Acısız Medeniyet Kavramı ve Biyolojik Evrimin Felsefesi: Jonas, Freud ve Bataille’a Referansla – Masahiro Morioka

//
1719 Okunma
Okunma süresi: 37 Dakika

1. Giriş

Bu makalede, acısız medeniyet kavramını biyolojik evrim felsefesi perspektifinden inceleyerek medeniyet çalışmaları alanında yeni bir ufuk açmaya çalışıyorum. Yerimiz sınırlı olduğu için öncelik genel bir yapının netleştirilmesine verilecektir.

Acısız medeniyet ilk olarak Japonca yazılmış kitabım Acısız Medeniyet‘te (Transview, 2003) önerilen bir kavramdır. Bu kitap birçok yabancı dile çevrilmiştir (Korece versiyonu [kitabın tamamı], İngilizce versiyonu [Bölüm 1] ve Türkçe versiyonu [Bölüm 1]).[1]  Bu kitap 2003 yılında tamamlanmış ve yayınlanmış olmasına rağmen, onu genişletmek ve ikinci bir bölüm yazmak gibi bir planım var. Bu makale, gelecek kitap için bir taslak olarak yazılmıştır.

2. Acısız Medeniyet ve Kendi Kendini Evcilleştirme

Modern medeniyet, “konfor ve haz” arayan, “acı ve ıstırabı” ortadan kaldıran sistemler yaratmış ve bunları toplumumuzun her köşesine yaymıştır. Birçok gelişmiş ülkede büyük bir dalga gibi ilerliyor. Ben bu yönde ilerleyen bir medeniyete “acısız medeniyet” adını verdim. İlk bakışta acı ve ıstırabın ortadan kaldırılması iyi bir şey gibi görünüyor. Hayatımızda karşılaştığımız dayanılmaz acılar (ölümcül kanser acısı gibi) teknoloji sayesinde önlenebiliyorsa elbette iyi sayılır. Sorun bu değildir. Sorun, modern medeniyetin gelecekte yaşayabileceğimiz çeşitli acı biçimlerinin önleyici teknolojiler (acının önleyici olarak ortadan kaldırılması) yoluyla birbiri ardına hayatımızdan silineceği bir yöne doğru ilerliyor olmasıdır. Sonuç olarak, acı ve ıstırabın önleyici olarak ortadan kaldırılması karşılığında “yaşam sevincinden” mahrum bırakılıyoruz. “Yaşam sevinci”, psikolojik ya da varoluşsal çerçevemizi içsel olarak parçalamaya çalıştığımızda ve yeniden doğmayı dilediğimizde öngörülemeyen bir şekilde bize gelen bir sevinç duygusudur.

Bu sevinç duygusu anlamlı bir yaşam sürebilmemiz için elzemdir, ancak acısız bir medeniyet zevk ve konfor karşılığında bizi bu sevinçten mahrum bırakır. Bunu çok iyi biliyoruz ama kendimizi bize zevk ve konfor sağlayan sistemlerden ayıramıyoruz. Acısızlık yönündeki eğilime karşı çıkmak için gösterilen her çaba, acısız bir medeniyeti teşvik etmek için itici bir güç olarak kullanılacaktır. Modern medeniyet hala acısız bir medeniyete ulaşma yolunda olduğundan, sık sık kaçınılmaz acılarla karşılaşıyoruz, ancak toplumumuzun bu tür acıları mümkün olduğunca azaltmaya doğru ilerlediğine şüphe yok. Toplumumuz giderek acısız hale geliyor ve bu eğilimi tersine çevirmenin kolay bir yolu yok. “Dünyanın her yerinde bolca bulunan acı ve ıstırabı ortadan kaldırmanın nesi yanlış?” sorusunu reddedemediğimiz bir toplumda yaşıyoruz. Toplumumuz, “Acısız olmanın nesi yanlış?” diye sorabileceğimiz kadar acısız hale gelmiştir.

Acısız hale gelmiş bir toplum, şeker denizinde boğulmamız gereken bir toplumdur. Ondan kaçmak isteriz, ancak “beden arzumuz” (aşağıya bakınız) bunu yapmamıza izin vermez ve sonunda ya acısız bir medeniyetin içinde kalmayı haklı çıkarırız ya da ondan çıkmak için boşuna çabalarız. Acısız Medeniyet kitabı, bu koşullar altında acısız bir medeniyetle nasıl yüzleşeceğimiz ve hayatlarımızı nasıl anlamlı bir şekilde yaşayacağımız sorusunun bir araştırmasıydı. Burada acısız medeniyet teorimizi hazırlayan kendi kendini evcilleştirme teorisini kısaca özetlemek istiyorum.

Kendini evcilleştirme, 1930’larda Egon von Eickstedt ve diğerleri tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Fikir, insanların medeniyet kurma sürecinde hayvanları evcilleştirdiği, ancak aynı zamanda insanların kendilerini de evcilleştirdiği yönündedir. İnsanlar kendilerini evcilleştirdikleri için buna kendi kendini evcilleştirme denmektedir. Bu kavram Japon akademisyen Hideo Obara tarafından genişletilmiştir. Acısız Medeniyet’in Birinci Bölüm’ünde bu kavramı daha da genişlettim ve kendi kendini evcilleştirmenin temel özelliklerini aşağıdaki yedi maddede özetledim.[2]

Kendi kendini evcilleştirme (Morioka tarafından genişletildi)

  • 1) İnsanlar kendilerini yapay bir çevreye yerleştirdiler.
  • 2) İnsanlar otomatik olarak gıda tedarik edebilecek bir sistem inşa ettiler.
  • 3) Teknoloji doğal tehditlerin üstesinden gelmemizi sağladı.
  • 4) İnsanlar üremelerini yönetmişlerdir (örneğin, aile planlaması ve üreme tıbbı).
  • 5) İnsanlar yaşam kalitelerini artırmaya çalışmışlardır (örneğin öjenik ve son üreme teknolojileri).
  • 6) Ölümün kontrolü (örneğin, beklenmedik ölümlerin ortadan kaldırılması ve onurlu ölüm).
  • 7) Gönüllü itaatin ortaya çıkışı (rahat bir modern medeniyete gönüllü itaat).

Acısız medeniyet, yukarıdaki gibi bir kendini evcilleştirme sisteminin toplumun her köşesine yayıldığı ve ona karşı isyanın bile itici gücünün bir parçası olarak dahil edileceği şekilde geliştiği bir medeniyet biçimidir. Acısız bir medeniyeti harekete geçiren şey, tüm insanların içinde var olduğu düşünülen “beden arzusu”dur. Beş özelliği vardır.

Bedenin Arzusu[3] 

  • 1) Hazzı aramak ve acıdan kaçınmak.
  • 2) Mevcut durumu korur ve istikrar için plan yapar.
  • 3) Bir açıklık varsa kendini genişletir ve artırır.
  • 4) Diğer insanları feda eder.
  • 5) Yaşamları, hayatı ve doğayı kontrol eder.

İçimizde yerleşik olan “beden arzusu” acısız bir medeniyete doğru itici gücü yaratmıştır. Acısız medeniyet, bilmediğimiz birilerinin yarattığı bir sistem değildir.

