrımlar yapabilmekte ve iyi ile kötüyü, adaletli olan ile adaletli olmayanı ayırabilmektedir.
  • Berkay da Can gibi bu ahlaki ayrımları bu Dünya’da yapabilmekte ancak aynı ayrımları ahiretteki şeylerle ilgili olarak yapamayabileceğimizi, bu Dünya’daki ahlaki yargı ve sezgilerimizin diğer dünyada geçerli olmayabileceğini düşünüyor olsun.
  • Berkay’ın ahlaki bir felce uğraması gerekir mi? Ben bundan emin değilim, bu ayrımı yapmasına rağmen bu Dünya’da ahlaki bilgi sahibi olmaya devam edebilir gibi görünüyor kendisi.

İlk başta (prima facie) Gülmez haklı gibi görünüyor. Bu türden bir varsayım ahlak ve adalet anlayışımızdan şüphe etmemiz yönünde bir eğilime sebep olabilir. Ancak benim bahsettiğim Can ve Berkay örneği neden makul olmasın? Bu örnek durum ilk bakışta bu Dünya’da geçerli olan ama ahirette geçerli olmayan ahlaki doğruların olup olamayacağını bize soruyor olabilir. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum.

Gülmez’in bahsettiği şekliyle bu argüman, mutlak iyi bir Tanrı ile sonsuz ıstırapların var olduğu bir cehennemin varlığının aynı anda var olmalarının mümkün olmadığı ve ortada bir tür çelişki olduğunu iddia etmektedir. Mutlak iyi bir Tanrı’nın var olduğu (a) durumu ile sonsuz ıstırapların bulunduğu bir cehennemin varlığı durumu (b) aynı anda gerçek olamazsa, Mantıksal Kötülük Problemi’ne benzer bir formülasyon söz konusudur diyebiliriz. Belki de problemi çözmeye çalışırken (a) ve (b) durumlarının aynı anda gerçek olmasını mümkün kılacak bir (c) durumunun mümkün olup olmadığı hakkında düşünmek gerekmektedir.

Hatırlanacağı üzere Kötülük Problemi’ne Karşı Özgür İrade Savunusu’nda Plantinga’nın iddiası şudur: Eğer “a” ve “b” önermeleri arasında bir tutarsızlık olduğu iddia ediliyorsa; bu iki önerme arasındaki tutarlılığı ortaya koymak için hem “a” hem de “b” önermesiyle çelişmeyen ve aynı anda iki önermenin de doğru olabilmesini sağlayan bir “c” önermesinin doğru olduğu bir mümkün dünya tasviri kurmak yeterlidir. Önermelerin tutarlı olmaları yeterlidir ve doğru olmaları gerekmez. Argüman bir çelişki olduğunu iddia ettiği için çelişkinin ortadan kalkacağı tek bir mümkün duruma işaret edilebilmesi yeterlidir. “a” önermesi olarak teizmin kabul ettiği mutlak iyi bir Tanrı’nın var olduğu, “b” önermesi ise sonsuz ıstırabın söz konusu olduğu bir cehennemin var olduğu önermesidir. Peki aradaki ilk bakışta görünen tutarsızlığı ortadan kaldıracak “c” önermesi hangi önermedir? Akarsu’nun yazdığı eleştirinin odaklanması gereken sorunun bu soru olduğunu düşünüyorum. Ancak Akarsu öncelikle Said Nursi’ye dayandırdığı bir argümandan söz ederek: “Yani aslında Allah, cehennemdekileri sonsuza kadar var ederek onları cehennemde olmaktan çok daha kötü bir durumdan, yokluktan kurtarmaktadır.” demektedir. Akarsu bu argümanda iki durumu karşılaştırmamızı öneriyor, yani aktarılan önermeye göre;

“Tanrı böylece, onları yok etmek yerine varlıklarını korumak suretiyle, özgürlüklerini de koruma ve güvence altına almıştır. Yani ılımlı cehennem anlayışına göre cehennemin ebedi yerlileri cehennemi, hem yok-olmaya hem de cennete bilerek ve isteyerek tercih etmişlerdir (3).”

Sonsuz ıstırapların olduğu cehenneme adil bir Tanrı tarafından gönderilmemiz, hiç var olmamamıza kıyasla daha tercih edilebilirdir bu karşı argümana göre. Ancak hiç var olmamaktansa sonsuz ıstırabın olduğu bir cehennemde sonsuza kadar acı çekerek var olmamızın daha tercih edilebilir olduğundan emin miyiz? Bu argümanın çok güçlü olduğunu düşünmüyorum, hiç var olmamanın hiçbir koşulda tercih edilmemesi gerektiği pek makul görünmüyor. Bazı şeyleri yaşamaktansa hiç var olmamak ya da yok olmak daha iyi olmaz mıydı? Karşılaştırılan durumlar, hiç var olmamak (aslında hiç sonsuz acı ve ıstıraplar çekmemek anlamına da geliyor bu) ve sonsuz acılar ve ıstırapların olduğu bir var oluş gibi görünüyor argümana göre. Ancak bize göre, karşılaştırmamız gereken alternatifler sonsuz acı ve ıstırap çekerek var olmak ile hiç acı ve ıstırabın olmamasına neden olacak bir yokluk ya da yok oluş olmalı gibi geliyor. Yani karşılaştırmayı var olmak ve var olmamak üzerine değil, acı çekmek ve çekmemek üzerine yapmalıyız.

Diğer yandan var olmamayı tercih etmek ile sonsuz ıstırapların olduğu cehenneme gitmeyi tercih etmek alternatifleri üzerine biraz düşünelim. Konu, bu tercihlerden hangisini seçmemizin daha makul olduğu ise; Tanrı insanları hiç yaratmamaktansa, özgür iradeyi koruma pahasına bile olsa, insanların sonsuz acı ve ıstırap içinde olduğu sonsuz bir cehenneme gitmelerine izin vermiştir. Tanrı’nın tercih ettiği şey gerçekten bu ise; o, özgür iradenin açığa çıkması uğruna sonsuz acı ve ıstırapların var olduğu bir cehennem yaratmıştır. Tanrı, özgür iradeyi korumak pahasına başka neler yapabilir? Bunun verili bir listesi var mıdır?

Yeryüzünde özgür iradenin açığa çıkıp çıkmadığını bilmediğimiz korkunç durumlar yaşanmaktadır. Mesela küçük bebeğin tay sachs hastalığına yakalandığını ve acı nöbetleri çekerek öldüğünü düşünün. Bu hastalığa yakalanan bebekler en fazla 4-5 yaşına kadar yaşamakta, acı nöbetleri çekerek duyu organlarını aşama aşama kaybetmekte ve büyük bir çoğunlukla da tedavi edilememektedirler. Bu korkunç acıları çekmesi durumundansa o bebeğin hiç var olmamasını yani yok olmasını tercih etmek daha makul görünmemekte midir? Bebeğin ailesinin ve doktorların imtihan edildiğini düşünmeniz halinde bebeğin korkunç acılar çekerek ölmesindense hiç var olmaması/yok olması seçeneklerinden ikincisinin daha iyiymiş gibi görünmesi durumunu ve bunun Tanrı tarafından neden tercih edilmediğini açıklamış olmuyorsunuz gibi görünüyor.

Diğer yandan Akarsu’nun; “Allah’ın vasıflarını yok saymak sonsuz suç olduğu için, sonsuz cezayı hak eder. Bunun için de, Allah’ın vasıflarını yok sayanların işledikleri sonsuz suçun cezası sonsuz cehennem olmalıdır. Sonuç olarak sonsuz cehennemin varlığı ile sonsuz iyi, sonsuz adil ve sonsuz merhametli Allah’ın varlığı çelişmez.” biçimindeki eleştirisinin Gülmez’in argümanına karşı etkili olduğundan şüpheliyim. Gülmez zaten bu varsayımın adaletsiz olduğunu kabul ediyor. Yani Allah’ı yok saysak bile bunun sonsuz bir suç olacağı varsayımına karşı çıkıyor. Gülmez suçun sonsuz olması halinde sonsuz cezanın adaletli olabileceğini reddetmiyor. Ancak burada suçun sonlu olduğunu ve bu nedenle sonsuz cezayı hak edemeyeceğini iddia ediyor. Akarsu’nun Gülmez’in sonsuz cezanın adaletsizliğine dair söyledikleri bu iddiaya cevap verebilmekte midir? Daha önce de söylediğimiz gibi Bizim Akarsu’dan talep etmemiz gereken şey (a) ve (b) durumları ile tutarlı olduğunu gösteren bir (c) durumunun var olduğunu göstermesidir. Ancak belki de Akarsu Ilımlı Cehennem doktrininden bu sebeple söz etmektedir. Bu doktirini kendisinden alıntılayarak hatırlayalım:

“Kullanılabilecek üçüncü yöntem; Hristiyan din felsefesi literatüründe Swinburne, Stump ve Walls gibi felsefeciler tarafında savunulan Ilımlı Cehennem (Mild Hell) (3) görüşüdür. Bu görüşe, Kötülük Problemi’ni çözmek için kullanılan Özgür İrade Savunması’nın Cehennem Problemi’ne uyarlanmış hali diyebiliriz. Bu yaklaşım kısaca: “Allah’ın evrendeki kötülüklere izin vermesinin sebebi, özgür iradeyi korumak olabilirse, cehennemi sonsuz yaratmasının sebebi de neden bu olmasın?” şeklinde özetlenebilir.”

Teizmin kabul ettiği mutlak iyi bir Tanrı’nın var olduğu (a) durumu ve sonsuz ıstırap ve acıların olduğu cehennemin var olduğu (b) durumu ise; bu ikisinin tutarlılığını gösteren mümkün bir durum olarak (c) durumuna cehennemin özgür iradenin korunmasını sağlamak için sonsuz olduğunu iddia etmek makul müdür? Burada adalet, özgür iradeyi korumak adına feda mı edilmektedir? Akarsu şöyle söylüyor:

“Bu görüşe göre; Allah’ın cehennemdeki insanlara sonsuza kadar acı çektirecek olmasının sebebi, onların özgür iradelerine saygı duyması, özgür iradelerini ne pahasına olursa olsun korumak istemesidir.”

Özgür iradeyi korumak neden sonsuz bir cehennemi gerektirsin? Yani kadiri mutlak olan Tanrı özgür iradeyi korumak için yalnızca ve yalnızca sonsuz acı ve ıstırapların olduğu bir cehennem mi yaratmak zorundaydı, yoksa sonsuz kudretiyle özgür iradeyi korumak için başka türden mümkün durumlarda yaratabilir miydi? Pekala özgür iradeye saygı duymak için sonsuz olmayan, sonlu bir cehennem de yaratabilirdi gibi görünüyor Tanrı. Eğer sonlu bir cehennem yaratmış olsaydı, bu durumda yine özgür iradeli insanların özgür iradesine saygı duyulmuş olurdu. Özgür iradeyi korumak adına hem kötülüklere izin vermek hem de sonsuz acı ve ıstırapların olduğu bir cehennemi yaratmak gerekliyse, bu ahlaken epey problemli bir yöntem gibi görünüyor. Bir insanın özgür iradeli seçimlerinin, onun için korkunç derecede kötü bir sonucu olmasına rağmen mutlak iyi bir Tanrı tarafından bile engellenmemesi gerektiğini söylemek makul müdür? Ebeveynler çocuklarının acı çekmelerine neden olacak seçimlerini zaman zaman engelleyebilmektedir ve engellemelidir de. Bizler de Tanrı’ya kıyasla neyi seçeceğini bilemeyecek çocuklar olarak görülemez miyiz? Bu durumda Tanrı, bazı durumlarda, bizim iyiliğimiz için belli seçimlerde bulunabilmemizi engellemelidir diyemez miyiz?

Sonuç

Bu yazımızda cehennem problemi hakkında sitemizde yayınlanan iki değerli yazı hakkında kısa bir değerlendirme yapmak istedik. İki yazı da dikkatli bir şekilde okunmayı hak ediyor. Biz yalnızca bir inceleme yapmak ve birkaç not düşerek belli türden soruları hatırlatmak istedik. Bittabi bizim yazımızda da eleştirilebilecek şeyler bulunabilir. Bu tür entelektüel tartışmalara ihtiyacımız olduğu son derece açık görünüyor. Bu tartışmayı başlatan ve katkı sunan arkadaşlar teşekkürü hak ediyor.


Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

İncel Problemi: Erkekliği Yeniden Tanımlamak – Efe Aytekin

Sonraki Gönderi

SMA Hastalığı İle İlgili Farkındalık Projesine Sen De Destek Ol!

En Güncel Haberler Analitik Felsefe