Sosyal Darwinizm Geri Geldi Fakat Bu Sefer Bu İyi Bir Şey! – David Sloan Wilson

Evrim, insanların nasıl davrandığı, rekabet ettiği ve işbirliği yaptığı konusunda tüm bildiklerimizi kökten değiştirdi. Peki ekonomi buna ne zaman ayak uydurmaya başlayacak?

////
836 Okunma
Okunma süresi: 13 Dakika

2008 yılında, her nesilde bir kez yaşanabilecek bir finansal krizin kapımızda olduğu netleştiği sıralarda, üst düzey bir şirket yöneticisi olan bir arkadaşım bana tuhaf bir soru yöneltti. Evrim teorisinin bu krize neyin sebep olduğu konusunda söyleyecek bir şeyleri olabilir mi? Biyolojik bilimlerle uğraşan bizler şirket yöneticilerinden (böylesi) soru almaya alışık değiliz, ancak ben Evrim Enstitüsü adında bir düşünce kuruluşu kurmuştum ve arkadaşım da ilk destekçilerimden biriydi. Umutsuz zamanlardaydık; mali kriz, ekonomik sistemlere ilişkin temel anlayışımızdaki derin zayıflıkları ortaya çıkarmıştı. Ekonomide hüküm süren teorik paradigmalar, en iyi ihtimalle krizi öngörememiş ve en kötü ihtimalle de krizin şiddetlenmesine yardımcı olarak mevcut güvenilirliklerini yitirmişlerdi. Acaba evrimsel teori daha iyisini yapabilir miydi?

Elbette ekonomi, başlangıcından bu yana disiplinler arası bir müdahaleye aşırı derecede gereksinim duymuştur. Bu alan iki fikir arasında bir halat çekme yarışında sıkışıp kalmıştır: Bir tarafta piyasa süreçlerinin engellenmeden kendi haline bırakılıp ilerlemesine ihtiyacımız olduğu fikri ve diğer tarafta sağlıklı bir ekonominin var olması için denetleme olması gerektirdiği fikri. Politik ekonominin 18. yüzyıldaki öncüsü Adam Smith, ekonomilerin kendi hallerine bırakıldıklarında kendi kendilerini idare edebileceklerini gözlemlemiştir. Smith, dışarıdan müdahalesi olmadığında, piyasanın kendi işleyişinden koruyucu bir “görünmez elin” ortaya çıkacağını savunmuştur. Yine de Smith, salt kişisel çıkarların toplumun bütünü için genellikle çok kötü olduğunu da biliyordu. Bu tehlikenin doğruluğunu en iyi sanayi devrimi ve büyük buhran gösterecekti. Komünizm ise tam tersi bir tehlikeyi, çok fazla müdahale ve denetimin ekonomiyi durgunluğa mahkum ettiğini göstermiştir. Ekonomi dünyasında eksik olan şey, bu iki anlayış arasındaki geniş orta yolda seyir halinde olabilmek için elverişli bir teoridir. Buna karşılık ekonomi-politika, felsefeden, sosyal bilimlerden ve pratik deneyimlerden elde edilen perspektiflerin öyle veya böyle bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.

Kimileri, sözünü ettiğimiz bu teorik boşluğu formel bir matematiksel teorinin doldurabileceğini düşündü. 19. yüzyılın sonlarında, Fransız matematiksel ekonomist Léon Walras, Isaac Newton’un hareket yasalarına denk bir sosyal davranış fiziği icat etmeyi amaçlamıştı. Ekonomik bir sistemdeki aktörler olarak insan davranışları Newton mekaniği ile aynı hassasiyetle açıklanabilirse, bu birinci sınıf bir başarı olacaktı. 1874 yılında Walras, Genel Denge Modeli olarak bilinen böyle bir teori geliştirdi, ancak bu model korkunç derecede kusurluydu. Geliştirdiği model, insan tercihleri ve yetenekleri hakkında o kadar çok varsayımda bulunuyordu ki, ekonomistlerin insanlar hakkında çok kısıtlayıcı bir çerçeveden konuya yaklaşmaları gerektiriyordu. Walras’ın teorisi, komplike ve kanlı canlı Homo sapiense dayanmak yerine, genellikle Homo economicus olarak adlandırılan hayali bir yaratığa dayanıyordu. Model ayrıca Homo economicus’un yaşadığı çevre hakkında kısıtlayıcı varsayımları da beraberinde getiriyordu. Bu karmaşık ve varsayım ağırlıklı teorik çerçeve, Walras’ın, görünmez el varsayımı için matematiksel temelini ortaya koymasını sağladı. Buna göre; kendi mutlak faydalarını maksimize etmek için çaba gösteren bireyler, herhangi bir denetleme olmaksızın, bir bütün olarak toplumsal faydayı da maksimize edeceklerdi.

Bir ‘sosyal davranış fiziği’ tasarlama projesi daha en başından başarısızlığa mahkumdu.

Genel denge modelinin kusurları açıkça gösterilmiştir. John Stuart Mill, ‘On the Definition of Political Economy’ (1844) adlı makalesinde H. economicus’u ‘insanın gelişigüzel yapılmış bir tanımı, mutlak bir şekilde en az emek ve fiziksel özveri ile en fazla miktarda ihtiyaç maddesi, konfor ve lüksü elde etmesini sağlayacak şeyi yapan bir varlık’ olarak tanımlamıştır. Thorstein Veblen, ‘Why Is Economics not an Evolutionary Science’ (1898) adlı makalesinde Homo economicus’u ‘çevresini değiştiren ama kendisini olduğu gibi bırakan uyarıcıların dürtüsü altında homojen bir mutluluk arzusu sarkacı gibi salınan, zevklerin ve acıların yıldırım hızındaki hesaplayıcısı’ şeklinde görerek eleştirmiştir. O zamanlar bile Veblen, bu insan doğası konseptinin ‘birkaç nesil’ eskide kaldığını düşünüyordu.

Her ne kadar çoğu sosyal bilimci için Homo economicus’un Homo sapiens ile neredeyse hiçbir ilişkisi olmasa da genel denge modeli bugün ekonomik düşünce ve politikada hala baskın pozisyondadır. Milton Friedman, ‘The Methodology of Positive Economics’ (1953) adlı klasik makalesinde, okuyucularına, varsayımları yanlış olsa bile ortodoks modelin öngörülerinin doğru olabileceği konusunda kendinden emin bir şekilde güvence vermiştir. Walras’ın teorisi, ekonomi politikasında aşırı bir “bırakınız yapsınlar” (laissez-faire) yaklaşımı öngörüyordu ve Friedman’a da hükümet yoldan çekilirse hemen her şeyin daha iyi işleyeceğini bıkmak bilmeden savunma motivasyonu sunmuştu – başkanlar ve başbakanlar da buna kulak verdi tabi ki.

Mevcut ekonomik paradigma, bu hakimiyetini kısmen, formel bir matematiksel teori olarak sahip olduğu prestije borçludur. Ekonomi alanındaki diğer her şey bununla kıyaslandığında karman çorman bir fikirler karmaşası gibi görünmektedir. Mevcut hakim modele yönelik en güçlü meydan okuma, H. economicus’a değil, Homo sapiens’e dayanan bir ekonomi teorisi ve politikası çağrısında bulunan iktisatçılardan geldi. Fakat davranışsal iktisatçılar şimdiye değin, ana gezegenlerinin yörüngesinden uzaklaşamayan uydular gibi, yalnızca, genel denge modeli arka planına yaslanarak, anormal ve paradoksal davranışlar olan “anomaliler” ve “paradoksların” bir listesini derlemekle yetindiler. Kendilerine ait genel bir teori ortaya koymamışlardı.

Evrimin burada sözünü ettiğimiz teorik boşluğu doldurmak adına oynayacağı kritik bir rol olabilir, ancak öncelikle Evrim Teorisi’nin Newton fiziğine hiç benzemediğini kabul etmek önemlidir. Newton, fiziksel cisimlerin hareketleri için eksiksiz bir matematiksel açıklama sunabilir çünkü bunların özellikleri ve etkileşimleri nispeten komplike değil; basittir. Ama etkileşimler daha kompleks hale geldiğinde, bunları matematiksel olarak betimleme becerimiz azalır. Bu dinamiği, tahmin edilmesi çok zor olabilen hava durumu gibi karmaşık, canlı olmayan sistemlerde görebilirsiniz. Ancak bu durum, sadece kompleks olmakla kalmayıp zaman içinde özelliklerini ve etkileşimlerini de değiştiren biyolojik sistemler ya da ekonomik sistemler için çok daha geçerlidir. Her ne kadar 19. yüzyıldaki hayal gücüne cazip gelse de, bir “sosyal davranış fiziği” tasarlama projesi en başından başarısızlığa mahkumdu fakat yine de bu ciddi bir problem değil, çünkü bir teorinin başarılı olması için Newton mekaniğine benzemesi şart değil.

Aslında, evrim teorisi genellemelerine (ve kapsayıcılığına) çok farklı bir yolla ulaşır. Evrimciler, herhangi bir organizmanın herhangi bir yönünün araştırılmasında kullanılabilecek kavramsal bir araç setine sahiptir. Bu set; bir özelliğin işlevi, geçmişi, fiziksel mekanizması ve gelişimiyle ilgili dört soruyu paralel olarak sormayı içerir. Örneğin, çölde yaşayan türler tipik olarak kum rengindedir. Bu olguyu nasıl açıklayabiliriz? İlk olarak, avcıları ve avları tarafından fark edilmekten kaçınmak için kum rengindedirler (işlevsel bir açıklama). İkinci olarak, kum rengi, türe bağlı çeşitli fiziksel mekanizmalar sayesinde elde edilir; memelilerde kürk, böceklerde kitin, kuşlarda tüy (fiziksel bir açıklama). Buna ek olarak, söz konusu mekanizma kısmen türün soyundan kaynaklanır (tarihsel bir açıklama) ve organizmanın yaşamı boyunca çeşitli yollarla gelişim gösterir (gelişimsel bir açıklama). Bu dört sorunun cevaplanması, çöl türlerindeki renk sahipliğinin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlar. Biyolojinin tüm dalları bu yaklaşım etrafında birleşir.

Klanım için iyi olan şey ulusum için de iyi olmak; ülkem için iyi olan şey küresel çevre veya küresel ekonomi için iyi olmak zorunda değildir.

Böylesi bir düşünce biçimi ekonomi ve kamu politikası ile alakalı değilmiş gibi görünebilir, ancak evrim teorisinin genetik evrime ek olarak kültürel evrim araştırmalarını da içerdiğini hatırladığımızda, bunun temel ekonomik konseptlere de uygulanabilir olduğu fark edilecektir. Evrimsel paradigma, ortodoks ekonomi teorisinde derinlemesine kendi yer edinmiş varsayımlara öylesine meydan okur ki, bunlar artık varsayım olarak bile kabul edilemez hale gelir. Örneğin, genel denge modeli bireylerin kendi mutlak faydalarını maksimize etmeye çalıştıklarını varsayar, ancak bunun aksine doğal seçilim, göreceli bir seçilim değerini (veya göreceli bir uygunluğu) baz alır. Bir organizmanın mutlak anlamda ne kadar güçlü hayatta kaldığı ve ürediği önemli değildir. Alternatif stratejiler kullanan organizmalara göre ne kadar iyi ve güçlü olduğudur mühim olan. Bir bireyin kendi grubunun üyelerine nazaran kendi avantajını en üst düzeye çıkaran özellikler, grubun ortak hedeflere ulaşmak için koordineli bir birim olarak işlev görmesi için gereken özelliklerden tipik olarak farklıdır. Benim için iyi olanın ailem için de iyi olması gerekmez. Ailem için iyi olanın klanım için de iyi olması gerekmez. Klanım için iyi olan şey ulusum için de iyi olmak zorunda değildir. Ülkem için iyi olanın küresel çevre veya ekonomi için de iyi olması gerekmez.

Bu çok katmanlı hiyerarşinin her basamağındaki işlevsel davranışlar, bir üst seviyedeki birimin performansını baltalama riski içerir. “Çok Katmanlı Seçilimin Demir Yasası” olarak adlandırdığım bu çatışma potansiyeli, tüm toplumsal evrim teorilerinin merkezinde yer alır ve ‘görünmez el’in açıklamakta zorlanacağı zor bir problem doğurur. Üst düzey işlevsel örgütlenmenin evrimleşmesi için spesifik koşullar gerekiyorsa, müdahale edilmemiş/denetlenmemiş kişisel çıkarların (yani görünmez el konseptinin), kaçınılmaz olarak kamu yararına katkıda bulunduğu fikri nasıl ciddi bir şekilde savunulabilir ki?

Buna rağmen evrim teorisi, kabul görmüş ekonomik versiyonunda farklı olsa da, görünmez elin uygulanabilir bir kavramlaştırmasını sağlamıştır. Gerçekten de, biyolojik dünyanın kendine özgü bir görünmez eli vardır. Hücreler, çok hücreli organizmalar ve sosyal böcek kolonilerinin hepsi, alt düzey birimlerin üst düzey birimlerinin refahını göz önüne almaksızın zarif bir hassasiyetle işleyen üst düzey sosyal birimlerdir. Çoğu durumda, alt düzey birimlerin insani anlamda akılları bile yoktur. Kendiliğinden örgütlenmenin bu mucizevi örnekleri, üst düzey birimler üzerinde işleyen seçilimin, alt düzey birimlerdeki grubun iyiliğine katkıda bulunan özelliklerin küçük bir kısmını ayıklamasıyla ortaya çıkar. Şayet sözünü ettiğimiz bu görünmez insan toplulukları için de geçerliyse; bunun nedeni, önce genetik evrimimiz sırasında küçük ölçekli gruplar düzeyinde, sonra da kültürel evrimimiz sırasında daha büyük ölçekli gruplar düzeyinde gerçekleşen benzer bir seçilim tarihidir. Eğer yakından bakmayı öğrenirsek, bu çok katmanlı kültürel evrimin hala etrafımızda gerçekleşmekte olduğunu görebiliriz. Örneğin Avrupa Birliği, daha alt düzeydeki sosyal varlıkların (uluslar) daha üst düzey bir sosyal örgütlenme (AB) oluşturmak için çaba gösterdiği başka bir örnektir.

Ekonomistler ve kamu politikası uzmanları, 19. ve 20. yüzyılın başlarındaki o trajik sicili göz önüne alındığında, teorik bir çerçeve olarak evrim fikrine karşı temkinli oldukları için mazur görülebilirler. Bugün bile çoğu insan ‘sosyal Darwinizm’ terimini kurtların birbirini yediği, piyasaya dair acımasız bir “kurtlar sofrası” görüşü ile ilişkilendirmektedir (Bir dakika; biyolojik gerçeklik teyidi yapalım: Kurtlar diğer kurtları yemez). Ancak günümüzde, işbirliğini destekleyen yeni bir tür sosyal Darwinizm ortaya çıkmaktadır.

Elinor Ostrom 2009 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazananlardan biri olarak açıklandığında, ekonomi dünyasının pek çok üyesi şaşkınlığa uğramıştı. Steve Levitt, New York Times Freakonomics blogunda çoğu iktisatçının Elinor Ostrom’u ya da çalışmalarını hiç duymadığını yazmış ve kendisini de bu kişiler arasında saymaktan üzüntü duyduğunu belirtmişti. Ostrom, eğitimli bir siyaset bilimciydi ve (kendi söylediğine göre) siyaset bilimcileri arasında bile aykırı biriymiş. Ödülü alma nedeni ise, sulama sistemleri, ormanlar ve balıkçılık gibi ortak kaynakları yönetmeye çalışan insan gruplarının, ancak belirli dizayn etme özelliklerine sahip olarak kendilerini denetleyebildikleri takdirde, aşırı kullanım trajedisinden kaçınabileceklerini göstermiş olmasıydı. Bu, ‘ortak kaynakların trajedisine’ yönelik tek çözümün (olanaklı olduğu noktada) özelleştirme veya yukarıdan aşağıya denetleme olduğunu savunan ekonomik bilgi birikiminin tam karşısında duran bir yaklaşımdı. Ostrom, iddialarını, ortak kaynaklardan yararlanan gruplara ilişkin dünya çapındaki ampirik veri tabanı ile siyaset biliminden, oyun teorisinden ve (kariyeri boyunca giderek artan bir şekilde) evrim kuramından türetilen teorilerle oluşturmuştu. Evrim Enstitüsü’nün ekonomiyi yeniden düşünmeye yönelik uzun soluklu projesinin bir parçası olarak, geçen yıl ki ölümünden önce birkaç yıl boyunca Lin ve doktora sonrası yardımcısı Michael Cox ile çalışma ayrıcalığına sahip oldum. Çalışmalarımız, ortak kaynakları başarılı bir şekilde yöneten grupların temel dizayn etme ilkelerinin, tüm diğer türlerde görülen işbirliğinin evrimsel dinamiklerini ve son derece işbirlikçi bir tür olarak kendi benzersiz tarihimizi takip ettiğini göstermiştir. Ayrıca bu ilkelerin, ortak kaynakları yönetmeye çalışanlar örneğinden çok daha geniş bir grup yelpazesine doğru da genelleştirilebileceğini ileri sürdük.

Elinor Ostrom (1933-2012)

Evrimsel paradigma, aşırıya kaçan “bırakınız yapsınlar” ideolojisi (Ç.N.: liberal kapitalizm) ile “hantal” denetimler (Ç.N.: merkezi planlama yanlısı sosyalizm) arasında akıllıca bir orta yol bulmak adına bize araçlar sunmaktadır.

Her türden ekonomist ve kamu politikası uzmanıyla yaptığım yüzlerce görüşmeye dayanan deneyimlerime dayanarak konuşursak, bu kişilerin çoğu bu konuda açık fikirli ve evrimin, ekonominin gizemlerini aydınlatmaya yardımcı olabileceği fikri karşısında kendilerini tehdit altında hissetmiyor. Gerçekten de ekonomistler, çalışmalarında resmi olarak yer vermeseler dahi, fikirlerinin Evrim teorisi ile tutarlı olduğunu varsayıyorlar. Bana defalarca şöyle bir soru soruluyor:

Benim ve meslektaşlarımın konuya kendi başımıza yaklaşma biçimimiz ile kıyaslandığı takdirde, evrimsel bir bakış açısının yarattığı katma değeri nedir?

“Evrim olmadan” diye başlıyorum söze, “ekonominin Yin ve Yang’ını uzlaştırmanın hiçbir yolu yoktur.” Yani, kendi kendini organize eden süreçler (Ç.N.: liberal kapitalizm) ile denetleme yapmanın (Ç.N.: merkezi planlama yanlısı sosyalizm) önemini uzlaştırmanın hiçbir yolu yoktur. Evrim paradigması, felakete yol açtığı geçmişte kanıtlanmış olan aşırı “bırakın yapsınlar” (Ç.N.: liberal kapitalizm) ile “hantal” bir denetleme (Ç.N.: merkezi planlama yanlısı sosyalizm) arasında akıllıca bir orta yol bulunabilmesi için yeni bir dizi pusula işlevi görmektedir.

Söz konusu bu yeni paradigmanın peşinde olan Evrim Enstitüsü, Ulusal Bilim Vakfı’nın evrim ile ilgili en büyük merkezlerinden biri olan Ulusal Evrimsel Sentez Merkezi ile omuz omuza vererek, akademik disiplinlerin bir potada eritildiği, düzinelerce uzmanın katılımının olduğu bir konferans ve bir dizi atölye çalışması düzenledi. Proje, bu yıl Journal of Economic and Behaviour Organisation dergisinin ‘Ekonomi ve Kamu Politikası için Genel Bir Teorik Çerçeve Olarak Evrim’ başlıklı özel sayısının yayınlanmasıyla meyvesini vermiş oldu. Bu özel sayıda yer alan makaleler; grupların efektifliği, kurumların doğası, öz-örgütlenme, güven, geleceğe yatırım planlamama ve risk toleransı gibi ekonomi ve kamu politikasının merkezinde yer alan konuları inceleyerek evrimin ekonomi ve kamu politikası için genel bir teorik çerçeve olarak kullanılabileceği ve kullanılması gerektiği iddiasının doğruluğunu kanıtlamaktadır. Bu özel sayıda yer alan 13 makale, gecikmiş bir paradigma değişiminin temellerini atmaktadır.

Elbette, evrimsel paradigmaya yönelik yargılarımızda temkinli olmamızın bir nedeni de bunun çok yeni olmasıdır. Hiçbir teori, kendi alanındaki en ciddi sorulara yönelik tüm doğru yanıtları anında veremez ve hiçbir yeni teori 2008 finansal krizi kadar karmaşık bir olguyu açıklayabilme konusunda aşırı cesur davranamaz. Yine de ekonomistler, daha fazla zaman harcayarak ve eksiklikleri giderme konusunda çabalar göstererek kendilerini, 1859’da Charles Darwin’in teorisiyle ilk kez karşılaştığında şöyle diyen biyolog Thomas Huxley ile aynı hissiyatta bulabilirler:

Bunu düşünmemekle ne kadar da büyük aptallık etmişim!


Evrimsel bir kavrayışla ekonomi ile ilgili özel bir sayıya erişmek isterseniz çevrimiçi evrim dergisi This View of Life‘ı ziyaret edin.

Journal of Economic Behavior and Organization’ın yayınladığı özel sayıda yer alan 13 makaleyi ücretsiz indirmek için Evolution Institute web sitesini ziyaret edin.


David Sloan Wilson – “Social darwinism is back but this time it’s a good thing“, (Erişim Tarihi: 11.03.2023)

Çevirmen: Vasko Kotan

Editör: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hayatın Anlamı: Anlam Nedir? – Matthew Pianalto

Sonraki Gönderi

Klasik Teizmin Eleştirisi – Çağrı Atalar

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü