Kanıt Olmadan İnanmak Ahlaken Her Zaman Yanlıştır! – Francisco Mejia Uribe

1553 Okunma
Okunma süresi: 4 Dakika

Muhtemelen William Kingdon Clifford’u daha önce hiç duymadınız. Kendisi – belki de hayatı erkenden, 33 yaşında, sonlandığı için – büyük filozoflar tapınağında değil ancak bu bütünleşmiş, yapay zeka tarafından sürüklenen dijital çağda, fikirleri günümüzle daha uyumlu olan başka birini düşünemiyorum. En ünlü felsefi eseri yaklaşık 150 yıl önce yazılmış bir deneme olan Viktoryen bir Britanyalıdan bahsettiğimiz göz önüne alınırsa, bu durum birazcık garip görünebilir. Ancak gerçeklik Clifford’a yetişmiştir. Bir zamanlar abartılı görülen “Her zaman, her yerde, ve herkes için, yeterli kanıta sahip olmadan bir şeye inanmak yanlıştır.” iddiası, artık bir abartı değil, teknik bir gerçekliktir.

“The Ethics of Belief” (1877) eserinde Clifford, neden sorumlu bir şekilde inanmaya dair ahlaki yükümlülüğümüz olduğuna ilişkin, yani, yalnızca elimizde yeterli kanıt olana ve özenle incelediğimiz şeye inanmaya ilişkin üç argüman sunar. İlk argümanı, inançlarımızın, eylemlerimizi etkilediği gözlemiyle başlar. Herkes, davranışlarımızın, dünya hakkında doğru olarak kabul ettiğimiz şeyler tarafından – başka bir deyişle, inandığımız şeyler tarafından – şekillendirildiğini kabul eder. Eğer dışarıda yağmur yağdığına inanıyorsam yanıma şemsiye alırım. Eğer taksilerin kredi kartı kabul etmediğine inanıyorsam, bir taksiye binmeden önce yanıma biraz nakit aldığımdan emin olurum. Eğer, çalmanın kötü olduğuna inanıyorsam da, mağazadan ayrılmadan önce ürünlerimin fiyatını öderim.

Öyleyse inandığımız şeyin muazzam bir pratik önemi vardır. Fiziksel veya sosyal durumlar hakkındaki yanlış inançlar, bizi, en olağanüstü durumlarda hayatımızla tehdit edebilecek hatalı davranış alışkanlıklarına sürükler. Eğer şarkıcı R. Kelly “I Believe I Can Fly” (1996) şarkısının sözlerine gerçekten inansaydı, size garanti verebilirim ki şu an hayatta olmazdı.

Burada tehlikede olan tek şey bireysel müdafaamız değildir. Sosyal hayvanlar olarak, eylemlerimiz etrafımızdaki insanları etkiler ve yersiz inanç dostlarımızı risk altında bırakır. Clifford’un uyardığı gibi: “Hepimiz yanlış inançların ve yol açtıkları hatalı, ölümcül eylemlerin savunulmasından ve sürdürülmesinden yeteri kadar acı çekiyoruz…” Kısacası bir şeylere dikkatsizce inanmak etik açıdan yanlıştır çünkü – sosyal varlıklar olarak – bir şeye inandığımız zaman, alınan risk çok yüksektir.

Bu argümana en doğal eleştiri, bazı inançlarımızın diğerleri için yıkıcı olabilecek eylemlere yol açtığı doğru iken, gerçeklikte, inançlarımızın çoğunun dostlarımız için sonuçsuz olduğudur. Bu çerçevede, Clifford’un yaptığı gibi, tüm durumlarda yetersiz kanıtla inanmanın yanlış olduğunu iddia etmek zorlama gibi görünmektedir. Bence eleştirmenlerin burada haklı olduğu bir nokta vardı – vardı – ancak durum artık böyle değil. Minimal bir bedel karşılığında, neredeyse herkesin inançlarının, küresel izleyiciye paylaşılabildiği bir dünyada, her bir inancın, Clifford’ın hayal ettiği manada tamamen sonuçlu olma kapasitesi vardır. Eğer hala bunun bir abartı olduğunu düşünüyorsanız Afganistan’daki bir mağarada oluşturulan fikirlerin New York’ta, Paris’te ve Londra’da nasıl can alıcı eylemlere yol açtığını hayal edin veya sosyal medyanıza akan saçmalıkların günlük yaşantınızda ne kadar etkili bir hale geldiğini gözden geçirin. Yaşadığımız bu küresel dijital köyde, yanlış inançlar daha büyük bir ağ bırakıyor, bu yüzden de Clifford’un argümanı ilk dile getirildiğinde abartı olmuş olabilir, ancak durum artık böyle değil.

Clifford’un, yetersiz kanıtla bir şeye inanmanın her zaman yanlış olduğuna dair getirdiği ikinci argüman ise gelişigüzel bir şeylere inanmanın bizi dikkatsiz, her şeye inanan kimselere dönüştürmesidir. Clifford çok güzel bir biçimde aktarıyor: Hiçbir gerçek inanç, ne kadar saçma ve eksik gözükürse gözüksün, tamamen önemsiz değildir; bizi, daha fazla benzer inançları kabul etmeye hazırlar, daha önce ona benzeyen inançları doğrular ve diğerlerini zayıflatır; böylece, bir gün apaçık eylemlere dönüşebilen ve karakterimiz üzerine damgasını bırakan en içteki düşüncelerimizin ardına görünmez bir tuzak gibi yerleşebilir. Clifford’un uyarısını bizim bütünleşmiş zamanımıza uyarlarsak, bize dediği şey dikkatsizce inanmanın bizi sahte haberciler, komplo teorisyenleri ve dolandırıcılar için bir yem haline dönüştürdüğüdür ve kendimizi bu tarz yanlış inançlara ev sahibi yapacak konuma getirmek ahlaken yanlıştır, çünkü, gördüğümüz gibi, hatanın bedeli, toplum için yıkıcı olabilir. Çelişen bilgileri ayıklama ihtiyacı olağanüstü derecede arttığı ve saflık kazanı haline gelme riski sadece bir akıllı telefon mesafesinde olduğu için epistemik açıdan tetikte olmak her zamankinden çok daha önemli bir erdemdir.

Kanıta sahip olmadan inanmanın neden yanlış olduğuna dair Clifford’un üçüncü ve son argümanı, inancın iletişimcileri olarak, kolektif bilginin doğruluğunu kirletmemekle ahlaken yükümlü olduğumuzdur. Clifford’un zamanında, inançlarımızın ortak bilginin “kıymetli emaneti” haline dönüşmesinin yolu, başlıca konuşma ve yazmadan geçiyordu. Bu iletişim kapasitemizden ötürü, “kelimelerimiz, söz öbeklerimiz, düşüncemizin şekil, süreç ve yöntemleri”, “ortak mülkiyet” haline geldi. Yanlış inançlar ekleyerek, bu, Clifford’ın adlandırdığı şekilde, baba yadigarını bozmak ahlaksızcadır çünkü herkesin hayatı, temelde, bu hayati, ortak kaynağa dayanmaktadır.

Clifford’ın son argümanı kulağa doğru gelirken, tekrardan, barındırdığımız her küçük inancın ortak bilgiye ahlaki bir hakaret olduğu iddiası abartılı görünüyor. Oysa ki gerçeklik, bir kez daha, Clifford ile doğrultuda ve onun sözleri isabetli görünüyor. Bugün, tüm bağlılıklarımızın titizlikle eklendiği, tamemen küresel bir inanç deposuna sahibiz: ona Büyük Veri (Big Data) deniyor. Twitter’da bir şeyler paylaşan ya da Facebook’tan atıp tutan aktif bir internet kullanıcısı olmanıza bile gerek yok: gerçek hayatta yaptığımız şeyler, artarak, kaydediliyor ve sayısallaştırılıyor ve oradan da algoritmalar, daha biz bir fikir belirtmeden bile inandığımız şeyi çıkarabiliyor. Karşılığında bu devasa kayıtlı bilgi havuzu bizim için ve bizim hakkımızda kararlar almak için kullanılıyor ve bu da sorularımıza cevaplar ararken ve yeni inançlar edinirken kullandığımız arama motorlarının faydalandıkları ile aynı depo. Büyük Veri tarifine yanlış malzeme eklersen, tabağında zehirli olma ihtimali olan bir ürün olur. Eğer eleştirel düşüncenin ahlaki buyruk ve sorgulamadan inanmanın tehlikeli bir günah olduğu bir zaman olduysa, o zaman bu zamandır.

Kaynak:

Francisco Mejia Uribe, “Believing without evidence is always morally wrong”, Aeon, 5 Kasım 2018, Editör: Nigel Warburton, https://aeon.co/ideas/believing-without-evidence-is-always-morally-wrong (erişim: 11 Ağustos 2019), çev. Can Kalender.

Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim öğrencisi. İlgilendiği alanları dilin kökeni ve nörodilbilim oluşturuyor. Zihin felsefesi ile de ilgileniyor. Hobileri arasında metal müzik yer alıyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Epistemoloji (Bilgi Felsefesi): Neyi, Ne Kadar, Nasıl Bilebiliriz? - Taner Beyter & Alican Başdemir

Sonraki Gönderi

Ülkemizdeki Felsefe Dernekleri - Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe