Filozofun Zombisi: Zombi Argümanı Bilinçle İlgili Ne Söyler? – Dan Falk

“Bu kötü şöhretli düşünce deneyi her ne kadar kusurlu olsa da önemli bir noktayı açığa çıkarıyor: Fizikalizm tek başına bilinci açıklayamaz.”

/
301 Okunma
Okunma süresi: 37 Dakika

Teorik fizikçi Brian Greene, Until the End of Time (Zamanın Sonuna Kadar, 2020) adlı kitabında fizikalist anlayışın gerçekliğe bakışını özetler: “Parçacıklar ve alanlar. Fizik yasaları ve başlangıçtaki koşullar. Şimdiye kadar incelediğimiz gerçekliğin derinliklerinde başka hiçbir şey için kanıt yok.” Bununla beraber fizikalist yaklaşımsa gerçekten sağlam bir geçmişe sahip. Yaklaşık 400 yıl boyunca (hemen hemen Galileo’nun zamanından beri) bilim insanları öncelikle fiziği kullanarak büyük ve karmaşık problemleri çözülebilecek daha küçük problemlere böldü ve daha sonra matematiğin de yardımıyla evrenin nasıl çalıştığını çözmede büyük başarılar elde ettiler. Ancak bu düzenin içinde sinir bozucu aykırı bir fenomen vardır: Zihin. Bilinç sorunu, bilimin geleneksel yaklaşımına en başından beri direnmektedir.

Açık olmak gerekirse bilim, beyni inceleme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiştir ve bugün hemen hemen hiç kimse, bilinci beynin mümkün kıldığından şüphe duymamaktadır. Francis Crick ve Christof Koch gibi bilim insanları ne gibi beyin aktivitelerinin ne tür bilinçli deneyimlerle ilişkili olduğunu bulma konusunda, yani bilincin sinirsel bağıntılarını saptamada büyük adımlar attı. Ancak Crick ve Koch’un çalışmalarının cevapsız bıraktığı şey, bilinçli deneyimin niçin meydana geldiğiydi.

Bilincin evrensel olarak üzerinde anlaşmaya varılmış bir tanımı yoktur. İçinde öz-farkındalığı da barındıran farkındalık durumu belki ortak tanım olarak ifade edilmeye en yakın olan tanımdır. Kırmızı bir elmaya baktığımızda beynimizdeki bazı sinirsel devreler harekete geçer ancak içeride bundan daha fazlasının gerçekleştiğini biliyoruz: Elmanın kızarıklığını deneyimliyoruz. Filozofların sık sık sorduğu gibi: Neden beyne sahip bir varlık deneyimleyebilir? Neden kırmızı bir elma görmek, müzik dinlemek, bir ağacın kabuğuna dokunmak gibi deneyimler bir şeylere benzer? İşte David Chalmers‘ın bilincin “zor sorunu” dediği şey tam da budur: Yalnızca fizik yasalarına göre çalışan bilinçsiz bir madde nasıl olur da bilinçli deneyimlere yol açabilir (Chalmers’a göre hangi tür beyin aktivitesinin hangi zihinsel durumlarla ilişkili olduğunu bulmak “zor problemin” aksine oldukça kolaydır). Zihnin varlığı, fizikalizme en ciddi karşı çıkıştır.

İşte tam da bu noktada “filozofun zombisi” olarak bilinen düşünce deneyi devreye girer. Deney, tıpkı sizin ya da benim gibi hayali bir yaratığı içerir ancak çok önemli bir bileşeni eksiktir: Bilinci. Argümanın çeşitli versiyonları onlarca yıl geriye gitse de mevcut versiyonu en açık şekilde Chalmers tarafından ifade edilmiştir. The Conscious Mind (Bilinçli Zihin) (1996) adlı kitabında okuyucuyu, “moleküllerine kadar benimkiyle aynı” ama “bilinçli deneyimden tamamen yoksun” bir yaratık olan zombi ikizini düşünmeye davet eder. Chalmers önce pencereden dışarı baktığını, dışarıdaki ağaçları ve bazı güzel yeşil duyumları deneyimlediğini, bir çikolatayı yerken hoş bir tat aldığını ve sağ omzumda donuk bir ağrı hissettiğini düşünüp, ardından da zombi ikizini tamamen aynı ortamda hayal eder. Zombi, gerçek David Chalmers ile aynı görünecek hatta aynı şekilde davranacaktır. Chalmers şu şekilde açıklar:

Zombimiz uyanık olacak, içsel durumlarının içeriğini bildirebilecek ve dikkatini çeşitli yerlere odaklayabilecektir. Ancak bu işleyişlerin hiçbirine herhangi bir bilinçli deneyim eşlik etmeyecek yani deneyimden gelen herhangi bir fenomenal his ortaya çıkmayacaktır. Bu da demek olur ki ‘zombi gibi olmak’ durumu mümkün değildir.

Zombiyi hayal etmek, düşünce deneyinde birinci adımdır. İkinci adımda Chalmers, eğer zombiyi tasavvur edebiliyorsak zombilerin mümkün olduğunu savunur. Son olarak, üçüncü adımda da eğer zombiler mümkünse fiziğin, kendi başına zihni açıklama görevini başaramayacağı sonucuna varır. Chalmers’ın son adımı daha yakından incelenmeye değerdir. Fizikalistler, fizik yasalarına bağlı olan maddelerin hareketlerinin, beynin ve zihnin işleyişi dahil her şeyi açıklayabileceğini iddia ederler. Zombi argümanının savunucuları ise bunun yeterli olmadığını savunur. Onlara göre fizik yasalarına bağlı tüm maddelerin hareketleri anlaşıldığında dahi bilinci açıklamak mümkün olmayabilir. Kısacası, tam olarak beynimizin yaptığını yapan bir beyne sahip olan ve içimizden birine benzeyen bir yaratık varsa bile bu yaratık bilinçli deneyimlerden yoksun olacaktır. Dolayısıyla fizik tek başına zihni açıklamak için yeterli değildir ve fizikalizm argümanı yanlış olmalıdır.

Zombi argümanı yakın zamanda Philp Goff tarafından Galileo’s Error (Galileo’nun Hatası, 2019) adlı kitapta ele alınmıştır. Bir kez daha sorun zombilerin gerçekten aramızda olup olmadığı değil, var olup olamayacaklarıdır. Goff şöyle yazıyor:

Hiç kimse uçan domuzların var olduğunu düşünmediği gibi felsefi zombilerin de var olduğunu düşünmüyor. Ancak zombi fikrinde hiçbir çelişki yoktur ve bu nedenle evrenimiz ya da doğa yasaları şu an ki halinden daha farklı olsaydı, gezegenimizde dolaşan zombiler olabilirdi.

Başka bir deyişle, mesele sadece hayal edilip edilememeleri değildir; nitekim insanlar her türlü mantıksız şeyi hayal edebilir. Goff’un yakın tarihli bir Zoom görüşmesi sırasında bana söylediği gibi: “Soru şu ki, zombiler mantıksal olarak tutarlılar mı ve nihayetinde de bu çok geniş olasılık alanı içinde mümkün olabilirler mi?”

İlk bakışta, bu güçlü bir argüman gibi görünüyor. Zombilerin var olabileceğine inanıyorsanız, doğa kanunlarına tabii olan maddenin her şeyi açıklayamayacağı olasılığını da kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü özellikle de en çok değer verdiğimiz şey, yani dünyayı deneyimleyişimizle ilgili olarak fizikalizm herhangi bir açıklama getirememekte ve bocalamaktadır.

Zombi argümanına katılmayanlar bile bu argümanın entelektüel cazibesini kabul eder. Sheffield Üniversitesi ve Girit Üniversitesi felsefe bölümünde çalışan Keith Frankish zombi argümanıyla ilgili olarak “Zarif, çünkü çok basit bir argüman.” der. “Bu argümana göre oldukça basit ve ilgi çekici birkaç öncülden, gerçekten büyük ve radikal bir sonuca ulaşabilirsiniz. Filozofların hayali oturdukları yerden sadece düşünerek anlaşılabilecek öncüllere dayalı devrimci argümanlara sahip olmaktır… Filozof için baştan çıkarıcı olan tam da budur.”

Bununla birlikte zombi argümanını incelemeye başladığınızda bazı sorunlar da çıkar. Başlangıç olarak, zombiler gerçekten de mantıksal olarak mümkün müdür? Eğer bir zombi bizim fiziksel kopyamızsa, o zaman zorunlu olarak bilinçli olmasının gerekliliği de tartışılabilir. Argümanı tersine çevirirsek: Bir varlığın normal bir insanın sahip olduğu tüm fiziksel özelliklere sahip olması ve aynı zamanda bilinçten yoksun olması da imkânsız olabilir. Frankish, bir televizyon ile analoji kurar ve bir televizyonun çalışması için gerekli tüm elektronik işlemlerin gerçekleştiğini, ancak televizyonun ekranında yine de hiçbir görüntü olmadığını hayal edip edemeyeceğimizi sorar. Bu soruya çoğumuz hayır derdik: Bütün bunlar olursa, elbette ekran aydınlanır ve görüntü oluşur, başka hiçbir ekstra bileşen gerekli değildir.

Frankish, bilinç konusuna dönerek şunları ekler: “Bence beynin yaptığı her şeyi, yani birbirine bağlı, kendi etkinliğine ve çevresel etkilere karşı hayal edilemeyecek kadar geniş bir hassasiyet ve tepki yelpazesini destekleyen 80 milyar nöronu ve bu nöronların meydana getirdiği milyarlarca yolu ayrıntılı olarak hayal edebilseydiniz, o zaman bir şeylerin atlanmış olduğunu hissetmezdiniz.” (En azından bu itiraz, bir şeyi ‘kavradığımızı’ söylerken ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini vurguluyor. Herhangi birimiz gerçekten 80 milyar herhangi bir şeyi tasavvur edebilir miyiz?)

Buradan anlaşılabileceği gibi pek çok şey “Kavranabilirlik” meselesine dayanmaktadır. Yakın tarihli bir makalesinde felsefi zombi argümanına ağırlık veren California Teknoloji Enstitüsünde fizikçi olan Sean Carroll, matematikten bir örnek veriyor: “10.000 yıl geriye gidip birine asal sayının ne olduğunu açıklasanız ve sorsaydınız: ” En büyük asal sayının var olması sence akla yatkın mı?” Eh, “Evet” diyebilirdi; kavrayabildikleri kadarıyla, en büyük asal sayı var olabilir. Ve sonra siz açıklayabilirsiniz, “Hayır, en büyük asal sayının var olamayacağının çok basit matematiksel bir kanıtı var.” O zaman muhtemelen alacağınız cevap: “Ah, yanılmışım, en büyük asal sayı kavranabilir bir sayı değilmiş.”

Bizden ördek gibi yürüyen ve ördek gibi vaklayan fakat yine de ördek olmayan bir kuş hayal etmemizi istiyor.

Benzer bir şekilde, geometricilerin uzun zamandır mümkün olduğunu düşündüğü “kare daire” kavramının mümkün olmadığı 1882 yılında ortaya çıktı. Filozof Massimo Pigliucci, bir zamanlar kavranabilir olan şeylerin nasıl kavranamazlar alanına indirgendiğini anlatırken, “Kavranabilirlik hiçbir şeyi temellendiremez” diye yazmıştır. Carroll, filozofların fikirlerini temellendirmek için kullandıkları kavranılabilirlik fikrinin çok bulanık olduğunu iddia eder. “Bence kavranabilirlik, bunun gibi argümanlarda kullanmak için yanlış bir kavramdır,” der, “çünkü, kişinin sahip olduğu bilgi durumunun çok ötesinde bir sonuca ulaşmak için bu konseptin yarattığı bulanıklıktan faydalanır.”

Tartışılması gereken bir başka konu da zombi düşünce deneyinin öncüllerini olduğu gibi kabul etme sorunudur. Bize zombinin tıpkı bizim gibi olduğu ama bilincinin olmadığını anlatan öncüller verilmiştir. Bunu uygulamaya koyduğumuzda tıpkı insan gibi görünen ve davranan bir yaratıkla karşılaşıyoruz ama bir filozof, bunun aslında bir zombi olduğunu iddia ediyor. Bu iddiadan gerçekten ne çıkarmalıyız? Washington Eyaleti’ndeki Whitman Koleji’nden felsefeci Rebecca Hanrahan, böyle bir durumda yaratığın bilinçten yoksun olduğu iddiasını kabul edemeyeceğimizi savunuyor. “Başka bir dünyaya gidersem ve bana benzeyen, benim gibi davranan bir yaratık görürsem, o zaman onun da benimle aynı fenomenolojik duyumlara sahip olduğu sonucuna varmam kaçınılmaz olur.” der. Başka bir deyişle, zombi düşünce deneyinin ilk öncülü doğru olarak kabul edilmemelidir. Chalmers, bilinci olmayan bir insan kopyasının var olabileceği fikrini kolayca kabul etmemizi ister ancak bu talep kolayca kabul edebileceğimiz türden bir talep olmaktan çok uzaktır. Biraz kabaca söylemek gerekirse, bizden ördek gibi yürüyen, ördek gibi vaklayan ama yine de ördek olmayan bir kuş hayal etmemizi istemektedir.

Zombi argümanı, Daniel Dennett‘in “sezgi pompaları” dediği bir argüman sınıfına ait gibi görünmektedir. Bu tip argümanların ya da düşünce deneylerinin belli bir cazibesi olsa da genellikle okuyucuyu doğruluğu garanti edilemeyen sonuçlara götürür. (Zihin ve beyinle ilgili problemler, bu problemli düşünce deneyleriyle daha da karmaşıklaşıp daha büyük problemler halini alıyor gibi görünmektedir. Bunun iyi bilinen bir örneğiyse, John Searle’nin ‘Çin Odası’ argümanıdır. Searle bu argümanıyla, zihnin bilgi işleme terimleriyle açıklanmasına karşı çıkar.  Bununla birlikte Dennet, ‘Çin Odası’ argümanın nerede bocaladığını ikna edici bir şekilde göstermiştir.) Zombi argümanında normal, düşünen bir insanın tüm dış özelliklerine sahip olan bilinçsiz bir yaratığı kolayca hayal edebileceğimiz ileri sürülmektedir. Ancak eleştiriler gösteriyor ki, böyle bir yaratığın tasavvur edilmesi hiç de kolay değildir.

Başka bir soru da bilincin gerçekte ne yaptığına odaklanır. Pek çok filozofun da daha önce sormuş olduğu gibi, beyin nasıl nedensel bir rol oynar? Maddenin hareket etmesine neden olur mu? Ya da başka bir deyişle: Bilinç davranışlarımızı etkiler mi? Chalmers’ın tezine göre felsefi zombinin, bilinçli deneyimlere sahip olmasa bile bilinçli deneyimlere sahip bir insan ile aynı şekilde davranması gerekir. Chalmers için bunun anlamı, bilinçli deneyimlerin dünyada hiçbir nedensel ya da davranışsal rol oynamadığıdır. Gerçekten durum böyle ise, neden bilinçli deneyimlerin varlığını bir ön kabul olarak alıyoruz? Bu soruya verilecek en alışılmış cevap, bilincin doğrudan ve aracısız olarak deneyimlediğimiz bir şey olduğudur. Bilinç o kadar doğrudan algılanır ki bilinçli olduğumuzu iddia ederken yanılmış olabileceğimizi düşünmeyiz. Örneğin bir bardak suya uzandığımızda, bunu bilinçli bir susuzluk deneyiminden dolayı mı yapıyoruz? Eğer öyleyse bilinç, aslında davranışı etkiliyor gibidir; ancak eğer bunu bilinçli bir deneyim sonucu yapmıyorsak o zaman bilinç, filozofların epifenomen, yani bir tür ikincil fenomen dediği şeyden başka bir şey değil gibi görünüyor. Hanrahan’ın belirttiği gibi bilinç, bilgisayarınızın çıkardığı uğultu sesi gibidir: Bilgisayar açıkken uğultu her zaman oradadır ancak bu uğultunun makinenin gerçekte ne hesapladığıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Carroll’ın zombi argümanına itirazları tam da bu konuya odaklanır. “Felsefi Zombi kavramı, bilinçli deneyimlerimizin davranışlarımız üzerinde hiçbir etkisi olmadığını kabul ediyorsanız tutarlıdır.” der. Ancak Goff, Galileo’nun Hatası adlı eserinde bu fikre itiraz eder: “Bir insanla aynı fiziksel doğaya sahip olan bir şeyin içsel ve öznel bir yaşamdan yoksun olabileceği fikrinde hiçbir çelişki yoktur.” Bu sebeple de “Zombi fikrinde tutarsızlık veya anlamsızlık bulunmaz.” der.

Zombiler ya kronik yalancılardır ya da en azından mevcut durumları hakkında kafaları oldukça karışıktır.

Zombilerle ilgili asıl zorluk bilinçli deneyimlerimiz hakkında konuşmaya başladığımızda ortaya çıkar. Üzgünsek üzgün olduğumuzu söyleriz, aynı durumdaki bir zombi de üzgün olduğunu söyleyebilir (eğer bahsi geçen zombi üzgün olmasaydı, bunu davranış farklılığından dolayı fark edebilirdik). Carroll, argümanı kırılma noktasına kadar uzatır. “Biri ‘üzgünüm’ derse, siz de ‘bana üzüntünden söz et’ dersiniz. Zombilerin var olabileceğine ya da düşünülebileceğine inanıyorsanız, üzüntü deneyimi aslında üzüntünüz hakkında söylediklerinizi etkileyemez.” diyor Carroll. “Bilinç hakkında ne düşünürseniz düşünün, yukarıda anlatılan şey bilinç değildir. Üzgün olduğumda, kırmızı rengi gördüğümde ya da kendimi sıcak hissettiğimde bu, dış dünyada nasıl konuştuğumu, hareket ettiğimi ve nasıl davrandığımı etkiler.”

Ancak Goff yine durumu Carroll’dan farklı değerlendirir. Goff, Frankish tarafından sunulan Mind Chat podcast’ının yakın tarihli bir bölümünde Carroll ile uzlaşamadıkları uzun bir tartışmanın ardından şu tweet’i atar: “Aynı yazılım farklı donanımlarda çalıştırılabilir, bu donanımın hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmez… Aynı şekilde, insanın davranışsal işlevlerinin bilinçsiz zombilerde gerçekleştirilebileceği tezi, insan bilincinin hiçbir şey yapmamasını gerektirmez.” Carroll ise Goff’a bir blog yazısında şu şekilde yanıt verir: “Elbette, aynı bilgisayar programı farklı makinelerde çalıştırılabilir (filozofların ‘alt katman bağımsızlığı’ olarak adlandırdığı şey budur) ancak alt katman, hesaplamaların sonucunu etkilemez. Benzer şekilde fiziksel donanımlar üzerinde çalışan bir yazılım ile zihinsel donanım arasında ayrım yapanlar, davranışlarımız üzerinde bilincin hiçbir etkisi olamayacağını kabul etmek zorundadır.”

Zihin, beyin ve beden arasındaki ilişki üzerine ne kadar konuşulursa konuşulsun, zombilerin kendileri hakkında yaptıkları tanımlamaların sorunlu doğasını aşmanın bir yolu yok gibi görünüyor. Bu durumda zombiler ya çok iyi yalancılardır ya da durumları konusunda kafaları oldukça karışıktır. Çünkü Chalmers’ın düşünce deneyine göre zombiler hiçbir şey deneyimlemeseler de lezzetli bir elmanın tadına baktıklarında bir şeyler deneyimledikleri konusunda ısrar edeceklerdir. Eğer bir zombi yalan söylemiyorsa ve yalnızca ne deneyimleyip ne deneyimlemediği konusunda kafası karışmışsa, bizim de benzer bir durumda olabileceğimiz dikkate alınması gereken bir öneri haline gelir. Hatta, biraz çabayla, fizikalizmi desteklemek için de zombiler kullanılabilir. Yani her ne kadar içtenlikle ‘Bilinçli olduğumu biliyorum; deneyimlerimin farkındayım; bu konuda yanılmış olamam.” desek de bir zombinin de benzer bir durumda aynı cümleleri kuracağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bu, bilincin yalnızca bir yanılsama olduğu anlamına mı gelir? Frankish öyle olduğunu iddia eder ve bilinçli deneyimi “Dünyanın üzerimizde yarattığı etkiyi takip etmemize yardımcı olmak için beynimiz tarafından yazılan bir kurgu” olarak tanımlar. Carroll ise The Big Picture (Büyük Resim, 2016) adlı kitabında biraz farklı bir yol izler: “Bilincin gerçekliği akışkanların, makamların, üniversitelerin gerçekliğine benzer çünkü tüm bu varlıklar belirli uygulanabilirlik alanları içinde, doğal dünyanın belirli bölümlerinin başarılı bir şekilde tanımlanmasında önemli bir rol oynar.” der. Buna karşılık Goff, panpsişizm olarak bilinen bir görüşü savunur. Panpsişizm kabaca, dünyadaki her şeyin zihinsel niteliklere sahip olduğu fikri veya (iki ortak yazarla kaleme aldığı) Stanford Felsefe Ansiklopedisi maddesinde belirttiği gibi, “Zihin başattır, doğal dünyanın her yerinde bulunur” yaklaşımı olarak tanımlanabilir.

Zombi argümanından etkilenmeyen fizikalistler, ilk başta sorduğumuz soru üzerinde kafa yorar: “Tamamen fiziksel bir dünyada zihinler nasıl ortaya çıkar?” Until the End of Time (Zamanın Sonuna Kadar) adlı eserinde Greene ki kendisi fizikalizmin oldukça ateşli bir savunucusudur; zihinlerin varlığını “Bilimsel anlatıda kritik bir boşluk…” olarak tanımlar ve ekler: “Bilincin kişiye özel manzaralar, sesler ve duyumlar dünyasını nasıl ortaya koyduğuna dair kesin bir açıklamadan yoksunuz.”

Bundan yüzyıllar (şayet şanslıysak onlarca yıl) sonra, insanlar artık zor problemden büyük bir gizem olarak söz etmeyecek.

En azından Frankish gibi düşünürler için bilinci bir şey olarak değil, bir süreç olarak görmek, doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir. Frankish bilinci, “Çok karmaşık bir organizma türünün yaptığı şey” olarak açıklar. Beyninizdeki hücrelerin büyük bir maya bloğundaki hücrelerden temelde hiçbir farkı olmadığına işaret eden Dennett’ten alıntı yapar ve “Aralarında gerçek bir fark yok; beyinler fazladan ve özel bir bileşen içermez.” der. “Sadece insan beyninin hücreleri maya kasesindeki hücrelere kıyasla, çok daha özel bir şekilde birbirine bağlıdır. Beyni bilinçli yapan da hücrelerin yaptığı bu şeydir.”

Carroll genel olarak Frankish ile benzer bir görüşe sahiptir. Yakın zamanda Mindscape podcast’inin bir bölümünde belirttiği gibi: “Bence dünya, fizik yasalarına uyan bir malzemeden yapılmıştır. Bu malzemeler insanlar gibi karmaşık şeyler oluşturmak için bir araya geldiklerinde ortaya yeni fenomenler çıkabilir ve bilinç bu fenomenlerden biridir.” Dennett ve fizikalist görüşe sahip diğer düşünürler gibi Carroll da ‘zor sorunun’ bundan yüzyıllar (şanslıysak onlarca yıl) sonra unutulacağına inanır. Belki de bundan yüzyıllar sonra insanlar bilinçten büyük bir gizem olarak bahsetmeyecektir. Carroll, eninde sonunda beyinlerin ve onların milyarlarca nöronunun işleyişi hakkında yeterince şey öğrenmiş olacağımızı söyler ve bunun sonucunda “Eh, insanlar bilinçli deneyimlere sahip olduklarında olan budur. …Böylece tüm sorun bir şekilde ortadan kalkacaktır.” der.

Zombi argümanı ve onun ortaya çıkardığı felsefi problemler, filozofları (ve birkaç bilim insanını) geceleri ayakta tutan basit zihin alıştırmaları gibi görünse de gerçek dünyada sonuçları olan sorularla bağlantılıdır. Zombiler hakkında düşünmek bizi bilinçli varlıklar olarak statüsü belirsiz olan hayvanlar, fetüsler veya yapay zekaya sahip robotlar gibi varlıklarla nasıl başa çıkacağımızı düşünmeye zorlar.

Görünüşe göre hepimiz insanların bilinçli olduğu konusunda hemfikiriz. Peki hayvanlar aleminde bilinç ne kadar yaygındır? Toronto Üniversitesi’nden bir felsefeci olan William Seager bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Köpeğim bilinçli mi? Kesinlikle. Ya muhabbet kuşum? Yüksek ihtimalle. Peki, bir fare? Muhtemelen. Peki ya yılan ya da örümcek? Örümcekler hareket eder yani bir şeyler ister gibidir: Plan yapar, avlanır, bir şeyler yemeyi sever ve tehlikeli durumlardan kaçınırlar. Bu onları bilinçli yapar mı?”

Memelilerden çok daha dağınık bir sinir yapısına sahip olan ahtapotlara geldiğimizde soru daha da zorlaşır. Bilinci neyin ürettiğini tam olarak bilmediğimiz için, ona kimin veya neyin sahip olduğunu belirlemekte zorlanırız. Seager, böcekler bizden çok daha basit canlılardır, der. “Ama bu adil bir yaklaşım değil; daha basit olmaları bilinçsiz oldukları anlamına gelmez. Bu yüzden, bilincin nerede başladığını veya bittiğini düşündüğümüzde, bir tür gerçek dünya zombi problemiyle karşı karşıya kalıyoruz.” Bununla beraber, insani gelişme düşünüldüğünde de kaçınılmaz olarak paralel sorular ortaya çıkar. Seager, bir insan embriyosunun anne karnında kesinlikle bilinçli olmadığını ancak doğum sırasında kesinlikle bilinçli olduğunu söyler. “Ortada bir yerlerde, bilinç açılıyor. Bilincin nasıl başladığını ya da beynin bilinci nasıl ürettiğini şu an için anlayamıyoruz. Sonuç olarak elimizde koca bir bilmece var.” der.

Zombi argümanı, bilinç bulmacasıyla aynı sebeplerden dolayı bizi kışkırtır. Bu argüman bizi Antik Yunanlılar’dan, Descartes ve Galileo’ya kadar herkesi meşgul etmiş sorunlarla yüzleşmeye zorlar. En sert fizikalistler bile bilinç sorunun şaşırtıcı olduğunu kabul eder. Kusurlarıyla beraber zombi argümanıysa, savunucularının hayal ettiği gibi fizikalizme karşı yıkıcı bir argüman olmasa bile zor soruları keskin bir şekilde ortaya çıkarmaya yardımcı olduğu için övgüyü hak eder.


Dan Falk- The philosopher’s zombie”, (Erişim Tarihi: 19.05.2022)

Çevirmen: Zeynep Kabadere

Çeviri Editörü: Semih Gözen Esmer

ODTÜ Felsefe Bölümü yüksek lisans öğrencisi. Zihin felsefesi, bilişsel bilimler ve bilim felsefesi, matematik felsefesi, dil felsefesi özel ilgi alanları. Karışık felsefe metinlerini çözmeyi sever. Felsefeyi insanlarla paylaşmak ve anlaşılabilir kılmak en büyük hedefidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Dağıtıcı Adalet: Kaynaklar Nasıl Kullanılmalı? – Dick Timmer & Tim Meijers

Sonraki Gönderi

Bilince Açılan Gizli Geçit Kuantumdan mı Geçiyor? – Gülsüm Esen

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü