Hem Materyalist Olup Hem de Evrende Anlam Bulabilirsiniz – Jessica Tracy

Ödün vermez-materyalizmim beni varoluşsal bir krize sürüklemişti fakat sonrasında bilim ile bilimcilik arasındaki farkı gördüm.

/
1726 Okunma
Okunma süresi: 13 Dakika

Hayatın anlamı nedir?

Yetişkinlik dönemimin başlarında, yalnızca Kuzey Amerika toplumunun değil aynı zaman bu toplumun en seküler versiyonu olan bilimsel akademinin de asil bir mensubu olarak, böylesi, yani hayatın anlamı gibi soruları şiddetle görmezden gelmiştim. Çoğu akranım gibi bende, zaten er ya da geç varoluşsal kaygılarla ilgili meseleleri bir gün ele hallederim diyerek bir kenara itmiştim. Hayatın anlamının, toplumumuzun en üretkenleri tarafından üzerinde fazla mesai yapılmasına gerek olmayan bir şey olduğu şeklinde mesajlara maruz kalmıştım. Veyahut bu mesele üzerine düşünmemiz gerekiyorsa da, varoluşumuzun bir anlamı olmadığını kabul etmeliydik!: Eh, o halde bu mesele üzerine endişelenmeyi bir kenara bırakmak ve iş bulmak gerekiyordu! (İlla iş olmak zorunda değil, bir hobi edinin! Arkadaş bulun! Veya Çocuk yapıp büyütün!)

Psikoloji biliminde doktora yapmak için öncelikle yüksek lisans eğitimi aldım, ardından ise prestijli bir Kanada üniversitesinde psikoloji profesörü oldum. Hayatımın büyük bir kısmını yüksek lisans öğrencilerini yetiştirmeye, lisans öğrencilerine ders vermeye, fon ve hibelere başvurmaya ve elde ettiğimiz araştırma bulgularımı yayınlamaya adadım. Yaşam boyunca devam edecek prestijli ve iyi maaşlı bir işin garantisi anlamına gelen tenure unvanını (kalıcı ve ayrıcalıklı akademik kadro) aldım. İşte tam bu dönemde, yaşamım boyunca çabaladığım her şeyi yapılacaklar listesinden çıkarmış olarak 40 yaşına girecek olabilmem ihtimalini düşününce, bir şeylerin eksik olduğunun farkında vardım.

Ansızın, varoluşumun anlamsızlığı üzerine düşünmeden edemez bir halde buldum kendimi. Çoğumuzun bildiği “Niçin buradayız?” şeklindeki o büyük soru kendini gösterdiğinde, her ne kadar birçok insan için apaçık bir anlam kaynağı olan dini inanç benim için seçenekler arasında yer almıyordu. Bir bilim insanı olarak her zaman için materyalizmin buyruklarına göre hareket etmiştim: Bu merkezi bilimsel ilkeye göre, önemli ve asli olan her şey ölçülebilirdir (yani niceliksel olarak ele alınabilirdir). Materyalizm, akıllı telefonlardan tutun da hastalıklara karşı geliştirdiğimiz aşılara kadar medeniyetimizin son birkaç yüzyılda biriktirdiği sayısız bilimsel ilerlemenin baş mimarıdır. Ki metaryalizm bununla da kalmayıp doğaüstü bir güç olan tanrının tüm bu gösterinin yönetmeni olma olasılığına da açıkça ket vurmuştur.

Aslına bakarsanız bilimin beni büyüleyen en önemli özelliklerinden biri sağlam temelli bir mantığa dayanması ve rasyonaliteye başvurmasıydı. Bilimsel sicilimin kemiklerime kadar aşıladığı eleştirel düşünme yetisini terk etmeyi (veya en azından bir kenara itmeyi) gerektiren bir anlam kaynağı aramak hiç bir zaman ilgimi çekmedi. Buna rağmen, orta yaşlarıma geldiğimde bilimin katı materyalizminin beni mahvettiğini fark ettim.

Gerçek şu ki, insanlar yaşamlarındaki anlam deneyimine (yani anlamı duyumsamaya) gereksinim duyarlar. Login George ve Crystal Park adlı psikologların yaptığı çalışmalara göre söz konusu bu anlamın üç çeşidi vardır:

  • Bunlar ilki; “tutarlılık” veya deneyimlediğimiz şeylerin akla yatkın/mantıklı olduğudur, ki bu, bir sonraki adımda ne olacağını anlayıp tahmin edebileceğimiz hissiyatına dayalı bir anlam türüdür. Örneğin gökyüzünde kara bulutların yağmur yağacağı anlamına gelmesi gibi bir şey. (Tutarlılıktan yoksun olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak için herhangi bir David Lynch filmi izleyin).
  • İkincisi, bir amaca sahip olmanın getirdiği anlamdır veyahut kariyer yapmak, evlenmek veya aile kurmak gibi; zanaat geliştirmek olan çömlekçilik yapmak veya fırıncı olmak gibi; veya toplumun bir yöneticisi veya başka türden değerli bir üyesi olmak gibi hayatınızda önemli bir şey yaptığınızı hissetmektir.
  • Ve son olarak üçüncüsü ise, varoluşsal açıdan (varoluşsal önem-değer) anlam duygusudur: yaşamınızın büyük bir resimde önemli bir yeri olduğu veya var oluşunuzun evren için sahiden de mühim olduğu inancı gibi.

Birçok seküler Batılı, aynı benim akademik kariyerim boyunca yaptığım gibi, buradaki ilk iki anlam türünü yakalayabiliyor. Fakat üçüncü anlam biçimi, Tanrı’ya inanmayan ama insanların genlerimizin çoğalma arzusunun sonucu oluşan karmaşık molekül makinelerinden ibaret olduğunu savunan evrimsel ilkeye inanan bizler için sahici bir problem anlamına geliyor. Öğrencim ile ben, henüz yayınlanmamış yeni bir çalışmamızda, araştırmamıza katılanların bilimsel materyalizmin temel iddialarını (örneğin tek gerçekliğin fiziksel ve maddi gerçeklik olduğu iddiası) ne kadar güçlü bir şekilde benimserlerse, kendi yaşamlarının evren açısından önemli olduğunu o kadar daha az hissettiklerini keşfettik.

Fakat bu söylediğimizden daha tartışmalı olan bir şey daha var: Vlad Costin ve Vivian Vignoles tarafından yapılan bir araştırmaya göre varoluşsal önem, anlamlı bir yaşam için gerekli olan üç bileşenden herhangi biri değil; aslında en önemli olanı. Yaşamlarını tutarlı ve amaçlı hissetmelerine rağmen evren ile alakasız olarak duyumsayan insanların yaşamlarını bir bütün olarak anlamlı olduğuna inanma olasılıkları; tutarlılık ve amaçlılık noksan olsa bile yaşamlarının varoluşsal açıdan önemli olduğu düşünen insanlara kıyasla daha düşüktür.

Varoluşsal anlamlılık, bizim gibi Tanrı’ya inanmayanlar açısından gerçek bir problem teşkil eder.

Hayatımın büyük bölümünde takip ettiğim bilimsel bakış açısı bu durumun kötü şans olduğunu söylüyor: Çünkü rasgelelik (rastgele şans) ve doğal seçilimle şekillenen bir dünyada elimizde olan yalnızca tutarlılık ve amaçlılık. Gerçeklerle yüzleşmekten, yaşamın içsel bir değeri olmadığını kabul etmekten ve sakin kalıp yola devam etmekten başka bir seçenek yok.

Tüm bunlara rağmen, son zamanlarda, bize insan hayatının o kadar da ayrıcalıklı bir önemi olmadığını söyleyen bilimin gerçekten bilim olup olmadığını sorgulamaya başladım. Dostum ve iş arkadaşım Ari Makridakis ile yaptığımız sohbetler sayesinde hayatın anlamına yönelik böylesi bir nihilist mesajın bilimden (yani bilimsel yöntemle edinilen devasa ampirik verilerden) değil de bilimcilikten (yani bilimi meydana getiren bilgiler ile yöntemler kuşatmak için son birkaç yüzyılda inşa edilmiş olan dogma ve inançlar kümesinden) geldiğini artık kabul ediyorum.

Bu söylediğimin oldukça cesur bir iddia olduğunu biliyorum, bilhassa bir bilim insanı tarafından dile getirildiği için. Fakat tanıdığım çoğu bilim insanı, sözünü ettiğim bu varsayımın (nihilist mesajın içerdiği varsayım) kaynağının tam olarak neresi olduğunu bile sormadan evrenin anlamdan yoksun olduğu kabulleniyor. Bu meseleyi daha iyi incelemek için öncelikle, modern bilimin “babası” olarak kabul edilen Sir Francis Bacon (1561-1626) ile yola koyulmamız gerek. Her ne kadar döneminin neredeyse tüm Avrupalıları gibi o da yaşamın Tanrı tarafından yaratıldığı için önemli olduğuna yürekten inansa dahi, Bacon bilimsel yöntemi, “anlamlılık-anlamsızlık” gibi maddi olmayan herhangi bir şeyin aslına yönelik soruları yanıtlamak için geliştirmemişti. Hayır, Bacon kendi gündemini zaten açıkça ortaya koymuştu: Doğa kontrol etmek, fethetmek ve öngörebilmek için.

Bununla birlikte, Bacon’ın fetih politikası yalnızca doğa ile sınırlı kalmamış, doğa gibi yabani olduklarını düşündüğü insanlara, yani ‘cadı’ olarak adlandırdığı kadınlara kadar uzanmıştır. Bacon, İngiltere’nin başsavcısı olarak yüzlerce cadılık davasına başkanlık etmiş ve masumlar gözlerinin önünde işkence görüp öldürülürken sakin sakin mevcut kanunları takip etmiştir. Bacon’a göre bu kadınlar doğal değildi; o, bilimsel yöntemi yalnızca insanların doğal dünyaya hakim olabilmesi için değil, aynı zamanda erkeklerin de toplumsal hayata hakim olabilmesi için de geliştirmişti. Burada sözünü ettiğimiz “kontrol” kelimesi, benim her zaman için bilimle en kolay ilişkilendirebildiğim kelime olan “anlamak”tan farklıdır. Bacon’a göre, doğadaki örüntülerin niçin var olduklarını anlamak önemli değildi; önemli olan tek şey vardı o da bu örüntüleri ön görmek ve fethetmek için olabildiğince doğru bir şekilde ölçmekti.

Doğanın örüntülerinin nasıl işlediğini doğru bir şekilde kavrama karşılığında, söz konusu bu örüntülerin niçin var olduğuna dair soru sormamayı kabul ettik aslında.

Daha sonraki yüzyıllardaysa bilimin ölçüm ve kontrole odaklanmasının sunduğu devasa öngörü gücü, birçok bilim insanının “niçin”e dayalı (veya nedene dayalı) soruları önemsiz görmesine sebep oldu. Fakat varoluşsal değer ve anlam tam da bu “niçin”e dayalı soruları sormayı gerektirir. Bir yere ait olup olmadığımızı veya bir bütünün parçası olup olmadığımızı bilmek için niçin burada olduğumuzu sormamız gerek. Fakat biz bunun yerine, uzun zaman önce, doğanın örüntülerinin nasıl işlediğine yönelik uçsuz bucaksız doğruluktaki bir kavrayışa sahip olma karşılığında, bu örüntülerin niçin var olduğunu sormamayı kabul ettik. Bugüne baktığımızda artı dünya üzerinde Bacon’ın bile hayal edemeyeceği kadar fazla bir kontrole sahibiz, bu kontrol gücüne erişmenin bedeli ise içsel anlamlılığı bulma olasılığından vazgeçmek oldu. Tanıdığım çoğu bilim insanı, varoluşumuzun bir nedeni olmadığını düşünüyor.

Evreni anlamaya yönelik birincil ve ana aracımızın ne olduğunun (bilimsel yöntem), bir kadının kazığa bağlanıp yakılıp yakılmamasının doğru olup olmadığını belirlemek için boğulma testini kullanan bir adam olan Bacon’dan gelmesi oldukça ironik. En azından bu basit tarihsel olgu bile, Bacon’ın geliştirdiği indirgemeci ampirizm anlayışının gerçeğe ulaşmanın tek yolu olup olmadığını sorgulamaya teşvik etti beni.

Elimizde başka türden nasıl seçenekler olduğunu kestirebilmek için öncelikle bilimin çoğumuzun varsaydığı gibi yalnızca olgular setinden ibaret olmadığını kabul etmemiz gerek. Bacon’ın bilim anlayışı, aynı zamanda, daha önce sözünü ettiğimiz bilimciliğin felsefi çerçevesine dayalı bir dünya görüşüdür; yani bu temalar üzerine inşa edilmiştir. Bilimcilik, benim de yaşamımın büyük bir bölümünde nihai bir gerçek olarak kabul ettiğim materyalizmin katı bir biçiminin doğru olduğu konusunda ısrarcıdır; fakat bu görüş hiçbir zaman kanıtlanmamıştır ve gerçekliğin doğasına yönelik en sağlam bilimsel kanıtlarımız tarafından da büyük ölçüde reddedilmiştir (yalnızca bir bir örnek vermem gerekirse: Albert Einstein’ın bugün ampirik olarak da desteklenen yerel-olmama ilkesi, elektronların düzenli olarak maddi açıdan açıklanamayan şekillerde davrandığını göstermektedir). Sözünü ettiğim bu gerçeği kabul etmek şu soruyu da beraberinde getirmektedir: Hem bilimsel bilgiyi muhafaza etmeye çalışıp hem de evrenin hakiki anlamını ortaya çıkarmak için ona başvururken bilimciliğin dogmalarından sıyrılmanın bir yolu mümkün mü? Ben bu sorunun yanıtının, tüm organizmaların içindeki ve birbirleri arasındaki bağlantıları anlamaya yönelik bilimsel bir yaklaşım olan sistemler teorisinde bulunabileceğimize inanıyorum.

1970’li yıllarda aralarında antropolog Gregory Bateson‘un da bulunduğu bir grup düşünür tarafından geliştirilen sistemler teorisi, modellerin/örüntülerin de nesneler kadar temel ve gerçek olduğunu iddia etmektedir. Bateson’ın bu yaklaşımına göre hücreler, fırtınalar, ekosistemler ve aileler (bunların her biri maddi temelleri açısından birbirinden oldukça farklıdır) aynı modellere/örüntülere ve içsel geri bildirim döngülerine (sistemlerine) göre işlev görmektedir. Sözünü ettiğimiz bu kompleks yapılı sistemlerin her biri hem temel maddi bileşenler (bir hücre için bu moleküllerdir) hem de maddi olmayan çalışma-örgütlenme modelleri içerir. Bilimcilik’in durduğu yerden bakıldığında, bu sistemlerin maddi bileşenleri gerçektir; fakat bu maddi bileşenlerle ilişkili örüntüler yalnızca madde ve enerji gibi gerçek şeyleri anlamlandırmak için kullandığımız kavramsal araç-gereçten ibarettir. Ancak niçin böylesi bir ayrım yapıyoruz ki; söz konusu bu ayrımı yapmak için (materyalizmin gerektirdiği varsayımları bir kenara bırakırsa) hiçbir sebep yoktur.

Sistemler teorisi, bilimin penceresini modeller/örüntüleri de kapsayacak şekilde genişletmemiz gerektiğini iddia ediyor; ki ben de bu geniş çerçeveli bakış açısı sayesinde de anlam dediğimiz şeyin tekrar ele alınabileceğine inanıyorum. Anlam dediğimiz şey tümüyle bağlantılarla ilişkilidir: bir şeyin anlamını belirlemek için hangi kelimeler, hangi şeylerle veya sembollerle bağlantı içinde olduğuna bakmalıyız. Aynı şekilde, varoluşsal anlamdan söz ettiğimizde de evrenle olan bağlantımızdan bahsediyoruz demektir. Şayet her bir insanı, hayvanı, bitkiyi ve doğal dünyanın diğer maddi parçalarını birbirine bağlayan örüntüler sözünü ettiğimiz bu şeyler kadar gerçekse, o halde benim (ve sizin) hayatınız da önemli olmalıdır. Çünkü bizler dünyanın olmazsa olmaz parçalarıyız ve dağlarla, denizlerle ve yıldızlarla olan bağlantılarımız kozmosu oluşturan gerçek öğelerdir. Elbette her birimiz evrenin var olmaya devam etmesi için illaki gerekli olmak zorunda olmayabiliriz; fakat hayatlarımız yine onun anlamlı parçalarıdır: tıpkı her bir hücremizin, sürekli bir biçimde büyüyüp gelişen, çürüyen ve sonra yeniden oluşma süreci içinde var olurken dahi bedenimizin anlamlı bir parçası olması gibi.

Sistemler teorisine dayalı bir dünya görüşünü benimsemek, bilimciliğin bize dayattığı kültürel söylemi elimizin tersiyle bir kenara itmeyi gerektirir; ki bu hiç de kolay bir şey değildir fakat bunu yapmanın hayatınızı değiştireceğine inanıyorum. Okyanusa olan tutkumun veya ormanda yaptığım bir yürüyüşten duyduğum huşu hissinin bilimsel sebepleri olduğunu bilmek doğal dünya ile olan bağlarımı, kızım ve eşimle olan bağlarım kadar gerçek ve anlamlı kılıyor benim için. Tıpkı eşim ve kızım ile olan bağlarımın bir aile sistemi oluşturması gibi ağaçlarla, okyanusla ve dağlarla olan bağlarım da esasında evrenin sistemini oluşturuyor.

Buraya değin sizinle paylaştığım bu anlayış materyalizmin varsaydığı ve teşvik ettiği anlayıştan çok daha farklıdır; fakat bilimsel açıdan bakarsak onunla aynı derecede geçerlidir. Geçerli olup olmamayı bir yana bırakalım; sistemler teorisini benimsemek için elimizde başka güçlü gerekçeler de var. Bacon’ın geliştirdiği bilimcilik anlayışı evrenimizin büyüsünü bozmaya çalıştı ama onun yok ettiği ‘cadılar’ zaten %100 haksızdı diyemeyiz. Doğal dünya harikalar ve kendi apaçık gösteren büyülü anların var olduğu bir yerdir; ve biz yalnızca bu dünyada yaşamakla kalmıyoruz aynı zaman bu dünyanın ayrılmaz bir parçasıyız da.

Bunu bilmek ve bunun farkında olmak, yaklaşık 10 yıl önce yaşadığım anlam krizinden çıkmamı mümkün kıldı. Ben artık kadro aldığım dönemki gibi varoluşsal kaygıları olan katı bir materyalist değilim. Artık bir ormanda veya yatak odamın penceresinden yıldızlara baktığımda ortaya çıkan o merak ve yakınlık hissiyatında, sahici ve mantıklı bir anlam olasılığı görüyorum. Böylesi anlarda yaşadıklarımın kendime anlatıp durduğum bir hikaye olmadığını; biyolojik kökenlerim ve diğer bağlantılı olduklarımla gerçek bir paydaşlık/birliktelik anlamına geldiğini biliyorum. O an hissettiğim şey, daha büyük bir sistem içindeki varoluşum aslında. Ve tabi ki de bu sistemin olmaz olmaz bir parçası olarak benim hayatın oldukça anlamlı ve önemli.


Jessica Tracy – “You can be a materialist and find meaning in the universe“, (Erişim Tarihi: 20.02.2024)

Çevirmen: Taner beyter

3 Yorum

  1. Sistem teorisi bana Türker Kılıç hocanın Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık kavramlarını anımsattı. Büyük bir sistemin “ayrı” bir parçası değil, sadece bir parçasıyız. Bir harmoninin ortasındayız ve onun nedeni değil küçük bir parçasıyız. Spinoza da doğa/Tanrı kavramı ile bu görüşü destekler.

  2. Dün yediğim balıktan ve taze sarımsaktan çok farklı olduğumuzu düşünmüyorum. Bugün asfaltın ortasında karşıya geçmeye çalışan kamplumbağadan da. Her canlı kendince yaşayıp ölüyor. Milyonlarcası tamamen yok olmuş. Bizler ve gördüklerimiz de yok olacaklar. Yok olan yıldızlar gibi. Bunlara anlam yüklemeye kalkmak; adına peygamber dediğimiz yalancılardan (bizi allah gönderdi, görevlendirdi palavrası) farksız olmamız anlamına gelir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Annemi Kaybettikten Sonra Bir Ortaçağ Endülüs Öyküsünde Teselli Buldum – Veronica Menaldi

Sonraki Gönderi

Schopenhauer’ın İyimserliği – Onur Aktaş & Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü