Nasıl Oldu Da Felsefe Sözlü Kültürlerin Bilgeliğini Küçümsedi? – Justin E. H. Smith

8 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Son 60.000 yıl içinde Sibirya, Balkanlar veya Batı Afrika’nın bir yerlerinde bir şair, akşam boyunca ezbere binlerce satır okur. Okuduğu mısralar sabit kalıplar ve klişelerle doludur. Ozan özgünlüğü değil, tonlama ve aktarma biçimini önemser: günün koşullarına, dinleyicilerinin ruh haline ve beklentilerine mükemmel bir şekilde uyum sağlar.

Eğer bu 6.000 yıldan fazla bir süre önce oluyorsa, bu ozanların sözleri hiçbir şekilde görünür işaretlere, bir metne bağlanamazdı. Kelimeler, insanların Dünya’da olduğu zamanın büyük bir bölümünde, söylendikleri anda çıkan ses dışında dünyevi bir gerçekliğe sahip değildi.

Teorisyen Walter J Ong’un Sözlü ve Yazılı Kültür – Sözün Teknolojileşmesi (1982) kitabında belirttiği gibi:  “Birincil sözlü kültür”de dilin ne kadar farklı bir şekilde deneyimleneceğini hayal etmek zor, belki de imkânsızdır. Bir kelimenin anlamına bakacak hiçbir yer yoktur, kelimenin şeklini söyleyen hiçbir yetkili kaynak yoktur. Bir kelimenin varlığını kanıtlamanın tek yolu onu söylemektir. Hayatta kalmanın bu zorunlu koşulu, epik şiirin nispeten tekrarlayan doğasını anlamak için önemlidir. Tekrar tekrar söylemelisin, yoksa uçup gidecektir. Kelimeler için sabit, metinsel bir dayanağın olmaması durumu, dilin güçle, neredeyse sihirle dolu olduğuna dair keskin bir düşünce yaratacaktır: kelimelerin söylendiğinde dünyada yeni durumlar getirebileceği fikri.

Yazının gelişmesinin bir sonucu olarak, önce antik Yakın Doğu’da ve kısa süre sonra Yunanistan’da, eski düşünce alışkanlıkları terk edilmeye ve daha önce durgun olan diğer zihinsel yetiler kendilerini göstermeye başladı. Kelimeler artık sabitlenmişti ve yazımlar bir kuşaktan diğerine veya bir bölgeden diğerine değişebilse de, artık sözlü dilin kullanımı veya yetkisi hakkındaki soruları çözmede iletilebilecek, danışılabilecek ve yönlendirilebilecek fiziksel işaretler vardı.

Yazı, hızla gelenekleri yasalara, anlaşmaları sözleşmelere, soybilimsel bilgiyi tarihe dönüştürdü. Her durumda, bir zamanlar temelde geçici ve bireysel olan, ebedi (‘zamanın dışında’) ve genel bir şeye dönüşmüştü. Sıradan nesnelerin günlük listelerini yapma gibi basit bir eylem bile ki bu birincil sözlü kültürde imkânsız bir eylemdi, soyutlamanın ve sistematikleştirmenin bir zaferiydi. Buradan sonra şimdi ‘felsefe’ dediğimiz şeye sadece küçük bir adım kalmıştı.

Homeros’un Balkanlar veya Batı Afrika’yla aynı sözlü destan geleneklerinden meydana gelen destansı şiiri yazıya döküldü, kesinleştirildi, sabitlendi ve böylece ‘edebiyat’ oldu. İlyada destanında hiçbir argüman yoktur: söylenenlerin çoğu metrik gerekliliklerden, bir dizeyi doğru sayıda heceyle doldurma ihtiyacından doğmuştur veya işlevi büyük ölçüde anımsatıcı olan sıfatlar kullanılmıştır (ve dolayısıyla yazıya aktarıldığında gereksiz olurlar). Yine de Homer, insanlık hakkındaki gerçekleri bir iddia veya tartışma ile değil, artık yazıya dökülerek sabitlenmiş bir hitabetle anlatarak erken filozoflar için bir otorite haline gelecektir.

Platon, şairlerin toplumda oynaması gereken rol hakkındaki büyük kaygılarını dile getirmiştir. Ancak o, şairler hakkında bizim düşündüğümüz gibi düşünmüyordu: onun aklında anlatıcılar, duyguları canlı performanslarla, dualarla, orada olmayan kişi ve nesneleri canlandırarak yükselten ozanlardı.

Felsefenin reddettiği şey zorunlu olarak sözel anlatım değildir: Sokrates’in kendisi, bir tür sözlü kültürle özdeşleşerek yazmayı reddetmiştir. Platon, Sokrates’in sadece söylemek ve rüzgâra karşı kaybetmek istediğini yazarak (ne kadar doğrulukla bilmiyoruz) kendi akıl hocasının felsefi olarak azizlik mertebesine yükselmesini sağlamıştır. Tartışmalı olarak, bugün Sokrates’in bir filozof olduğunu ancak Platon’un kayıtlarına dayanarak söyleyebiliyoruz.

Homeros yazıldıktan sonra hem Plato hem Aristoteles onu okuyup öğrenmeye istekliydi. Ve Sokrates, Platon hala onun sözlerini yazmak zorunda olduğunu düşünse de, şiir okumadan çok daha farklı bir tür faaliyetle meşguldü. Bu diyalektikti: önceden belirlenmiş olmayan bir sonuca yönelik bir sorunun planlı çalışılmasıydı -Bu uygulama dolaylı olarak akıl yürütme biçimlerinden ortaya çıkmış olsa bile, sadece yazının ortaya çıkışı ile gerçekleşebilmiştir.

Şiir, aforizma ve efsanenin ağır (ancak saf olmayan veya sorunlu) bir karışımı ile bu diyalektik akıl yürütme metnindeki sabitlik, Avrupa geleneğinde, önümüzdeki birkaç bin yıl boyunca ‘felsefe’ olarak düşünülen şeyin modeli haline gelmiştir.

Bugün bu tarihsel yansımalar neden önemlidir? Çünkü söz konusu olan, felsefi sorgulamanın kapsamı ve doğası hakkındaki anlayışımızdan başka bir şey değildir.

İtalyan tarih filozofu Giambattista Vico, Scienza Nuova’da (1725) şöyle yazmıştır: “Fikirlerin sırası kurumların sırasına uygun olmalıdır”. Bu sıra ise şöyledir:

“Önce ormanlar, sonra işlenmiş tarlalar ve kulübeler, sonrasında küçük evler ve köyler, oradan şehirler ve nihayet akademiler ve filozoflar.”

Ancak Vico bu akademilerdeki filozofların okuma yazma bildiğini bilmiyor olmalı. Fikirlerin sırası, yazma teknolojisinin ortaya çıkış sırasıdır.

Bugün akademik felsefede, felsefenin nasıl daha “kapsayıcı” hale getirilebileceği hakkında tartışmalar yapılır, ancak Vico’nun düzenini sorgulamaya, geri dönüp ormanda ve tarlalarda hangi düşünce biçimlerinin geride kalmış olabileceğine dair hiç ilgi yoktur.

Normalde felsefenin “kapsayıcılık güdüsü” nün hedeflediği gruplar,  zaten şehirlerde yaşıyor ve ayrımcı tedbirler genellikle tam olarak işlemesini engellese bile, yazılı olarak paylaşımlar yapıyorlardır. Ancak diğer bilgi biçimlerine değer veren,  başka kültürlere mensup insanların dâhil edilmesi ile ilgili herhangi bir tartışma yapılmamıştır: Inuit avcıları veya Hmong köylüleri arasından filozoflar toplamak için hiçbir çaba yoktur.

İnsanlığın tipik örneklerinden bu gelişimin önündeki pratik engeller oldukça açıktır. Eğer bu olsaydı, geleneksel yaşam tarzlarından akademik kurumlara geçmenin basit süreci aynı zamanda daha fazla ilgiyi hak eden perspektifleri seyreltir ve dönüştürürdü. Böyle olumsuz sonuçlara bakılmaksızın, felsefenin komşu disiplinlerinde – özellikle tarih, antropoloji ve dünya edebiyatında – biriken bu düşünce biçimleri hakkında filozofların hali hazırda erişebildiği önemli miktarda bilgi vardır. Bu, felsefenin farklı bir faaliyet olarak ortaya çıkmasından bu yana mevcut temel önyargı için düzeltici olarak kullanılabilecek bir literatürdür.

Gerçekte, dünyada birincil sözlü kültürlerin yalnızca birkaç üyesi kaldı. Yine de tarihsel açıdan insan deneyiminin büyük bir kısmı sözlü kültürlerde bulunuyor. Diğer taraftan, ana dil deneyimi sözlü olan, uslamlamaya değil, hikâye anlatımına dayanan, yaşayan, kullanılan, sabit olmayan ve kesinleştirilmemiş edebi ve alt kültürlerin üyeleri de bulunmaktadır. Platon bu insanların, filozoflara layık bir dilden daha düşük ve daha tehlikeli bir dil kullanımını temsil ettiğini düşünmüştür.

Filozoflar hala ister Sibirya’dan ister Güney Bronx’tan olsun, ozanların ve şairlerin konuştuğu dilin kullanımını küçümseme, ya da en azından bu dil kullanımını kendi uzmanlık alanlarından kategorik olarak farklı tasavvur etme eğilimindedirler. Ancak bu küçümseme insan deneyiminin büyük bir kısmını dışarıda bırakmaktadır. Bu durum ortadan kalkana kadar, kapsama idealinin mevcut tartışmaları ancak sözde kalacaktır.

Justin E. H. Smith- “How philosophy came to disdain the wisdom of oral cultures” (Erişim Tarihi: 05.06.2020), Erişim Kaynağı: https://aeon.co/ideas/how-philosophy-came-to-disdain-the-wisdom-of-oral-cultures

Çevirmen: Beyza Nur Doğan

Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümü lisans öğrencisidir. Çeşitli yayınevleri için psikoloji ve felsefe alanlarında kitap çevirileri yapmaktadır. İlgi alanları antropoloji, psikoloji ve başta din felsefesi olmak üzere felsefenin tüm dallarıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Misojini Batılı Kadınları Geri Planda Durmaya Mı Zorluyor? - Maria Kouloglou

En Güncel Haberler Analitik Felsefe