Bu bizim kendi yarattığımız bir şeydir. Bu anlamda, acısız bir medeniyete karşı verilen savaş, bedenin arzusuna karşı verilen bir savaş ve kendimize karşı verilen bir savaştır. Bunun üstesinden gelmek için kitapta yeni bir arzu türü, yani “yaşam arzusu” tanıtılmaktadır. (Daha fazla ayrıntı için Acısız Medeniyet‘in 5. Bölümüne bakınız).

Bu arada, acısız medeniyet tam olarak ne zaman başlamıştır? Acısız Medeniyet kitabımda bu soruya iki yanıt verdim. Birincisi, acısız medeniyetin insan toplumunun modernleşmesinin başlangıcında -modern bilim, teknoloji, kapitalizm ve sanayi toplumu özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda büyük ölçekte gelişmeye başladığında ve daha sonra dünyanın dört bir yanındaki gelişmiş ülkelere yayıldığında- ortaya çıktığıdır. Bu görüşe göre, acısızlığa doğru hareket bir tür modernleşme olarak anlaşılabilir. Bu oldukça ikna edici bir görüştür. Ancak bu şekilde düşünürsek, modern öncesi insan medeniyetlerinin acısız medeniyet benzeri yönleri olmadığı anlamına gelir, ki bu doğru mudur? İkinci yanıt, acısız bir medeniyetin başlangıcını daha da geçmişe götüren yanıttır. İnsanlar acısız bir medeniyete giden yola en azından tarımsal-pastoral medeniyetlerin başlangıcı kadar erken başlamıştır. Bunun nedeni, tercih edilen çevreyi ve istikrarı korumak amacıyla doğayı yönetmenin kolektif uygulamasının tarımın ve sığır yetiştiriciliğinin başlangıç aşamalarında bulunabilmesidir.

Bir süre bu şekilde düşündüm, ancak son zamanlarda acısız bir medeniyetin başlangıcının bundan çok daha eski olabileceği fikrini taşımaya başladım. Acısız bir medeniyetin filizlerinin aslında insanoğlunun doğuşundan çok önce, yeryüzündeki yaşamın doğuşuna kadar uzandığını düşünmeye başladım. Bu da acısız medeniyet filizinin sadece insan medeniyetlerinde değil, insan öncesi canlıların yaşam formlarında da var olduğu anlamına geliyor. Bu uçuk bir fikir gibi görünebilir, ancak özellikle dikkat etmemiz gereken bazı önemli noktalar vardır. Bu fikre ilham veren Hans Jonas’ın biyolojik evrim felsefesidir.

3. Hans Jonas’ın Biyolojik Evrim Felsefesi

Jonas, Magnum Opus’u olan The Phenomenon of Life‘ı 1966’da İngilizce olarak yayınladı ve ardından 1973’te aynı kitabın Almanca baskısı Organismus und Freiheit (daha sonra Das Prinzip Leben olarak yeniden adlandırıldı) yapıldı. Almanca baskı büyük ölçüde genişletilmiş ve gözden geçirilmiştir. Aşağıda, Almanca baskıya dayanan teorisinin bir özeti yer almaktadır.[4]

Jonas, dünya üzerindeki dört milyar yıllık biyolojik evrimi daha fazla özgürlük arayışında bir macera olarak görmektedir. Bu biyolojik evrimin ön saflarında yer alan insan türü, özgürlüğün en geniş ve en derin halini elde etmiştir. Ana akım Avrupa felsefesinde, insanları diğer hayvanlardan ayıran şeyin akıl ve özgürlük olduğuna inanılmıştır. İnsanlara bu özellikler bahşedilmiştir, oysa diğer hayvanlarda bu özellikler yoktur. Ancak Jonas bu görüşü kısmen reddeder. Ona göre özgürlük, biyolojik hücrelere dört milyar yıl önce hücresel formda ortaya çıktıklarında zaten verilmişti. Elbette bu, özgürlüğün filizlenen bir biçiminden başka bir şey değildir, ancak bunun gerçek bir biçimde özgürlük olduğu kesindir. Yeryüzünde ortaya çıkan özgürlük, evrim sürecinde yüceltilmiştir. Jonas bunları kabaca üç aşamada tanımlamaktadır. [5]

Özgürlüğün ilk aşaması yukarıda açıklanan “hücrenin ortaya çıkışı”dır.

İlkel hücreler, ilkel dünya üzerinde ortaya çıkmıştır. (Mevcut bilgiler bazı bileşenlerinin uzaydan gelmiş olabileceğini düşündürmektedir). Bunlar, tek hücreli bir bakteri gibiydi. İçi ve dışı bir hücre zarı ile ayrılmıştı. Hücre, bu zar aracılığıyla dışarıdan içeriye besin alıyor, yaşam için gerekli maddeleri ve enerjiyi üretiyor ve yararsız atıkları hücre zarının dışına atıyordu. Buna metabolizma denir. Jonas yaşamın başlangıcını hücre metabolizmasının ortaya çıkışında görür. Metabolik sisteme daha yakından bakıldığında, bu metabolik sürecin sonunda hücreyi oluşturan tüm maddelerin yerini aldığı görülür; ancak tüm kurucu maddeler yer değiştirse bile hücrenin formu aynı kalır ve var olmaya devam eder. Burada tamamen yeni bir varoluş biçimi doğmaktadır. Jonas, Aristoteles’in madde (hyle) ve form (eidos) arasındaki ayrımını kullanarak, hücre formunun kimliğinin, metabolizma sistemindeki maddenin dinamik dolaşımı tarafından belirlendiğini savunur.

Kurucu maddeler ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, hücresel formun kendisi aynı kalır. Jonas, bir biçim olarak yaşamın maddi dolaşım boyutundan kurtulduğunu savunur. Maddeden bu kurtuluş, hücrenin kazandığı “özgürlük” olarak yorumlanabilir. Jonas’a göre özgürlüğün ilk adımı, biçimin maddeyle doğrudan özdeşleşmesinden kurtulmasıydı. Ancak aynı zamanda, maddi dolaşım durduğunda hücresel yaşamın da sona ereceğini unutmamalıyız. Bu gerçekleştiğinde hücre zarı yırtılır ve geriye sadece ayrık maddelerden oluşan bir yığın kalır. Bu anlamda, hücresel yaşam önemli ölçüde maddi dolaşıma bağlıdır. Bir hücrenin yaşamı bir yandan maddeden özgürleşmektir, ama diğer yandan da tamamen bu maddeye bağımlıdır. Jonas bu tür özgürlüğü “bağımlı özgürlük” ya da “yoksullaştırılmış özgürlük (bedürftige Freiheit)”[6] olarak adlandırır. Bir hücrenin yaşamı, maddi dolaşıma olan kırılgan bağımlılıktan başka bir şey değildir. Bu savunmasızlık ya da kırılganlık yaşamın en temel özelliğidir. Jonas’ın hücresel metabolizmaya odaklanması, çağdaşı bir biyolog olan Ludwig von Bertalanffy tarafından geliştirilen organizmaların dinamik denge modelinden etkilenmiştir. Bununla birlikte, Jonas’ın madde ve form arasındaki ayrımı ortaya koyma ve özgürlüğün burada ortaya çıktığını keşfetme fikri son derece orijinaldir.

Biyolojik evrimde özgürlüğün ikinci aşaması “hayvanın ortaya çıkışı”dır.

Hayvanlar dış dünyayı algılar, vücutlarını hareket ettirir ve duyguları hissederler. Bitkilerin aksine, hayvanlar uzakta bulunan yiyecekleri yakalamak zorundadır. Bunu yapmak için uzaktaki yiyeceği algılamaları, hareket ederse kovalamaları ve sonunda yakalayıp yemeleri gerekir. Bu zor bir iştir, ancak hayvanlar tarafından ilk kez elde edilen yeni bir özgürlük türüdür. Yiyeceği uzun bir süre boyunca kovalayabilmek için, yiyeceğe karşı içsel bir arzu duymaları gerekir. Jonas, algının uzamsal olarak uzak nesnelere duyulan ilgi anlamına geldiğini, arzunun ise gelecekte elde edilecek nesnelere, yani zamansal olarak uzak nesnelere duyulan ilgi anlamına geldiğini savunur. Bir hayvanı hayvan[7] yapan şey “mesafe”ye yönelik bu tür bir ilgidir ve bu ilgi hayvanlarda uyanıklık bilincini ortaya çıkarmıştır. Bu bilinç hayvanların “açlığın acısını, korkunun kırbacını ve kaçışın endişeli zahmetini” bilmelerini sağlamış ve hayvanlarda “haz (Lust)” ve “acı (Leid)” meydana getirmiştir.[8] Acısız medeniyet teorisinin temel kavramlarından ikisi olan zevk ve acının burada etkileyici bir şekilde ortaya çıktığını belirtelim.

Biyolojik evrimde özgürlüğün üçüncü aşaması “insanoğlunun ortaya çıkışı”dır. Jonas burada “görme” üzerine odaklanmaktadır. Görme yetisi hayvanlar tarafından zaten edinilmiş olsa da insanlar bunu dramatik bir şekilde geliştirerek yeni bir boyuta taşımıştır.

İlk olarak, insanlar geleceği kesin olarak tahmin edebilir hale geldi. Örneğin, görsel olarak yakaladığımız hareketli bir avın aynı yönde devam etmesi halinde nereye ulaşacağını tahmin edebilir ve avı tahmin edilen yerde bekleyip yakalayabiliriz. Diğer hayvanlar da bu yeteneğe sahipken, insanlar bunu fazlasıyla keskinleştirmiştir.[9]

İkinci olarak, insanlar kasıtlı hareket yeteneğini[10], yani bedenlerini istedikleri gibi hareket ettirme yeteneğini geliştirmişlerdir. Jonas bunu görme ile ilişkilendirir, ancak öte yandan bunu somutlaştırma benzeri bir şekilde yorumlamış görünmektedir. Görmenin tüm bedenin bir işlevi olduğunu ve bunun da çevresel dünyaya dinamik bir gömülülük olarak ifade edilebileceğini yazmaktadır.

Üçüncüsü, insanlar soyutlama yeteneğine sahiptir.[11] Bu, biçimi maddeden ayırma ve birincisini algılama yeteneğidir ki bu, insanı olduğu şey yapan belirleyici yetenektir. Bu yetenek, algılanan nesnenin görüntüsünü çizmelerini sağlamıştır. Jonas, insanoğlunun resim yapan doğasını vurgulamak için homo pictor[12] sözcüklerini kullanır. Görüntü yakalama eylemi, özellikle resim ve dansta rastlanabilecek özgür bir yaratımdır. Burada önemli olan nokta, her ikisinin de insan eliyle yapılmış olmasıdır. Bu, hayal gücünün yakaladığı formun insan bedeninin kasıtlı hareketiyle ifade edilebileceğini gösterir. Jonas, bunun tüm görüntü oluşumlarının ve insanların yarattığı tüm teknolojilerin temeli olduğunu savunmaktadır.[13]  Jonas, günümüz teknolojisinin bedensel kontrol yeteneği, başka bir deyişle soyut formları algılama ve elleriyle imgeler çizme yeteneği sayesinde mümkün olduğunu öne sürer.[14]  Bu, biyolojik evrimdeki özgürlük serüveninin hedefidir. Ancak bu hedef insanoğluna mutluluk getirmemiştir. Bugün insanoğlu kendi yarattığı teknolojiler tarafından tehdit edilmektedir. Jonas’ın teknoloji felsefesinin altında yatan tema budur.

4. Biyolojik Evrim ve Acısız Medeniyet

Yukarıda anlatılanlar Jonas’ın biyolojik evrim felsefesindeki özgürlük serüveninin üç aşamasının bir özetidir. Şimdi bunu acısız medeniyet teorisi perspektifinden inceleyelim.

İlk aşama “hücrenin ortaya çıkışı”dır. Bu aşamada hücrenin formu metabolizma yoluyla korunur. Membrandan geçen metabolizma sorunsuz bir şekilde ilerlediği sürece, hücre mevcut durumu koruyabilir ve istikrar için plan yapabilir.

İkinci aşama “hayvanın ortaya çıkışı”dır. Jonas bu aşamanın haz ve acının ortaya çıktığı aşama olduğunu düşünmektedir. Ayrıca hayvanların arzuları ve ihtiyaçları olduğunu belirtir.

Üçüncü aşama olan “insanlığın ortaya çıkışı”nda insanlar dış dünyayı ve kendilerini istedikleri gibi yönetmek için teknolojiler yarattılar. Geleceği öngörebilme yetenekleri, günümüz medeniyetinde bulunan acının önleyici bir şekilde ortadan kaldırılması eylemini hazırlamıştır.

Bu açıdan bakıldığında, insanın “beden arzusunun” acısız medeniyeti yönlendiren iki yönü, insanoğlunun ortaya çıkışından önce de canlı organizmalarda zaten mevcuttu.

Bedenin Arzusu

1) Zevk aramak ve acıdan kaçınmak.

 << Hayvanın ortaya çıkışı.

2) Mevcut durumu korumak ve istikrar için plan yapmak.

 << Hücrenin ortaya çıkışı.

       3) Bir açıklık varsa kendini genişletmek ve artırmak.

       4) Diğer insanları kurban etmek.

       5) Yaşamları, hayatı ve doğayı kontrol eder.

<< İnsanoğlunun ortaya çıkışı

Açıkça görüldüğü üzere, 1) ve 2) yönleri hücre ve hayvanın ortaya çıkış aşamalarında zaten mevcuttu. Acısız Medeniyet kitabını yazarken sadece insanlar tarafından yaratılan şeyleri düşünüyordum ve bu nedenle “beden arzusunun” beş özelliğinin de insanoğluna özgü olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. “Beden arzusunun” bazı yönlerinin yeryüzünde ilk kez ortaya çıkmasını sağlayan şey insanoğlunun ortaya çıkışı değildi. Dört milyar yıl önce ilkel hücreler ortaya çıktığında, “bedenin arzusunun” “mevcut durumu koruma ve istikrar için plan yapma” yönü ortaya çıktı ve daha sonra hayvanlar ortaya çıktığında, “bedenin arzusunun” “zevk arama ve acıdan kaçınma” yönü ortaya çıktı. Arzu ve ihtiyaçlar da hayvanlarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Dolayısıyla, perspektifimizi genişletirsek, “bedenin arzusu” özelliklerinin gelişimi sadece insan medeniyeti tarihinde değil, aynı zamanda dört milyar yıllık biyolojik evrimde de araştırılmalıdır.

Bu arada, “beden arzusunun” özelliklerinin oluşum tarihini yeryüzündeki biyolojik evrim bağlamında ele alırsak, Jonas’ın üç aşamalı teorisinin yeterli olmadığını söylemeliyiz. Elbette Jonas’ın bakış açısı benimkinden farklıdır, çünkü Jonas biyolojik evrime özgürlük serüveni açısından bakmaya çalışmıştır. Ancak, bu makalenin bakış açısına göre, Jonas’ın teorisi aşağıdaki iki perspektifle daha da desteklenmelidir: “Hücre bölünmesi ve çoğalması” ve “bir hücrenin yırtıcı davranışı”.

İlk olarak, “hücre bölünmesi ve çoğalmasını” ele alalım.

Tek hücreli organizmalar orijinal formlarında sonsuza kadar yaşamazlar. Belirli bir süre sonra aktif olarak iki hücreye bölünürler. O zaman, hücre zarının içindeki DNA seti ve sitoplazma iki yeni hücreye aktarılır. Hücreler bu şekilde çoğalır ve dört milyar yıl önce yeryüzünde ortaya çıkan ilkel bakteriler için de aynı şey geçerli olmalıdır. İlkel bakteriler, mümkün olduğunca uzun süre var olmaya çalışan bir hücre zarı ile kaplı tek bir hücre olarak başlamış olabilir. Ancak bir noktada iki hücreye bölünmeye ve çoğalmaya başladılar. Hücre bölünmesinin uygun çevre koşullarında birbiri ardına gerçekleştiği ve ilkel bakterilerin sayısının hızla arttığı düşünülmektedir. Hücre bölünmesi, hücre zarı ile çevrili bir hücrenin ortaya çıkmasıyla kıyaslanabilecek kadar önemli bir olaydı, çünkü hücre bölünmesi tek bir organizmanın bireysel hayatta kalma sınırının ötesinde hayatta kalmasını ve nüfusunu önemli ölçüde artırmasını mümkün kıldı. Hücre bölünmesi, hücrelerden biri bölünmeden sonra ölse bile aynı yaşam formunun diğer soylarda da hayatta kalmasını sağlar. Bölünmeden sonra hücreler ne kadar çoğalırsa, aynı yaşam formunun hayatta kalma olasılığı da o kadar artar. İlkel bakterilerde hücre bölünmesi gerçekleşmemiş olsaydı, yeryüzünde yaşam diye bir şey kalmazdı. Hücre zarı zamanla yırtılır ve hücre sadece bir madde topluluğuna dönerdi.

Hücre zarı ile çevrili hücrelerin ortaya çıkışı yaşamın ilk büyük olayı olarak kabul edilirse, hücre bölünmesi ikinci büyük olaydır. Bu ikinci olay olmasaydı, ilkel bakteri yalnızca bir “metabolik makine” olarak kalırdı. Hücre zarının dışından besin alarak ve atıkları dışarı atarak kendi biçimini ve işlevini sürdüren özdeş bir otomattan başka bir şey olmazdı. Bu özdeş hücresel faaliyet bir milyar yıl boyunca devam etseydi bile, aynı şeyi sonsuza kadar tekrarlayan bir metabolik makineden başka bir şey olmazdı ve yaşam olarak adlandırılamazdı. Güneş enerjisini alan ve aynı eylemleri sonsuza dek tekrarlayan otomatik bir oyuncak bebek gibi olurdu. Elbette Jonas’ın dediği gibi, yaşamın bir form olarak hücre zarı aracılığıyla maddi metabolizma kurulduğunda ortaya çıktığını düşünmek yanlış olmayabilir. Yine de ben bunun yaşam için sadece bir hazırlık aşaması olduğuna ve yaşam olarak adlandırılabilmesi için bölünme ve çoğalma faaliyetlerinin başlamasını beklememiz gerektiğine inanıyorum. Eski çağlardan beri üremenin yaşam için gerekli koşullardan biri olduğuna inanılmaktadır. Bunun anlamını derinlemesine gözden geçirmeliyiz.

Hücre bölünmesi sadece hacim olarak büyüyen bir hücrenin ikiye ayrılması değildir. Hücre bölünmesi, neredeyse özdeş genomlara sahip iki yeni hücrenin yaratılmasıdır ve bu da kesin olarak programlanmış, aktif bir olaydır. Böylesine kesin bir olayın ilkel bakterilerde birdenbire ortaya çıkmış olması pek olası değildir; bunun yerine, büyük bir bakteri grubunun uzun bir deneme yanılma döneminden sonra, bir noktada temel bir hücre bölünmesi biçimi ortaya çıkmıştır.

Dikkate alınması gereken bir sonraki konu “bir hücrenin yırtıcı davranışı”dır.

İnsanlar ve hayvanlar yırtıcı davranışlarda bulunurlar. Bu davranış amipler gibi tek hücreli organizmalarda da görülür. Tek hücreli organizmaların diğer tek hücreli organizmaları yeme davranışına fagositoz denir.

Bu davranış biyolojik evrim tarihinde ne kadar daha geriye gidersek gözlemlenebilir? Organizmalar, hücre zarının içinde bir çekirdeğe sahip olan ökaryotlar ve böyle bir nükleer yapıya sahip olmayan prokaryotlar (eubakteriler ve arkeler) olarak sınıflandırılır. Biyolojik evrimde ilk olarak prokaryotlar, ardından da ökaryotlar ortaya çıkmıştır. Hakim görüş, ökaryotların ortaya çıkışının tek hücreli bir prokaryotun başka bir tek hücreli prokaryottan önce gelmesiyle gerçekleştiği yönündedir (endosimbiyotik teori). Yenilen organizmanın hücresinin bir kısmı avcının hücresinde kalmış ve bir tür simbiyotik ilişkiye girmişlerdir. (Benzer olayların tek hücreli ökaryotlar siyanobakterileri avladığında da meydana geldiği düşünülmektedir). Tsukuba Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 2019 yılında diğer prokaryotları avlayan tek hücreli prokaryotların taramalı mikroskopi görüntülerini yakaladı.[15]  Görüntülerde prokaryotlar, hücrelerinin yüzeyini girintili çıkıntılı hale getirerek diğer prokaryotları yiyordu. Bu durum, tek hücreli prokaryotların avlanmasının biyolojik evrimin çok erken bir aşamasında gerçekleşmiş olabileceğini düşündürmektedir. Her halükarda tek hücreli prokaryotlar ve ökaryotlar tarafından yapılan avlanmanın hayvanların ortaya çıkmasından önce gerçekleştiğine şüphe yoktur.

Yukarıdakiler tam olarak “bedenin arzusunun” iki yönüne karşılık gelmektedir; yani hücre bölünmesi ve çoğalmasının ortaya çıkmasıyla “bedenin arzusunun” bir açıklık varsa kendini genişletme ve çoğaltma yönü doğmuş ve hücrelerin yırtıcı davranışlarının ortaya çıkmasıyla da “bedenin arzusunun” diğer canlı organizmaları kurban etme yönü doğmuştur. (“Bedenin arzusu” bölümündeki dördüncü madde “diğer insanlar” sözcüklerini içermekteydi, ancak bu sözcükler bu bağlamda “diğer canlı organizmalar” ile değiştirilmelidir).

Bedenin Arzusu

1) Zevk aramak ve acıdan kaçınmak.

 << Hayvanın ortaya çıkışı.

2) Mevcut durumu korumak ve istikrar için plan yapmak.

<< Hücrenin ortaya çıkışı.

3) Bir açıklık varsa kendini genişletir ve arttırır.

 << Hücre bölünmesi ve çoğalmasının ortaya çıkışı.

4) Diğer canlı organizmaları feda etmek.

<< Hücrelerin yırtıcı davranışlarının ortaya çıkışı.

5) Yaşamları, hayatı ve doğayı kontrol etmek.

<< İnsanoğlunun ortaya çıkışı.

Dolayısıyla, “beden arzusunun” beş özelliğinin de biyolojik evrimde farklı zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Açıklık getirmek adına, bunu kronolojik sıraya göre yeniden düzenleyelim.

Beden Arzusunun Tarihçesi

Hücrenin ortaya çıkışı.

 >> 2) Mevcut durumu korumak ve istikrar için plan yapmak.

Hücre bölünmesi ve çoğalmasının ortaya çıkışı.

 >> 3) Bir açıklık varsa kendini genişletmek ve artırmak.

Hücrelerin yırtıcı davranışlarının ortaya çıkışı.

 >> 4) Diğer canlı organizmaları kurban etme.

Hayvanın ortaya çıkışı.

 >> 1) Zevk arar ve acıdan kaçınır.

İnsanoğlunun ortaya çıkışı.

>> 5) Yaşamları, hayatı ve doğayı kontrol etmek.

Buradan, acısız bir medeniyetin itici gücü olan “beden arzusunun” bu beş yönünün insanoğlunun ortaya çıkışıyla eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir şey olmadığını görebiliriz. Şaşırtıcı bir şekilde, “beden arzusu”nun beş yönünden dördü insanoğlunun ortaya çıkışından önce ortaya çıkmıştı. Yani, hücrenin ortaya çıkışından insanoğlunun ortaya çıkışına kadar geçen dört milyar yıllık biyolojik evrim sürecinde “beden arzusu”nun dört yönü yapı tuğlaları gibi teker teker inşa edilmiş ve “beden arzusu”nun beşinci yönü nihayet insanoğlunun ortaya çıkışıyla birlikte eklenmiş; böylece bugünkü “beden arzusu” tamamlanmıştır. Okuyucular, öz bilince sahip olmayan bir hücrenin içsel arzulara sahip olup olamayacağını merak edebilirler. Elbette, bir hücrenin arzuları olamaz, bu nedenle, kesin konuşmak gerekirse, “bedenin arzusu “nun sadece insanlara ait olduğunu söylemeliyim, ancak “bedenin arzusu”nun dört yönüne karşılık gelen dört özellik hücrelerde ve hayvanlarda bulunabilir.

Acısız Medeniyet kitabında, acısız bir medeniyetin ezici gücünü tüm açılardan tartıştık, ancak gücünün temel nedeni bir gizem olarak kaldı. Bu makalenin, gücünün sırrını ortaya çıkarmak için güçlü bir hipotez sağladığına inanıyorum. Acısız medeniyet ezici bir güce sahiptir çünkü insanoğlunun ortaya çıkışına kadar geçen dört milyar yıllık biyolojik evrim boyunca biriken “beden arzusunun” beş yönü tarafından desteklenmektedir. Acısız Medeniyet kitabımda, acısız medeniyetin akışına karşı mücadele etmeyi savundum. Bu, medeniyetimize ve toplumumuza akan dört milyar yıllık biyolojik evrim birikimine karşı mücadele etmektir.

Bu aynı zamanda kendi “beden arzuma” karşı savaşmak anlamına da gelmektedir. Biyolojik evrimde gelişen “beden arzusu”nun beş yönünü kişisel insan bedenime yansıtarak, kendi arzularıma karşı savaşırken yaşadığım zor duyguya ilk kez bir açıklama getirebilirim.

İnsan vücudu sayısız farklı hücreden oluşur. Bu hücreler “metabolizma”, “hücre bölünmesi ve çoğalması” ve “yırtıcı davranış” ile damgalanmıştır ve bunların hepsi biyolojik evrim sürecinde edinilmiştir. İnsan vücudunu oluşturan tüm hücreler metabolizma yoluyla kendilerini idame ettirirler. Hücreler kendilerini yenilemek için bölünür ve eski hücreler yok edilerek uzaklaştırılır. Hücrelerin dengesiz çoğalması bastırılır. Denge bozulduğunda, kanser hücreleri gibi çoğalırlar. Bazı bağışıklık hücreleri yırtıcı davranışlarda bulunur. Hücrelerin bu davranışlarının kişisel insan düzeyinde “bedenin arzusu” ile doğrudan bağlantılı olduğu düşünülmemektedir (örneğin, yabancıları feda ederek kişisel çıkar peşinde koşma arzusu). Bununla birlikte, hücresel düzeydeki üç “beden arzusunun” çeşitli yönlerinin insan bedenine derinlemesine gömülü olması ve insan davranışları üzerinde bazı gerçek etkilere sahip olması mümkün olabilir, çünkü insanlar bu eğilimlerle donatılmış çok sayıda hücrenin yarattığı karmaşık yapıların oluşumu sonucunda doğmuştur. İnsanlar hücresel varlıklardır, hücrelerden evrimleşmişlerdir. İnsanların hayvansal varlıklar olduğu sıklıkla söylenir, ancak insanların hücresel varlıklar olduğu gerçeği çok sık tartışılmaz. Oysa acısız medeniyet teorisinde, sadece acıdan kaçınan ve haz arayan hayvan varlıklar olarak insanlık düzeyinde ne yapılması gerektiği sorusu değil, aynı zamanda mevcut durumu korumaya çalışan ve istikrarı planlayan, başkalarını iterek her fırsatta çoğalmaya çalışan ve başkalarının üzerine yığılan hücresel varlıklar olarak insanlık düzeyinde ne yapılması gerektiği sorusu da sorulmalıdır.

“Bedenin arzusu”ndan iki şekilde söz ettim. Birincisi, biyolojik evrim tarihinde “beden arzusunun” beş yönünün ortaya çıkış zamanlamasını çizmek, diğeri ise bunları tek bir insanın içinde görmek. İlki “beden arzusu”nun doğrudan yorumu olsa da, acısız medeniyet düşünüldüğünde ikincisinin de anlamlı olabileceğine inanıyorum.

Yukarıdaki tartışmada gördüğümüz gibi, insanlarda bulunan “beden arzusunun” dört yönüne karşılık gelen dört özellik insanlar tarafından yaratılmış değildir. Bu dört özellik insanlardan çok önce biyolojik evrim sürecinde yaratılmış ve insanların ortaya çıkmasıyla birlikte “beden arzusu”nun beşinci yönü, yani insanların yaşamlarını, hayatı ve doğayı yönetme arzusu tarafından bir araya getirilmiştir. Bu sırada, bedenin bütünleşik arzusu nihayet kurulmuş ve acısız medeniyet başlatılmıştır.

Bu şekilde düşündüğümüzde, “acısız medeniyet” ile “beden arzusu” arasındaki farka yeni bir ışık tutabiliriz. Acısız medeniyeti harekete geçiren şey “bedenin arzusu”dur. Ancak, acısız medeniyet bakteriler veya hayvanlar dünyasında mevcut değildir. Onlarda bazı özellikler açıkça mevcuttu, ancak acısız bir medeniyet başlatmadılar. Sadece insanlar bunu başlatabilmiştir. Bu makalenin 2. Bölümünde, acısız medeniyetin filizlerinin insanoğlundan önceki biyolojik evrim sürecinde mevcut olabileceğini yazmıştım. Ancak bu doğru değildir. İnsanoğlundan önce ortaya çıkan şey acısız bir medeniyetin filizleri değil, daha ziyade “bedenin arzularının” dört yönüne karşılık gelen bazı özelliklerdir. Acısız medeniyetin insanoğlunun ortaya çıkışından sonra ortaya çıktığını söylemeliyiz.

Bunu akılda tutarak, acısız medeniyetin ne zaman başladığı sorusuna geri dönelim. Acısız medeniyetin, insanoğlunun insan hayatını, yaşamı ve doğayı yönetmek için teknolojiler icat etmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Bu teknolojiler, insan yaşamı, hayatı ve doğası için tercih edilen bir yolu önceden belirleyen ve daha sonra onları bu yolu izlemeye yönlendiren teknolojilerdir. Bu teknolojiler kolektif insanlar tarafından işletilir ve nesilden nesle aktarılır. Ve teknolojiler bir toplumda kök saldığında, o toplumda yaşayan insanların algılarını ve davranış kalıplarını olumsuz yönde etkilemeye başlar. Bireysel beceriler ile teknoloji arasındaki fark burada yatmaktadır. Teknoloji zamanın ve mekanın ötesine geçerek kendisini yaratan insanları ve toplumu dönüştürür. İnsanların edindiği ilk teknolojiler muhtemelen nehir ıslahı ve su akışı yönetimi, istedikleri bitkileri seçerek yetiştirmek ve hasat etmek için tarım ve hayvan üremesinin yönetimi yoluyla hayvancılıktı. Dolayısıyla, insanlar taşkın kontrolü, tarım ve hayvancılığa başladığında acısız medeniyetin ilkel biçiminin de başlamış olduğunu varsayabiliriz. Elbette insanlar taş aletler ve diğer aletleri icat etmiş ve gelişmiş zekalarıyla karmaşık avcı-toplayıcı toplumlar inşa etmişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman acısız bir medeniyet biçimine yol açmamıştır.[16]

Yukarıdaki tartışma, “İnsanı insan yapan nedir?” şeklindeki temel felsefi soruya yeni bir yanıt sağlayabilir. Antik Yunan’dan bu yana ana akım Batı felsefesinde insanı insan yapan ya da insanı hayvandan ayıran şey akıl ve özgürlük olarak kabul edilmiştir.[17]  Acısız medeniyet teorisi açısından bakıldığında ise bizi insan yapan şey acısız medeniyettir. Daha detaylı bakıldığında, acısız medeniyeti başlatmak için doğrudan itici güç olan beşinci “beden arzusu”, yani insan hayatını, yaşamı ve doğayı kontrol etme arzusu ile böyle bir kontrolü mümkün kılan teknolojinin birleşimi bizi insan yapan şeydir. Elbette insanların akıl ve özgürlüğü en üst düzeyde geliştirdiği doğrudur, ancak akıl yürütme yetenekleri hayvanlar dünyasında yaygın olarak bulunur (son çalışmalar çeşitli hayvanlarda gelişmiş akıl yürütme yetenekleri keşfetmiştir) ve Jonas’a göre özgürlük ilkel hücreden beri vardır. Bunu bir adım daha ileri götürerek diyebiliriz ki, bizi insan yapan şey, dört milyar yıllık biyolojik evrim boyunca aşama aşama oluşan “beden arzusu”nun beş yönünü, insanın hayatını, yaşamı ve doğayı yönetmek için kontrol edici bir akıl kullanarak birleştirme, yani beş yönü acısız medeniyet denen devasa bir akıma dönüştürme yeteneğidir.[18] İnsanları hayvanlardan ayıran şey aklın varlığı ya da yokluğu değildir. Aksine, insanları hayvanlardan ayıran şey, kontrol eden akıllarının “beden arzusunun” beş yönünü birleştirmeyi başarıp başaramadığıdır. İnsanı insan yapan, biyolojik evrimin başlangıç noktasından itibaren biriktirdiklerini kontrol edici akıl yoluyla acısız bir medeniyetin birliğine yükseltebilme dinamiğidir.[19]  Bu anlamda acısız medeniyetin insanoğlunun en temel imkânı olduğunu söyleyebiliriz ki bu da insanı biyolojik evrimdeki yerinde özellikle biricik kılmaktadır. Bu, “İnsan nedir?” sorusuna verilen yeni bir yanıttır. Acısız medeniyet, insanları “yaşam sevincinden” mahrum bırakma sürecinde olan ve onları kolektif yaşayan cesetler durumuna sürükleyen 10.000 yıllık insan medeniyetinin sonucudur. Benim çağdaş medeniyete ve onun biyolojik evrim felsefesiyle ilişkisine dair görüşüm budur.

Bu arada, canlı organizmaların hücrelerine odaklanarak düşüncelerini geliştiren iki düşünür daha var: Sigmund Freud ve Georges Bataille. Burada onların argümanlarına kısaca göz atmak istiyorum.

Freud, “Haz İlkesinin Ötesinde” adlı makalesinde yeryüzünde yaşamın doğuşu üzerine spekülasyonlar yapmıştır. Yeryüzünde belirli bir zamanda, cansız maddeden yaşam filizinin ortaya çıktığını savunur. Bununla birlikte, yaşam filizinin cansız bir duruma geri dönme arzusu olduğundan, yaşam filizi bu arzunun rehberliğinde basitçe ölmüş ve bu döngü uzun bir süre boyunca sürekli olarak tekrarlanmıştır.[20]  Ancak bir noktada, bu ilkel yaşam bu tekrardan büyük ölçüde sapmış, yeni bir yaşam doğurmuş ve sonunda ölüm hedefine ulaşmıştır.[21] Burada yeni bir arzu, mümkün olduğunca uzun süre yaşama ve sonra ölme arzusu ortaya çıkmıştır. Bu, “ölüm arzusuna (Todestrieb)” direnmeye çalışan bir arzuydu. Freud buna “yaşam arzusu (Lebenstrieb)” adını verir. [22] Freud, ölüm arzusunun ileriye doğru hareket ettiğini, yaşamın amacına, yani ölüme mümkün olduğunca çabuk ulaşmaya çalıştığını; ancak bunun tersine, yaşam arzusunun ölüme giden yoldan geri dönmeye ve ölümden önceki yaşam süresini uzatmaya çalıştığını yazar.[23]  Freud’un teorisinde biyolojik evrimin hangi noktasına atıfta bulunduğu açık değildir. Bizim bakış açımıza göre, yaşamın yeniden yaratıldığı ve sonra basitçe yok olduğu aşama, ilkel tek hücrelerin ortaya çıkışına atıfta bulunuyordu. Orada, tek bir hücrede metabolizma kurulmuştu, ancak metabolizma işlevi herhangi bir nedenle durursa, hücrenin parçalanması ve orijinal maddelerinin toplamına geri dönmesi gerekiyordu.

Sigmund Freud (1856-1939)

İlkel yaşam yolundan bir sapma olan bir sonraki olay, hücre bölünmesi ve çoğalması olarak yorumlanabilir. Hücre kendini bölerek ölüme direnmiş ve formunu mümkün olduğunca uzun süre canlı tutmaya çalışmıştır. Freud bunu “seks” olarak görmektedir, ancak seks (cinsel üreme) biyolojik evrimde çok daha sonra ortaya çıktığı için, Freud’un hücre bölünmesinde cinsiyeti görme fikrinin yanlış olduğunu söylemeliyiz. Yine de Freud’un içgörüsü, hücre bölünmesi ve çoğalması olaylarına büyük bir felsefi önem atfetmesi açısından çok iyi değerlendirilmelidir. Ve Freud’un bakış açısına göre, insanlardaki nevrozun kökeni, ilkel hücrenin mümkün olan en kısa sürede ölme arzusuna karşı hücrelerin bölünmeye ve çoğalmaya başladığı anda tespit edilebilir. 2020 tarihli Japonca kitabımda da belirtmiş olduğum gibi “Is It Better Never Been Born?”[24] Schopenhauer’in doğumu olumsuzlamasının (antinatalizm) Freud üzerindeki etkisi belirgindi, Freud’un yukarıdaki fikirleri benim “beden arzusu” teorimle yakından bağlantılıdır. 

Bataille 1957 yılında en önemli eserlerinden biri olan Erotizm‘i yayınladı. Bu kitap insan bedeni, zihni ve kutsallığındaki erotizm üzerine spekülasyonlar yapar ve burada büyük bir Freudyen etki buluruz. Bataille, erotizmi açıklığa kavuşturmak için bir hazırlık olarak, tek hücreli organizmaların hücre bölünmesini tartışır. Onun tartışmasına kısaca bir göz atalım.[25] Bataille’a göre bir hücre kendini böler ve iki yeni hücre doğar, ancak bu iki yeni hücre ilk hücreyle aynı değildir. İlk hücre bölündükten sonra ölür ve onun ölümüne karşılık iki yeni hücre meydana gelir. Bataille’a göre bölünme sürecindeki bir hücrenin çok tuhaf bir varoluş tarzı vardır. İlk olarak, bölünme sürecinde ilk orijinal hücre, yeni doğan iki hücre ile zincirlemedir. Ancak bölünme tamamlandığında, yeni oluşan iki hücre birbiriyle bağlantısız hale gelir. Daha ayrıntılı olarak, bölünme öncesi hücre, diğer hücrelerden ayrılmış, bağımsız, bağlantısız bir varlıktır. Hücre bölünmesi başladığında, bölünme öncesi hücre yeni oluşma sürecindeki iki hücreyle zincirleme bir konum içerisindedir, ancak aynı zamanda bölünme öncesi hücrenin iki yeni hücre içinde kaybolma sürecinde olduğu da düşünülebilir. Bataille bu varoluş biçimini “askıya alınmış an (un moment suspendu)” olarak adlandırır.[26] Bölünme sona erdiğinde, bölünme öncesi hücrenin yok oluşu tamamlanır ve iki yeni, bağlantısız hücre ortaya çıkar. Hücre bölünmesi sürecinde, varoluş tarzında bağlantısız olma halinden zincirleme olma haline ve daha sonra yine bağlantısız olma haline doğru bir değişim meydana gelir. Bataille bunun insan ruhunu da etkilediğini savunur. İnsanların bu tür bir “kayıp süreklilik nostaljisine (nostalgie de la continuité perdu)” sahip olduğuna ve bunun erotizmin nedeni olduğuna inanır.[27]

Bataille, canlı hücrelerin sürekli olarak daha fazla enerji ile yüklendiğini, dolayısıyla bu hücrelerin içinde her zaman bir “fazlalık (surabondance)” olduğunu söyler. Birikmiş enerjiye sahip hücre, huzurlu bir sakinlikten vahşi bir kargaşa durumuna geçerek, hücrenin ikiye bölünmesine neden olan “ayrılmanın şiddetini” çağırır. Bu ayrılma şiddetiyle ilk hücre ölür ve yeni hücreler doğar.[28] Bataille’ın hücre bölünmesinin bölünme öncesi hücrenin ölümü anlamına geldiği görüşü önemlidir.[29]

Bunu Freud ile karşılaştıralım. Freud, bir hücrenin ölümünün, hücre “ölüm arzusu” yoluyla hiçliğe döndüğünde gerçekleştiğini düşünmüştür. Bataille ise bölünme öncesi bir hücrenin ölümünün, hücrenin enerji taşması nedeniyle kendi kendini bölmesiyle gerçekleştiğini düşünmüştür. İki düşünür, bir hücrenin ölümüne ilişkin tamamen farklı görüşlere sahiptir. Ancak hem Freud’un hem de Bataille’ın hücrelerin kendi içsel zorunluluklarından dolayı ölmeyi olumlu bir şekilde seçebileceklerini düşünmeleri dikkat çekicidir.

Bataille’a göre, hücre bölünmesi sürecinde kurulan kayıp sürekliliğe duyulan nostalji insan ruhuna gömülüdür ve bu nostalji erotizmimizin temelini oluşturur. Bataille ayrıca, insan erotizminin her zaman ölümle ilişkilendirilmesinin nedeninin, ilk hücrenin hücre bölünmesi yoluyla ölmesine bağlanabileceğini öne sürer. Her halükarda Bataille’ın hücre bölünmesi olayında Freud’dan farklı olarak önemli bir anlam bulması devrim niteliğindedir. Ayrıca, hücre bölünmesinde “bedenin arzusu”nun bir yönünü bulmakla her ikisinden de ayrılıyorum.

Bataille, cinsel aşk eyleminde insanın cinsel birleşme yoluyla kendini bir süreklilik hali içinde silmeye çalıştığını söyler. Elbette ötekinin içinde gerçekten erimek mümkün değildir, ancak erotizm benliğin böyle bir yok oluşuna ulaşma girişimi olabilir. Bataille, erotizmde iş başında olan şeyin her zaman toplumsal ve katı bir yaşam biçiminin çözülmesi olduğunu yazar.[30]  Bataille’ın özünde benliğin çözülmesi ve yok edilmesi olan erotizm teorisi, mevcut durumu ve istikrarı savunan “bedenin arzusu”nun tam tersi bir yöne gider ve bu açıdan Bataille’ın erotizm düşüncesi acısız medeniyet teorisiyle örtüşür. Kitapta savunduğum “yaşam arzusu”[31] Bataille’ın erotizmiyle ortak bir noktaya sahip. “Yaşam arzusu” ve erotizm, toplumumuzdaki acısızlık hareketini parçalamak için bir olasılık kaynağı olabilir. Bu noktayı ileride daha ayrıntılı olarak tartışmak istiyorum.

Yukarıda, acısız medeniyet ile biyolojik evrim felsefesi arasındaki ilişki hakkında yeni bir fikrin kaba taslağını yaptık. Acısız Medeniyet kitabının yayınlanmasının üzerinden yirmi yıl geçti. Kitabın temel argümanlarını değiştirmeye gerek olmasa da o zamandan bu yana spekülasyonlarımın gelişimini İngilizce olarak özetlemenin zamanının geldiğine inanıyorum. Bu makale bu amaca yönelik bir ilk adımdır.


*Bu makale Japonca makalemin İngilizce versiyonudur 「生物進化の哲学と無 痛文明」『現代生命哲学研究』第 11 (2022 3 ):41-56.

* Bu çalışma JSPS KAKENHI hibe no. 26370026, 17K02185 20K00042 ve 20H01175 tarafından desteklenmiştir. Bu çalışma Waseda Üniversitesi Özel Araştırma Projesi 2022C-216’nın bir sonucudur.


Kaynakça

  • Bataille, Georges (1957). L’Érotisme. Œuvre Complète 10. Gallimard, 1987. Freud, Sigmund (1925). “Jenseits des Lustprinzips.” Gesammelte Schriften 6. Internationaler Psychoanalytischer Verlag.
  • Jonas, Hans (1973). Das Prinzip Leben. Suhrkamp.
  • Morioka, Masahiro (2003, 2021). Painless Civilization 1. Tokyo Philosophy Project. Google Scholar.
  • Morioka, Masahiro (2020). Is It Better Never to Have Been Born? (『生まれて こないほうが良かったのか?』筑摩書房)
  • Morioka, Masahiro (2022). “The Cruelty of Living in a Painless Civilization.” The Review of Life Studies Vol.13:10-11. Google Scholar.
  • Morioka, Masahiro, Beyza Şen, and Ali Tacar (2022). “Pleasure, Suffering, and Painless Civilization.” The Review of Life Studies Vol.13:1-9. Google Scholar.

Dipnotlar

  • [1] Acısız Medeniyet kitabının Birinci Bölümünün İngilizce çevirisi açık erişimli PDF olarak mevcuttur: Google Akademik.
  • [2] Acısız Medeniyet kitabında sekiz özellik sıralamıştım, ancak bu makalede yedi özelliğin yeterli olduğunu düşünüyorum.
  • [3] “Arzu” kelimesini tekil olarak kullanıyorum çünkü yalnızca bir arzu vardır ve bu arzunun beş yönü vardır.
  • [4] Kazuyuki Hosomi ve Ryo Yoshimoto tarafından Almanca kitaptan yapılan muhteşem bir çeviri olan kitabın Japonca baskısını okudum. Önemli kısımları Almanca olarak kontrol ettim.
  • [5] Aşağıda açıklanan biyolojik evrimin üç aşaması, Morioka’nın Jonas’ın fikirlerini yeniden düzenleyerek özetlediği aşamalardır. Jonas’ın kendisi “üç aşama” terimini kullanmamıştır.
  • [6] Jonas (1973), S.150.
  • [7] Jonas (1973), S.186-187.
  • [8] Jonas(1973), S.192.
  • [9] Jonas (1973), S.256
  • [10] Jonas (1973), S.262.
  • [11] Jonas (1973), S.281.
  • [12] Jonas (1973), S.286.
  • [13] Jonas (1973), S.287
  • [14] Jonas (1973), S.296.
  • [15] https://ura.sec.tsukuba.ac.jp/archives/19938 (Visited on March 14, 2022.)
  • [16] Günümüze kadar devam eden avcı toplayıcıların bu anlamda acısız bir medeniyete giden yolu takip etmeyen insanlar olduğu söylenebilir. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
  • [17] Elbette Batı dışı felsefede durum her zaman böyle değildir. Örneğin kadim Hint felsefesinde, hissedebilen varlıkların reenkarnasyonu varsayımına dayandığından, insanlar ve hayvanlar arasındaki ontolojik sınır bu kadar net çizilmemiştir. Eğer bir fark varsa, o da sadece insanların aydınlanmaya ulaşabileceği gerçeğidir.
  • [18] Elbette beşinci yönün “beden arzusu”nun dört yönünü dönüştürdüğünü ve acısız bir medeniyet kurduğunu söyleyebiliriz.
  • [19] Eski avcı-toplayıcı toplumlar hiçbir zaman acısız bir medeniyet geliştirmemiş olsalardı, bu orada yaşayan insanların insan olmayacağı anlamına mı gelirdi? Tam olarak değil. Beyin işlevi düzeyinde acısız bir medeniyet geliştirme yeteneğine sahiptiler, ancak bunu gerçekten geliştirmediler. Kategorik olarak insandılar ama aslında acısız bir medeniyetin taşıyıcısı olmayı seçmediler. Bu nokta da ayrıntılı bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Avcı-toplayıcı toplumların tarımsal-pastoral toplumlardan daha iyi olduğu argümanının da incelenmesi gerekmektedir.
  • [20] Freud (1925), S.228.
  • [21] Freud (1925), S.228-229.
  • [22] Freud (1925), S.245.
  • [23] Freud (1925), S.231
  • [24] Morioka (2020), Üçüncü Bölüm
  • [25] Profesör Isao Fukushima’ya, Bataille’ın bu kitapta hücre bölünmesinden bahsettiğini bana bildirdiği için teşekkür ederim.
  • [26] Bataille (1957), s.97.
  • [27] Bataille (1957), s.19-21.
  • [28] Bataille (1957), s.97-98
  • [29] Tabii ki çağdaş biyoloji böyle düşünmüyor. Bölünmenin ilk hücrenin kendini kopyalamasına ve hayatta kalmasına izin verdiğini düşünüyorlar.
  • [30] Bataille (1957), s.24
  • [31] “Yaşam arzusu”, “yaşam sevinci “nden farklı bir kavramdır. Bkz: Morioka (2003, 2021).

Profesör Masahiro Morioka, İnsan Bilimleri, Waseda Üniversitesi, 2-579-15 Mikajima, Tokorozawa, Saitama, 359-1192, Japonya. E-posta: http://www.lifestudies.org/feedback.html


Kaynak: The Review of Life Studies Vol.13 (September 2022):16-34

Çevirmen: Ali Tacar

Necmettin Erbakan Üniversitesi Almanca Öğretmenliği Bölümü 4. sınıf öğrencisi. Almanca ve İngilizceden felsefi ve edebi çeviriler yapıyor. Şiir ve öykü yazıyor. İlgi alanları; din felsefesi, epistemoloji, zihin felsefesi ve başta ontoloji olmak üzere felsefenin tüm alanlarıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hegel ve Marx’ın Ortak Noktası Nedir? – Baran Barlas

Sonraki Gönderi

Thorstein Veblen’in Aylak Sınıfın Teorisi – Bir Statü Güncellemesi – Rob Henderson

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü