Elektronlar Bilinçli midir? – Philip Goff

/
311 Okunma
Okunma süresi: 13 Dakika

Yirminci yüzyılın büyük bir kısmında bilinç felsefesinde ‘önce-beyin’ yaklaşımı egemendi. ‘Önce-beyin’ argümanı beynin sinirbilim yoluyla anlayabileceğimiz bir yapı olduğunu iddia ediyordu. Filozofun göreviyse bu yapının yakından aşina olduğumuz renklerden, seslerden ve kokulardan oluşan içsel öznel deneyime nasıl “yol açtığını” anlamaya çalışmaktı. Ancak bu felsefi proje umulduğu kadar iyi gitmedi ve hatta David Chalmers’ın “zor problem” olarak adlandırdığı bilinç sorunuyla ilgili tatmin edici bir çözüm sunmaya yönelik adım dahi atılmadı.

Son dönem zihin felsefesinde cereyan eden sessiz devrimse, önce beyin yaklaşımını tersine çevirmeyi amaçlamaktadır. ‘Russellci monizm’ olarak bilinen bu görüşe göre, doğa bilimleri bize beynin doğası hakkında aslında çok az şey söyler. Gerçekten anladığımız şey bilinçli olmak vasıtasıyla anlayabildiğimiz bilincin doğasıdır. Bu nedenle felsefenin görevi, bilinç anlayışımız etrafında bir beyin resmi inşa etmek olmalıdır. Bu argüman zihin-beden problemini çözmek için “önce bilinç” yaklaşımını önerir ve beraberinde geniş bir spesifik teoriler ailesi sunar. Bu dönüşümün getirileriyle beraber bilinçte ilerleme de mümkün görünmektedir.

Russell monizminin özü

Bilinçli zihin ve fiziksel beyin, bakıldığında oldukça farklı şeyler gibi görünmektedir. Öncelikle bilinçli deneyimler, filozofların “fenomenal nitelikler” olarak adlandırdığı çeşitli kavramları içermektedir. Bu kavramlar, deneyimlerimizde bulunan nitelikler için kullanılan teknik bir terimdir. Bu niteliklere örnek olarak duyular yoluyla deneyimlenen kırmızının kızıllığı, bir kaşıntının kaşınması ve acı tadı verilebilir. Ancak beynin nörobilimsel tanımı bu nitelikleri dışarıda bırakıyor gibidir. Peki, nitelikler açısından bu kadar zengin olan deneyim, nasıl olur da vıcık vıcık bir beynin gri maddesi içinde barınır?

Bertrand Russell’ın 1920’lerdeki bazı yazılarından esinlenen Russellci monist yaklaşım, doğa bilimlerinin aslında maddenin içsel doğası hakkında bir cevabı olmadığını ve kendisini bize, sadece maddenin ne yaptığını söylemekle sınırladığını iddia eder. Nörobilim, beynin bir bölgesini (A) diğer beyin bölgeleri/duyusal girdiler/davranışsal çıktılar ve (B) kimyasal bileşenleri ile nedensel ilişkileri açısından karakterize eder. Kimya, bu kimyasal bileşenleri (A) diğer kimyasal varlıklarla ve (B) fiziksel bileşenleriyle olan nedensel ilişkileri açısından karakterize eder. Son olarak fizik de temel fiziksel özellikleri, diğer temel fiziksel özelliklerle nedensel ilişkileri açısından karakterize eder. Yani doğa bilimlerinin hiyerarşisi içinde yalnızca nedensel ilişkiler hakkında bilgi ediniriz.

Yine de beyincik gibi fiziksel bir varlığın doğasında nedensel ilişkilerden daha fazlası olmalı ve yaptığı şeyden bağımsız olarak kendi içinde, kendi başına içsel bir doğası bulunmalıdır. İşte bu içsel doğa hakkında doğa bilimleri sessiz kalır.

Bunu kabul etmek bilinç sorununa tamamen farklı bir boyut kazandırır ve çözüme giden yolu gösterir. İlk sorumuz, “Beynin fiziksel süreçleri içinde fenomenal nitelikler nerede olabilir?” idi ve tartışmamız “Fiziksel beyin süreçlerinin içsel doğası nedir?” sorusunu beraberinde getirdi. Russellci monizm, fiziksel beyin süreçlerinin (en azından bazılarının) içsel doğasıyla fenomenal nitelikleri tanımlayarak her iki soruyu da aynı anda yanıtlamayı önerir. Sinirbilim, beyin süreçlerini dışsal olarak yaptıkları şeyler açısından karakterize ederken, nitelik açısından zengin içsel doğaları, bilincin biçimleridir.

Panpsişizm için iki argüman

Russellci monizm maddeyle zihni birleştirmek ve böylece Descartes’in, zihnin ve bedenin kökten farklı olduğu görüşünü savunan ikiliğinden kaçınmak için ortaya atılmış genel bir çerçevedir. Ancak argümanın nasıl detaylandırılacağı oldukça tartışmalıdır. Birçok düşünür Russell monizmini, tüm maddenin bir biçimde deneyim içerdiğini iddia eden panpsişist görüşe genişletmeyi doğal bulmuş; aynı zamanda uzun zamandır kötülenen panpsişist görüşe yeni bir saygınlık getirdiğini söylemiştir. Monizmin genişlemiş bu yeni versiyonunun birini kabul, diğeriniyse reddettiğim iki temel argümanı bulunmaktadır.

Birincisi, modern zamanlarda Galen Strawson tarafından savunulan ve panpsişizm için eski bir argüman olan ‘Anlaşılır ortaya çıkış argümanıdır’. Buradaki fikir, insan ve hayvan bilincinin ortaya çıkışını ancak elektronlardan kuarklara kadar evrenin ‘her noktasında’ bir bilinç olduğunu varsayarak anlaşılır hale getirebileceğimizdir. Strawson’a göre deneyim, deneyim içermeyen bir şeyden ortaya çıkamaz, bu yüzden de en başından beri orada olmalıdır. Bu argüman için ortaya atılabilecek bir itiraz, temel olarak bilinci beynin en küçük parçalarına atfetsek bile, bir bütün olarak beynin bilincini anlaşılır bir şekilde nasıl açıklayacağımızın hala net olmamasıdır. Trilyonlarca minik zihnin etkileşimleri nasıl büyük bir zihin üretir? Bu sorun, panpsişizmde ‘kombinasyon sorunu’ olarak adlandırılır ve bu sorun çözülene kadar, insan ve hayvan bilincinin ortaya çıkışını açıklamak konusunda, panpsişist Russell monizminin panpsişist olmayan Russell monizmine göre bir avantajının olup olmadığı açık değildir.

Bense panpsişizm için bu yaklaşımdan ziyade ‘basitlik argümanı’ adını verdiğim argümanı tercih ediyorum. Bizler fizik biliminin evrenin eksiksiz bir resmini verdiğine inanırız ve fizik bilimi elektronların bilinçli olmadığını söyler. Belki de bu sebeple panpsişizm bizlere mantıksız ve çelişkili gelir. Ancak Russell monizminin temel ilkelerini kabul ettiğimizde, işler oldukça farklılaşır. Fizik bilimi bize maddenin içsel doğası hakkında hiçbir şey söylemez; gerçekten de maddenin içsel doğası hakkında bildiğimiz tek şey, beyinlerin ve insanların, bilincin içkin olduğu bir tabiata sahip olduğudur. Bu epistemik başlangıç noktasında yapılabilecek en basit ve mütevazı spekülasyon, beynin dışındaki maddenin doğasının, aynı zamanda bilincin içkin olması bakımından beynin içindeki maddenin doğasıyla sürekli olduğudur. Bu önemsiz bir düşünce gibi görünebilir ancak bilim, yalın değerlendirmeler sayesinde ciddi bir ivme kazanmıştır. Örneğin özel görelilik kuramı, rakibi Lorentzian kuramının ampirik eşdeğeridir ancak verilerin daha basit bir yorumlanışı olarak daha çok tercih edilir.

Nöro-köktenciliğe karşı

 “Nöro-köktenciler” olarak andığım bazı filozoflar, bilinç konusunda ilerleme kaydetmenin tek yolunun sinirbilimle daha fazla uğraşmak olduğunu düşünüyor. Ancak bu kimseler, bilimin sadece deneyler yapmak ve verileri kaydetmek gibi bir işlevi olduğuna dair son derece sınırlı bir görüşe sahip. Aslında bilimdeki birçok önemli gelişme laboratuvardaki deneysel bulguları kaydederken değil, rahat bir koltukta otururken formüle edilen evren tahayyülümüzün radikal bir şekilde yeniden kavramsallaştırılmasından kaynaklanmıştır. Özel göreliliğin Minkowski yorumunda uzayı ve zamanı farklı şeyler olarak düşünmekten, uzay-zamanın tek ve birleşik bir varlık olduğu varsayımına veya Galileo’nun matematiksel fiziğin yolunu açan birincil ve ikincil nitelikleri ayırmasına geçişini düşünün. Benim tahminim, bilinçteki ilerlemenin elbet nörobilimi de kapsayacak şekilde zihnin, beynin ve bu ikisi arasındaki ilişkinin radikal bir şekilde yeniden kavramsallaştırılmasıyla gerçekleşeceği yönünde. Russellci monizm, bunu gerçekleştirmek için umut vaat eden bir çerçeve gibi görünüyor.


Philip Goff-Are electrons conscious?”, (Erişim Tarihi: 17.05.2022)

Çevirmen: Zeynep Kabadere

Editör: Semih Gözen Esmer

ODTÜ Felsefe Bölümü yüksek lisans öğrencisi. Zihin felsefesi, bilişsel bilimler ve bilim felsefesi, matematik felsefesi, dil felsefesi özel ilgi alanları. Karışık felsefe metinlerini çözmeyi sever. Felsefeyi insanlarla paylaşmak ve anlaşılabilir kılmak en büyük hedefidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tanrı’nın Varlığına İlişkin Yeryüzünün Farklı Bölgelerindeki Yaklaşımlar – Tendai Kashiri

Sonraki Gönderi

Dağıtıcı Adalet: Kaynaklar Nasıl Kullanılmalı? – Dick Timmer & Tim Meijers

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü