Din Karşıtlığından Din Felsefesi Karşıtlığına: Türkiye’deki Yeni Ateist Paradigmanın Yanılgısı – Musa Yanık

/
665 Okunma
Okunma süresi: 13 Dakika

Bu satırları yazarken dahi, dinin adeta dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi olduğunu, tıpkı arsenik gibi insanları zehirlediğini, bundan da öte din denilen şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu savunan insanlar, bu fikirlerini hala savunmaya devam ediyor olabilirler. Çağdaş felsefeci Alvin Plantinga’nın da belirttiği gibi onlar için “diş çürümelerine bağlı baş ağrıları hariç, bütün musibetlerin sebebi dindir.” Sadece bu da değil! Onlara göre din, hem mantıksız, hem de ahlaksızca bir şeydir. Entelektüel anlamda dini savunmak ve ona değer vermek, yapılabilecek en aptalca şeydir. Çok şükür ki bu fikirler, bazı insanlar sayesinde popülermiş gibi gözükse de, ciddi bilim çevrelerince entelektüel olarak değerlendirmeden uzaktır.

Dünya genelinde olduğu gibi, ülkemizde de yeni ateist paradigmanın bu küçümseyici ve hakaret dolu fikirlerini öne süren bilim insanları, bu davanın bayrak taşıyıcılığını yapmaya devam ediyorlar. Bunun sebebi, bu insanların sosyoloji, psikoloji, felsefe ve diğer alanlarda son yüz yıldır inşa edilen din ile ilgili büyük miktarda bilimsel materyal üzerine gerekli araştırmayı yapmamış olmalarıdır.[1] Bilindiği gibi dinler ile ilgili ciddi ve zor bir dille yazılmış çalışmalar bulunmaktadır. Bunun dışında felsefenin neredeyse her alt disipliniyle ilgili, din söz konusu olduğunda çalışmalarda ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi herhangi özgün bir din felsefesi metnini okumak, onların bilimle ilgili olduğunu iddia ettikleri kitapları okumakla eşdeğerdir. Ancak onlar için bu disiplinler dahilinde ortaya konan bilgi birikimi dikkate değer değildir.

Bu tarz insanların en bilindik özelliği, öncelikle kendi kafalarından uydurdukları bir din tanımıyla yola çıkmalarıdır. En doğru tanım, onlar için neyse O’dur. Tanım üzerinde tartışma varsa dahi bunların bahsini açmaya gerek duymazlar. Ardından literatürün büyük bir bölümünü görmezden gelip, kendi fikirleriyle tutarlı örnekleri ön plana çıkararak, önyargı, nefret, küçümseme, safsata ve saçmalıklarla dolu sözde araştırmalarını, hiçbir argüman ya da kanıt gösterme gereği duymadan ifade ederler.

Şimdi şu soruyu soralım: Ülkemizde bu fikre sahip akademisyenlerin ve fikir insanlarının, kendi görüşleri dışındaki fikirlerin anlaşılmasını ve dikkatli bir şekilde incelenmesini entelektüel bir etik ve sorumluluk dahilinde ortaya koymaları gerekmez mi? Onlardan bunu beklemek hakkımız değil mi?

Bu noktada ülkemizde hepimizin bildiği çok popüler isimler mevcut. Bunların isimlerini verme gereği duymuyorum. Onlara göre bir dine inanmak, tıpkı idol olarak gördükleri Richard Dawkins’in verdiği yanıta benzer; “anne-babanız size ne söylerse söylesin sorgusuz ona inanmaktır.”[2] K. Ward’ın dediği gibi,

söz konusu kişi henüz beş altı yaşlarında ise bu iyi bir fikir olabilir, ancak Thomas Aquinas’ın son derece rasyonel, sofistike, orijinal ve sorgulayıcı teolojisinin her neyse ona inanma durumu olduğunu söylemek gülünç bir öneridir.[3]

Açıkçası İbn Sina’nın ve İbn Rüşd’ün, son derece felsefi titizlikle şekillendirdikleri Tanrı hakkındaki görüşleri, insanları sorgulamadan dine inandırmak şeklinde bir faaliyet de değildir. Bu fikir yapısına sahip insanların, aynı üniversite bünyesinde bulunan ilahiyat fakültelerindeki meslektaşlarıyla yaşıyor ve birlikte çalışıyor olmaları gerçekten ilginç bir durumdur. Elbette onlara göre “İlahiyat” diye bir alanın varlığı ve bu alan içerisinde yürütülen din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi gibi disiplinler bile gereksizdir.

Bu insanlar ufak bir araştırma zahmetinde bulunsaydı, ilahiyatlarda en genel anlamda çeşitli dini grupların inançlarının eleştirel ve rasyonel değerlendirmesinin yapıldığını görürlerdi. Aslında tıpkı onların yaptıkları gibi ilahiyatlarda, çeşitli dini iddiaların anlamını ve akla yatkınlığı ele alınır. Ancak aradaki tek fark, onların bu işi belirli bir metodoloji ve felsefi yaklaşımdan uzak, kötü bir şekilde yapmalarıdır.

İlahiyat, diğer şeylerin yanı sıra (epistemoloji, zihin felsefesi tartışmaları, metafiziksel tartışmalar vb.), Tanrı’nın varlığı lehinde ve aleyhinde argümanları dikkate alan akademik bir disiplindir. Modern anlamda açıkça bir bilim değildir. Ancak onların iddia ettiği şekliyle, “Tanrı’nın varlığı bilimsel bir hipotez” olarak da ele alınabilir. Böylelikle bu hipotez ilk bakışta yanlışlanır ve akademinin dışına itilir. Ancak hiçbir inanan, Tanrı’yı ​​böyle bir hipotez olarak görmez. Çünkü Tanrı alenen test edilemez, O basit bir fiziksel durum değildir ve matematiksel denklemler açısından çerçevelenebilen deneysel olarak test edilebilir kişisel olmayan yasalara göre de hareket edemez. Dolayısıyla ilk bakışta Tanrı’nın olmadığı sonucuna varmaları bu yanlıştan ileri gelir. Yani Tanrı, tıpkı tarih ve ahlak gibi, bilimlerin tam anlamıyla natüralist metodolojisinin dışında kalır.

Onlar Tanrı’nın varlığı için ortaya konan argümanları değerlendirirken, Tanrı’nın bilinmediği ve gözlemlerden çıkarılması gereken bir dünyada yaşadığımıza dair garip bir varsayımda bulunurlar. En çok bilinen klasik argümanlar, yüce bir manevi gerçekliğin bilgisinin olduğunu varsayar ve doğasını, her şeyin kendi kendine değerli bir nedeni olarak, zamanlarının en uygun felsefelerinin yardımıyla açıklamaya çalışırlar. Bu argümanlar üzerinden fikir üretenler için “hipotez” fikri, insan deneyiminin çeşitli biçimlerinde ifşa edildiğine inanılan, yüce değere sahip zihin benzeri bir gerçekliğin doğasına ilişkin bir araştırmadır. Görüldüğü gibi bu entelektüel bir araştırmadır, ancak doğa bilimi değildir. Belki de onlara göre bilim dışında gerçek bir entelektüel uğraş yoktur. Edebiyat, tarih, hukuk, etik, felsefe ve teoloji gereksizdir. Bu durumda onlara göre Platon, Aristoteles, Anselm, Aquinas, İbn Sina, Farabi, Descartes, Leibniz, Spinoza, Kant, Hegel ve tek bir Yüce Bilincin varlığını tüm metafizik hipotezlerin en mantıklısı olarak gören birçok filozof boşa kürek çekmiştir.

Aslında onlar bir bakıma metafizik olarak gördükleri (elbette metafiziği dahi yanlış anladıkları açıktır) teolojiyi reddederken, bunun yerine tüm insan deneyimini (örneğin sanat, müzik ve din dahil) mutasyon ve doğal seçilimin anahtar mekanizmaları açısından yorumlamaya çalışırken, bir tür metafizikte yaparlar. Elbette bu onların iddia ettiği gibi bilimsel bir açıklama değildir; metafiziktir. Nitekim kendi kendine var olan bir bilince inanç karşısında Teizm, rakip konumdadır. Onların iddia ettiği şekliyle eğer bu açıklama “bilimsel bir açıklama” ise başarısız olmaya mahkumdur, çünkü doğa bilimi, nihai bir açıklama sağlayabileceğini kesin olarak reddeder.

Belki de onlar için Dawkins’in iddia ettiği gibi “basitin karmaşıktan daha olası olduğunu varsaymak” daha doğrudur. Elbette evrendeki yasalar göz önüne alındığında, bu evrendeki fiziksel nesnelere atıfta bulunularak durum böyle olabilir. Ancak “herhangi bir yasanın veya evrenin yokluğunda, kendi kendine var olan bir bilincin var olmasının, kuantum fiziğinin bazı yasalarının varlığından daha olası olup olmadığı sorulduğunda, artık sezgisel olarak daha basit olanın daha olası olduğu açık değildir.”[4] Çünkü tüm olası evrenlerin mantıksal uzayında basit durumlardan çok daha karmaşık durumlar vardır. Kanaatimce bu tarz insanların en büyük sorunu, bu tür bilimsel olmayan herhangi bir araştırma biçimini, aslında metafiziksel açıklamalar olarak kabul etmemeleridir.

İronik olan ise, bu tarz fikirlerin ilk bakışta çok sofistike gibi göründüğünü düşünen insanların sayısının hayli fazla olmasıdır. Aslında biraz daha incelikli baksalar, bu yorumların dinin temel meselelerine dair hiçbir şey söylemediğini, bundan da öte Tanrı hakkındaki görüşlerinin ciddi araştırma eksikliğine dayandığını ve nefret, önyargı, yanlış temsil ve hoşgörüsüzlük üzerine kurulu olduğunu göreceklerdir.

Bilimsel anlamda kendi alanlarında ciddi otorite sahibi insanların bu fikirleri savunduğunu görmek gerçekten üzücü. Elbette onlar kendi alanlarında son derece uzmandır. Ama din söz konusu olduğunda aynı şeyleri söylemek mümkün gözükmüyor. Çünkü en başta onlar, dinin ne olduğunu tanımlamanın mümkün olup olmadığı sorusuna, tehlikeli, mantıksız veya saçma cevabını otomatik olarak veriyor. Mahşerin dört atlısı olarak bilinen Dawkins ve arkadaşlarında olduğu gibi onlar, basitçe dini sevmediklerini, dünyadaki tüm sorunlara neden olan ve insan doğasının utanç verici ahlaksızlığından sorumlu olan şey olarak tanımlıyorlar.

Aslında bu durum, “günah keçisi yapma” adı verilen iyi bilinen bir psikolojik mekanizmanın örneğidir. Nitekim insan hayatı acımasız ve şiddetlidir. Bunun için muhtemelen suçlu, başka bir şeyden, kendimi ilişkilendirmediğim bir şeyden veya bir hastalıktan kaynaklanıyor olması gerekir. İşte onlar için “Din” bu hastalıktır. Onlara göre dinden kurtulduğumuzda artık nefret veya açgözlülük, rakiplerinizi yok etme arzusu, ikiyüzlülük veya ahlaksızlık olmayacak. Bu slogan, El Kaide’den, Troçkistlerden, dünyanın dört bir yanındaki ütopik ve fanatik siyasi hareketlerden duyduğumuz eski, tekrarlanan, çok fazla basitleştirilmiş formüldür. Bu formüle göre yeni bir yaşam için “ötekini” ortadan kaldırmaya çalışmak gerekli ve zorunludur.[5] Bir başka yeni ateist Sam Harris’in Türkçe’ye de çevrilen “İnancın Sonu” isimli kitabında bu fikirlerin izdüşümünü bulabilmek mümkündür. Ayrıntıya girmeye gerek yok. Harris için olduğu gibi, ülkemizdeki bazı yeni ateistler içinde durum farklı değil.

Onlara göre İslam aşırı bir dindir ve çocuklara sorgusuz sualsiz inancın bu aşırılığını öğretir. Hatta onları kriminal anlamda terörize eder. Çok şükür ki elimizde bu konuyla alakalı aksini gösteren oldukça fazla sosyolojik materyal var. Ancak onlar bunları dahi görmezden gelirler. Onlar pratik anlamda dinin insan hayatı içerisinde birçok konuda insanlığa hizmet ettiğini bir kenara bırakırlar. İlk üniversitelerin kuruluşuna finansmanlık yapan kurumların dini kurumlar olduğunu, bunun dışında hastaneler, yetimhaneler, yoksul insanların bakımı için ortaya çıkan kuruluşları söyleme ihtiyacı dahi hissetmezler.

Onların aynı mızıkadan çıkan farklı sesleri ise, başka bir fikirde daha hayat bulur. Bu mesele, dinlerin kökenlerine ilişkindir. Tuhaf olan ise bunu Dini Darwinizm yerine, adeta dinler tarihinde tek ve geçerli bir yöntem varmış gibi sürekli olarak tekrar etmeleri. Evvela gördüğüm kadarıyla dinler tarihine ilişkin belirli bir metodolojileri yok. Dine fenomolojik mi tarihsel mi revizyonist mi yoksa pozitivist mi yaklaşıyorlar o dahi açık değil. Bu noktada şunu kabul etmeliyiz: dinin kökenleri hakkında neredeyse hiçbir güvenilir bilgiye sahip değiliz, bu yüzden kaçınılmaz olarak, spekülatif yorumlardan da uzak durmamız gerekir. Çok bilindik bir tarif bize dini inancın en eski biçiminin animizm olduğunu söyler. Dünyadaki her şeyin niyetleri ve duyguları olduğu şeklindeki doğal, çocuksu bir yanılsamadır bu. Sonra bu inanç, tek bir güçlü Tanrı, birçok çatışan ruhtan daha iyi bir kazanç sağlayabildiği için aşamalı bir şekilde teizme dönüşür. Belki de bu yorum doğrudur. Belki de değildir? Ama bu onların iddia ettiği şekliyle bilimsel midir? Nesnel olarak neden bu hipoteze sadık kalalım? Mesela neden Tanrı geni araştırmaları karşısında bu yorumu genel-geçer kabul edelim? Kanaatimce bu yorum, evren hakkındaki belirli genel inançlar göz önüne alındığında, genel felsefi bir bakış açısıyla bize hitap edebilecek bir hikaye gibi görünüyor. Ancak bu kadar. Çünkü Dennett’in “Binlerce yıl önce bir mağara adamı olsaydım, oldukça aptal ve cahil olurdum. Muhtemelen ağaçlarda gök gürültüsü ve şimşek çakan tanrıların ve ruhların olduğunu düşünürdüm. Bu nedenle gerçekte olan buydu, çünkü onlar da benim kadar cahillerdi” şeklindeki yorumu da en nihayetinde bir yorumdur. Ama bilim değildir. Elbette bu noktada din gibi tartışmalı bir şeyin tarafsız bir açıklamasının sunulmasının pek mümkün olmadığı konusunda bazı ateistlerle ile aynı fikirdeyim. Nitekim bir din felsefecisi olarak din hakkında daha olumlu bir bakış açısı sunmaya ve dünyada bu kadar çok farklı dinin nasıl olduğunu ve bunun neden böyle olabileceğini açıklamaya çalışıyorum.

Belki de insanın ahlaki fikirlerinin zaman içinde önemli ölçüde değişmesi gibi, insanın dini fikirleri de değişmiştir. Herhangi bir büyük dinin tarihi, bu tür değişikliklerin tarihidir. Ancak din içerisinde, insan haklarına daha fazla saygı göstermeye doğru ilerleme diyebileceğimiz bir olgu da var. Yani başlı başına ahlaktan bahsediyorsak, hala değişim sürecinde olan gelişmiş, şefkatli bir ahlaktan söz edebiliriz ve bu durum din için de geçerli olur. Bu durumda o, sürekli değişim içindedir ve asıl zorluk ne tür değişikliklerin daha iyi ve neyin daha kötü olacağını belirlemektir. Haliyle Sovyet Rusya’daki Lenin gibi dini gerici bir toplumsal güç olarak görmek ve dinin gözden kaybolacağını düşünmek boş bir hayaldir (Tıpkı Yeni Ateistlerde olduğu gibi). Öyleyse din uzun süre ortalıkta kalacak gibi görünüyorsa, onu kötüye kullanmamak, geliştirilip geliştirilemeyeceğini görmek daha iyi bir politika olabilir. Genel olarak toplumu iyileştirmek gibi bunu geliştirmek, muhtemelen zor ve nankör bir görev olacaktır. Ancak en şaşırtıcı çevrelerden destek görmek ve gerçek olumlu erdemlerin daha iyi genişletebileceği ümidine tutunmak, bir kinayede iyiyi ve kötüyü birlikte kınayan bir umutsuzluğa teslim olmaktan daha iyidir. Belki de din, sık sık kötüye kullanılmasına rağmen, sonuçta bir virüs değil, insanlık tarihini bu kadar uzun süredir karakterize eden nefret, açgözlülük ve cehalet için bir panzehirdir.

David Hume’dan James Frazer’e, Auguste Comte’dan Karl Marx’a birinci dereceden birçok yazar ve filozof insanlar genel olarak gerçeği anlamamış gibi görünse bile dinin modasının geçmiş olduğunu savunmuştu. Onlara göre din, bir yığın batıl inanç ve yanılsamadır ve bilim tarafından alt edilmiştir. Onlar için medeniyetler batıl inançlardan kurtulmaya, gelişmeye ve teknolojik olarak ilerlemeye başladıkça, kaçınılmaz olarak dini geride bırakacaklardır. Böyle bir düşünceye göre insanlık için başlıca umut, eğitimin ilerlemesi ve doğal olarak el ele giden dinin yok oluşunda yatmaktadır. Maalesef bu teori için bugün dünyanın en gelişmiş ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri, başlı başına bir çürütendir. Elli yılı aşkın süredir nüfus sayımında din ile ilgili bir soru çıkmadı. Ancak New York Üniversitesi’ndeki Graduate School’dan sosyolog Barry Kosmin ve Seymour Lachman tarafından yürütülen “2001 Amerikan Dini Kimlik Araştırması” gibi bağımsız anketler, nüfus içindeki Hristiyanların oranını %76 olarak vermektedir. Hristiyan olmayan dinlere mensup olanların sayısı çok az da olsa önemsiz değildir ve nüfusun yalnızca % 13’ü kendilerini seküler veya dinsiz olarak tanımlamıştır. Modern dünyanın en laik ülkelerinden biri olan Britanya’da ise 2001 nüfus sayımında nüfusun %72’si kendilerini “Hristiyan” olarak tanımlamıştır.[6]

Ülkemizde ise durum daha farklıdır. Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Araştırmalar Merkezi’nin (SEKAM) Türkiye’nin en kapsamlı (81 ilde 5541 gençle yapılan) gençlik araştırması olarak sunulan ve 15-28 yaş grubuna yapılan ankete göre (Türkiye Gençlik Raporu ) ateist kimliğin kendisi için uygun olduğunu beyan edenler %2,3; çok uygun olduğunu beyan edenler %1,4’tür. Toplamda bu yaş grubundaki ateist oranı %3,7’dir. Araştırmaya göre, “kendisini ateist olarak niteleyenler arasında, Allah’ın varlığına kesinlikle inananların oranı %61, inananların oranı ise %17,6’dır. Kendisini ateist olarak niteleyenler arasında Allah’ın varlığına inanmadığını ifade edenlerin oranı sadece  %8,8; Allah’ın varlığı konusunda şüpheye sahip olduğunu ifade edenlerin oranı ise %12, 6’dır. İkinci derecede şaşırtıcı olan durum, komünist kimliği benimsemiş olanların, Allah’ın varlığına çok yüksek oranda (Kesinlikle inanırım + inanırım = %92,5) inanmış olmalarıdır.” O halde bu araştırmaya göre, ateist gençlerin Allah’a inanma oranları toplamda %78, 6’dır. Ateistlerin toplam oranı %3,7 ise ve bunların %78,6’sı tanrıya inanıyorsa bu kahir ekseriyeti ateistlerin toplamından düşersek tanrıya inanmayan gerçek ateistler (kararsızlarla beraber) yaklaşık %0,8 oranında olacaktır. Araştırmada Allah’ın varlığı hakkında şüphesi olanları saymazsak ateist kimlik içinde Allah’ın varlığına inanmayanlar yani gerçek ateistler %8,8’dir. Kendisine uygun bir kimlik olarak ateizmi seçen %3,7’nin %8,8’i kaçtır? Sonuç: %0,32’dir ki bunlar gerçek ateistlerdir. Allah’ın varlığı hakkında şüphesi olanları (%12,6) da bu sayıya eklersek %12,6 + %8,8 = %21,4 olacaktır. Kendisine kimlik olarak ateizmi seçen %3,7’nin %21,4’ü ise %0,79 (yuvarlarsak %0,8) yapar ki bu Türkiye’deki gerçek ateistlerin oranıdır. Ancak burada Allah’ın varlığı hakkında şüphesi olanları agnostik olarak niteleyip niteleyemeyeceğimiz belirsizdir. Bu nedenle Türkiye’de katı ya da güçlü anlamda ateistlerin oranı %0,32’dir, denebilir.[7] Kemal Batak’ın da ifade ettiği gibi, “Kendisini ateist olarak niteleyenlerin %13,3 ve kendisini komünist olarak niteleyenlerin %9,8’inin düzenli olarak beş vakit namaz kılması gibi pek çok ilginç sonuçtan bizi haberdar eden bu ankete inanmakta, araştırmayı yapanların da ifade ettiği gibi (Örneğin, Prof. Dr. Burhanettin Can), ciddi zorluklar bulunmaktadır.”[8] Nitekim çelişkili cevaplar bulunmaktadır. Bir tanrıtanımaz olan ateist nasıl tanrıya inanır ve hatta ona düzenli olarak ibadet eder? Öyle görünüyor ki 2014 yılında yapılan bu araştırma bizi saçma bir sonuca götürüyor; çünkü Türkiye’deki tanrıtanımazların neredeyse tamamı, %78,6’sı, tanrıya inanıyor; bu ise kendi kendisiyle çelişik. Böylece Türkiye’de mesela pozitif ateizm ve negatif ateizm, dostane ateizm vb. farklı ateizm türlerine ilaveten yeni bir ateizm türü baş göstermiş bulunuyor: Ateist teizm! Bu kişiler belki de ya ne dediğini bilmez kişiler ya Türkiye’deki hakim din tasavvurundan şikayetçi kişiler ya bazı din adamlarının marjinal görünen beyanlarına tepkili kişiler ya kendilerini bir tür “anarşist” olarak takdim etmeye eğilimli kişiler ya da ciddi bir kavramsal kargaşa içindeki kişiler. Anket doğru bir ölçüm yapmış ise Türkiye’deki ateizm literatürde alay konusu olacaktır.[9]

Bence ülkemizdeki ateistler açısından buradaki uygun açıklama, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, dinin felsefesine dahi mesafeli olmalarından ileri geliyor. Sadece din felsefesi değil, önünde “din” ve “inanç” olan her şeye karşı tuhaf bir mekanizmaya sahipler. Mesela bir felsefecinin dahi, batıda muazzam bir literatür olan “dini epistemoloji” disiplinine tepkisel ve ideolojik bir şekilde karşı çıkışı, bu durumu açıklayan en önemli örneklerden biridir. Oysa yeterli derecede bir din felsefesi bilgisine sahip bir ateistin bu cevabı vermesi komik olacaktır. Hatta yeterli derecede din felsefesi tartışmalarına hakim bir ateistin yukarıda çıkan sonuçlara kahkaha atması gerekir. Çok şükür ki ülkemizde aklı başında ateistler de var. Felsefeyle ve din felsefesiyle ilgilenen, karşıt fikirleri batıda olduğu gibi argümantasyon ve kavramsal açıklık açısından değerlendiren ateistlerin sayısı az da olsa mevcuttur. Bundan da öte bu ateistlerin, kendi düşünce dünyasına sahip insanlara önerileri de ilgi çekicidir. Mesela bu sitede yayınlanan B. Mutluhan Seferoğlu’nun “Ateistler Neden Felsefe ve Teoloji ile İlgilenmeli?”[10] başlıklı yazısı, bizim iddialarımızı desteklemesi bakımından önemlidir. Bunun dışında “İsimlerini Bilmeniz Gereken 46 Ateist ve Nonteist Felsefeci”[11] isimli başlıklı yazısında B. Seferoğlu’nun saydığı isimlerin birçoğu hem en genel anlamda felsefeyle hem de din felsefesi ile ilgilenen kişilerdir. Eğer teist bir felsefeci olarak bizim önerilerimiz yanlış ya da makul değilse, kendi düşünce yapılarına sahip bir felsefeciye kulak vermeleri en azından kendileri için erdemli bir davranış olacaktır. Son olarak elbette bizim tavsiyemiz sadece ateistlere bilhassa yeni ateistlere yönelik değil, teist fikirlere sahip insanlara da yöneliktir. Nitekim bu husus, ülkemizde din tartışmalarının entelektüel seviyede yürütülmesi bakımından önemlidir. Bu bakımdan onların da en az rakipleri kadar makul seviyede felsefe ve din felsefesi bilgisine sahip olmaları gerekir.


Dipnotlar


Kaynakça:

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Dr. Garip Entropi veya: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Algoritmik Rastgeleliği Sevmeyi Öğrendim - Can Numan

Sonraki Gönderi

Pre-Sokratik Dönem (Felsefe Sözlüğü)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe