Din, Bilimin Düşmanı Değil. Yüzyıllardır Bilim İnsanlarına İlham Veriyor – Tom McLeish

//
272 Okunma
Okunma süresi: 3 Dakika

Dikkatinizi medyadaki herhangi bir tartışmaya yönelttiğinizde bilim ve dinin hem şimdi hem de eskiden birbiriyle hep papaz olduğunu göreceksiniz. Buna göre bilim, kanıta dayalı olgularla ilgiliyken, din ise imana dayalı inançlarla ilgilidir.

Fakat beyanları medyada sonsuza kadar tekrarlamak onları doğru yapmaz. Dini gelenekle bilimsel gelişimin gerçek iç içeliği, bugün görülen yüzeysel çatışmadan çok daha ilginç ve çok daha önemlidir. Ayrıca bilim ve din arasındaki ilişkiye bakışımızı gözden geçirmemiz, bilimsel düşüncenin ihtiyaç duyduğu daha geniş çaplı bir halk desteğini sağlamada yardımcı olabilir.

Bilimsel düşünce tarihi, dini düşünce tarihiyle yakından bağlantılıdır ve bu bağlantı kesikten çok devamlıdır. Antik Yunan filozofu Aristoteles, M.Ö. 4’üncü yüzyılda dış dünyanın çalışılması için Batı şablonunu sağlam bir şekilde hazırlamıştı. Hayli etkili bilimsel eserlerinin çoğu, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Avrupa’da yitirilmişti ama M.S. 900 civarlarından 1300’lere kadar İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Müslüman Arap düşünürler bu eserleri geliştirmişti. Erken dönem İslami figürler matematik, tıp ve optik başta olmak üzere birtakım bilimsel alanlarda oldukça hızlı gelişmeler kaydetmişlerdi.

Aristoteles, 12’nci yüzyılda Avrupa’ya yeniden giriş yaptığında bilimsel eserleri istisnasız ya kilisede ya camide ya da sinagogda olan Orta Çağ bilginleri üzerinde büyük iz bırakmıştı. Bunun önemli bir örneği, 13’üncü yüzyıl Oxford teoloğu ve sonrasının Lincoln piskoposu ve aynı zamanda ilk bilim insanlarının öncülerinden Robert Grosseteste idi. Evrene dair yeni bilgileri nasıl elde edebileceğimize, deneye dair ilk fikirlerin doğuşuna, hatta bir “büyük patlama” teorisine ve bir çoklu evrenler konseptine ışık tutmuştu.

Gelgelelim Grosseteste’nin külliyatında çok daha derin ve gelişkin bir doğa felsefesi yatıyor. Aristoteles’in İkinci Çözümlemeler’ine [Posteria Analytics] yorumunda (Latince) ‘sollertia’ dediği biricik insan temayülünü tasvir ediyor. Bununla maddi dünyanın yüzeyinin ötesine saklı yapısına bakmaya yarayan bir tür güçlü ve algısal kabiliyeti kastediyor.

Bu, bilime bugünkü yaklaşımımıza çarpıcı derecede benzer. Isaac Newton, bilimini “başkalarından ilerisini görmek” olarak açıklıyordu. Grosseteste’ye göre sollertia’mız Tanrı’nın suretinde yaratılmamızdan gelmektedir. İnsan olmanın kemaline katkıda bulunan teolojik saikle yüklenmiş bir vazifedir.

16’ncı yüzyıl filozofu Francis Bacon bilime yeni bir deneysel yaklaşımı önerdiğinde açıkça bu teolojik saiklerden hareket ediyordu. Bilim tarihçisi Peter Harrison’ın savunduğu üzere, Newton ve kimyacı Robert Boyle gibi Bacon’ı takip eden bilimsel öncüler, vazifelerini kayıp bir doğa bilgisini açığa çıkarmak için Tanrı’nın duyu ve zihin vergileriyle beraber çalışmak şeklinde görüyorlardı.

Bu tarih dersini özümsememiz, bilimin kök sisteminin ne kadar kadim olduğunu görmemize yardımcı oluyor. Bilimin salt modern bir gelişme olduğunda ısrar etmek, bilimsel düşünceyi geniş kültürümüze önemli katıştırma sürecine yardım etmiyor. İnsanları, bilimi dinin zıt ucuna ayırmaya zorlamak, eğer inançlı topluluklar ikisini bütünleştiremezse tahrip edici bilim inkârlarına yol açıyor.

Kitab-ı Mukaddes’te Bilim

Aslına bakarsanız bilim, antik Yahudi tarihinde en az antik Yunan emsallerindeki kadar kalın köklere sahip. Filozof Susan Neiman, son zamanlarda Kitab-ı Mukaddes’teki Eyüp Kitabı’nın Platon’la beraber modern felsefenin temel direklerinden sayılması gerektiğini ileri sürmüştü. Çünkü Eyüp, görünürde kaotik ve değişken, insanın içinde bulunduğu çıkmaza yabancı ve ıstırap karşısında etkilenmeyen bir dünya problemine bodoslama dalıyor. Bu da -Neiman’a göre- felsefe için başlangıç noktasıdır.

Bu, aynı zamanda bilim içinde başlangıç noktası olabilir. Zira Eyüp, doruk noktasında tüm antik yazılar içerisindeki en derin doğa şiirini barındırıyor. Mısra biçimindeki soruları, -hep doğru cevabı bilmektense- doğru yaratıcı soruları sormanın ilerlemeyi getiren şey olduğunu bilen her çağdan bilim insanına çarpıcı geliyor.

Tanrı, Eyüp’e sorar:

Denizin kaynaklarını hiç gezindin mi? … Işığın meskenine yol nerede? … Buz kimin rahminden gelir? … Göklerin yasalarını biliyor musun? Peki onları yeryüzüne uygulayabilir misin?

Kitap meteoroloji, astronomi, jeoloji ve zooloji olarak bildiğimiz alanlardan toplamda 160 kadar soru barındırıyor. Bu zamansız metnin içeriği, bilimin hikâyesini yüzyıllarca açıkça yönlendirmiştir.

İnançlı toplulukların, bilimi ivedilikle yabancı veya bir tehdit görmeyi bırakıp hikâyedeki kendi kısımlarını kabullenmeleri gerekiyor. İnançlı insanların ilişkileri üzerinden topluma bıraktıkları iz böylelikle bilime çokça destek sağlayabilir.

Günümüzden bir örnek vermek gerekirse, İngiltere Kilisesi geçenlerde Cemaatlerde Bilim İnsanları adlı kilit bir ulusal projeye ortaklık etti. Bu, yerel kiliseleri yapay zekanın büyüyüşü gibi toplumu etkileyen mevcut bilimsel meselelere topluluk nezdinde farkındalık yaratmaya teşvik edecektir.

Dini topluluklar bilimi böylece benimseyip destekleyerek küresel geleceğimizde bilimi nasıl kullanacağımız noktasında önemli perspektifler geliştirebilir.


Tom McLeish- “Religion isn’t the enemy of science: it’s been inspiring scientists for centuries”, (Erişim Tarihi:13.08.2021)

Çevirmen: Mert Mirza

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Willard Van Orman Quine: Bilim Felsefesi - Robert Sinclair (Internet Encyclopedia of Philosophy)

Sonraki Gönderi

Felsefi Kahramanlık: David Lewis’in Modal Realizmini Kutlamak - Ruth Ng

En Güncel Haberler Analitik Felsefe