İklim Değişimi ve Hastalıklar Roma’nın Düşüşüne Nasıl Yardımcı Oldu? – Kyle Harper

/
7 Okunma
Okunma süresi: 18 Dakika

Her Roma tarihçisine, herhangi bir zamanda, Roma’nın gerileme döngüsünde bugün bizim nerede olduğumuz sorulmuştur. Tarihçiler, geçmişin böyle kullanılması girişimi karşısında kıvranabilirler fakat, tarih kendini tekrar etmese de veya ahlaki derslerle paketlenmiş olmasa da, insan olmanın ne demek olduğuna ve toplumlarımızın ne kadar kırılgan olduğuna dair algılarımızı derinleştirebilir.

İkinci yüzyılın ortasında Romalılar, kuzey Britanya’dan Sahra’nın hudutlarına, Atlantik’ten Mezopotamya’ya kadar dünyanın coğrafi olarak farklı noktalarda bulunan yeryüzün devasa bir bölümünü kontrol ediyordu. Genel olarak refah içinde yaşayan nüfus, 75 milyon insan ile doruğa ulaşmış ve nihayetinde imparatorluğun bütün özgür sakinleri, Roma vatandaşlığının getirdiği hakların tadını çıkarıyordu. 18. yüzyılda yaşamış İngiliz tarihçi Edward Gibbon’ın bu çağ için, türümüzün tarihindeki en mutlu çağ demesine şaşırmamalı; yine de bugün, Roma uygarlığının ilerleyişini, istemeden kendi yıkımının tohumlarını ekmesi olarak görmemiz daha olasıdır.

Beş yüzyıl sonra Roma İmparatorluğu, yakın doğusundaki topraklarını Müslüman istilalarına, batısındaki toprakları bir yığın Germen krallığına kaptırarak, Konstantinapol’den kontrol edilen küçük bir Bizans kıç devleti haline geldi. Ticaret yavaşladı, şehirler küçüldü ve teknolojik gelişme durdu. Bu yüzyılların kültürel canlılığına ve manevi mirasına rağmen bu döneme, azalan bir nüfus, siyasi parçalanma ve daha düşük seviyede maddi çetrefillik damgasını vurdu. Stanford Üniversitesi’nde tarihçi Ian Morris, evrensel bir sosyo-kalkınma dizini oluşturduğunda Roma’nın düşüşü kendini, insan uygarlığı tarihindeki en büyük gerileme olarak göstermişti.

Böylesi büyüklükteki bir fenomenin açıklamaları bol: 1984’te Alman klasikçi Alexander Demandt, 200’den fazla hipotez katalogladı. Çoğu bilim insanı, emperyal sistemin iç siyasi dinamiklerine veya komşuları yavaş yavaş askeri ve siyasi sofistikeliği yakalayan bir imparatorluğun jeopolitik bağlamına baktı. Ancak yeni bulgular doğal çevredeki değişimlerin oynadığı önemli rolü ortaya çıkarmaya başladı. Toplumsal gelişim paradoksları ve doğanın içkin öngörülemezliği, Roma’nın yıkılışını uyum içinde getirdi.

İklim değişimi, endüstrileşmenin egzoz dumanıyla başlamadı, o insanlığın kalıcı bir parçasıydı. Yörünge mekanikleri (Dünya’nın yörüngesinin eğimi, dönüşü ve dış merkezliliğindeki ufak değişimler) ve Güneş döngüleri, Güneş’ten alınan enerjinin miktarını ve dağılımını değiştirir. Ve volkanik patlamalar, atmosfere, bazen uzun süreli etkileri olan yansıtıcı sülfatlar yayar. Modern, antropojenik iklim değişikliği çok tehlikeli çünkü hızla ve Dünya’nın biyosferinde geri dönüşü olmayan pek çok başka değişiklikle birlikte gerçekleşiyor. Ancak iklim değişikliği başlı başına yeni bir şey değil.

Modern iklim değişikliğinin doğal bağlamını anlama ihtiyacı tarihçiler için tam anlamıyla bir nimet olmuştur. Yer bilimcileri, gezegeni paleoiklim vekilleri[1], geçmiş ortamın doğal arşivleri için aradılar. İklim değişikliğini Roma tarihinin ön planına koyma çabası, hem yeni veri hazineleri hem de fiziksel çevrenin önemine karşı artan hassasiyet tarafından motive ediliyor. Roma uygarlığının yükselişinde ve düşüşünde iklimin önemli bir rolü olduğu ortaya çıktı. İmparatorluk kurucuları kusursuz zamanlamadan yararlandı: Karakteristik sıcak, yağışlı ve istikrarlı hava, bir tarım toplumunda ekonomik üretkenliğe elverişliydi. Ekonomik büyümenin faydaları, Roma imparatorluğunun geniş topraklarını kontrol ettiği siyasi ve sosyal pazarlıkları destekledi. Uygun iklim, incelikli ve derin bir şekilde, imparatorluğun en iç yapısına işlenmiş.

Bu şanslı iklim rejiminin sonu hemen veya basit bir deterministik anlamda Roma’nın kıyametini getirmedi. Bundan ziyade, daha az elverişli bir iklim, imparatorluk tam da Germenler ve Persler gibi dışarıdan gelen daha tehlikeli düşmanlar tarafından tehdit altına girince imparatorluğu zayıflattı. İklim dengesizliği, altıncı yüzyılda, 1. Justinianus hükümdarlığında zirveye ulaştı. Dendokronologların[2] ve buz çekirdeği[3] uzmanlarının çalışmaları, MS 530’larda ve 540’larda, son birkaç bin yıldır görülmemiş muazzam bir volkanik hareketlilik sıçramasına işaret ediyor. Bu şiddetli patlamalar dizisi, çok daha soğuk havaların en az 150 yıl daha sürdüğü, bugünlerde “Geç Antik Küçük Buz Devri” denilen dönemi tetikledi. İklim bozulmasının bu aşamasının, Roma’nın dağılmasında belirleyici etkileri vardı. Aynı zamanda daha da büyük bir felaketle yakından alakalıydı: İlk hıyarcıklı veba salgının patlak vermesi.

Biyolojik çevredeki bozulmalar, Roma’nın kaderinde daha da büyük bir rol oynadı. İmparatorluğun tüm erken dönem ilerlemelerine rağmen, bulaşıcı hastalıkların önde gelen ölüm sebebi olmasıyla birlikte ortalama ömür 20’li yaşların ortasıydı. Fakat Romalıları yiyip bitiren hastalıklar dizisi statikti ve burada da yeni kavrayışlar ve teknolojiler hem kendi türümüz hem de mikrobiyal müttefiklerimiz ve düşmanlarımız açısından evrimsel tarihin dinamiklerini anlama şeklimizi kökten değiştiriyor.

Oldukça şehirleşmiş ve bileşik Roma imparatorluğu, mikrobiyal sakinleri için bir nimetti. Şigelloz ve paratifo gibi basit mide-bağırsak hastalıkları, yiyecek ve suyun kontaminasyonu yoluyla yayıldı ve yoğun şehirlerde gelişti. Bataklıkların kurutulduğu ve otoyolların döşendiği yerlerde, sıtmanın potansiyeli en kötü haliyle, sivrisineklerin taşıdığı ölümcül bir protozoon şeklinde Plasmodium falciparum olarak, ortaya çıktı. Ayrıca Romalılar, mikropların daha önce hiç olmadığı gibi hareket etmesi gibi istenmeyen bir duruma sebep olacak şekilde toplumları karadan ve denizden daha önce hiç olmadığı kadar birbirine bağladılar. Tüberküloz ve cüzzam gibi yavaş yavaş ölüme sebep olan hastalıklar, Roma gelişiminin desteklediği birbirine bağlı şehirler ağında en parlak dönemini yaşadı.

Ancak Roma’nın biyolojik tarihindeki belirleyici etken, pandemik olaylara yol açabilen yeni mikropların gelişiydi. İmparatorluk, böylesi üç kıtalar arası hastalık olayı tarafından sarsılmıştı. Antoninus vebası, optimal iklim döneminin sona ermesine denk geldi ve muhtemelen bu dönem, çiçek hastalığı virüsünün de küresel olarak ilk ortaya çıkışıydı. İmparatorluk iyileşti ancak önceki kontrolcü nüfuzunu asla geri kazanamadı. Daha sonra, üçüncü yüzyılın ortasında, Siprianus vebası denilen, kökeni bilinmeyen bir bela, imparatorluğu kargaşaya itti. İmparatorluk toparlansa da yeni bir imparator türü, yeni bir para türü, yeni bir toplum türü ve çok geçmeden Hıristiyanlık olarak bilinen yeni bir din ile imparatorluk kökten değişti. En dramatik olansa altıncı yüzyılda Justinianus liderliğinde yeniden dirilen imparatorluk, Orta Çağ’daki Kara Veba’nın başlangıcı olan bir hıyarcıklı veba salgılı ile karşı karşıya kaldı. Toplam ölü sayısı akıl almazdı; nüfus belki de yarıya düşmüştü.

Justinianus Veba Salgını, insanlık ve doğal sistemler arasındaki olağanüstü karmaşık ilişkide bir vaka çalışmasıdır. Fail Yersinia pestis bakterisi, özellikle eski bir düşman değildir; sadece 4000 yıl önce, neredeyse kesin olarak Orta Asya’da evrimleşen, ilk veba salgınına sebep olduğunda evrimsel bir yenidoğandı. Hastalık, sıçanlar veya dağ sıçanları gibi sosyal, oyuk açan kemirgenlerin kolonilerinde kalıcı olarak bulunur. Bununla birlikte tarihi veba salgınları, bakteriler, rezervuar kemirgenleri, amplifikasyon konağı[4] (insanlara yakın yaşayan siyah sıçan) mikrop yayan pireler ve çapraz ateşte kalan insanlar gibi en az beş farklı türü içeren çok büyük kazalardı.

Genetik kanıt, Justinianus Vebası’nı oluşturan Yersinia pestis türünün Batı Çin’e yakın bir yerde ortaya çıktığını gösteriyor. Bu hastalık, ilk olarak Akdeniz’in güney kıyılarında ortaya çıktı ve büyük olasılıkla da ipek ve baharat taşıyan deniz ticaret ağları ile Romalı tüketicilere taşındı. Yaşanan şey, erken küreselleşmenin bir kazasıydı. Mikrop, imparatorluğun dev tahıl depolarıyla beslenen ortak kemirgenlerin kaynayan kolonilerine ulaştığında, ölüm durdurulamaz hale geldi.

Veba salgını, şaşırtıcı bir ekolojik çetrefillik olayıydı. Özellikle Orta Asya’daki rezervuar kemirgenlerinin ötesindeki ilk salgın, ondan önceki yıllardaki volkanik patlamalar tarafından tetiklendiyse tamamen tesadüfi birleşimler gerektiriyordu. Aynı zamanda da mikropları Roma kıyılarına taşıyan küresel ticaret ağları veya imparatorluk içinde sıçanların çoğalması gibi, inşa edilmiş insan ortamının istenmeyen sonuçlarını da içeriyordu. Bu pandemi, yapı ve şans, örüntü ve olasılık arasındaki ayrımlarımızı şaşırtıyor. Roma’nın derslerinden biri burada yatıyor. İnsanlar doğayı – her şeyden önce, evrimin içinde yer aldığı ekolojik koşulları – şekillendirir. Ancak doğa, niyetlerimize karşı kör kalır ve diğer organizmalar ve ekosistemler kurallarımıza uymaz. İklim değişikliği ve hastalıkların evrimi, insanlık tarihinin jokerleri olmuştur.

Dünyamız, artık Antik Roma’dan çok farklı. Kamu sağlığımız, mikrop teorimiz ve antibiyotiklerimiz var. Etrafımızda beliren ciddi tehditleri fark edecek ve onları hafifletmek için elimizdeki araçları kullanacak kadar akıllıysak, Romalılar kadar çaresiz olmayacağız. Ancak Roma’nın düşüşünde doğanın merkezi konumu, bize fiziksel ve biyolojik çevrenin insan toplumlarının kaderini değiştirme gücünü yeniden gözden geçirmemiz için sebep veriyor. Belki de Romalıları, modern çağımızdan uzakta, aşılmaz bir ayrımın diğer tarafında duran eski bir uygarlık olarak değil, bugünkü dünyamızın yaratıcıları olarak görebiliriz. Küresel ağların, ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların ve ekolojik istikrarsızlığın insan toplumlarının kaderinde belirleyici güçler olduğu bir medeniyet inşa ettiler. Romalılar da doğal çevrenin değişken ve öfkeli gücü üzerinde üstünlük sahibi olduklarını düşündüler. Tarih bizi uyarıyor: yanıldılar.


Dipnotlar

  • [1] “Paleoiklim vekili,” modern dünyadaki iklim ya da çevresel parametrelerle analiz edilebilen veya ilişkilendirilebilen, jeolojik kayıtlarda (yani paleoiklim arşivlerinde) korunmuş fiziksel, kimyasal ve biyolojik materyallerdir.
  • [2] “Dendokronoloji,” ağaç halkaları ile tarih belirleme yöntemidir.
  • [3] Buz çekirdeği, yıllar boyunca buz formunda kalan, dağ buzulundan çıkarılan parçalardır.
  • [4] Amplifikasyon konağı (amplification host), içerisinde virüs ya da bakteri gibi bulaşıcı organizmalar barındıran organizmalardır.

Kyle Harper- How climate change and disease helped the fall of Rome”, (Erişim Tarihi: 13.07.2022)

Çevirmen: Çağan Fırtına

TOBB Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı tamamladı, şu an ODTÜ İngiliz Edebiyatı yüksek lisans öğrencisidir. 18. yüzyıldan günümüze İngiliz edebiyatı en büyük tutkularından. Sosyoloji, psikoloji ve siyaset felsefesi ile akademik olarak ilgili. Orta seviye Almanca bilgisine sahip.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Martin Heidegger, Nazizm ve Felsefe – Doğan Göçmen

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü