Metodolojik Natüralizm: I – Alvin Plantinga

///
131 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

Giriş

St.Augustine’in De Civitas Dei adlı eseri, daha sonraki Hıristiyanlar tarafından benimseneceği şekilde[1] insanlık tarihi görüşünün olağanüstü güçlü bir ifadesini yansıtmaktadır. Bu görüşe göre insanlık tarihi bir mücadele içindedir ve bir tarafta Civitas Dei, yani Tanrı Şehri, diğer tarafta Dünya Şehri veya İnsan Şehri arasında bir savaş bulunmaktadır. İlk şehir Tanrı’ya ibadete ve onun hizmetine adanırken, ikincisi ise oldukça farklı bir efendiye hizmet eder. Augustine, tüm insanlık tarihinin bu mücadele açısından anlaşılması gerektiğine inanır ve her boyutta veya önemde hemen hemen her türlü kültürel çabanın içinde olduğunu ifade eder. Bilindiği gibi modern doğa bilimi, çağdaş entelektüel yaşamın son derece önemli bir yönüdür. Kuşkusuz onun teknolojiden başka bir şey olmadığını, hastalıklarla savaşmak, köprüler veya uzay araçları inşa etmek gibi şeylerden fazlası olduğunu söyleyenler de var. Bilim gerçekten de bu önemli şeyleri yaptı, ama daha fazlasını da yaptı. Bize, kendimize ve Tanrı’nın yarattığı dünyaya dair güçlü iç görüler verdi. Bilim, entelektüel manzaramızı dönüştürdü; onsuz entelektüel hayatımızın nasıl olacağını hayal etmek bile zor. Augustine’i takip edersek, onun anlattığı mücadelede bilimin de önemli bir rol oynamasını bekleyebiliriz.

Aydınlanma’dan bu yana yaygın olan popüler bir fikre göre bilim[2] (en azından doğru bir şekilde takip edildiğinde), ideolojiden veya ahlaki inançlarımızdan tamamen bağımsız olarak, kendimiz ve dünyamız hakkındaki gerçeği anlamaya yönelik havalı, mantıklı, tamamen tarafsız bir girişimdir. Elbette bu resmin son zamanlarda bazı çatlakları olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte Augustine’in, on altı yüzyıl önce bu ortak kavramın gerçekten doğru olamayacağını görmemiz için gerekli malzemeleri sunduğunu belirtmek gerekir. Çağdaş bilimin teolojik olarak tarafsız olduğunu, Augustinuscu mücadelenin dingin bir şekilde üzerinde durduğunu ve bununla tamamen alakasız olduğunu düşünmek aşırı derecede saflık olur. Belki de bilimin, dünyanın boyutu, şekli ve güneşten uzaklığı, periyodik elementler tablosu, Pisagor teoreminin kanıtı gibi bazı kısımları böyledir. Bunların hepsi mantıklı bir anlamda teolojik olarak tarafsızdır. Ancak bilimin diğer birçok alanı farklıdır. Onlar açıkça ve derinden zıt dünya görüşleri arasındaki bu çatışmaya dahil olurlar. Bu mücadele açısından bilimin hangi bölümlerinin tarafsız olduğunu veya hangilerinin olmadığını söylemenin düzgün bir tarifi yoktur ve elbette burada sahip olduğumuz şey basit bir ayrımdan ziyade bir sürekliliktir. İşte size kaba bir kural: bilimin bu mücadeleye ilgisi, kendimizi insan olarak anlama çabasına, bu parçanın ne kadar yakından dahil olduğuna bağlıdır. Belki de başka bir değişken daha vardır: Kontrolün aksine anlamaya yönelik olma anlamında, söz konusu bilimin ne kadar teorik olduğu.

Bu alanı daha fazla araştırmak, bilimin dini açıdan tarafsız olmadığını söylerken ne demek istediğimi tam olarak söylemeye çalışmak, teizmin birbiriyle bağlantılı birçok farklı bilim ve bölümünün anlaşılması ve uygulanmasında tam olarak hangi yollardan yararlandığını görmek ilgi çekici olacaktır. Ancak birincisi, bu makalenin odak noktası bu değil ve ikinci soru (elbette) toplayabileceğimden çok daha fazla bilimsel bilgi gerektiriyor. Bu sadece filozoflar için değil, aynı zamanda birlikte çalışan teist bilim adamları ve filozoflar topluluğu için de bir sorundur. Bunun yerine yapacağım şey çok daha programlı olacak. Teist bir akademik ve bilimsel topluluğun, teistler olarak bildiğimiz şeylerden başlayarak ve kabul ederek, bilimi kendi yöntemleriyle takip etmesi gerektiğini savunacağım. (Bu öneri şu anda hem popüler olmayan hem de sapkın olma gibi önemli bir dezavantajlardan muzdariptir; bununla birlikte doğru olma konusunda da önemli bir avantaja sahip olabilir.) Bu öneriye bir itiraz, bilimin düzgün bir şekilde yapıldığına dair bir tanımda yer almaktadır. Bu tanım zorunlu olarak metodolojik natüralizmi veya (Basil Willey’in dediği gibi) geçici ateizmi içerir.[3] Bu tanım, bilimin tam anlamıyla sözde dini inanç veya bağlılığı içeremeyeceği fikridir. Bu makaledeki temel amacım, bu iddiayı ve onun argümanlarını keşfetmek, anlamak, tartışmak ve değerlendirmektir.

Metodolojik Natüralizmin Zayıf Argümanları

Düşünülmesi gereken ilk şey, (her halükarda) teist ilim topluluğunun bilimi veya bilimin bölümlerini kendi tarzında veya kendi perspektifinde yapması gerektiğidir. Teistlerin gerçekten ihtiyacı olan şey, teistler olarak bildiklerimizi hesaba katan bir bilimdir. Aslında bu her durumda mantıklı bir şey gibi görünüyor. Elbette rasyonel olan, belirli bir fenomeni anlamaya çalışırken bildiğiniz her şeyi kullanmaktır. Fakat örneğin, düşmanlık veya saldırganlık konusunda bilimsel bir tespitten bahsederken Hıristiyan psikologlar “günah” (asli günah) kavramını kullanmamalı mıdır? Örneğin oyun, müzik, mizah veya macera duygumuz gibi pek çok ve çok yönlü tezahürlerde gördüğümüz Tanrı sevgisini, bilimsel açıdan ele almaya çalışırken yaratılan insanlar hakkında bildiklerimizi de aynı şekilde kullanmamalı mıyız? Tanrı sevgisinin, güzelliğin veya benzerlerinin asıl kaynağı nedir? Ahlak için de aynısı geçerli midir? Yirminci yüzyılın muazzam, etkileyici ve felaket getiren Bolşevik deneyimini, belki de yirminci yüzyılın siyasi manzarasını gözler önüne süren özelliğini düşünelim. Teistler bilimsel bir tespitte bulunurken, insanlar hakkında bildikleri her şeyi inançlarıyla mı biliyorlar?

Bunu yapmanın önünde pratik engeller olabilir. Bu doğru, ama prensip olarak ve bu pratik zorluklardan soyutlanarak, teistik topluluğun, diyelim ki insanların olduğu ve davranış tarzına ilişkin bilimsel anlayışa ulaşmasının doğru yolu; inanç yoluyla bildiklerimiz dahil, insanlar hakkında bildiğimiz her şeyden başlamak olacaktır. Dolayısıyla araştırdığımız türden hipotezler, biz insanların Tanrı tarafından onun suretinde yaratıldığına ve günaha düştüğümüze dair (Hristiyan’ların düşündüğü gibi) bu tür gerçekleri pekala içerebilir. Bu dini fikirler, çeşitli hipotezlerde açıkça ifade edilerek bilimimizde pekala yer alabilir. Ayrıca başka roller de oynayabilirler. Örneğin önümüze çıkan çeşitli bilimsel hipotezleri ve mitleri değerlendirdiğimiz arka plan bilgilerimizin bir parçası olabilirler.

Bunun düşünülmesi gereken doğal bir şey olduğunu savunuyorum. Garip bir şekilde bu iddianın reddedilmesi yaygın olarak kabul görüyor. Bu iddiaya itiraz edenler arasında etkileyici kimliklere sahip Hıristiyan düşünürler de var. Mesela Ernan McMullin şöyle der:[4]

(…) Ama tabi ki metodolojik natüralizm, doğa incelemelerimizi sınırlamaz; sadece hangi tür çalışmanın bilimsel olarak nitelendirildiğini belirtir. Birisi doğayı açıklamak için başka bir yaklaşım peşinde koşmak istiyorsa -ve diğerleri de varsa- metodolojik doğa bilimcinin itiraz etmek için bir nedeni yoktur. Bilim adamlarının bu şekilde ilerlemesi gerekiyor; doğa biliminin metodolojisi, belirli bir olayın ya da olayın türünün doğrudan Tanrı’nın yaratıcı eylemine başvurarak açıklanacağı iddiasını içermiyor.

Elbette sorunun bir kısmı, bu metodolojik natüralizmin ne olduğunu daha net görmektir. Tam olarak neye karşılık geliyor? Yalnızca belirli bir olayın, ikincil nedenlere başvurmadan, doğrudan Tanrı’nın yaratıcı eylemine başvurarak açıklanması gerektiği gibi iddialara bir ambargo içeriyor mu? Aynı zamanda bir şeyi bilimsel olarak açıklamada, Tanrı’nın dolaylı yaratıcı eylemine başvurmayı da yasaklıyor mu? Yalnızca bilimsel açıklamalarla mı ilgili, diğer bilimsel iddia ve iddialarla mı ilgili? Aynı zamanda önerilen bir bilimsel açıklama veya açıklamanın olasılığını değerlendirmeye çalışan kişinin, arka plan bilgisinin bir parçası olarak Tanrı’nın yaratıcı eylemi veya diğer dini iddialarla ilgili iddialarını kullanılmasını da engelliyor mu? Bu konulara daha sonra bakmamız gerekecek. Ancak şu anda farklı bir soruya cevap vermek istiyorum: Bilimin gerçekten böyle bir metodolojik natüralizmi içerip içermediği. Böyle bir şeyi kabul etmek için bir sebebimiz var mı? Bu iddia için önerilen bazı gerekçeleri incelemeye çalışacağım. Bu iddianın en azından bir kısmının arkasında, birkaç mantıklı neden olduğunu iddia edeceğim. Ancak bu nedenler, bilimin dini olarak tarafsız olduğu iddiasını ne içeriyor ne de destekliyor.

Öyleyse bilimin bir şekilde zorunlu olarak metodolojik natüralizm ilkesini içerdiği fikrinin altında yatan neden nedir? Birincisi ve belki de en önemlisi bu bilim anlayışı, Aydınlanma’dan miras aldığımız tüm inanç ve mantık anlayışının ayrılmaz ve saygıdeğer bir parçasıdır. Bu konuyu hak ettiği şekilde tam olarak ele alacak yerim yok. Ancak buradaki ana fikir, bilimin nesnel, halka açık, paylaşılabilir, kamuya açık olarak doğrulanabilir ve dini veya metafiziksel eğilimleri ne olursa olsun herkes için eşit derecede erişilebilir olmasıdır. Budist, Hindu, Protestan, Katolik, Müslüman, Yahudi, Bahai olabiliriz, yukarıdakilerin hiçbiri önemli değildir, çünkü bilimin bulguları hepimiz için eşit derecede geçerlidir. Bunun nedeni, Aydınlanma tarafından görüldüğü gibi uygun bilimin, tüm insanlar için aynı olan akıl ve duyu (algı) aktarımlarıyla sınırlandırılmış olmasıdır. Öte yandan din özeldir, özneldir ve açıkça önemli bireysel farklılıklara tabidir. Ama o zaman eğer bilim gerçekten halka açıksa ve herkes tarafından paylaşılabilirse, o zaman elbette kişi, biraz dinsel inanç veya dogmadan başlayarak onu doğru bir şekilde takip edemez.

Bilim hakkındaki bu düşünme tarzının bir kökü Descartes’tan ve belki daha da önemlisi Locke’dan kaynaklanan modern temelciliğin bir sonucudur.[5] Modern klasik temelcilik son zamanlarda pek çok eleştiriye maruz kaldı ve bağıran kalabalığa sesimi katmayı önermiyorum. Metodolojik natüralizmin dayandığı klasik temelcilik karaya oturduğundan, bunun yerine biraz daha yerel düşüneceğim, metodolojik natüralizmi kabul etmek için çok az nedenimiz olduğunu savunacağım.

Metodolojik Natüralizm Tanımı Gereği Doğru Mudur?

Neden bir bilim insanı metodolojik natüralizme göre ilerlemelidir? Michael Ruse, metodolojik natüralizmin veya her halükarda onun bir kısmının tanımı gereği doğru olduğunu öne sürer:[6]

(…) Bilimsel Yaratılışçılık, bilim olarak iddiasını ortaya koymada tamamen başarılı olsaydı bile, kökenlerimizin bilimsel bir açıklamasını veremezdi. Onlar en fazla, bilimin kökenlerimizin bilimsel bir açıklamasının olamayacağını gösterdiğini kanıtlayabilir. Yaratılışçılar, dünyanın mucizevi bir şekilde başladığına inanırlar. Ancak mucizeler, tanımı gereği yalnızca doğal, tekrarlanabilir olan, yasalarla yönetilen ile ilgilenen bilimin dışında olan bir konuyla ilgilidir.

Ruse metodolojik natüralizmin, birisinin varsaydığı bilim tanımlamasının gereği doğru olduğunu öne sürer. Görünüşe göre O, bilimin doğru bir tanımının var olduğunu ve verdiği tanımdan, bilimin yalnızca doğal, tekrarlanabilir ve yasalarca yönetilen şeylerle ilgili olduğunu savunuyor[7] (Bu iddianın, Teist bir bilim insanının, örneğin orijinal günah gibi dini doktrinleri içeren hipotezler önerebileceği ve Hıristiyan inancını içeren arka plan inancına göre bilimsel bir hipotezin epistemik olasılığını değerlendirebileceği önerisine dayanmadığını unutmayın). Buradaki iddia, görünüşe göre Tanrı’ya göndermeler içeren hipotezleri geçersiz kılar: Tanrı doğaüstü bir varlıktır, bu nedenle ona atıfta bulunan hipotezler doğal olanın dışında başka bir şeyle ilgilenir; dolayısıyla bu tür hipotezler bilimin bir parçası olamaz.

Ruse’nun iddiasıyla ilgili özellikle şaşırtıcı olan üç şey var. Birincisi, bilime sınır belirleme sorununa yönelik olarak geçtiğimiz birkaç yüzyıl boyunca muazzam bir enerji harcandığını unutmayalım. Bu sorun; bilimi, diğer insan faaliyetlerinden ayırmak için gerekli ve yeterli koşulları sağlama sorunudur. Bu çaba, görünüşe göre başarısızlıkla sonuçlanmıştır Ama gerçekte Ruse’nun hitap ettiği türden bir tanım mevcut olsaydı, muhtemelen bilim olarak tanımlanan şey için, bir dizi gerekli ve yeterli koşulu da mevcut olurdu. Ruse, bilim teriminin böyle bir tanımı bir yana, böyle bir dizi gerekli ve yeterli koşul olmadığı sonucuna varmak için birçok ve (bence) başarılı argümana değinmiyor. O, basitçe – tanım gereği – bilimin bahsettiği özelliklere sahip olduğunu peşinen ilan ediyor.

İkincisi Ruse, burada tanım gereği bilimin herhangi bir parçasının özelliği olduğunu söylediği üç özellik önermektedir: (a) tekrarlanabilir olan, (b) yalnızca doğal olan ve (c) doğa yasaları tarafından yönetilen şeylerle ilgilenen. Büyük Patlama benzersizdir ve bu nedenle muhtemelen tekrarlanamaz ya da her halükarda tekrarlanamaz olabilir. Öyleyse Big Bang’in doğasına ve evrenin erken gelişimine dair çağdaş kozmolojik araştırmaların gerçekten bilimin bir parçası olmadığı sonucuna varmak zorunda mıyız?

Bir sonraki adımda doğa yasalarıyla yönetilme özelliğini düşünelim. Buradaki ilk nokta, doğa yasalarının varlığının tartışmalı olduğudur. Örneğin Bas van Fraassen, doğa yasalarının olmadığı sonucuna varmak için geniş ve zorlu bir argüman öne sürmüştü. Elbette düzenlilikler vardır, ancak düzenlilik henüz bir yasa değildir; bir kanun, bir düzenliliği açıklaması ve temellendirmesi gereken şeydir. Dahası, bir yasanın bir tür zorunlulukla geçerli olduğu varsayılır ve genel olarak mantıksal zorunluluktan daha az katı olduğu düşünülür, ancak yine de zorunludur. Bu yasallık fikrinin, Aydınlanma deizminin mirası olduğunu düşünüyorum ve belki de burada Aydınlanma deizmi, hedefi ıskalıyor gibi görünüyor. Belki de yasa talebi karşılanamaz. Belki de düzenlilik vardır, ancak yasa yoktur. Belki de yasalara bağlı olduğu iddia edilen zorunluluk gibi bir şey yoktur. Belki de bu iddia edilen yasaları düşünmenin en iyi yolu, evrensel olarak nicelleştirilmiş ilahi özgür iradenin karşı olgusudur.[8] Öyleyse van Fraassen’in haklı olduğunu ve doğa yasalarının olmadığını varsayalım: O, tanımı gereği herhangi bir bilim olmadığı sonucuna ulaşır mıydı? Bu biraz güç görünüyor. Dahası bildiğimiz kadarıyla, bazı yasalar olabilir, ancak her şey bunlara tabi değildir (veya tamamen onlar tarafından yönetilmez). Belki de depremlerde, hava koşullarında ve radyoaktif bozulmalarda durum böyledir. Bunları bilimsel olarak inceleyemez miyiz?

Ruse’nun iddiasıyla ilgili üçüncü şaşırtıcı şey şudur: bilimin neyin olduğu ve olmadığı konusundaki makul derecede ciddi bir anlaşmazlık gibi herhangi bir şeyin, sadece bir tanıma başvurarak nasıl çözülebileceğini anlamak zordur. Kişi, bunun yalnızca sözlü bir soru olduğunda işe yarayacağını düşünür. İngilizce bilim kelimesi Tanrı’ya gönderme yapan bir hipoteze uygun mudur? Ama asıl soru bu değildir. Soru, bunun yerine Tanrı’ya gönderme yapan bir hipotez bilimin bir parçası olabilir mi? Bu soru sadece bir tanımdan bahsedilerek cevaplanamaz.


Dipnotlar

  • [1] Örneğin birçok Reformcu Hıristiyan, genel olarak entelektüel çabalarımızın ve özelde doğa bilimlerinin dini bağlılıktan bağımsız olmadığını savunan Abraham Kuyper’ı takip eder. Belki de bu fikir için itibar Augustine’e değil de Tertullian’a gitmeli. Çünlü Tertullianus, kötü bir topluluk yüzünden çok acı çekti. Bununla birlikte en önemli vurgularından biri, ilmin -entelektüel çabanın- dini açıdan tarafsız olmamasıdır.
  • [2] Elbette ki fikir, bir bilim insanının genel olarak bilim, ya da en sevdiği teoriler ya da şöhreti konusunda tutkulu olmayacağı şeyler değildir. Daha ziyade bunların hiçbiri bilimsel bir teori veya açıklamanın değerlendirmesine tam olarak giremez.
  • [3] Bilim, geçici olarak ateist olmalı veya kendisi olmaktan çıkmalıdır. B. Willey, Darwin’s Place in the History of Thought, in Darwinism and the Study of Society, ed. M. Banton (Chicago: Quadrangle Books, 1961), 1 – 16. Aynı şekilde bu prosedürü yasadışı metodolojik natüralizm olarak adlandırmak, bu şekilde ilerleyen kişinin gerçekten bir doğa bilimci olduğunu ima etmek demek değildir. Bakınız E. McMullin, “Plantinga’s Defense of Special Creation”, Christian Scholar’s Review, 21 (September, 1991): 57.
  • [4] McMullin, “Plantinga’s Defense of Special Creation”, s. 57.
  • [5] Başka bir yerde modern klasik temelcilik tarafından ortaya konan bir rasyonalite koşulunun aslında kendine kendine referansla tutarsız olduğunu tartışmıştım. Örneğin bkz. A. Plantinga, Reason and Belief in God, in Faith and Rationality, ed. A. Plantinga ve N. Wolterstorff (Notre Dame: University of Notre Dame Press, 1983), 60ff.
  • [6] Ruse, Darwinism Defended (Reading: Addison-Wesley, 1982), 322
  • [7] Örneğin L. Laudan, The Demise of the Demarcation Problem, in But it is Science? M. Ruse tarafından düzenlenmiştir (New York: Prometheus Books, 1988), 337
  • [8] Yani Tanrı’nın yaptığı şeylere nasıl (özgürce) davrandığını ve duruma göre farklı olsaydı onlara nasıl davranacağını belirten önermelerdir. Neredeyse evrensel olarak nicelleştirilmiş derken, eğer onları bu şekilde düşünürsek, mucizeleri bazı evrensel ve gerekli önermelerin istisnaları olarak (tutarsız bir şekilde) düşünmeden yasalara aykırı olarak düşünebiliriz.

Kaynak: Alvin Plantinga, “Methodological Naturalism?”, Perspectives on Science and Christian Faith, 49, (September 1997): 143-154.

Çevirmen: Musa Yanık

1 Yorum

  1. Niye bu kadar uğraşıp zorlanıyorsunuz ki, Gazali den uygun bir pasaj alsaydınız yeterdi meramınızı anlatmaya.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

İnanabileceğiniz Saçmalık - Jonathan Webber

Sonraki Gönderi

İfade Özgürlüğü - Mark Satta

En Güncel Haberler Analitik Felsefe