Afrika Aydınlanması – Dag Herbjørnsrud

////
1 Okunma
Okunma süresi: 15 Dakika

Locke, Hume ve Kant'ın en yüce idealleri, ilk olarak 100 yıl evvel yani çok daha uzun bir süre önce Etiyopyalı biri tarafından bir mağaradayken ileri sürülmüştü.

Aydınlanma idealleri 21. yüzyıl demokrasilerimizin ve üniversitelerimizin özüdür: Akla inanç, bilim, şüphecilik, laiklik ve eşitlik. Aslına bakarsanız, Aydınlanma Çağı ile kıyaslanabilecek başka bir dönem bulunmamaktadır. Klasik Antik Çağ ilham verici fakat modern toplumlarımız için epey uzak bir diyardır. Orta Çağ, sanıldığından daha makul bir dönemdi, fakat nihayetinde yine de ortaçağdı. Rönesans epey görkemliydi, fakat bu büyük ölçüde sonuçları nedeniyle böyleydi; yani Aydınlanma. Romantik Dönem, Akıl Çağı’na yönelik bir tepki niteliğindeydi; fakat günümüz modern devletlerinin idealleri nadiren romantik ve duygusal terimlerle temsil edilir. Immanuel Kant’ın “Perpetual Peace” (Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme) (1795) adlı makalesinde “insan ırkının”, “kozmopolit/çok uluslu bir oluşum” için çabalaması gerektiğine yönelik argümanı, Birleşmiş Milletler’in bir taslağı ve habercisi olarak görülebilir.

Anlatılageldiği üzere Aydınlanma; René Descartes‘ın Yöntem Üzerine Söylem (1637) adlı çalışması ile başlayıp John Locke, Isaac Newton, David Hume, Voltaire ve Kant‘ın çalışmaları ile yaklaşık bir buçuk yüzyıl boyunca devam etti, 1789 Fransız Devrimi veya kimilerine göre 1793’teki Terör Dönemi ile de sona erdi. Thomas Paine 1794’te Akıl Çağı‘nı yayınladığındaysa alacakaranlık dönemi gelmişti bile: Artık Napolyon yükselişteydi.

Aydınlanma’nın tüm kökenleri Avrupa’da mıdır?

Peki ya bu Aydınlanma anlatısı doğru değilse? Ya Aydınlanma, çoğu zaman gözden kaçırdığımız yerlerde ve düşünürlerin çalışmalarından kaynaklanmışsa? Bu ve benzeri sorular, 17. yüzyılda yaşamış olan Etiyopyalı filozof Zera Yacob’un (1599-1692) (Zära Yaqob olarak da telaffuz edilir) çalışmalarına rastladığımdan beri aklımdan çıkmıyor, aynı zamanda ediliyor.

Yakup 28 Ağustos 1599’da, kuzey Etiyopya’nın meşhur eski başkenti Axum’a yakın bir yerdeki çiftlikte epey yoksul bir ailede doğdu. Okuldaki öğretmenlerini büyülemiş ve dört yıl boyunca retorik (yerel dil Geéz’de siwasiw denir), şiir ve eleştirel düşünme (qiné) eğitimi almak için yeni bir okula nakledilmişti. Daha sonra ise oradan başka bir okula gitti ve 10 yıl boyunca Kitab-ı Mukaddes’i incelemenin yanı sıra Katoliklerin ve Kıptilerin öğretileri ile ülkenin yaygın dini olan Hristiyan Ortodoksluğunu öğrendi. (Etiyopya, 4. yüzyılın başlarından beri Hristiyandır ve dünyanın ilk Hristiyan ulusu olma açısından Ermenistan’a rakiptir.)

1620’lerde Portekizli bir Cizvit, ülkenin yöneticisi olan Kral Susenyos’u yakın zamanda Etiyopya’nın resmi dini haline gelecek olan Katolikliğe geçmeye ikna etmişti. Bunu ise 1630’dan itibaren giderek artan özgür düşünürlere yönelik zulüm takip etti. Aksum bölgesinde öğretmenlik yapan Yakup hiçbir dinin diğerinden daha doğru olmadığını ilan etmiş ve düşmanları onu krala karşı gelmekle suçlamıştı bile.

Yakub, bir gece yanına yalnızca bir miktar altın ve Davut’un Mezmurlarını alarak bölgeyi terk etti. Daha güneye, Tekezé Nehri’nin olduğu Shewa bölgesine gitti. Buraya vardığında bir vadinin eteğinde ‘güzel bir mağara’ ile tenha bir mekan bulmuştu. Yacob taştan bir çit inşa edip birkaç yüzyıl sonra Henry David Thoreau’nun da Walden adlı metninde (1854) tasvir edeceği münzevi yaşam gibi, ‘yalnızca ve yalnızca yaşamın esas hakikatleri ile yüzleşmek’ için el değmemiş doğada yaşadı.

Yacob; iki yıl boyunca, yani 1632 yılının eylülünde kralın ölümüne kadar, yalnızca yiyecek almak için civardaki pazarı ziyaret ederek bir keşiş olarak bu mağarada yaşadı. Mağaradaki yaşamında yeni ve rasyonalist felsefesini geliştirdi. Yacob aklın üstünlüğüne, hem erkekler hem de kadınlar dahil olmak üzere tüm insanların eşit yaratıldığına inanıyordu. Köleliğe karşı çıkıyor, tüm yerleşik dinleri ve öğretileri eleştiriyordu ve sahip olduğu bu görüşleri teistik bir Yaratıcıya yönelik şahsi bir inançla birleştiriyordu: dünyanın mevcut durumunun bu fikirleri en rasyonel seçenek haline getirdiğini düşünmekteydi.

Sözün kısası; daha sonraları Avrupa Aydınlanması’nın en yüce ideallerinin büyük bir kısmı, 1630 ile 1632 yılları arasında Etiyopya’daki bir mağarada çalışmalarını yapmış olan bir adam tarafından düşünülmüş ve özetlenmiştir. Yakup’un akla dayalı felsefesi, onun ana çalışması olan Hatäta’da (“soruşturma” demektir) ortaya konmuştur. Bu kitap 1667 yılında, kendisi daha pratik odaklı bir Hatäta yazmış olan Yakup’un öğrencisi Walda Heywat’ın ısrarı üzerine kaleme alınmıştır. 350 yıl sonra yani bugün Yakup’un söz konusu kitabının bir kopyasını bulmak epey zor. Kitabın İngilizce’ye yapılan tek çevirisi, 1976 yılında Kanadalı profesör ve rahip Claude Sumner tarafından yapıldı. Sumner, bu kitabı Etiyopya felsefesi üzerine hazırladığı beş ciltlik bir çalışmanın bir parçası olarak Addis Ababa’daki pek bir ticari kaygısı olmayan Commercial Printing Press’te yayınladı. Kitap daha sonra Almanca’ya ve geçen yıl da Norveççe’ye çevrildi, fakat hala ancak İngilizcesi yok.

Günümüzde Addis Ababa (Etiyopya)

Yakup’dan önce de Etiyopya felsefeye yabancı değildi: 1510 yılları civarında Etiyopya’da, Book of the Wise Philosophers adlı metin Mısırlı Abba Mikael tarafından çevrilip uyarlanmıştı. Bu metin, Arap felsefesi ile Etiyopya’daki kimi tartışmalarından da etkisini içermekte olup; Neo-Platonik diyaloglar şeklindedir ve Erken Dönem Yunan Pre-Sokratikler, Platon ile Aristoteles’in metinlerinden oluşan bir derlemedir. Yakub, kaleme aldığı Hatâta’sında, kendi çağdaşlarını özgür ve bağımsız düşünmedikleri, bundan ziyade astrologların ve falcıların iddialarını yalnızca ataları ve selefleri de böyle yaptı diye kabul etmelerinden dolayı eleştirir. O bunun yerine; her insanın doğuştan zeki ve eşit değerde olmasından dolayı, bilimsel rasyonalite ve akla dayalı bir soruşturmayı öğütler.

Çok uzak diyarlarda benzer sorularla boğuşan, Yakup’un Fransız çağdaşı filozof Descartes (1596-1650) idi. Aralarındaki (yani Yakup ve Descartes arasındaki) önemli bir felsefi farklılık; Katolik Descartes’ın “İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar” (1641) adlı kitabında “bilgililere göre çok daha kendini beğenmişler” olarak adlandırdığı “kafirleri” ve ateistleri açıkça kınamış olmasıdır. Aynı bakış açısı, Locke’un “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup”unda da (1689) kendini gösterir ve söz konusu yaklaşım, ateistlerin “hiç hoş görülmemesi gerektiği” sonucuna varmaktadır. Descartes’ın Meditasyonları, “Paris’te yer alan kutsal İlahiyat Fakültesi’nin dekanı ve doktorlarına” ithaf edilmişti. Descartes’ın bu kitaptaki temel varsayım ve öncülü, “insan ruhunun beden ile birlikte yok olmadığı ve Tanrı’nın var olduğu gerçeğini iman yoluyla kabul etmek” idi.

Diğer yandan ise Yakup çok daha agnostik, seküler ve sorgulayıcı bir yöntem sergiliyordu; ki bu da onun ateist düşünceye açık ve hoşgörülü olduğunu gösteriyordu. Öyle ki, Hatäta’nın 4. bölümü epey radikal bir soruyla başlamaktaydı: ‘Kutsal Metinler’de yer alan her şey doğru mudur?’ Yakup, tüm birbirinden farklı olan tüm dinlerin gerçek hak dinin kendileri olduğunu iddia ettiklerini belirterek şöyle devam ediyordu:

Nitekim her biri şöyle söyler: ‘Benim inancım haktır, başka bir dine inanan ise batıla inanır ve Tanrı’ya şirk koşar.’ … Benim inancım bana doğru göründüğü gibi, bir başkası da kendi inancını doğru sayar; fakat hakikat ‘tek’tir.

Yakup böylece bir tür evrensel Yaratıcı’ya hala inanmayı sürdürürken dinin subjektifliğine dair açık fikirli bir araştırmaya yer açar. Yakup’un bir Tanrı’nın var olup olmadığına yönelik tartışması Descartes’inkine göre çok daha açık fikirlidir ve varoluşçu yanları bir araya geldiğinde muhtemelen günümüz okuyucuları için daha anlaşılabilirdir:

Bana işitecek bir kulak veren ve beni akıl sahibi bir varlık olarak yaratan da kim? Ben bu dünyaya nasıl ve nereden geldim? Dünyanın yaratıcısından önce yaşamış olsaydım, yaşamımın başlangıcını öz-bilincimi bilirdim. Kim yarattı beni?

Kitabının beşinci bölümünde Yakup, farklı dini yasaları rasyonel bir soruşturmaya tabi tutar. Hıristiyanlığı, İslamiyet’i, Yahudiliği ve Hint dinlerini eşit derecede eleştirir. Mesela; Yakup, Yaratıcı sahip olduğu ilim ve hikmet ile kadınların rahminden çocuk sahibi olmaları için her ay kan akıttığına işaret eder. Böylece de, adet gören kadınların kirli/necis olduğunu söyleyen Musa’nın Yasası’nın, “evliliğe ve kadının hayatına tümüyle engel teşkil ettiğinden dolayı” doğaya ve Yaradan’a aykırı olduğu; karşılık yardımlaşma ilkesini çiğnediği, çocuk büyütmeyi engelleyip aşkı yok ettiği sonucuna ulaşır.

İşte böylece Yakup, felsefi yaklaşımına dayanışma, kadın ve sevgi perspektiflerini de dahil etmiştir. Ayrıca bu idealleri bizzat kendi hayatında da uygulamıştır. Yakup mağaradan ayrıldıktan sonra zengin bir ailenin hizmetçisi olan Hirut adında yoksul bir kıza evlenme teklif etmiştir. Hizmetçi bir kadın ile eğitimli bir erkeğin eşit olamayacağını dile getiren hocası ile münakaşaya girdi ve galip geldi. Hirut evlenme teklifini memnuniyetle kabul ettiği zaman Yakup artık onun bir hizmetçi değil, olması gerektiğine işaret etti; çünkü “karı ve koca evlilikte eşittir”.

Yakup’un bu görüşlerinin aksine, Kant bir yüzyıl sonra Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’de (1764) şöyle yazmıştır: “Bir kadın, belirli bir düzeydeki kavrayışlara sahip olmadığı için bir miktar mahcuptur.” Kant’ın etik üzerine derslerinde (1760-94) ise şunları okumaktayız:

Bir erkeğin bir kadına olan arzusu, onun insan olmasına yönelik değildir, kadının insanlığı erkeği ilgilendirmez; onun arzusunun tek nesnesi kadının cinsiyetidir.

Yakup, “Liberalizmin Babası” sayılan Locke’un “Bütün insanlar eşittir”i kaleme almasından onlarca yıl önce bunu zaten yazmıştı.

Yakup “kadın”ı tümüyle farklı bir biçimde, yani bir filozofun entelektüel akranı olarak görüyordu. Hirut için, ‘güzel değildi fakat iyi huylu, zeki ve dirençli biriydi’ diye yazmıştı. Yakub, eşinin zekasına değer vererek birbirlerine yönelik karşılıklı ve bireysel sevgilerini vurgulamıştı:

Beni bu kadar çok sevdiğinden dolayı elimden geldiğince içten bir şekilde onu memnun etmeye karar verdim; ayrıca bizimki kadar sevgi dolu ve kutsanmış başka bir evlilik olduğunu pek sanmıyorum.

Tüm bunların yanı sıra Yakup, kölelik söz konusu olduğunda, Aydınlanmacı akranlarına göre daha aydınlanmıştı. Söz konusu kitabının 5. bölümünde, bir insanınbaşka bir insanı bir hayvanmış gibi satın alabilmesi” düşüncesine şiddetle karşı çıkıyordu. Çünkü ona göre, tüm insanlar eşit olarak ve muhakeme/akıl yürütebilme kabiliyetine sahip olarak yaratılmıştı. Tam bu noktadan hareketle, ayrımcılığa karşı akla dayalı evrensel bir argüman ileri sürmüştü:

Tanrı’nın huzurunda tüm insanlar eşittir; ve hepsi akıl sahibidir, çünkü onlar Tanrı’nın yarattıklarıdır. Tanrı bir kişiye yaşam diğerine ölüm; ötekine kuvvet ile diğerine güçsüzlük bahşetmemiştir. Mantığımız bize böyle bir ayrımcılığın olamayacağını söylemektedir.

“Tüm insanlar eşittir” ifadesi, “Liberalizmin Babası” Locke’un (1632-1704) kaleme almasından on yıllar önce Yakup tarafından yazılmıştı; aslına bakarsanız Locke, Yakup’un mağarasından döndüğü yıl dünyaya gelmişti. Ayrıca Locke’un Toplumsal Sözleşme Kuramı pratikte herkese yönelik değildi: Beyaz adamlara sahip oldukları Afrikalı köleleri üzerinde “mutlak güç/yetki” veren The Fundamental Constitutions of Carolina’nın (1669) taslağının hazırlanması esnasında Locke sekreterdi. Diğer yandan Locke, Royal African Company aracılığıyla İngiliz Trans-Atlantik köle ticaretine büyük miktarda yatırım da yapmıştı.

Locke, Yönetim Üzerine İkinci İnceleme’de (1689), Tanrı’nın yeryüzünü “çalışkan ve rasyonel olanların kullanımına” sunduğunu iddia eder. Chicago’da bulunan Loyola Üniversitesi’nden felsefeci Julie K Ward, bu söylemin, Amerikan Kızılderililerinin toprak hakkına yönelik sömürgeci bir saldırı olarak okunabileceğini ileri sürmektedir. Tüm bu manzara bakarak felsefi akranlarıyla karşılaştırıldığında, Yakup’un felsefi yaklaşımı genellikle aydınlanmış olarak kabul ettiğimiz tüm ideallerin örnek bir prototipi, hatta ta kendisi gibi görünmektedir.

Yakup’un kaleme aldığı çalışmalarını okuduktan birkaç ay sonra bu yaz ayında elime başka bir nadir eser geçti: Bu eser; Gine’de (günümüzün Gana’sı) doğmuş ve hayatını kaybetmiş olan filozof Anton Amo’nun (c1703-55) derlenmiş yazılarının bir tercümesiydi.

Amo, Almanya’nın önde gelen üniversitelerinde 20 yıl boyunca eğitim aldı ve ders verdi, Latinceye hakimdi. “Gana’nın Axim’inden Antonius Gvilielmus Amo Afer” adlı kitabı, yazarını da yansıtan bir alt başlık taşımaktadır: ‘Öğrenci, Felsefe Doktoru. Halle, Wittenberg, Jena üniversitelerinde yüksek lisans ve eğitim görevlisi. 1727-1747.’ World Library Catalogue’a göre, orijinal olan Latinceler de dahil olmak üzere bu metnin yalnızca birkaç nüshası dünyanın farklı ucundaki kütüphanelerde mevcuttur.

Anton Wilhelm Amo (1703-1759)

Amo, Yakup’tan bir asır sonra dünyaya gelmişti. Görünüşe bakılırsa; genç bir çocukken, Amsterdam üzerinden Braunschweig-Wolfenbüttel Dükü Anton Ulrich’in sarayına getirilmeden evvel, kıyı kenti Axim’deki Akan halkından muhtemelen kölelik için kaçırıldı. Amo 1707’de vaftiz edildi; ve muhtemelen ana dili Nzema’nın da bir kısmını bilmenin yanı sıra İbranice, Yunanca, Latince, Fransızca, yukarı ve aşağı Almanca (Ç.N.: High and Low German: Almanca’nın Avrupa’daki coğrafi dağılışına göre değişen lehçeleri için kullanılan bir terimdir.) öğrenerek ileri düzeyde bir eğitim aldı. Büyük usta G.W. Leibniz (1646-1716), Wolfenbüttel’deki evini Amo büyürken sık sık ziyaret ederdi.

1727 yılında geldiğimizde Amo, Halle Üniversitesi’ne kaydoldu; döneminin Alman akademik çevrelerinde saygın bir yer edinerek hem Halle hem de Jena üniversitelerinde ders verdi. Carl Günther Ludovici, Aydınlanma düşünürü Christian Wolff (1679-1754) (Wolff Almanya’daki farklı akademik disiplinlerin kurucusu ve Leibniz’in takipçisi olarak bilinir) üzerine 1738 yılında kaleme aldığı kitabında, Amo’dan önde gelen Wolffçulardan biri olarak bahsetmektedir. Wittenberg Üniversitesi rektörü olan Johannes Gottfried Kraus, Amo’nun “On the Impassivity of the Human Mind” (1734) adlı kitabına ithafen yazdığı önsözde, Amo’nun engin ilmini ve “dehası sayesinde aldığı övgüleri” selamlamıştı. Ayrıca Amo’nun Alman Aydınlanması’na yönelik katkısına tarihsel bir bağlamda işaret etmişti:

Geçmişte ister kendinde bulunan zekası, ister ilme düşkünlüğü, isterse dini faaliyetleri olsun Afrika’ya gösterilen saygı ve verilen değer çok büyüktü. Afrika, dehaları ve çalışkanlıkları insanlığın bilgi ufkuna paha biçilmez katkılarda bulunan çok değerli insanlar yetiştirdi.

Kraus, ‘Hıristiyan öğretilerinin gelişimine katkı sunan Afrika’dan gelen destekçilerin çokluğuna’ vurgu yapıyor ve buna örnek olarak Augustine, Tertullian ve Berberi Apuleius gibi entelektüelleri sayıyordu. Avrupa Rönesansı’nın Afrika’dan devraldığı mirasın altını çizerek “Afrika’dan gelen (Endülüsler (veya Morolar), İspanya’yı geçerken, kadim düşünürlerin ilmini de beraberinde getirdiler ve karanlığı yavaş yavaş aydınlatan bilimin gelişimine epey katkı sundular.

Amo, Türkler ve “kafirler” de dahil olmak üzere Hıristiyanlık dışındaki teolojiler hakkında da yazmıştı.

1733 baharında Almanya’nın kalbinden yükselen bu cümleler, Amo’nun 18. yüzyıl Avrupa’sında başarılı olmuş olan tek Afrikalı olmadığını hatırlatabilir. Amo gibi isimlerin yanı sıra, Sahra-altı Afrika’dan köle olarak kaçırılan Abraham Petrovich Gannibal (1696-1781), Rus İmparator I. Petro’nun ordusunda general olmuştu. Gannibal’in torununun oğlu Aleksandr Puşkin, Rusya’nın ulusal şairi oldu. Veya Fransız yazar Alexandre Dumas (1802-70), esir alınmış Afrikalı bir kadın olan Louise-Céssette Dumas’ın torunu ve Haiti’de dünyaya gelmiş olan siyahi bir aristokrat generalin oğluydu.

Amo, 1720-1730’lu yıllarda Halle Üniversitesi’ne farklılık veya kozmopolitlik katma hususunda yalnız değildi. Birkaç yetenekli Yahudi öğrenci de burada eğitim görerek ve doktora almıştı. Halle’ye eğitim almak ve eğitmenlik yapmak için gelenler arasında Şamlı Arap öğretmen Salomon Negri ve Ahmedabad’dan Hintli Soltan Gün Achmet de yer alıyordu. Amo, sorumlu olduğu öğrencilerden biri olan Yahudi tıp öğrencisi Moses Abraham Wolff ile yakın bir ilişki geliştirdi. Amo açık bir şekilde, Türkler ve “kafirler” de dahil olmak üzere Hıristiyanlık dışındaki teolojiler hakkında da yazmıştı.

Amo, 1729’da ilk resmi bilimsel incelemesi olan “On the Right of Moors in Europe”u savunurken bahsettiğimiz türden kozmopolit konuları tartışmaya açmıştı. Günümüzde bu tez ne yazık ki mevcut değil. Tez yalnızca sözlü olarak sunulmuş veya eser kaybolmuş olabilir. Fakat Kasım 1729 tarihli haftalık Halle gazetesinde, Amo’nun kamuya açık bir münazarasına dair “münazaradaki argümanının bulunduğu pozisyona uygun olması” şeklinde ona sunulan bir rapor elimizde mevcut. Gazete haberine göre Amo Roma hukuku, geleneği ve rasyonalitesine atıfta bulunarak köleliğe karşı çıkmış:

Endülüs krallarına Roma İmparatoru tarafından derebeylik verildiği [diğer bir deyişle belirli hizmetler karşılığında birtakım özgürlüklerin sağlandığı] ve bu kralların, yine Justinian’dan kraliyet patenti alması gerektiği yalnız kitaplar ve tarihin kendisi aracılığıyla gösterilmemiştir. Ayrıca Hristiyanlar’ın Avrupa’da, Endülüsler’in özgürlüklerinden veya köleliklerinden ne ölçüde faydalandıkları da Ortak Hukuk çerçevesinde incelenmiştir.

Avrupa’nın kölelik karşıtı ilk resmi ve hukuki tartışmasını Amo mu yapmıştı? En azından burada Yakup’un 100 yıl evvel ileri sürdüğündeki gibi, genel/evrensel oy hakkı için aydınlanmış bir yaklaşım olduğunu görmemiz mümkün. Ama bu türden ayrımcı olmayan bakış açıları, 18. yüzyılın sonlarındaki önde gelen Aydınlanma düşünürlerinde yokmuş gibi görünüyor.

“Essays and Treatises on Several Subjects” (1753-54) adlı metninde Hume şöyle yazıyordu: “Zencilerin ve genel anlamda bütün diğer insan türlerinin (4 veya 5 farklı insan türü vardır) doğal olarak beyazlardan daha aşağı olduklarından kuşku duymaya eğilimliyim.” Şöyle devam ediyordu Hume: “Ne teoride ne de pratikte, beyazdan başka bir ten rengine sahip medeni bir ulus ve seçkin bir birey hiç var olmadı.”

Kant (1724-1804), Hume (1711-76)’un görüşlerini daha ileri taşıdı; Fiziksel Coğrafya’da siyahlar ve beyazlar arasındaki temel farkın “zihinsel kapasiteler bakımından sahip oldukları ten rengi kadar belirgin ve büyük göründüğü” sonucuna varmadan önce şunu vurguluyordu:

İnsanlık en üst mükemmelliğe beyaz ırkta yükselir.

Fransa’da ise; en meşhur Aydınlanma düşünürlerinden biri olan Voltaire (1694-1778), Yahudileri yalnızca Yahudi aleyhtarı terimlerle betimlemekle kalmıyordu; “Essay on Universal History (1756)”de “hepsinin kalplerin aşırı bir fanatizm ile beraber doğduklarını” yazdığındakine benzer şekilde; eğer Afrikalıların “zekası bizimkinden çok farklı türden değilse, muhtemelen çok daha alt düzeydedir.” (fort inférieure) diye yazmıştır. Locke gibi Voltaire de parasını köle ticaretine yatırmıştı.

Genel anlamda konuşursak Amo’nun felsefesi Yakup’unkine göre daha teoriktir, fakat ikisi de tüm insanlara aynı/eşit şekilde davranan aydınlanmış bir akıl perspektifini paylaşır. En meşhur kitabı olan “On the Impassivity of the Human Mind” da (1734) olduğu gibi, Amo’nun çalışmaları çağının problemleriyle derinden meşgul olmuştu: Bu çalışması güçlü argümanlara başvuran mantıksal olarak tümdengelimli bir yöntem üzerine kuruluydu ve görünüşe göre önceki bilimsel tezi ile uyumluydu. Bu çalışmasında, zihin ile beden arasında tözsel açıdan mutlak bir fark olduğu fikrini barındıran Kartezyen düalizmle uğraşmaktaydı.

Günümüz felsefecilerden Kwasi Wiredu’nun A Companion to African Philosophy’de (2004) belirttiği üzere; Amo kimi zaman Descartes’a karşı çıkıyor gibi görünüyordu. Amo şöyle yazıyordu: “İnsan maddi şeyleri zihninden ziyade canlı ve organik bedeni ile algılar.”

Wiredu, Amo’nun Kartezyen zihin-beden düalizmine karşı olduğunu; bu yaklaşımdan ziyade Akan metafiziği ile çocukluk döneminin Nzema dilini tercih ederek “acıyı zihninizle (adwene) değil, bedenimizle (honam) hissettiğimizi savunduğunu” iddia ediyor. Bununla beraber Amo, Descartes’ın (Mektuplar, I. Bölüm’de yer alan) ruhun (zihin) beden ile birlikte hareket edip acı çekebileceği görüşünü hem savunup hem karşı çıkacağından bahsediyor. Bundan dolayı Amo şöyle söylemektedir:

Bu ifadelere cevap olarak uyarıyor ve karşı çıkıyoruz: Zihnin, beden ile birlikte karşılıklı bir özdeşliğin/birliğin dolayımıyla hareket ettiğini kabul ediyoruz. Fakat beden ile birlikte acı çektiğini reddediyoruz.

Yakup ve Amo örnekleri bize Akıl Çağı’nı yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.

Amo, Descartes’ın bu konuya dair açıklamalarının Fransız filozofun bizzat kendi “kişisel görüşüne” aykırı olduğunu öne sürer. Tezini de beden ile zihne ait olan şeylerin birbirine karıştırılmaması gerektiğini belirterek sonlandırır. Çünkü zihinde var olan şey yalnızca zihin ile bağlantılıdır. Paris Üniversitesi’nde filozof olan Justin E.H. Smith’in “Nature, Human Nature and Human Difference”da (2015) bahsettiği gibi: “Kartezyen düalizmini reddetmek bir yana; Amo, söz konusu yaklaşımın radikal bir yorumunu savunmaktadır.”

Peki ama Wiredu ve Smith’in aynı anda haklı olması da mümkün mü? Örneğin, geleneksel Akan felsefesi ve Nzema dili, Descartes’tan daha keskin bir Kartezyen beden-zihin ayrımına sahipse, Amo bu düşünce şeklini Avrupa felsefesine daha sonra getirmiş olabilir mi? Amo’nun çalışmalarının eleştirel bir derlemesi, muhtemelen Oxford University Press’te yayınlanmayı beklediği için bunu söylemek aceleci davranmak olabilir.

Amo’nun en kapsamlı çalışması olan “The Art of Philosophising Soberly and Accurately”de (1738), daha sonraki Aydınlanma düşünürü Kant’ı öncelediğini görüyoruz. Söz konusu bu kitap, zihnimizin niyetlerini ve insan eylemlerini doğal, rasyonel veya bir norma uygun olarak üç şekilde ele alıyor. Amo, Latince olarak yazılan ilk bölümde “bilinebilir her şeyin ya kendi başına bir şey ya bir duyum ya da zihnin bir işlemi/etkinliği olduğunu” öne sürmektedir.

Bir sonraki paragrafı, “bilmenin/kavrayışın meydana geldiği şey, kendinde şeydir” diyerek daha da açıyor: “Hakiki öğrenme, şeylerin kendilerini/kendi içlerindeki bilgiyi öğrenmektir. Dolayısıyla da, bilginin kesinliğinin özü bilinen şeyde mevcuttur.” Amo’nun orjinal ifadesi ‘Omne cognoscibile aut res ipsa’dır; ‘kendinde şey’ ifadesi için Latince res ipsa kavramı kullanılmaktadır.

Günümüzde Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nde (1787) “kendinde şey” (das Ding an sich) kavramıyla ve bir şeyi zihinsel temsiliyetin daha ötesinde bilemeyeceğimiz yaklaşımıyla tanınır. Fakat Aydınlanma Felsefesi’nde bu terimin ilk kullanılan şeklinin bu olmadığı genel bir kabuldür. Merriam-Webster Sözlüğü’nde ‘kendinde-şey’ terimi ile ilgili yazıldığı gibi: “Bilinen ilk kullanım 1739’dadır.” Fakat yine de söz konusu bu durum, Amo’nun ilk çalışmasının 1737’de Wittenberg’de teslim etmesinden iki yıl sonradır.

Bu iki Aydınlanma filozofu, yani Yakup ve Amo örnekleri, Akıl Çağı’nı felsefe ve düşünce tarihi disiplinleri açından tekrar düşünmemiz gerektiğini söylüyor olabilir. Tarih alanında yapılan yeni araştırmalar, Aydınlanma’nın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikirlerine dayanan en başarılı devrimin Fransa’dan ziyade Haiti’de olduğunu göstermiştir. Haiti Devrimi (1791-1804) ile Toussaint L’Ouverture’nin (1743-1803) fikirleri, ülkenin bağımsızlığının, yeni bir anayasanın ve 1804’te köleliğin kaldırılmasının önünü açmıştır. Tarihçi Laurent Dubois, Avengers of the New World’de (2004), Haiti’de yaşananlardan, ‘Fransa’nın 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde ilan edilen hakların, gerçekten evrensel olduğu fikrinin en somut ifadesi” olduğu şeklinde bir sonuca ulaşmıştır. Benzer şekilde bir gün şu da merak edilebilir: Yakup ve Amo da bir gün Aydınlanma Çağı filozofları arasında hak ettikleri değeri görebilecek midir?


Dag Herbjørnsrud– “The African Enlightenment“, (Erişim Tarihi: 17.06.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi, metafelsefe ve siyaset felsefesi ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bilim İnsanları Evrimin Din ile Bağdaştığına Nasıl İnanabilirler? - Nathan Aaron Kerrigan

En Güncel Haberler Analitik Felsefe (Tümü)