Analitik Felsefe ve Avrupa Kültürü – Umberto Eco

520 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Marconi’nin[1] bize yolladığı davet mektubunda yer alan problemler arasında, iki kere aynı şeyi ifade eder gibi görünen fakat aslında hiç de öyle olmayan çift katmanlı bir problemi seçtim. Neden profesyonel analitik felsefe -en azından Birleşik Devletlerde- adeta görmezden geliniyor da, kıta felsefesi pek geniş kitleler için bu denli ilgi çekici olabiliyor? Sorunun ilk katmanı buydu. Diğer katman ise “profesyonel” felsefe ile “geliştirici”[2] olarak bilinen felsefe arasındaki ilişkiyi konu ediniyordu. Bana öyle geliyor ki, tanık olmaya devam ettiğimiz hadiselerde ve özellikle Modena şehrindeki hadisede[3] çok belirgin bir biçimde karşımıza çıktığı üzere bu iki farklı mesele adeta birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır.

Belki de felsefenin bir zamanlar olduğundan daha fazla satıldığı; fakat bununla birlikte görelilik kuramının ve İncil okumanın da daha fazla satıldığı: daha doğrusu her şeyin fazlasıyla satıldığı devasa bir süpermarkette yaşadığımızı bazen unutuveriyoruz. Meselenin özündeki soru ise şu: Bütün bu olanların felsefenin popülerleştirilmesiyle bir ilgisi var mı? De Crescenzo[4] ile ilgisi var mı? Kanımca yok, çünkü kendisi felsefeyi popülerleştirmiyor: daha ziyade Diogenes Laertius’un filozofların yaşamlarına ilişkin vermiş olduğu anekdotları popülerleştiriyor, onların düşüncelerine ilişkin ise hemen hemen tek kelime bile etmiyor.  Gazetelerin yayınlayabileceği şeyler ile ilgisi olabilir mi? Sanmıyorum çünkü daha dünden önceki gün, popüler olmaya pek de elverişli olmayan Emanuele Severino’ya[5] ait bir köşe yazısı Corriere della Sera’da[6] yayınlandı. Peki, ömrümde bir kere bile gitmediğim ama “geliştirici” felsefenin satıldığını duyduğum Bastille meydanındaki kafelerin bütün bunlarla bir ilgisi var mı?

Burada felsefi problemlere büyük talep gösterip Modena’ya giden halk ile ilgi kurmalı. Hatırlatmakta bir sakınca yok, bu durum neredeyse yirmi yıla dayanan bir geçmişe sahip. Cattolica’daki[7] halk kütüphanesi “Filozoflar günümüzde ne yapıyor?” temalı buluşmaları organize etmeye başladığında 1,500 ile 2,000 arasında kişi para ödeyerek bu buluşmalara katıldı. Yani Modena hadisesi, artık her gün olup biten bir şeyin yalnızca son örneklerindendir. Gerçeği söylemek gerekirse, ben de önümüzdeki pazartesi Bobbio[8] üzerine bir konuşma yapacağım ve bu konuşmaya ait 1,200 kişilik biletin bir saat içinde tükendiğini söyleyebilirim.

Sahiden burada ne olup bitiyor? Hepimizin yanıtı bilmesi gerekir: burada olup biten büyük anlatıların ve eskimiş ideolojilerin çöküşüdür. Artık siyasi partiler gibi kurumlarda bile kimsenin bu tarzda konuşmaya eğilimli olmayışı, yığınla insanda bu türden anlatıların konuşulduğu yerlere gidip bir şeyler dinleme arzusu yaratıyor. Ve gençler arasında kitlesel medyadaki banalleşmeye karşı bir isyan söz konusu: artık haftada yedi gün akşamları televizyonun karşısına geçmeye tahammül edemiyorlar ve “Yüksek sesle haykırmak için felsefe hakkında konuşan insanları dinlemeye gideceğim.” diyorlar. Aynı şekilde, Üniversitede olduğum süreçten itibaren, yani bir konferansa 100 katılımın olay olduğu zamanlardan itibaren, dünya nüfusu 2 milyardan 6 milyara yükseldi. Burada biraz olsun rakamlara da dikkat etmemiz gerekiyor. Şahsen ortada şaşılacak ya da hakkında kaygılanacak bir durum görmüyorum. Bilakis, eğer felsefecilerin aralarında yaptıkları konuşmalara 2,000 kişi gidiyorsa, benim için burada avunulacak bir şey vardır.

Bana öyle görünüyor ki, bir kilit soru tartışmanın koşullarını değiştirecektir. Felsefe özel bir teknik disiplin midir ya da söylemeye çekindiğim üzere “popüler” olarak adlandırabileceğimiz bir felsefe daha mı var? “Halk psikolojisi” olduğu gibi “halk felsefesi” de mi var?

Elbette psikologların da üzerine çalışmalar yaptığı bir disiplin olarak halk psikolojisi var çünkü sıradan halkın dünya ile etkileşime girme şekli böyledir. Tıpkı bu şekilde taksi şoförünün ya da bakkalın da yapabileceği türden bir “halk felsefesi” ya da “popüler felsefe” olarak adlandırabileceğimiz bir felsefe de var.  

Umberto Eco (1932-2016)

Böylece ikinci konuya geçmiş bulunuyoruz: felsefe ne hakkındadır? Felsefe yanıtları olmayan ya da daha yumuşak bir şekilde ifade etmek gerekirse, teyit edilebilir tek bir yanıtı olmayan sorularla ilgilidir. Bir soru yanıtlandığında artık felsefi olmaktan çıkmış demektir. Epikuros için Güneş’in ne kadar büyük olduğu, yani gördüğümüzden daha büyük olup olmadığı, felsefi bir soruydu. Kendisi Güneş’in 30 santimetre genişliğinde olduğunu düşünüyordu. Ancak ne zamanki gerçek genişliğin 30 santimetreden büyük olduğu anlaşıldı, elindeki soru felsefi olmaktan çıktı. Felsefi bir soru ise şöyle ifade edilebilir: “Güneş neden 30 santimetre genişliğinde değildir?” – internete bakacağım daha önce biri bu soruyu sormuş olabilir. Bu oldukça ilginç bir felsefi soru olmasına karşın herhangi bir yanıta sahip değildir. Biraz düşünüldüğünde söz konusu sorunun yalnızca ‘hiçlik yerine neden bir şeyler var’ sorusunun sadeleştirilmiş bir örneği olduğu görülecektir. 

Şimdi, hem profesyonel hem de popüler felsefe, teknik terimler kullanarak formüle edilebilecek ve popüler terimlerin içine yerleştirilemeyecek sorular dışında, bütün bu sorular ile ilgilidir. Örneğin Anaximandros’un zamanında tarlasıyla haşır neşir olan bir taşralının kendisine “bütün bu şeyler hangi cehennemden geliyor?” diye sorması Anaximadros’un sormuş olduğu soruyla aynıdır. Başka bir ifadeyle, bu soru, “Evreni yaratan bir Tanrı var mı yok mu?” ya da “Yalan söylemeye ne ölçüde hakkım var?” soruları gibi sıradan bir insanın sorabileceği sorulardandır. Bu popüler felsefedir (eğer böyle gidersem Augustine’nin yalan üzerine olan incelemesi De Mendacio’yu tekrar yazmış olacağım). Fakat bu benim kapı komşumun da anlayabileceği bir sorudur: “Bir şeyin doğru olması ne demektir?” Bu popüler felsefedir.

Ancak bir varlık olmanın ne olduğu ile ilgili bir soru popüler felsefe biçiminde formüle edildiğinde yanıtsız kalacaktır. Hatta “Varlık nedir?” sorusu ile ne kastedildiğini açıklamak bile başlı başına çok zordur. Aslına bakılırsa, popüler terimler ile bir şeyin ne anlama geldiğini, daha doğrusu “anlamına gelmek” dediğimiz şeyin ne olduğunu açıklayamayız. Örneğin, analitik felsefecilerin ilgi duyduğu “kesin belirtme”[9] popüler terimler içerisinde açıklanamaz çünkü bu konu hakkında popüler biçimde “Hey! Diego Marconi, işte oradasın” diyebiliriz; hâlbuki bu kesin belirtme ile ilgili meselenin özündeki problem değildir.

Felsefenin tarihine baktığımızda[10], son 2,500 yılda yapılmış felsefenin dörtte üçünün teknik felsefe değil popüler felsefe olduğunu görürüz. Hatırlayacak olursanız Ermete Zacconi[11] ve Ruggero Ruggeri[12] Platon’a ait hatırı sayılır diyalogu sahnede canlandırmıştır. Bakkalınıza gidip Phaedo’yu, Phaedrus’u ya da Kriton’u anlatabilirsiniz, göreceksiniz derinden etkilenecektir.[13] Fakat bir de Parmenides diyalogunu deneyin. Bizler bile ne anlatıldığını anlayamıyoruz.  Üzerinden çok yıl geçmedi, Santambrogio[14] iyi hatırlayacaktır, bir keresinde Parmenides diyalogunu iki yıl boyunca tekrar tekrar okuyarak bir seminer yürütmüştük. Seminerin sonunda herkesin payına düşen ağır bir baş ağrısı olmuştu. Benzer şekilde, bakkalınıza Sofist’i anlatamazsınız, ya da belki Menon’u da, çünkü diyalogda yer alan geometrik kanıtlamayı idrak etmek biraz olsun çaba gerektir. Gördüğünüz gibi, tek bir filozofun çalışmalarında bile popüler ya da popülerize edilmeye uygun olan kısımlar olduğu kadar, hiçbir şekilde popülerleştiremeyeceğimiz kısımlar da bulunmaktadır.

Sofist diyalogunda varlık-olmayana ilişkin teşhis teknik bir problemdir. Ve Thomas Aquinas’ın Reflexio ad Phantasmata’sı da teknik bir problemdir: denemenizi ve herhangi birine açıklamanızı tavsiye etmem. Tanrının varlığını kanıtlamaya ilişkin Beş Yol ise popüler felsefe sayılabilir, iyi ya da kötü argümanlar olup olmaması bir tarafa, herkesin anlayabileceği türdendir. Aristoteles’in Politika ve Etik adlı eseleri bütünüyle popüler felsefedir; aynı şekilde Poetika’nın çoğu ve Retorik’in ilk bölümü de popüler felsefe sayılabilir, tabi bu iki metinde ilerledikçe işler biraz daha zorlaşmaktadır. Fakat Metafizik’in Zeta kitabını bakkalınıza açıklamaya çalışırsanız, pek bir yere varamazsınız. Yorum Üzerine adlı esere gelince… nasıl söyleyeyim, geçen güne kadar bu metni anladığımızı sanıyorduk, ta ki Lo Piparo’nun[15] çıkagelip tek bir şey bile anlamadığımızı yüzümüze vurmasına kadar, ve biz de her şeyi baştan almak zorunda kaldık.

Descartes’ın büyük bir kısmı iyi bir popüler felsefe olarak görülebilir. Locke’un Anlık Üzerine Deneme’si ise yemek sofralarında geçen sohbet tadındadır ve kendisini rahatlıkla okutur. Kendisi bir erkek şovenisti olan Fontenelle dünyaların çokluğunu kadınlara anlatırken en sonda şunları söyler: “Tanrı aşkına, o küçük kafalarınızı daha fazla ağrıtmadan burada bitirmek isterim, siz de daha başka şeylerle ilgilenseniz iyi edersiniz”. Hatta kitapta ilerledikçe, philosophie pour messieurs[16] yaptığı kadar philosophie pour dames[17] da yapar. Spinoza: Etika’nın birinci yarısı tekniktir, fakat tutkular kuramı bütünüyle iyi popüler felsefedir: Spinoza’nın kıskançlık üzerine yazdıklarını okumak için bakkalınıza gidebilir ve dinleyeceklerinden büyüleneceği hususunda kendisiyle bahse girebilirisiniz. Fakat Elealı Zenon hususunda yapacak bir şey yoktur: kendisi tekniktir. Hatta De Crescenzo’ya sorsanız onun hakkında size söyleyeceği tek şey gay olduğudur.

Belki de teknik felsefe yapıyormuş gibi davranan fakat aslında iyi popüler felsefe yapabilen şarlatanlar da vardır. Fahiş bir ücret karşılığında, zannediyorum ki Heidegger’in Varlık ve Zaman’ında yer alan hemen hemen her şeyi popüler terimlerle değiştirebilirdim: otantik-olmayan, mutluluk, gündelik sohbet, ölüme-doğru-varlık ve benzeri gibi. Böylece bakkallara hitap edilebilir. Fakat Heidegger işi bilerek zorlaştırmıştır çünkü hedefinde bu zorluğa bayılan bir budala olan Hanna Arendt’i baştan çıkarma isteği vardır.

Analitik felsefenin içinde popüler taraflar var mıdır? Quine için konuşursak imkânsız, Putnam için de öyle. Fakat Grice ve Austin söz konusu olduğunda aynı şeyi söylemek zor.  Amerikalıların bu tür şeyleri takip etmediği doğru mu? Elbette Modena hadisesinin eşi benzeri yok, fakat felsefe değil eleştirel tartışmalar söz konusu olduğunda, New York’ta yer alan Y Merkezi’nin cömertçe bedelini ödeyip düzenlediği organizasyonların biletleri altı ay öncesinden tükenmekte ve 1,500 kişi bu kültürel münazaraları izleyebilmektedir.  

Peki, analitik felsefenin problemi daha ziyade nedir? Birisi zaten irdelememiz esnasında ortaya çıktı, bir nebze kibir derhal şiddetli bir özeleştiriden nasibini aldı. Bu, son derece sınırlı bir problem alanı üzerinde çalışan ve kıyıda köşede kalmış bulmacaları çözmeyi hedefleyen uzmanların ihtiyacı olan üslup, gereklilik ya da yüce gönüllüktür. Bir keresinde, tesadüfen, Putnam ile Kelamcılar (ya da diğer adıyla Mutakallimūn) hakkında konuştuk. Az sayıda Ortaçağ uzmanının üzerine konuşabileceği bu mezhep hakkında her şeyi biliyordu. Fakat bildiklerinin bilinmesine izin vermiyordu, çünkü Amerikan kampüs etiği açısından gayriciddî olarak değerlendirilecekti. O da bu yüzden Malebranche’ın ara-nedenciliğinin İslami tarzı olan Kelamcıları gizli saklı bir biçimde okudu.

Willard Van Orman Quine (1908-2000)

Ve burada, Marco Santambrogio’nun da belirttiği gibi, kuramsal felsefe ile felsefe tarihi arasındaki ayrıma, yani analitik felsefeciyi geniş kitleden ya da halktan ayıran probleme geliyoruz. Gilbert Harman, Princeton Felsefe Bölümündeki ofis odasının kapısına bir zamanlar şu notu asmış: “Felsefe Tarihçileri Giremez!”. Biz Avrupalılar ‘kesin belirtme’ üzerine konuştuğumuzda, Anselmus’un kökteş açıklaması ile ilgi kurabilecek noktalar bulmak için elimizden geleni yaparız. Oysaki Amerika’da böyle değil. Bu da daha geniş kültürel ağ ile iletişimin önüne geçer, yani halkın çoğunluğunda ilgi uyandırmayı engeller. Bu durum, felsefe tarihlerini oldukça iyi bilen Avrupalı analitik felsefeciler için olmasa da, Amerikalı kuzenleri için bir zaaftır. Örneğin, Stoacıların uzunca bir süredir açıklık getirmiş olduğu ya da çözülmez olarak gösterdiği soruları bilmeyen Amerikalılar, kimi zaman tekerleği yeniden icat etmenin peşine düşerler.

Ve şimdi town and gown[18] olarak da iyi bilinen,  İngiltere Oxford & Cambridge’ten başlayıp Cambridge Massachusetts’e kadar uzanan ve düşünürleri yaşadığı çevresinden izole eden çok güçlü bir dikotomiye, yani problemin kalbinde yer alan çatışmaya gelmiş bulunuyoruz. Burası kıta felsefesinin bazı şeyleri doğru anladığını gösteriyor: çünkü şehirlerde herkesin yüzleşmiş olduğu problemler ışığında icra ediliyor. Fakat bu, her şeyden öte, daha geniş kültürlerin arasındaki uygulama farkıdır ve dolayısıyla felsefi bir problem olmaktan ziyade sosyolojik bir probleme işaret eder. Bana göre, “neden bizim söylediklerimiz başkalarına ulaşmıyor?” diye yakınan kimi analitik felsefecilerin bu sorusu başlı başına sosyolojik bir sorudur.

Son bir şey daha… Çok erken yaşta ölen bir hocam vardı, adı Giovanni Cairola.[19] Abbagnano’nun[20] asistanıydı ve Duns Scotus üzerine çalışıyordu. Bir gün denize açıldığı esnada ani bir inme ile vefat etti. Ben o zamanlar henüz ikinci senemi bitirmiştim.  Onu çok severdim. Pek fazla yayını yoktu ama bir keresinde Boethius’a muhalif biçimde yaptığı konuşmanın aklımda kalan tek kısmı olan başlığı şöyleydi: “Felsefe teselli etmez”[21]. Bana öyle geliyor ki teknik ve teknik olmayan felsefeye, geliştirici felsefeye, sorumluluk eğitimine, uygulamalı felsefenin yükselişine, embriyoların statüsü ve benzeri meselelere ilişkin problemler şu noktaya bağlanmaktadır: eğer insanlara felsefenin bir teselli kaynağı olduğuna inanmaları konusunda izin verirsek, yanlış bilgi verir ve hatta analizsiz bir psikanaliz yapıyor oluruz. Bazı soruların yanıtının olmadığı ve bu yüzden felsefenin tam olarak teselli veremeyeceği fikrini benimsetmeyi başarabilirsek eğer, felsefe hâlâ belirli bir eğitici rol oynayacaktır.


Eco, U. 2016, “Analytic Philosophy and European Culture – Filosofia analitica e cultura europea”, Argumenta 1, 2, 281-290. doi: 10.14275/2465-2334/20162.ECO

Not: Bu metin İtalyan Analitik Felsefe Derneği’nin (SIFA) 2004 yılında Cenova şehrinde altıncısını düzenlemiş olduğu ulusal bir konferansta sunulmuştur.  2016 yılında ise aynı derneğin çıkarmış olduğu Argumenta dergisinde hem İngilizce hem de İtalyanca dilinde basılmıştır. Metni özgün dili olan İtalyancadan İngilizceye Richard Davies çevirmiştir. Okuyacağınız çeviri İngilizce metni temel almaktadır ancak kimi yerlerdeki çeviriler İtalyanca orijinal metin ile karşılaştırılarak yapılmıştır. İngilizce çeviriye düşülen dipnotlar (r.d.) şeklinde belirtilirken, Türkçe çeviriye düşülen dipnotlar çevirmenin notu yani kısaca (ç.n.) olarak belirtilmiştir.  Metni Türkçeye çevirmem için vermiş olduğu izinden dolayı Argumenta dergisinin editörü Massimo Dell’Utri’ye buradan tekrar teşekkürlerimi sunmak isterim.

Çevirmen: Mustafa Efe Ateş

Kaynakça ve Dipnotlar:

  • [1] Turin Üniversitesi’nde Dil Felsefesi Profesörü ve SIFA’nın kurucu üyesi olan Diego Marconi, aynı zamanda Eco’nun bu konuşmayı gerçekleştirdiği panelistlerden de birisidir (r.d.).
  • [2] filosofia edificante (it.) ya da edifying philosophy (ing.). Genelde Richard Rorty ile anılan bu tarz felsefe entelektüel sistematikliğin karşısında konumlanır. Geliştirici felsefenin, kısaca, geleneksel epistemolojinin hakikati ortaya çıkarma usullerine şüpheyle yaklaşan bir felsefi anlayışa sahip olduğu söylenebilir (ç.n.).
  • [3] 2001 yılından itibaren Emilia-Romagna’da yer alan Modena, Carpi ve Sassuolo şehirlerinde düzenli olarak 100,000 kişiden fazla katılımın olduğu, İtalyan konuşmacıların yanı sıra Uluslararası konuşmacıların da yer aldığı ve günlerce süren felsefe temalı festivaller düzenlenmektedir (r.d.).
  • [4]  Napolili bir mühendis iken yazar ve televizyoncu olmaya karar veren Luciano De Crescenzo’nun antik felsefe ve mitoloji üzerine olan kitapları yaklaşık yarısı İtalya’da olmak üzere dünya çapında 18 milyon baskı yapmıştır (r.d.).
  • [5] Venedik Üniversitesi Felsefe Profesörü Emanuele Severino, Elea’lı Parmenides’in düşüncelerini yeniden canlandırma çabasıyla tanınmaktadır; yazıları anadili İtalyanca olan biri için bile oldukça zorlayıcıdır (r.d.).
  • [6] İtalya’nın gazetelerinden biri olan Corriere della Sera 1876 yılında kurulmuştur (r.d.).
  • [7] Cattolica, yaklaşık 17.000 kişilik nüfusu ile Adriyatik kıyısında yer alan bir sahil beldesidir (r.d.).
  • [8] Torino Üniversitesi Hukuk Felsefesi Profesörü ve İtalya Cumhuriyeti’nin Yaşam Boyu Senatör unvanına sahip olan Norberto Bobbio (1909-2004), sosyal ve politik meselelerde üretken ve saygın bir yorumcuydu (r.d.).
  • [9] designazione rigida (it.) ya da rigid designator (ing.).  Mümkün dünyaların hepsinde var olup başka hiçbir şeyi belirtmeyen, yani hepsinde aynı nesneyi belirten anlamında kullanılan dil felsefi terimi (ç.n.).
  • [10] Eco muhtemelen, Miletli Thales’in öncüllerinden başlayarak, İtalya’daki lise öğretiminin son üç yılında felsefe dersleri için kronolojik sırayla olmak üzere yılda bir cilt basılan üç ciltlik inceleme-antolojilerini kastediyor (r.d.).
  • [11] Ermete Zacconi (1857-1948), 1939 yılında Platon’nun eserlerini temel alan ve Sokrates’in yargılanması ve ölümünü konu edinen bir filmde başrol oynadı (r.d.).
  • [12] Ruggero Ruggeri (1871-1953), 1950 yılında Brescia ve Milano’daki Phaedo ve Kriton mizansenlerinde başrol oynadı (r.d.).
  • [13] Eco, ilginç bir şekilde, Şölen diyalogunu televizyon filmi olarak (1988) çeken Marco Ferreri’den ve filmde Diotima rolünde olan Irene Papas’tan bahsetmiyor (r.d.).
  • [14] Parma Üniversitesi’nde Dil Felsefesi Profesörü ve SIFA’nın kurucu üyesi olan Marco Santambrogio aynı zamanda Eco’nun bu konuşmayı gerçekleştirdiği panelistlerden birsidir (r.d.).
  • [15] Francesco Lo Piparo, Palermo Üniversitesi’nde Dil Felsefesi Profesörüdür. Eco şuraya referans veriyor: Aristotele e il linguaggio. Cosa fa di una lingua una lingua, Laterza, Roma-Bari, 2003. (r.d.).
  • [16] Erkekler için felsefe (ç.n.)
  • [17] Kadınlar için felsefe (ç.n.)
  • [18] kasaba ve cüppe (tr.). Town ve gown bir üniversite kasabasının iki ayrı topluluğudur; ‘town’ akademiden olmayan kasabalıları, ‘gown’ ise ad aktarması biçiminde üniversite topluluğunu işaret etmektedir (ç.n.).
  • [19] Giovanni Cairola 1954’te öldü. “La filosofia non consola” makalesi, 1952’de aut aut dergisinde yayınlandı (Cilt 10, ss. 332-37), (r.d.).
  • [20] Nicola Abbagnano (1901-1990) uzun yıllar boyunca, Eco’nun da öğrencileri arasında olduğu, Turin Üniversitesi’nde Felsefe Tarihi Profesörüydü. Sekiz ciltlik olan Felsefe Tarihi (1946) ve bunun yanında yazmış olduğu Felsefe Sözlüğü (1960), birçok kez genişletilmiş ve yeniden düzenlenip basılmıştır. Abbagnano’nun bu eserleri İtalyanca dilinde standart referans çalışmalarıdır (r.d.).
  • [21] Bilmeyenler için not düşelim, Boethius tarafından 524 yılında ya da o civarlarda yazıldığı tahmin edilen kitabın adı “De consolatione philosophiae” yani Türkçe “Felsefenin Tesellisi” adını taşımaktadır (ç.n.).

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Pandemi Sürecinde Stoacılık: Marcus Aurelius Bize Nasıl Yardımcı Olabilir? – Donald Robertson

Sonraki Gönderi

Misojini Batılı Kadınları Geri Planda Durmaya Mı Zorluyor? - Maria Kouloglou

En Güncel Haberler Analitik Felsefe