Two Gazelles Running, from Uses of Animals (1297-1300) by Ibn Bakhtishu, Maragheh, Persia. Courtesy the Morgan Library

Annemi Kaybettikten Sonra Bir Ortaçağ Endülüs Öyküsünde Teselli Buldum – Veronica Menaldi

/
789 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

İbn Tufeyl tarafından kaleme alınan ve kendisini büyüten ceylan öldükten sonra onun yasını tutan bir adamın hikâyesinin konu edinen bu hikaye, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu anlayıp bunun kıymetini bilmeme yardımcı oldu.

Annem Kasım 2020’de kanserden öldü ve her ne kadar klişe gibi görünse de onu aklımdan geçirmediğim ve özlemini duymadığım tek bir gün bile olmuyor. Annemi kaybetmem, bende ölüm ve yas üzerine eğilme ihtiyacı uyandırdı. Bu konuda konuşarak, üzerine düşünerek, yüzleşerek ve başkalarını da bu tartışmalarda bana katılmaya davet ederek ileriye dönük patikalar açabildim.

Yaşadığım kaybın ayrıntılı yönleri yalnızca beni ilgilendiriyor olsa bile, tutulan yas ile birlikte çekilen ıstırabın ne olduğunu bilme konusunda yalnız olmadığımı biliyorum. Bu cümleleri okuyan birçoğunuz sözünü etmeye çalıştığım şeyin ağırlığını biliyorsunuzdur. Bir Ortaçağ uzmanı ve edebiyatçı olarak, hikayeler ve yazılı metinlerde teselli bulmam sürpriz olmasa gerek. Benim çektiğim bu acılı yasa verdiğim tepkiyi özellikle yansıtan bir metin, Endülüslü bilge İbn Tufeyl’in 12. yüzyılda kaleme aldığı felsefi öyküsü olan Hayy Bin Yakzân‘dır (‘Alive Son of Awake‘). Bu metin, diğer birçok ayrıntısının yanı sıra, ana karakterin evrendeki konumu üzerine düşündüğü otodidaktik bir hikâyedir. Kendi rehberliğinde çıktığı bu yolculuk, kahramanımızı bebekliğinden itibaren büyüten bir ceylan olan (tanıdığı tek) annenin ölümüyle başlar. Tüm hayatını değiştiren yaşadığı bu kayıp, Hayy’ı, beden ile ruh veya maddi olan ile maddi olmayan arasındaki ayrımı keşfetmeye yöneltir. Kahramanımız, ruhun var olan her şeyi bir araya getiren daha büyük bir yaratım iradesinin ve gücünün parçası olması gerektiği üzerine düşünür ve nihayetinde de herhangi bir kutsal metin (vahiy) olmaksızın ‘Tanrı’yı bulur.

Hayy’da kendimden bir şeyler gördüm: annesini kaybettikten sonra varoluşunu sorgulayan ve yükünü götürebileceği yol arayan biri. Bu hikaye tutulan yas ile birlikte çekilen ıstırabı ‘dindirip çözüm bulmuyor’ (zaten herhangi bir şeyin tutulan yası dindirip çözmesini istememeliyiz), fakat çektiğimiz acı ve yükü kabullenmemize yardımcı olabilecek sorular ile düşünceleri gün yüzüne çıkarıyor. Ölüm gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldığımızda ne yapabiliriz? Onu görmezden gelmeye devam mı edeceğiz yoksa onu kavrayışımızın bir parçası olarak görüp hem yaşamın faniliğine hem de bu faniliğin yaşamla bağlantılı doğasına dair daha nüanslı bir minnettarlık mı duyacağız? Bir zamanlar bildiğimiz haliyle sevdiklerimizi artık fiziksel olarak barındırmayan bir dünyada yaşamaya devam edebilmek için gerekli olan vasıtalarla bizi donatabilecek olan şeyin, tam da böylesi bir kavrayış içeren faaliyet olduğunu görüyorum.

İbn Tufeyl’in Hayy İbn Yakzân adlı bu eseri, İbraniceye çevrildiği 14. yüzyıla değin Kuzey Afrika ve İberya’da Arapça orijinaliyle yaygın bir şekilde dolaşıma girmiştir. 17. yüzyıla geldiğimizdiyse Latince ve İngilizceye çevrilmiştir. Bugün ise pek çok modern baskılı hali bulunmaktadır. Hangi dilde olursa olsun ana tema hiç değişmemiştir: Toplumsal normlar veyahut dini müdahale olmaksızın kişinin iç gözlem (veya içe bakış) yoluyla kozmosun mistik bir kavrayışına nasıl ulaşabileceği. Büyük ölçüde felsefi olmakla birlikte, bilhassa ana karakterin ıstırap ve aşk ile olan bağlantısı düşünüldüğünde bir eser olarak epey güçlü bir metindir. Sahiden de, Hayy’ın kozmostaki rolünü anlama yönelik arzusu bir ceylan olan annesinin ölümüyle tetiklenmiştir. Onu büyüten ceylandı; yıllar sonra cansız bedenini görünce onu düzeltip canlandırmaya çalışır. Önce bedeninde düzeltilebilir bir şey olup olmadığını bakar fakat fiziksel bir hasar görmez. İyileştirmeye çalışırken bir şeylerin yanlış gittiğini düşünür ve ‘onu yetiştiren ve ona bu kadar çok şefkat gösteren kadının bu bedeni terk eden bir varlık olabileceği’ ve bedeninin ‘yalnızca bu varlığın bir aracı’ olduğu sonucuna varır. O, yalnızca biçim değiştirmiştir.

Ceylan-annenin ölümü, Hayy’ın zihninin maddi dünyanın ötesindeki varoluşu kavramasını sağladı; onu sürekli değişim halinde olan dünyadaki enerjinin döngüsel doğasını görmeye yöneltti. Bu örüntüleri kavrayan Hayy, ‘tüm fiziksel şeylerin, bazı açılardan farklılık ve çeşitlilik içermesine rağmen aslında bir ve aynı şey olduğunun’ farkına vardı. Şayet her şey bir ve aynı ise, bu durumda hiçbir şey yok olmaz; yalnızca değişir. Ölüm gerçeğine uyguladığımızda, bu, ölenlerin ‘bir formdan çıkıp başka bir forma girdiği’ anlamına geliyordu. Bunun sonucu, annesinin ve dolayısıyla da herhangi bir kişinin varoluşunun son bulması anlamında asla gerçekten ölmediği, tam aksine herhangi bir maddi varlığın ölüm yoluyla var olan sınırlılıklarından kurtulmuş olarak yeni bir form kazandığıdır.

Ulaşılan bu sonuç benim için epey iç rahatlatıcı. Benim annemi kaybetmemin nedeni, onu besleyen enerjinin maddi görünümünden dolayı. Onun bir zamanlar sahip olduğu formu yani bildiğim varoluş biçimini her zaman için çok özleyeceğim, fakat maddi olmayan halinin büyük kozmik enerjinin bir parçası olarak düşünmek kaygılarımın çoğunu dindiriyor. İçimi rahatlatan şey, onun eskiden olduğu gibi şu anda ortalıkta dolaşıyor olması değil; bundan ziyade, maddi formunu kaybetmiş olsa dahi onu var eden enerjinin varlığını sürdürüyor olması.

Her ne kadar İslami bir bağlamda kaleme alınmış olsa da, Hayy’ın gözlem ve tefekkür yoluyla farkına vardığı sonuçların büyük bir kısmı farklı türden mistisizmler, neo-platonizm, Sufizm ve hermetik düşünce biçimlerini yansıtır. Söz konusu bu farklı düşünce biçimlerinin hepsi de ortak bir birlik/vahdeti vücut temasını paylaşır. Gerçekten de Hayy, herhangi bir resmi öğretiye başvurmaksızın bir takım aynı sonuçlara bu yolla ulaşmaktadır. Açıkçası benim de en çok ilgimi çeken nokta bu evrensellik oldu. Ulaştığı sonuçlardan biri, öykünün girişinde de temellendirilerek ele alındığı gibi, her şeyin enerji yoluyla kozmik olarak birbirine bağlı olduğu ve bu birliğin gücünü sevgiden aldığıdır. Zaten dönemin pek çok mistik metninde de sevginin gücü kendini gösterir. Dönemin bu iddiası, daha kurumsallaşmış bilgi biçimlerinin bir unsuru olabilir fakat Hayy’ın da işaret ettiği üzere, gözlem yoluyla doğrudan doğruya herhangi bir talimat olmadan da, zaten doğası gereği bizim erişimimize açıktır. Bu yaklaşım tarzına dair iyi olan şey şu ki sevgi maddi olmayan bir şey olarak varlığını sürdürmektedir. Bunun yanı sıra sevdiklerimizi besleyen o kozmik enerji, kozmosun bir parçası olarak varlığını farklı bir biçiminde de olsa devam ettiriyor. Yani her şey birbiriyle ilişkili ve birbiriyle örülü haldedir. Varoluşun maddeselliği çeşitlilik ve kişisellik yaratırken, her şeyin birbirine bağlı olduğunu fark etmenin sunduğu rahatlık hemen kendini belli eder.

Hayy gibi radikal bir mistik olmak ve çeşitliliklerdeki birliğin beraberinde getirdiği boyutu bilmenin faydalarını görmek adına kendimizi inzivaya çekmek zorunda değiliz. Pek çok modern toplumda ölüm, ıstırap dolu yas ve kayıplar nadiren ayan beyan tartışılır. Bu gibi durumlar yaşadığımızda, aslında hiçbir şeyin gerçekten yok olmayıp aksine dönüşüm ve değişim geçirdiğini; bununla birlikte de sürekli bir biçimde birbirine bağlı olduğunu düşünme eğilimi çok nadir karşılaşılan bir şey olabilir (aslında nadir de değil pek çok kişinin asla karşılaşmadığı bir şeydir) fakat bu, eşsiz bir metafiziksel rahatlığı da beraberinde getirebilir.

Pratikte bu çerçevenin annemin ölümü hakkında benim için yaptığı şey “onun” ne olduğuna dair anlayışımı değiştirerek onunla birlikte yola devam etmemi mümkün kılmasıdır. Şimdi Hayy’ın giriştiği keşiflere ve İbn Tufeyl’in ‘Tanrı’yı ya da evreni bilmenin yollarına dair yorumlarına daha seküler bir tarzda yaklaşıyorum; fakat bu tür meseleleri çoğunlukla tabu olarak gören bir dünyada ıstırap dolu yas sürecini kucaklamak için gerekli olanın böylesi tefekkürler ve düalist olmayan panteistik/panentestik kavrayışlar olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Hayy örneğinde olduğu gibi, iz bırakacak kadar derin olan kayıplar varoluşsal sorular sormamız konusunda bizi tetikleyebilir; ve her ne kadar kenara doğru itilmiş olsalar dahi böylesi soruların ölüm ve yas sürecine yönelik tartışmalarımızı daha ileriye taşıma potansiyeli vardır.

Maddi olan bireysel benliğimle özdeşleştiğim müddetçe her zaman için biricik annemin bildiğim maddi varlığına özlem duyacağım. Yaşam ve ölümün döngüsel doğası ve maddesel olana hayat veren maddesel olmayan enerjilerin dönüşümü, benliğimin ötesini görebilmeme yardım ediyor; ölüm korkusundan yavaş yavaş sıyrılmama katkı sağlayan şey de kozmosun bir resmi aslında. Bu hala süregelen bir çaba. Her şeyin faniliğine dair ufacık bir farkındalık kıvılcımı dahi, onu (annemi); gün doğumunda, kuşlar uçarken düşen yapraklara yansıyan Güneş ışınlarında veya Ay’ın geceleri girdiği farklı şekiller gibi eşsiz güzellikteki doğa manzaralarında görmemi sağlıyor. Bu enerji hem etrafımızda hem de içimizde. Henüz acılı yaslarla yüz yüze gelmemiş olsak (veyahut yüz yüze gelmiş olsak) bile, bu meseleleri konuşmaya başlamak hepimizin kaçınılmaz bir biçimde yürüyeceği bir yolun haritasını çıkarmamıza yardımcı olabilir.


Not: Çeviride sunduğu katkılar için Berk Celayir’e teşekkür ederim.


Veronica Menaldi – “After my mom died, I found comfort in a medieval Andalusi tale“, (Erişim Tarihi: 11.02.2024)

Çevirmen: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Başkalarıyla Birlikte Olmadan Önce Tek Başına Olmayı Öğrenin- Jennifer Stitt

Sonraki Gönderi

Hem Materyalist Olup Hem de Evrende Anlam Bulabilirsiniz – Jessica Tracy

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü