Bilgi İlkeldir. – David Papineau

Doğruluğun mihenk taşı olmak şöyle dursun, bilgi, modern dünya ile ilişkilerimize zarar veren bir taş devri konseptidir.

327 Okunma

Ben bilgiye karşıyım. Yanlış anlamayın: Ben de hemen herkes kadar hakikatın peşindeyim. Yalan haberlerin taraftarı değilim. Yanlışlıktansa doğruluk isterim. Ben, spesifik olarak bilgiye karşıyım, doğru inanca değil. Bilgi, doğru inançtan fazlasını istiyor ve buna değmiyor. Gerçekte, bilgi kavramı, kullanışlılık ömrünü doldurmuş, taş devri düşünce tarzından artakalan bir kalıntıdır. Onsuz çok daha iyi bir durumda olurduk. 

Filozoflar, bilginin, saf doğru inancın ötesine nasıl geçtiğini göstermeye bayılırlar. Farkı görmek için, geçerli sebep olmadan, Tarlakuşu adlı bir atın yarın 15:40’da Ascot’taki yarışı kazanacağına ikna olduğunuzu hayal edin ve sonra bu atın yarışı uzak ara birincilikle bitirdiğini varsayın. Sırf inancınız doğru çıktı diye, atın yarışı kazanacağı bilgisine sahiptiniz demeyiz.

Bilgi için doğru inançtan başka ne gereklidir? Doğal bir düşünce, inancınızın iyi sebeplerle desteklenmesi gerektiğidir. Bir şekilde doğru çıkan bir tahmin olamaz. Ne var ki bu da yeterli değildir. Bir arkadaşınızın hediye olarak size bir piyango bileti aldığını hayal edin. Hediye hakkında pek düşünmezsiniz çünkü kazanma ihtimalinin milyonda bir olması gibi haklı bir sebepten ötürü, kazanmayacağından eminsinizdir. Her nasılsa, bu esnada elinizdeki biletin kazanan bilet olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durumda bile, yine, biletin değersiz olduğu bilgisine sahiptiniz demeyiz. İnancınız, doğru olduğu kadar, son derece makul olmuş olabilir ancak bilgi olarak nitelendirmek için hala aşırı rastlantısal gibi görünmektedir.

Epistemoloji (bilgi teorisi) üzerine çalışan filozoflar için kutsal kâse, bilginin doğasını didik didik incelemek ve neden önemli olduğunu açıklamaktır. Ne var ki, konuya adanmış yüzlerce, binlerce makaleye rağmen, filozoflar iyi bir masal ortaya çıkaramamışlardır. Bence bunun sebebi olmayacak duaya amin demeleri. Bilgi kavramı aslında, önemli bir şeyi ortaya çıkarmıyor. Tarih öncesi atalarımızdan bize miras kalan ilkel bir konsept ve modern dünya ile olan ilişkilerimizde bize engel oluyor.

Modern insanların ortaya çıkışından önce, tarih öncesi atalarımız böylesi karmaşık, temsili görüşleri inanç olarak kavrayamazlardı. Bunun yerine, bilgiyle temas halinde olan ve olmayan bireyler gibi kaba bir ayrımla işlerini hallettiler. Bu ilkel düşünme yöntemi, bilgi kavramında yaşamını sürdürmektedir. Ama bu kavrama artık ihtiyacımız yok. Modern doğru inanç kavramı daha incelikli ve daha esnek. Yine de, eski bilgi kavramı bir şekilde bizi etkisi altında bırakıyor, tıpkı eski bir sevgili gibi sistemimizden çıkaramıyoruz. Bizi birçok açıdan altüst ediyor. Bilgiyi gerçekten unutmalıyız.

Kavramın tarihine birazdan döneceğim ancak bize verdiği hasara dair birkaç fikir vereyim. Doğrudan göze çarpan bir örneği, hukukta istatistiksel kanıtların ele alınış biçimidir. Mahkemeler, bu konuda korkunç bir düğümün içindeler ve tüm sebebi bilgi kavramının kendisi.

100 mahkumun hapishane avlusunda dolaştığını ve aniden 99’unun nöbetçilere saldırdığını, 100’üncünün içinde bulunmadığı bir eylem gerçekleştirdiklerini düşünün. Bu mahkumlardan birisi şu anda sanık koltuğunda oturuyor. Elimizde ek bir kanıt yok. Suçlu olma ihtimali %99, masum olma ihtimali ise %1. Mahkeme hüküm giydirmeli mi? Herkesin ilk tepkisi – kesinlikle hayır. Mahkemenin elinde sanığın suçlu olan mahkum olmadığını dışlayacak bir bilgi yok.  Birini, yalnızca istatiksel kanıtlara dayanarak suçlayamazsınız.

Hapishane avlusundaki isyan uydurma bir örnek ancak bu tarz durumlar birçok gerçek mahkeme davalarında görülüyor ve görüldüğünde, mahkeme olağan sezginin peşinden gidiyor. Saf istatistiksel kanıt yeterli olmuyor. Hem sivil hem de suçlu davalarında, sanıklar, ancak kanıt spesifik olarak kendileri ile ilgiliyse ve suçun olası olduğu genel bir kategoriye yerleştirmiyorsa sorumlu tutulabilirler.

Sezgisel olabilir ancak istasiksel bilgi üzerindeki bu hukuki yasak kafa karıştırıcı. Görgü tanığı tarafından kolye çalarken görüldüğü rapor edildiği için hüküm giydirilen bir adamı düşünün. Neyse ki, bu günlerde, mahkemeler görgü tanığı kanıtlarının da yanlış çıkabileceğinin farkındalar ve böylece güvenilir olduğundan emin olunana kadar dikkatli bir şekilde inceliyorlar ancak, durum bu olsa da, mahkemeler %100 kesinlik peşinde değiller, yalnızca görgü tanığı şüpheyi fahiş durumda bırakıyor – eğer hakimler bir oran vermeye ikna edilirlerse yüzde 95 teminat koymak gibi.

Bu yüzden, görgü tanığının ifadesini sıklıkla kabul etmeye hazırken saf istatiksel kanıtta asla hazır değiliz. Güvenilirliği %95 olan görgü tanıklarının, bizi yanlış yönlendirmeye, %99 güvenilirlikteki istatistiklerden daha eğilimli olup olmadığını merak ediyor olabilirsiniz.

Görgü tanıkları gibi daha fazla yanlış hükme yol açan delil kaynaklarını tercih etmenin arkasında yatan mantık nedir?

Belki de bu karşılaştırmanın yalnızca görgü tanığı sayısını artırmamız gerektiğini gösterdiğini düşünüyorsunuz. Masum bir insanı suçlamaktan daha kötü ne olabilir? Ne var ki bu, bizi sorunun kaynağına götürmüyor. İstatiksel kanıttansa görgü tanıklarını tercih etmek sayılarla ilgili bir mesele değil. 1.000 hatta 10.000 mahkum avluda bulunmuş olsa bile, saf istatiksel nedenlerle birini suçlu bulmak yanlış görünürdü. İstatiksel kanıt için makul bir kesinlik derecesi yokmuş gibi görünüyor. Fakat hiç kimse, görgü tanıkları ve diğer dolaysız kanıt türleri için bu kadar kesin bir derece dayatmak istemiyor. Bu hiçbir suçlu bulamama anlamına gelebilirdi.

O halde, diğer istatistiksel araçların makul bir hata payını tolere ettiğimiz göz önüne alındığında, istatistiksel kanıttan neden kaçınıyoruz? Bu, şu anda, hukuk kuramcıları arasında sıcak bir konu ancak şu ana dek kimse bu kadar ilerleme kaydetmedi. King’s College London’daki meslektaşım Clayton Littlejohn sayesinde bildiğim en iyi fikir bizi bilgi konusuna tekrar döndürüyor.

Littlejohn’un fikri, suç bilinmediği takdirde hüküm giydirmek istemediğimiz yönünde. Hapishane avlusundaki sanığın suçlu olduğuna inanıyorsak, 100 seferin 99’unda haklı olacağız. Yine de, bu 99 durumun hiçbirinde doğru inancımız bilgi ile eş olmayacak – haklı olmamız çok rastlantısal olacak. Buna karşın, bir görgü tanığı bir suçu gördüğünde, o suçu biliyor ve samimi bir şekilde mahkemede raporlayınca, dinleyiciler de haberdar oluyor. Kuşkusuz, görgü tanığının beyanının bir şekilde yanlış çıktığı %5’lik vakalarda bilgiye sahip olmayacağız ancak bu, görgü tanıklığı vakalarının geriye kalan %95’inde bilgi eksikliğimizin olduğu anlamına gelmiyor. Özetlemek gerekirse, görgü tanıklığı bizi %5 oranında suçtan bihaber olma durumunda bırakırken, istatistiksel kanıt çok daha kötü – bilmediğimiz kesin oluyor.

Şimdiye kadar her şey yolunda. Bu düşüncemizin makul bir açıklaması gibi görünüyor fakat başka bir seviyede bizi probleme geri götürüyor. Belki de biz, sezgisel olarak, iyi görgü tanıklarının suçtan haberdar olmamıza olanak sağladığını hissediyoruz, öte yandan istatistiksel kanıt hiçbir zaman hakiki bilgiyi sağlamıyor ancak, yine de, bu farkın mahkemede önem arz etmesi neden iyi bir fikir olsun ki? Ne de olsa istatiksel kanıttan çıkarılan bir doğru inanç en az görgü tanığı kaynaklı olan kadar doğrudur – istatistiklerin, görgü tanıklığından daha güvenilir olduğu hesaba katmaya bile gerek yok. İyice düşünüldüğünde, yalnız suç bilindiği takdirde hüküm giydirmenin iyi bir fikir olduğunu kavramak zor oluyor. Eğer mahkemeler suçluyu tespit etmeyi ve masumu serbest bırakmayı, bunun tersi durumlardan kaçırmayı hedefliyorsa, görgü tanıkları gibi daha fazla yanlış hükme yol açan delil kaynaklarını tercih etmenin arkasında yatan mantık nedir?

Neredeyse tüm uzmanlar burada bir mantık olması gerektiğini varsayıyorlar, yalnızca biz çözemiyoruz. Ne yazık ki onca emeğe rağmen, hiçbiri bir mantık bulmayı başaramadı. Çünkü, bence, burada bulunacak bir mantık yok. Doğrusunu isterseniz, istatistiksel kanıt yerine görgü tanıklarını tercih etmemiz, bizim, bilgiye dair ilkel, tarih öncesi endişemizin yansımasından başka bir şey değil. Bu ön yargı, suçluyu bulma ve masumu serbest bırakma planımıza ket vuruyor ve dönüşte elimiz boş kalıyor – bana sorarsanız, bilgi endişesinin hayatımızı nasıl mahvettiğinin özeti.

Neden istatistiksel kanıt ile böyle bir karmaşanın içinde olduğumuzu anlamak için bilgi kavramının evrimsel kökenine yolculuk etmemiz gerekiyor. Pek çok hayvan herhangi bir bilgiden haberdar olan veya olmayan failler arasında ayrım yapabilir. Örneğin, düşük statüdeki şempanzeler, eğer alfa erkek görmüyorsa yemeği almalarından ötürü, bir alfa erkeğin cezbedici bir yemek parçasını görüp görmediğini söyleyebilirler. En basit açıklamayla, görüş hatlarına güveniyorlar: alfa erkek net bir şekilde görebiliyor mu yoksa önünde bir şey mi var? Genellemek gerekirse hayvanlar, diğer hayvanların gerçeğe ulaşmasının önünde engel olup olmadığını karşı duyarlıdırlar.

Bu basit, ayrıştırıcı yeteneği, bilgi kavramı için bir zemin sağlıyormuş gibi düşünebiliriz. Bu yetiye sahip olan hayvanlar, failleri, gerçekten haberdar olanlar ve bihaber olanlar olarak ayırabilirler fakat bu, doğru veya yanlış olabilecek iç yargı oluşturma bakımından, daha sofistike, bir şeylere inanan failler fikrini kapsamıyor. Ne var ki, genç insanlar geliştikçe, bu görece ayrıştırılmış kavrayışın farkına varıyorlar. Bilgisizler arasında yanlış bilgiye sahip olanlar ile tamamen bihaber olanlar arasında ayrım yapmanın önemini anlıyorlar.  Örneğin, bir kayanın arkasında ne olduğunu bilmeyenler arasında, gerçekte olmasa bile, muz olduğuna inananların olduğunun farkına varıyorlar. Yanlış inanca sahip olan failler yalnızca durumdan bihaber değiller, aynı zamanda onları yanlış aktarıyorlar.

İnancı yanlış olanların, bihaber değil de haberdar gibi davranmaları beklenebileceği için bu çok faydalı bir ilerleme. Kayanın arkasında muz olduğuna inanan aç bir bireyin oraya gitmesi beklenebilir, tıpkı bu durumu bilen biri gibi. Yanlış inançları olanlarla bunlara karşılık gelen bilgili kişileri, ikisi de aynı şeye inandığı için ilişkilendiren biz çok yönlü insanlar, onların hareketlerini tahmin etmede çok daha iyi bir hale geldik. (Tabi ki yanlış inananlar muz bulamayacak. Aradıklarını bulanlar genellikle doğru inananlardır.)

Evrim antropologları, atalarımızın, basit bilgi fikrine daha esnek olan doğru ve yanlış inanç kategorilerini eklediği kesin tarih konusunda kararsızlar. Çocuklardan ve diğer hayvanlardan gelen gelişimsel ve karşılaştırmalı kanıt açık değil. Son birkaç yılda, bazı büyük maymunların da ilkel bir yanlış inanç kavrayışına sahip olduğuna ilişkin kanıtlar ortaya çıktı. Yine de detaylar ne olursa olsun, evrimsel hikayenin bilgi ve bilgisizlik arasındaki basit bir ayrım ile başladığı ve daha ince inanç fikrinin sonra geldiğine dair çok az şüphe varmış gibi görünüyor.

İnanç kavramı söz konusu olduğunda, eski bilgi kavramı gereksiz hale geliyor. Biz modern düşünürler üç farklı fail arasında ayrım yapabiliriz:

  1. inançları gerçeklikle uyuşanlar;
  2. inançları gerçekleri yanlış aktaranlar; ve
  3. bir fikri olmayanlar;

ve eylemlerini bunlara göre tahmin edebiliriz. Dahası, doğru inançların pratik avantajını fark edebilir, böylece kendi bilgilerimizin doğru olduğundan emin olmak için çabayabiliriz. Bu düşünceler için ilkel bilgi kavramına ihtiyaç yok.

Lakin, hala bu kavramın boyunduruğu altındayız. İstatistiksel kanıtı tekrar düşünün. Şu an sanık koltuğundaki mahkumun suçlu olduğuna inanabiliriz ve elimizdeki çok güçlü istatistiksel kanıt göz önüne alındığında, inancımızın doğru olması büyük oranda olası. Fakat yine de inancımızı eyleme dökmeye hazır değiliz. İnancımızı bilgi olarak sınıflandırmıyoruz ve bu yüzden güvensiz hissediyoruz. Gerçeklere yeterli erişimimizin olduğunu hissetmiyoruz.

Bilginin lehine olan ön yargı bizim çıkarlarımızın aksine olacak şekilde hareket etmeye itiyor.

Gerçeklikte, atasal düşünmeden ötürü vaktimizi boşa harcıyoruz. Muz ile alfa erkek arasında hiçbir şeyin olmamasına benzer bir şekilde, gerçeklerden beynimize, açık ve doğrusal-görünümlü bir nedensel yol arzuluyoruz. Görgü tanıkları ve ifadeleri bu modele uyuyor ancak istatistiksel kanıt uymuyor. Çünkü aşırı dolaylı. Bugünlerde, entelektüel bir seviyede, dolaylı istatistiksel akıl yürütmenin bizi güvenilir bir şekilde doğru inançlara ulaştırdığını kabul edebiliriz ancak nedendir bilinmez, asıl meseleye parmak bastığını hissetmiyoruz. Güvenli bir şekilde hüküm giydirmek için birinci dereceden elle tutulur kanıtlara sahip olduğumuzu hissetmiyoruz.

Bilgiye dair bu tercih bizde kemikleşmiş durumda. Ben, bizzat, yalnızca hapishane avlusundaki 100 kişiden biri olduğu kanıtı ile mahkumu suçlu bulmanın yanlış olduğu önsezisini paylaşıyorum. Mahkumun suçlu olduğunu bilemezdik, düşünmeden edemiyorum.

Yine de bu sezgi incelemeye dayanmıyor. Kimse masum insanları cezalandırmanın korkunç bir şey olduğundan şüphe etmiyor. Böyle olsa bile, minimal bir seviyede yanlış hüküm riskini kabul etmeye hazırız, aksi takdirde kimseyi cezalandıramaz bir hale gelebiliriz. Makul seviyeyi tartışabiliriz. Ben kanun ve nizam fanatiği değilim. Hakimlerin tolere etmeye hazır gibi göründükleri %5’lik seviyenin daha az olmasını tercih ederim ancak hala, uygun seviye ne olursa olsun, yalnızca görgü tanıklarının bize suçun “bilgi”sini verdiğini hissediyoruz diye seviyeyi görgü tanıklığı için istatistiksel kanıta olandan daha aşağı çekmek hiçbir anlam ifade etmiyor. Ya görgü tanıklarının ifadesiyle çok fazla suç üsteleyeceğiz ya da kanıt istatistiksel olduğu zaman birçok suçluyu serbest bırakacağız veya ikisi birden. Sezgilerimiz bizde yer etmiş olabilir fakat hedeflerimize engel oluşturuyorlar.

Yasal olarak istatistiksel kanıttan kaçınma bilgi kavramı tarafından ortaya çıkarılmış çarpıklıklara ışık tutuyor ama problem genel bir problem. Her yerde kabul gören dolaysız bilgi kaynaklarına dolaylı akıl yürütmeden daha fazla güveniyoruz ve tıpkı mahkemelerde olduğu gibi bu, bize yardım etmeyip aksine zarar veriyor. Bilginin lehine olan ön yargı bizi çıkarlarımızın tersine olacak şekilde hareket etmeye itiyor.

Piyango biletlerine tekrar dönelim. Birçoğumuz çok makul olmayan fiyatlara satın alıyor. Kazanmayacağımızı bilmiyoruz, kendimizi, istatistikler üzerine basa basa tersini gösterse de kandırıyoruz. Oysa, altı rakamdan yalnızca dördünü bildiğimizi gazetede okumak gibi doğrudan bir kanıt elimize geçtiğinde zihinlerimizi aniden değiştiriyoruz. Hay aksi, diyoruz kendi kendimize, şimdi kaybettiğimizi biliyor ve bileti atıyoruz fakat, eğer gazete güvenilmezse ve iki rakamı yanlış yazma ihtimaline sahipse kazanma şansımız önemli ölçüde artabilirdi. Doğrudan kanıta olan tutkumuz bunu gölgeliyor. Kaç tane sahibi ortaya çıkmamış kazanan biletin bu sebepten atıldığını merak ediyorum.

Bir defa üzerine kafa yormaya başladığımız anda, örnekler çoğalıyor. Genel olarak karşılaştığımız insanlar güvenilirler. Genellikle, rastgele bir yabancıya cüzdanımızı emanet ederken yeteri kadar güvende olurduk fakat böyle bir şeyi yapmaya çoğu zaman gönülsüzüzdür. Dediğimiz gibi, yabancının ilk fırsatta cüzdanı alıp toz olmayacağını bilmemiz için bir temelimiz yok. Diğer yandan, doğrudan temas, ani bir şekilde durumları ters bir şekilde gösterebilir. Otobüs durağında bir dostla konuşmaya dalıyoruz ve onun açık ve dürüst bir insan olduğuna karar veriyoruz. Gerçekte, böyle bir dostluk zayıf bir güvenirlik belirtisi ancak en azından onun hakkında şimdilik bir şeyler biliyoruz. Nesiller boyunca dolandırıcılar, doğrudan kanıta dair bu mantıksız tercihten kendilerine kar çıkardılar ve de buna benzer şeyler yaşandı. İyi istatistiklerdense doğrudan kanıtı yeğlemeyi sürdürüyoruz. Komşularımız kendi çamaşır makinelerini tavsiye ediyor ve bu bizi, markanın güvenirliği hakkında, Which? dergisindeki özenle araştırılmış istatistikleri okumaya kıyasla çok daha emin hissettiriyor. Aktüeryal rakamlar riskin minimal olduğunu gösterse dahi, bir arkadaşın yaptığı kaza, sigortaya ihtiyacımız olduğunu hissetmemize yol açıyor. Tekrar tekrar, iyi istatistiklerdense doğrudan elde edilen bilginin ilkel basmakalıp duyumlara inanmaya daha hazırız ancak bu tamamen kötü bir fikir.

Filozoflar, bilgi kavramı için iyi bir kullanım bulmaya yönelik çaresiz çabalarında, bazen, ‘bilgi, bir şeyi öne sürme hakkını veren normdur’ derler. Demek istedikleri, ne hissettiğinizi direkt söyleyememeniz. Mesela, yalan söylememeniz gerekir veya yalnızca doğru olmalarını istiyorsunuz diye istediğiniz şeyleri rastgele söyleyemezsiniz. İddialarınız için dayanaklara ihtiyacınız vardır. Filozofların önerisi, ihtiyacınız olan dayanağın bilgi olduğu. Bir şeyi bilmiyorsanız söylememeniz gerekir.

Belki de normal durumlarda bu şekilde hareket ediyoruz. Eğer bir görgü tanığı bize ‘O, bir kolye çaldı’ diyorsa bunu söylemenin tamamen doğru olduğunu düşünüyoruz, çünkü bu durumda bilgiye sahibiz ama, büyük oranda doğruymuş gibi olsa bile, eğer yegâne kanıtımız istatistiksel ise, peşin olarak ‘O, nöbetçiye saldırdı’ iddiasında bulunamayız çünkü bu kanıt bize bilgiyi sağlamıyor.

Bu durumun bizim mevcut uygulamamız olduğunu varsayarsak, onsuz daha iyi durumda olacağımızı düşünüyorum. Eğer iddianın amacı faydalı bilgi aktarmaksa bu durumu neden bilgiyle kısıtlayalım? Neden yalnızca bizim üzerimizde resmi olmayan bir etkisi olanları bildirip emin olduğumuz diğerlerini göz ardı edelim? Gösterdiğim üzere bilgiden yana olan tercihimiz eylem seçimlerimizi saptırıyor. İletişimde bilgiyi yeğlemek yalnızca hastalığı daha da yayıyor. Diğerleri de kendi çıkarlarına zıt bir şekilde hareket etmeye sürüklenecekler.

Kendi bilgi kaynaklarımızın iddialarına dair kesin dayanaklarını zaten kontrol ediyoruz.

Dolayısıyla ben bilgi ilkesinin iddiadan farklı olduğunun taraftarıyım. Bu, her şey makuldür demek değil. Emin olmak için bir nedeniniz yoksa hâlâ ‘Nöbetçiye saldırdı’ dememeniz gerekiyor. Ne var ki, güçlü istatistiksel kanıt benim için yeterli. Sezgisel olarak bilgiyi sağlayamadığı kimin umrunda? Tabi ki, bazen, suçluların arasında masum olanı seçecek kadar şanssız olacaksınız fakat bu tehlike zaten karşılanıyor ve dahası, belirsiz görgü tanığı beyanını ve diğer güvenilmez, varsayımsal bilgi çeşitlerini yürürlüğe soktuğumuz zaman yayılan yanlış bilgiden karşılanıyor.

Bilgi ilkesini iddiadan arındırmak sanıldığı kadar radikal değil. Haklı olmanın önemli olduğu bağlamlarda, insanların zaten herhangi bir ilkel bilgi ilkesini göz ardı ettiğini düşünüyorum. Barda düzenlenen oldukça rekabetli bir bilgi yarışması (pub quiz) düşünün. Takım üyeleri farklı cevaplar önce sürecek ve kaptanın görevi de bu cevaplardan doğru olma olasılığı en yüksek olanı saptamak. ‘Biliyor musun?’ çok ilkel bir yöntem. Mantıklı bir kaptan önerilerin arkasında kaynak bulmaya çalışacak – tahmin mi ediyorsun, bunun hakkında yakınlarda bir şey mi okudun, genel prensiplerden mi akıl yürütüyorsun?

Doğrunun önemli olduğu diğer olaylarda da durum aynı. Tıbbî tedavi veya finansal strateji veya seyahat seçimimiz bir bilgilendiriciye dayanıyorsa, güvenimizi yalnızca bilgilendiricin ‘bilmesine’ bırakmak istemeyiz. Tavsiyelerinin arkasında ne gibi temeller olduğunu bularak ve bu temelde, takip edip etmeyeceğimizi gözden geçirerek daha iyi bir durumda olacağız.

Yerel Amerikan ve Balkan dilleri dahil olmak üzere, dünya dillerinin dörtte biri, “kanıtsal” yapılar sistemine sahip. Bu dillerde öylesine bir şeyi iddia edemezsiniz. Tüm iddialarınızı, iddianınız kaynağını belirten bir kanıtla belirtmeniz gerekir. Örneğin, California’daki Eastern Pomo dili bilginizin kaynağının doğrudan görsel gözlem mi, diğer duyusal algılar mı, kulaktan duyma mı yoksa çıkarım mı olduğunu belirten sözel son eklere sahip. Bu tarz sistemler, basit bir şekilde, tüm belirtici söylemlerin tek bir bilgi standardına bağlı olduğunu varsayanlar için büyük bir gelişme gibi görünüyor.

Her şeyi başa sarmamız ve dilimizi reforme etmemiz gerektiğini söylemiyorum. Kanıtsal resmi bir sistem olmadan da idare edebiliriz. Belirttiğim gibi, ciddi bağlamlarda, diğer araçlarla aynı sonucu zaten elde ediyoruz. Eğer zaten emin değilsek bilgilendiricilerin sahip olduğu kesin dayanakları kontrol ediyoruz. Böylece, “bilginin” tüm iddialar için mihenktaşı oluşturduğuna yönelik basit iddia resimden düşüyor. Bilgilendiricilerimizin, bilgi için sezgisel gereklilikleri sağlayıp sağlamadığı konuyla tamamen alakasız bu. Bizim için önemli olan tek şey inançlarının doğru olup olmadığı.

Bertrand Russell, nedensellik kavramının “monarşi gibi, sırf zararsız olduğu düşünüldüğü için yanlış da olsa hayatta kalan, tıpkı filozoflar arasında dolaşan diğer şeyler gibi, eski zamanlara ait bir kalıntı” olduğunu söylemiştir. Russell, nedensellik hakkında muhtemelen yanılıyordu fakat eleştirileri, bilgi kavramına muazzam bir şekilde uyuyor. Bilgi gerçekten eski zamanlardan artakalan bir kalıntı ve dahası, bariz zararı olan türden. Ondan kurtulmalıyız.

Kaynak: David Papineau, “Knowledge is crude”, Aeon, 3 Haziran 2019, Editör: Nigel Warburton, https://aeon.co/essays/knowledge-is-a-stone-age-concept-were-better-off-without-it (erişim: 1 Ekim 2019), çev. Can Kalender.

Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim öğrencisi. İlgilendiği alanları dilin kökeni ve nörodilbilim oluşturuyor. Amatör seviyede zihin felsefesi ile ilgileniyor. Hobileri arasında metal müzik yer alıyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Analitik Marksizm’in Sınırları - Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Paranın Satın Almaması Gereken Şeyler Var Mı? Ticarileşme Karşıtı İki Argüman - John Danaher

En Güncel Haberler Analitik Felsefe