Liberaller Niçin Muhafazakarla Değil De Sosyalistler ile Birlik Olmalıdır? – Matt McManus

/
565 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Geçen ay muhafazakar filozof Yoram Hazony Quillette’de ”Marksizmin Meydan Okuması” başlıklı bir yazı yayımladı. Hazony, 2018’de yayımladığı, liberalizme bazıları geçerli olan eleştiriler yönelten ancak milliyetçiliği anti-emperyalist bir şekilde yeni bir çerçeveye sokma çabası açısından ikna edici olamayan The Virtue of Nationalism (Milliyetçiliğin Erdemi) kitabı ile tanınıyor. Hazony’nin seçtiği örnekler Birleşik Krallık, Fransa ve ABD’yi içeriyordu ki bu ülkelerin her birinin kolonyalizm ve yayılmacılık ile dolu uzun bir tarihleri vardır.

Bu yeni yazısıyla Hazony, Marksizmin ”şirketleri, üniversiteleri ve okulları, büyük kurumları ve bağış organizasyonlarını ve hatta mahkemeleri, devlet bürokrasisini ve bazı kiliseleri” ele geçirmedeki ”şaşırtıcı derecede başarısını” açıklamaya ve eleştirmeye kalkışarak kültür savaşları meselesine de dahil olmuş oldu. Hazony yazısını, liberallere Marksistlerin alçakça bir şekilde ”liberalizmi ele geçirme” yönündeki hedeflerinde başarısızlığa uğratılmaları için liberallerin muhafazakarlarla birleşerek bu ele geçirme girişimini durdurma yönünde işbirliği yapmaları gerektiği çağrısında bulunarak sonlandırıyor.

Hazony’nin yazısı uzun ve detaylı olmakla beraber birçok hata içeriyor. Sonuç olarak Hazony’nin yazısı, çağdaş solcuları zorlayacak ikna edici bir meydan okuma ortaya koymaktan ziyade muhafazakarların Marx’ı neden okumaları gerektiğini gösteren bir başka örnek teşkil etmiş diyebiliriz.

Kızıl Tehdit

Hazony yazısına garip bir iddiayla başlıyor. İddiasına göre çağdaş Marksistler kızıl renklerini gururlu bir şekilde taşımaya hevesli değiller ve onun yerine “rakiplerine karşı hedef şaşırtma amacıyla inançlarına gönderme yaparken ‘Sol’, ‘İlericilik’, ‘Sosyal Adalet’, ‘Anti-Irkçılık’, ‘Anti-Faşizm’, ‘Black Lives Matter’, ‘Eleştirel Irk Teorisi (Critical Race Theory)’, ‘Kimlik Politikaları’, ‘Politik Doğruculuk’, ‘Wokeculuk’ gibi tanımları içeren birçok değişik terimi kullanırlar.” Bununla beraber Hazony’nin anlayışına göre politik sol özünde Marksizm’e sadık kalmaya ve Marx’ın düşünce çerçevesine yaslanmaya devam etmekte.

Ona göre Marksizm’in dört karakteristik özelliği var. İlk olarak, Marksizm insanları sürekli olarak biri diğerini sömüren gruplara mensup kabul eden bir ezen/ezilen anlatısına dayanır. İkinci olarak, yöneten sınıfla onların kurbanlarının ”hakim ideoloji” engellediği için sömürünün gerçekleştiğinin farkında olamayabileceklerini iddia eden bir ”yanlış bilinçlilik” teorisi ortaya sürülür. Üçüncü olarak, Marksistler yönetici sınıfın ortadan kalkması ve hakim ideolojinin yıkılması aracılığıyla toplumun devrimci bir şekilde yeniden yapılandırılmasını talep ederler. Ve son olarak, devrim başarıya ulaştığı zaman sınıfsız bir toplumun ortaya çıkacağı iddia edilir.

Bu kavrayış iyi bilinen stereotiplere ve klişelere odaklanarak Marksizmi teorik olarak ilgi çekici kılan onlarca detayı göz ardı eder. Şaşırtıcıdır, ve anlamlıdır ki, Hazony yazısı boyunca Marksizmin politik ekonomi eleştirilerine, Marx her ne kadar kitaplarının ikisini ”politik ekonominin eleştirileri” olarak adlandıracak kadar kibar olsa da, değinmemektedir. Marksizmin bu temel karakteristiğini yok sayarak Hazony onu az çok herhangi bir şeyle bağdaştırılabilecek basit bir doktrine indirgemiş oluyor.

Eğer Marksizm’in yalnızca bir hakim ideoloji, devrim ve ezen/ezilen anlatısından ibaret olduğu doğruysa o zaman tarih boyunca meydana gelmiş hemen hemen tüm devrimci hareketler Marksist olmalıdır – Marx’ın yaşamından öncekiler bile. Monarşizmin hakim ideolojisini eleştiren ve yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı amacıyla monarşizme savaş açan Amerikan devrimcileri Hazony’in dört karakteristiğinden üçüne uyardı ki bu da onları neredeyse proto-Marksist yapardı. Hazony’nin kavrayışında Marx’ı diğer düşünürlerden ayırt etmemize yarayan neredeyse tek şey Alman düşünürün üzerine çok az şey yazdığı sınıfsız bir toplumu hedefleme meselesidir.

Marksizm on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda yaşanan olaylardan ve bu yüzyıllardaki fikirlerden esinlenmiş oldukça spesifik, modernist bir doktrindir. Marx Avrupa’da o zamanlarda baskın olan üç akımı kullandı: Hegel’e karşı Alman felsefesinde gösterilen reaksiyon, Fransız radikalizmi ve İngiliz politik ekonomisi.

Marx Hegel’den tarihin insanlığın hikayesinin daha büyük bir özgürlüğe, her ikisi de özgürlüğü kendi kaderini tayin etme kapasitesi olarak anlamaktaydı, doğru ilerlemesi olduğu yönündeki fikrini aldı. Marx ünlü filozofun idealar üzerine yaptığı vurgunun yanıltıcı olduğunu iddia ederek ünlü bir şekilde Hegel’i ”baş aşağı” döndürmeyi denedi: Marx’a göre tarihi büyük oranda maddi ilişkiler ileri taşımıştır. Marx Fransız radikalizminden işçiler ve burjuvazi arasında bir sınıf çatışması olduğu fikrini aldı. Bir gün her bireyin kendi doğalarını her yönden geliştirebildiği sınıfsız bir toplumda yaşayacağımızdan emindi.

Ve Marx İngiliz politik ekonomistlerinden kapitalizmin nasıl işlediğine dair sahip olduğu anlayışın büyük bir bölümünü aldı; spesifik olarak, malların değişim değerlerinin ”toplumsal olarak gerekli emek-zaman” olduğu fikrini David Ricardo’dan alarak anlayışını bu görüş üzerinden inşa etti. Bu son nokta Kapital Bölüm Bir civarlarında işçilerin sömürülme mekanizmasını açıklıyor gibi göründüğünden ötürü Marx için önemlidir. David Harvey’in dikkat çektiği üzere ölümünden sonra yayınlanan bölümlerde Marx borsa ve kredi piyasasındaki ”hayali sermayenin” doğası üzerine teorisini kurmaya başladığında olaylar daha komplike hale gelir. Bu ek mekanizmalar kapitalizmin nasıl kendi çelişkilerine adapte olabildiğini açıklıyordu ancak bu adaptasyon süreci yalnızca temel gerilimleri oldukları şekliyle bırakan ve belki de ilerde bu gerilimlerin daha da keskinleşmesine neden olacak hızlı çözümlere başvurma yoluyla gerçekleşiyordu.

Bu basit özet hiçbir şekilde Marx’ın çalışmalarının genişliğini yansıtmamaktadır. Ancak bu özetin bile en azından Marksizmin Hazony’nin ileri sürdüğü basit varsayımlardan çok daha fazlasını içerdiğini gösterdiği söylenebilir.

Bu basite indirgeme eğilimi Hazony’nin ”Britanya ve Amerika’da liberalizmin ele geçirilmesini hedefleyen İlerici ya da ‘Anti-Irkçı’ hareketleri kapsayacak şekilde ”Michel Foucault, postmodernistler ve niceleri” tarafından yönlendirilen ”öncü hareketlerle” bağdaştırdığı ”neo-Marksizm” kavrayışına kadar uzanıyor. Ancak bu hareketlerin Marksizme nasıl ya da neden herhangi bir şey borçlu oldukları meselesi muğlak bir şekilde bırakılmış. Michel Foucault ünlü bir şekilde Marksizmi zamanı geçmiş bir on dokuzuncu yüzyıl ekonomi anlayışı olarak niteleyerek kötülemiş ve hatta neoliberalizme göz kırpmıştır. Tarihin itici gücü olarak sınıf çatışması konusu ile ilgili bu kadarı yeterli. Dünya çapında çoğalan ırkçılık karşıtı hareketler de Marx’tan ziyade Martin Luther King’den ve siyahi özgürlük mücadelesinin diğer liderlerinden ilham almaya meyillidir.

Bu dediklerimin hiçbiri bu hareketlerin Marx’tan faydalanmadıklarını ya da faydalanmamaları gerektiğini ima etmemektedir (faydalanmalılar!). Ancak bu hareketleri basitçe ”güncellenmiş Marksizm” olarak görmek ilerici figür ve hareketlerin spesifik özelliklerini ve tarihselliklerini göz ardı eder. Hazony’nin The Virtue of Nationalism’de her biri kendi kimliğine, tarihine ve saygı duyulan geleneklerine sahip kendine has ulusların var olmasının faydalarını savunmaya ne kadar mesai harcadığı göz önüne alınırsa bu durum biraz ironiktir.

Marksizm’in ”Kusurları”

Yazısının ilerleyen bölümlerinde Hazony ‘ilginç’ bir kararla Marksizm’in ”büyük bir yalan” olduğuna inanan liberalleri eleştirir. Bu, Hazony’nin Marksizm’in teorik içgörülerini ya da politik hedeflerini övmek istemesinden değil, Marx’ın liberal bireyciliğe karşı eleştirel değerlendirmelerine katılmasından kaynaklanır.

Hazony, Marx’ın devlet tarafından korunan özgürlüklere ve haklara sahip olan ayrık bir birey fikrinin ideolojik ve hukuki bir kurgu olduğunun farkında olduğunu öne sürer. Liberaller modern devletin tüm özgürlükleri sağladığını hissederken Hazony her zaman sosyal gruplar arasında güç eşitsizliklerinin olacağını ve daha güçlü olanın ”güçsüz olanı baskılayacağı ya da sömüreceği” yönündeki Marksist iç görüyü kabul eder. Kendi açıkladığı şekliyle:

“Marx tüm toplumların birbirleriyle beraber bulunan sınıflar ya da gruplardan oluştuğunu ve her yerde politik yaşamın temeli olarak farklı gruplar arasındaki güç ilişkilerinin yattığını düşünmekte haklıdır. Ayrıca herhangi bir zamanda bir grubun (ya da bir gruplar koalisyonunun) devleti domine edeceğini ve kanunlarla politikaların dominant grubun çıkarlarıyla ideallerini yansıtmaya meyledeceğini söylemekte de haklıdır. Bunun ötesinde, Marx dominant grubun kendi tercih ettiği kanunlarla politikaların ”aklı” ya da ”doğayı” yansıttığını görmeye meyilli olacağını ve bakış açısını tüm topluma yaymaya uğraşacağını, sonuç olarak da çeşitli türden adaletsizliklerle baskıların bir sis perdesi ardına gizlenip görünmez hale geleceğini düşünmekte haklıdır.”

Hazony yazısına sekülarizasyon ve liberalizasyon peşinde koşan Amerikan liberallerini eleştirmekle devam eder, özellikle de ”dindar ailelere sessiz bir zulüm” olan okullardan dinin çıkarılması ve pornografiye izin verilmesi konularında bu eleştiriyi yapar. Liberaller doktrinlerinin herkes için özgürlük ve eşitlik sağladığını varsayarak muhafazakarlara karşı uyguladıkları baskıya karşı ”sistematik bir şekilde kör” olmaya meyillidirler. Hazony Marx’ın ”toplumu sınıflar ya da gruplar arasındaki güç ilişkileri açısından analiz ederek Aydınlanmacı liberal teorilerin – siyaseti bireye ve onun kişisel özgürlüklerine indirgemeye meyilli teoriler – sistematik olarak kör olması şeklindeki önemli politik fenomene ışık tutabiliriz.” diyen kavrayışıyla çok daha derin bir kavrayışa sahip olduğunu düşünüyor.

Bunların hiçbiri Hazony’nin işçilerin sömürü kurbanı olduğunu kabul ettiği ya da soldan gelen eleştirilere benzer herhangi bir şeye sempati beslediği anlamına gelmemektedir. Yazısının ilerleyen bölümlerinde Hazony, Marksizm’i üç ”kritik kusura” sahip olmakla eleştirir. İlk olarak, Marksistler bazıları karşılıklı olarak faydalı oldukları zaman bile her türden güç ilişkisini bir baskılayan ve baskılanan ilişkisi olarak görürler. İkinci olarak, Marksistler toplumsal baskının öyle yoğun olduğunu düşünürler ki her toplum kaçınılmaz olarak kendi sonunu hazırlayan bir gerilimle dolu olmalıdır. Ve son olarak, Marx ve Marksistler herkesin bildiği üzere baskı-sonrası toplumun spesifik özellikleri konusunda net değildir ve Marksizmin aktüel tarihte bıraktığı iz bir ”korku geçidi” olmaktan ibarettir.

Bu üçü arasından bana yalnızca sonuncusu güçlü bir iddia gibi geliyor. Marx’ın kapitalizm sonrası bir toplumun neye benzeyeceği hakkında hiçbir zaman konuşmadığı doğrudur ve onun bu konudaki belirsizliği onun teorilerini tiranlıklarını meşrulaştırmak için kullanan Stalin gibi figürlere yol açmıştır. Sosyalistleri Hazony’ninki gibi eleştiriler için kolay bir av haline getiren bu problem yokmuş gibi davranmak yerine bu problemle yüzleşilmesi daha iyi olacaktır.

Ancak Marx her neye niyetlenmiş olursa olsun onun Gotha Programı’nın Eleştirisi’nden üretim araçlarının ortak olarak sahiplenildiği ve dağıtımın ”herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” prensibine bağlı olarak organize edildiği sömürüsüz demokratik bir toplumu arzuladığını çıkarabiliriz. Bu her neye benzerse benzesin muhafazakarların Marksizmi kötülerken işaret etmeyi sevdiği diktatörler ligiyle çok az benzerlik taşır. (Muhafazakarlar her ne kadar bu toplumlar hiçbir zaman kapitalizmi aşmamış olsalar da sınıf çatışmasının ve Marksizmden ilham almış partilerin sosyal demokrasilerin inşasında oynadığı merkezi rolü de göz önüne alırlar.)

Hazony’nin Marksizm ve solculuğun kusurları hakkındaki analizinin hemen hemen bütün diğer unsurlarının büyük problemleri vardır. Hazony kapital ve emek arasındaki ilişkinin gerçekten de baskıcı ve sömürücü olduğuna yönelik spesifik Marksist iddiayı dikkate almaz – bu anahtar bir noktadır, çünkü Marx hiçbir zaman her güç ilişkisi türünün veya hiyerarşilerin tamamının gayrimeşru olduğunu iddia etmemiştir. Marx’ın argümanı çok daha spesifiktir: kapitalist ilişkiler baskıcıdır çünkü emeğin sistematik sömürüsünü temel alırlar.

Hazony eğer bazı klasik Marksistleri kapitalizmin kaçınılmaz olarak yıkılacağı ve yerine komünizmin geleceğini iddia etmeye yönlendiren teleolojik tarih görüşüne dayalı bir eleştiri geliştirseydi ikinci eleştirisi çok daha sağlam bir zemine sahip olurdu. Ancak onun iddiası bu seviyeye dahi yükselmemektedir. Bunun yerine o, ”muhafazakar bir toplumda” ”zayıf grupların pozisyonlarından fayda elde etmelerinin mümkün olduğunu” ya da en azından devrimci bir şekilde yeniden inşa edilmiş bir yönetimden daha iyi durumda olacaklarını savunmayı tercih etmektedir.

Ve işte burası olayların ilginçleştiği nokta.

Marksizm ve Liberalizmin Dönüşü

Hazony pek de liberalizm taraftarı biri değildir. Özellikle Amerikan liberalizmini dindar ve muhafazakar ailelere pornografik, seküler bir ajanda izleme yoluyla zulmeden baskıcı bir güç olarak görür. Ancak Hazony liberallerin ilerici ve -kendisi için şeytani bir kötülük olan- ”Marksist” gruplarla bir işbirliği içine girerek muhafazakarlığı daha da fazla yıpratacakları yönünde büyük bir endişe duymaktadır.

Hazony, yazısının en iç görü yüklü bölümünde ”liberalizm ve Marksizm’in dansını” tarif eder. Hem liberaller hem de Marksistler özgürlüğe ve eşitliğe inanır ve miras bırakılmış geleneklerle hiyerarşilere karşı düşmanlık beslerler. Marksistler yalnızca işi bir adım daha ileri taşıyarak kapitalizm ve liberal toplumun bazı unsurları yüzünden gerçek özgürlük ve eşitliğin tam olarak kazanılamadığını savunur. Hazony, uygun koşullar altında liberallerin bu gibi argümanlara sempati besleyebileceğini çünkü Marksistlerle ilericilerin sık sık liberalizmin prensipleri ve retoriğinden beslendiğini savunmaktadır. Liberaller bir gün bir çeşit ”Marksist ajandayı” dahi takip etmeye başlayabilir.

Dolayısıyla Hazony’nin Marksizm eleştirisini liberalizmi savunmak adına yapmamaktadır. Yapmaya çalıştığı şey merkezdeki insanları politik sol yerine politik sağ ile taraf olmak için ikna etmeye çalışmaktır. Marksistlerin toplumu ”ele geçirmesini” engellemek adına liberalleri birer müttefik olarak tolere etmeye isteklidir.

Hazony bu ittifakı liberaller için daha cazip hale getirmek adına politik solun demokrasiyi yok etmek ve hem muhafazakarları hem de liberalleri ortadan kaldırmak için uğraştığını iddia ederek riske edilen şeyin büyüklüğünü artırır. Hem liberallerin hem de muhafazakarların kendileri tarafından domine edilmiş -en azından- bir ”iki-partili” sisteme izin verme konusunda net bir tavra sahip olduklarını savunur. Bunun aksine, Marksistler sistemi yalnızca ”tek meşru parti – yani toplumun devrimci yeniden yapılanmasını hedefleyen ezilenlerin partisi” ile kısıtlamak istemektedir. ”Bu da demek olur ki Marksist politik çerçeve demokratik bir devlet ile beraber var olamaz.”

Demokrasi, Liberalizm ve Sosyalizm

Bu açıkça yanlıştır. Sosyalistlerin on dokuzuncu yüzyıldan beri hedeflerinden biri politik alanda demokrasiyi ileri taşımaktır ki bu da Avrupa ve diğer yerlerde işçilerin oy verme hakkına sahip olmaları meselesinin merkezinde neden sosyalistlerin bulunduğunu gösterir. Sosyalistlerin liberal kapitalizm ile problemi yeterince demokratik olmadığını düşünmeleridir. Benzer bir şekilde, Hazony’nin yazısında eleştirilen diğer ilerici gruplar için de demokrasi düşmanı demek zordur: ırkçılık karşıtı hareketler oy verenlere karşı yapılan baskıyla mücadele etme amacı taşırlar.

Hazony’nin yazısı ayrıca Viktor Orban’ın demokrasiyi parçalamasından Trump’ın 2020 seçimlerini iptal etme imalarına kadar olan çağdaş, nüfuzlu muhafazakar siyasilerin anti demokratik eylemlerini görmezden gelmektedir. Bunların hiçbirinin Hazony’nin ortaya attığı  liberal demokratların politik sağ ile birlik olmaları durumunda korkacakları hiçbir şey olmadığı iddiasını desteklemediğini düşünürsek muhtemelen bu anlaşılabilirdir.


İlginç bir şekilde, Hazony’nin yazısı muhtemelen taktiksel nedenlerden ötürü aceleye gelmemiş derin bir kavrayışa sahiptir. İçgörü şudur: hem liberalizm hem de Marksizm -doğru anlaşıldığı üzere- oldukça modernist doktrinlerdir. Her ikisi de birkaç yüzyıl içinde ortaya çıkmış ve herkese özgürlük sağlamak ve ahlaki eşitliğe saygı göstermek prensiplerine bağlı olmuştur.

Liberalizmle sosyalizmin ilerleyişi güç eşitsizliklerini doğallaştırmada ısrarcı olan gelenekselci düzenleri ve hiyerarşileri yerle bir etti. Bu gelenekselci düzenler ne doğal ne de özellikle yararlılardı. Bu düzenler kadınları, LGBT bireyleri, dini ve etnik azınlıkları ve bunun gibi grupları bin yıl boyunca ikinci sınıf vatandaşlar konumuna düşürdüler.

Liberalizm sıklıkla kendi prensiplerine bağlı kalmakta başarısız oldu ve politik solun ortaya çıkıp katı bir gereklilik olarak kalmasına neden olan şey de budur. Liberaller sıklıkla muhafazakar gelenekselcilerle meşrulaştırılamayacak türden hiyerarşileri sürdürebilmek adına Hazony’nin teklif ettiği türden taktiksel işbirlikleri yaptı. Ancak bu beraberlik her zaman rahatsızlık vericidir, çünkü herkes için özgürlük ve eşitliğe inanmayan bir liberalin liberal olduğu söylenemez.

Aynı durum politik soldaki bizler için de geçerlidir ancak fark şudur ki bizler bu ideallerin liberal devlet ve ideolojisinin sınırları içerisinde gerçekleştirilemeyeceğine inanırız. Hangi reformların gerektiği ve ne kadar radikal olunacağı meseleleri önemli bir tartışma konusu olsa da zorlama ve sömürüden kurtulma yönündeki tarihsel ilerlemeyi tamamlamak adına daha radikal reformlara ihtiyacımız vardır. (Benim şahsi tercihim filozof John Rawls’un ”liberal sosyalizm” olarak adlandıracağı düzen olurdu.)

Tüm bunlar bizi doğrudan tüm bu dinamiklerin farkında olan Karl Marx’a geri getirir. Engels ile beraber Marx liberal kapitalizmi üretimci kapasitesi ve ilk kez olacak şekilde herkes için biçimsel bir eşitliği kutsallaştırmasından ötürü alkışlamıştır. Bunu net bir şekilde eski gelenekselci düzeni yerinden edip tüm o kutsalları kınayarak ve insanlığı ilk kez gerçek koşullarıyla yüzleşmeye zorlayarak başarmıştır.

Ancak liberalizm tarihin ilerleyişinde yalnızca bir aşama olarak kalmıştır ve tıpkı kendinden önceki tüm aşamalar gibi yeni türden bir topluma eninde sonunda yer verecektir. Marx’ın kimi zamanlar ima ediyormuş gibi göründüğü gibi bu kaçınılmaz olsa da olmasa da açık bir şekilde bugün var olduğu haliyle liberal demokrasi için birçok sınırlılıklar mevcuttur. Samimi bir şekilde özgürlüğe ve eşitliğe bağlı olan liberaller bunun farkına varmalı ve zamanın akışını geriye döndürmeye çalışan politik sağ ile birlik olmanın mı – yoksa kendileriyle birçok temel olarak modernist inancı paylaşan ilericiler ve sosyalistlerle beraber geleceğe doğru uzun adımlarla yürümenin mi kendileri için daha iyi olacağını sorgulamalılar.


Matt McManus- “Why Liberals Should Unite With Socialists, Not the Right”, (Erişim Tarihi: 20.10.2020), Erişim Kaynağı: https://jacobinmag.com/2020/09/karl-marx-yoram-hazony-marxism-liberalism/

Çevirmen: Yiğit Aras Tarım

Çeviri Editörü: Berat Mutluhan Seferoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Felsefe - Thomas Metcalf

Sonraki Gönderi

Pratik Nedenler - Shane Gronholz

En Güncel Haberler Analitik Felsefe