Sosyal Epistemoloji – Cailin O’Connor & Alvin Goldman (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

//
81 Okunma
Okunma süresi: 72 Dakika

Önsöz

Bir şeyi bilmek ne demektir? Anılarınızın gerçek olduğunu bilmek, Tanrı’nın var olduğunu bilmek, şu an bu yazıyı okuduğunuzu bilmek, arkadaşınızın size borcu olduğunu bilmek veya şu an bir bilgisayar oyunu karakteri olmadığınızı bilmek: Bunları nasıl bilirsiniz? Bu sorular hala epistemik olarak değerini koruyor ancak onlara yenilerini de eklemeye başladık. Bilmek diğer bilenler ile nasıl bir ilişki içindedir? Bilmenin toplumsal arka planında neler vardır? Biliyor olmak ile epistemik-topluluklara dâhil olmak arasındaki ilişki nedir? İnançlarımız nasıl oluşur ve nasıl yayılır? Bu sorulara başka örnekler de eklenebilir.

Bilindiği üzere “nasıl bileceğimiz”, Platon’dan Descartes’e kadar felsefenin bir şekilde gündeminde olmuş önemli bir sorudur. Bilhassa Aydınlanma düşünürleri için bu soru epey önemliydi; özellikle de Kant, Locke ve Descartes gibi düşünürlerinin yaklaşımlarında “bilmek” merkezi bir konumdaydı. Ama son yıllarda “bilmeye” ilişkin sorularımızı ve bununla ilişkili olarak da bilme pozisyonlarımızı sorguladık ve yeni bilme teorileri geliştirdik.

Kısaca bir hatırlamak gerekirse; Gettier’in 1963 yılında kaleme aldığı ünlü metni içselcilik-dışsalcılık tartışmaları çevresinde kümelenen birçok epistemolojik teorinin doğmasına katkı sağlamıştır. Quine’ın Doğallaştırılmış Epistemoloji yaklaşımı, Plantinga’nın Reformcu Epistemoloji’si, Sosa ve Zagzebski’nin Erdem Epistemolojisi ve Feminist Epistemoloji yaklaşımlarını da gözden kaçırmaksızın bunlar arasında Güvenilircilik, Doğruluğu Takip Etme, Uygun İşlevselcilik Kuramı sayılabilir. Bu yaklaşımlar gerek kendi özgünlükleri gerekse içlerinden bazılarının Gettier Problemi’ne odaklanması ile çağdaş epistemolojinin yönünü belirlemişlerdir. Fakat Sosyal Epistemoloji’nin kısa ve yoğun tarihi biraz daha farklı bir rotaya işaret ediyor gibi görünüyor.

Belirtmekte de fayda var ki Sosyal Epistemoloji adlı alanın çehresi yakın zamanda da hem disiplin içinden hem de disiplin dışından ciddi bir şekilde etkilenmiştir. Bilhassa Feminist Epistemoloji’nin doğuşu, Erdem Epistemolojisi’nin değerlendirme ve eleştirileri ile Doğallaştırılmış Epistemoloji yaklaşımının yarattığı kısmi basınç bu alana dair disiplin içi etkinin geldiği yerler olarak görülebilir. Sosyoloji, Psikoloji, Bilişsel Bilimler ve Siyaset Bilimi gibi diğer disiplinleri ise disiplin dışı etki kaynakları olarak gösterebiliriz. (birazdan bahsedeğimiz üzere bunların yanı sıra Bayesci Epistemoloji ve Oyun Teorisi’nin de etkisini görmezden gelmemek gerekiyor). Bu haliyle Sosyal Epistemoloji’nin epey çok ve farklı bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz.

Bilginin toplumsal dolaşımı ve bireyler arası ilişkiler arasındaki pozisyonu çağdaş tartışmaların ana tartışma konularından birini oluşturur. Demin bahsettiğimiz, Descartes ile başlayan ve Aydınlanma Dönemi’nin en ciddi konu başlıklarından biri olan bilginin doğası ve imkânı konusu, sosyal epistemoloji tarafından toplumdan yalıtık olmak ve bireysel bir mekanizmaya indirgenmek ile eleştirilmiştir. Açıktır ki Descartes’in projesi bir anlamda başarısız olmuştur; bilgi, bilen öznenin sahip olduğu “evrensel ve mekanik” bir bilişsel makineyi anlamak yoluyla daha iyi kavranılabilir hale gelmemiştir. Çünkü bilgi başka bir yönüyle bilenler-arasında doğar, dolaşır, hareket eder ve dil ile beraber taşınarak bazen yönlendirilip bazen bastırılır. Yani bilen öznenin onu nasıl ürettiğinin toplumsal bir arka planının olmasına ek olarak o, diğer bilenlerle ilişkili olan özerk ve toplumsal bir var oluşa da sahiptir.

Şüphesiz ki Descartes ile başlayan ve Temelselcilik olarak adlandırılan proje, birazdan okumaya başlayacağınız metnin bir diğer yazarı olan Alvin Goldman tarafından (bu çeviri metin iki kişi tarafından kaleme alınmıştır) bireysel epistemoloji olarak tanımlanırken önemli bir noktaya da işaret edilmekteydi. İnsanların inançlarını, epistemik bir karşılıklı ilişki içinde nasıl edindiği, inançların nasıl oluştuğu, nasıl bir yapıda var olduğu gibi konuların yanı sıra; epistemolojinin temel unsurları olarak görülen doğruluk, inanç, gerekçelendirme gibi kavramlar ile tanıklık, duyu verisi, muhakeme, iç görü vb. temel kaynakların epistemik işlevi üzerine daha çok odaklanmamız gerekiyor. Elbette bu odaklanma çabası Gettier Problemi, İçselcilik-Dışsalcılık tartışmaları veya diğer çağdaş tartışmaları görmezden gelmemizi gerektirmez. Ancak öyle görülüyor ki felsefenin temel disiplinlerinden biri olan epistemoloji son 20-30 yıl içinde çok ciddi bir kabuk değişimi yaşamıştır. Artık “bilmeyi-bilmenin” ötesine geçerek “bilmeyi-beraberce bilme” üzerinde durduğumuza inanıyorum.

İnançlarımızın toplumsal kurumlar ile beraber mevcut ilişkiler ağındaki işlevini, bazen demokrasi başlığı bazen komplo teorileri ile beraber incelememiz mümkün. Bazen ise inançlarımızın nasıl bir epistemik ağ içerisinde dolaştığına odaklanarak bir YouTube kanalının nasıl popüler hale geldiğini, dolandırıcılık yapan kişilerin bunu nasıl başardığını, kanaat önderlerinin kendilerini nasıl da güvenilir bir pozisyona bürüdüklerini, politikacıların güvenilirliğine dair inançlarımızın nasıl oluştuğunu, komplo teorileri gibi yanlış inanç çıktılarının nasıl yayıldığını veya bunlara benzer konuları (Bayesçi yaklaşımında yardımı ile) daha yakından inceleme imkânımız var. Bunu yaparken matematiksel modellemeler ve Oyun Teorisi gibi yaklaşımlardan da faydalanıyoruz.

Demin bahsettiğimiz kabuk değişimi bir anlamda oldukça ilginç tartışmalara kapı açtığı için olumlu olarak da görülebilir ve belki de bu, “pratik/uygulamalı epistemoloji” adının daha makul olduğu bir çalışma alanının doğmuş olacağını gösterebilir. Ancak diğer yandan şüphecilik ve epistemik-mantık tartışmalarının da epistemik önemi üzerinde durmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Tüm bu tartışmalar gösteriyor ki, “bilme”nin bizzat kendisi de çağa ayak uyduruyor. Bugün bilgi, epistemik topluluklar içinde, çoğu zaman düşük bilişsel emek-faaliyet ile teşvik edilerek online bir yatakta akış gösteriyor. Epistemologlar olarak bu gerçekliğe gözlerimizi kapayamayız; ki Sosyal Epistemoloji de bu gerçekliği analiz etme ve pratik ödevler çıkarma konusunda üzerine düşenleri yapmaya başladı gibi duruyor. Öyle görülüyor ki yalan haberler, sosyal medya politikaları, bilimsel toplulukların işleyişi ve bazı istismar suçlarının doğrudan epistemik bir arka planı olduğunu fark etmemiz önemlidir. Epistemoloji bu türden toplumsal problem ve durumlara yüzünü dönerek bir anlamda felsefenin toplumsal olan ile ilişkisinin hala canlı olduğunu göstermektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, halihazırda pandemi günlerindeyiz; insanlar gerek örgün eğitim gerek iş hayatı gerekse gündelik hayatta başkalarının inançları ve bilgi iddialarına hiç olmadığı kadar daha muhtaç görünüyor ve belki de bazı inançlara maruz kalıyor. Sosyal Epistemoloji’nin bize sunacağı fırsatlara tam olarak da bu günlerde epey (ve acil) ihtiyacımız olabilir.

Ve asıl dikkat çekici olan şeylerden biri de bu çalışma alanı (sosyal epistemoloji) bir yanıyla, bir dönem, böylesi toplumsal olgu ve durumlara duyarsız kalıp “sandalye felsefesi” olmak ile suçlanan analitik felsefe geleneği içinde doğup büyümüştür. Sosyal Epistemoloji gibi günümüzdeki epistemoloji tartışmalarını oldukça domine eden bir yaklaşımın analitik felsefenin toplumsal bağının canlı tutulmasına da katkısı olduğunu düşünüyorum. (Elbette yazı içerisinde okuyacağınız gibi Kıta felsefesi ve Postmodern felsefi yaklaşımlar ile organik bir ilişki içinde olarak.) Son olarak bu tespit, meta-felsefe literatürümüzü güncellememiz gerektiğini gösteriyor olabilir.

Bu çevirinin, Türkçe felsefe ve epistemoloji literatürü açısından eşsiz bir katkı olacağını düşünüyorum. Hem online Türkçe felsefe literatüründeki en geniş kapsamlı sosyal epistemoloji çalışmalarından biri olan bu yazıyı çevirmek hem de Alvin Goldman gibi bir filozof ve epistemoloğun katkı sağladığı bir metni dilimize kazandırmak ve onun sesi olmak ayrı bir mutluluk kaynağıdır benim için. Çevirinin niteliği ve anlaşılabilirliğine dair sunduğu eşsiz katkılar için Beyza Nur Doğan’a teşekkür ederim. O halde başlayalım; iyi okumalar!

Taner Beyter


Yakın zamana dek epistemoloji, gerekçelendirilmiş inanç ve bilgi çalışmalarına odaklanması itibariyle büyük ölçüde bireyseldi. Buradaki vurgu, bireylerin kanısal (doksastik) tutumlarını (inançlarını ve inançsızlıklarını) onların sosyal çevrelerinden soyutlayarak değerlendirmek üzerine kuruluydu. (Ç.N.: Doxa: bilgi olmayan, sanı/kanaat/kanı şeklinde dilimize çevirebileceğimiz, bilgi statüsünde olmayan inançları ifade etmek için kullanılan bir terim. Antik Yunan felsefesinde ve Platon’un metinlerinde sık sık kullanılır. Platon kanı (doksa) ile bilgi arasında ayrım yapma konusunda dikkatli bir filozoftu.) Sosyal epistemoloji, sosyal etkileşimler ve sistemlerin epistemik etkilerini inceleyerek bu dengesizliği (Ç.N.: bilen özneyi çevresinden yalıtık tutan bireysel epistemolojinin dengesizliğini) düzeltmeye çalışır. Giriş yaptıktan ve disiplinin tarihçesini 1. ve 3. bölümlerde inceledikten sonra, 3. bölümde sosyal epistemolojideki ana konuları tartışarak devam edeceğiz. Bu tartışmalar, diğer tartışmaların yanı sıra tanıklık, akran anlaşmazlığı ve yargı oluşumunu içermektedir. 4. bölüm, sosyal epistemolojideki temel konuları ele almak için biçimsel yöntemler kullanan yeni yaklaşımların yanı sıra, tıpkı bilimde de olduğu gibi epistemik toplulukların işleyişi hakkında daha geniş sorulara eğiliyor. 5. Bölümde ise kısaca sosyal epistemoloji ve demokratik toplumların düzgün işleyişi ile ilgili sorulara yöneliyoruz.

  • 1. Sosyal Epistemoloji Nedir?
  • 2. Sosyal Epistemoloji Alanına Biçim Vermek
  • 3. Sosyal Epistemolojideki Temel Başlıklar
    • 3.1. Tanıklık
    • 3.2. Akran Anlaşmazlığı
    • 3. 3. Kolektif Failler Epistemolojisi
    • 3.4. Yargı Oluşumu
    • 3.5 Grup Gerekçelendirmesi
    • 3.6 Uzmanları Belirlemek: Uygulamalı Bir Sosyal Epistemoloji Örneği
  • 4. Sosyal Epistemolojiye Yönelik Formel Yaklaşımlar
    • 4.1. Toplumsal Alanda Formel Epistemoloji
  • 4.2. Güven/İtimat Ekonomisi
  • 4.3 Ağ Epistemolojisi Modelleri
    • 4.4 Epistemik Topluluklarda Çeşitliliğin Modellenmesi
  • 5. Sosyal Epistemoloji ve Toplum
    • 5.1 Demokrasi Peşinde Hakikat-Arayışı
    • 5.2 İnternetteki Bilgi Kirliliği
    • 5.3 Ahlaki Sosyal Epistemoloji
  • Bibliyografi
  • Akademik Araçlar
  • Diğer İnternet Kaynakları
  • Bağlantılı Diğer İçerikler

1. Sosyal Epistemoloji Nedir?

Bu girdide ele aldığımız konu olarak “Sosyal Epistemoloji” ifadesi ile neyi kast ediyoruz?

Sosyal epistemoloji kendine özgü karakterini, “bireysel” epistemoloji olarak adlandırılabilecek şeyin tam karşısında konumlanarak edinir. Genel olarak epistemoloji, insanların neyin doğru olduğu nasıl belirleyecekleri veya seçili konudaki meselelerin doğruluklarını belirlemeye çalışma işini nasıl yürütecekleri ile ilgilidir. Bireysel epistemoloji söz konusu olduğunda ise gerçeği arayan kişi ya da fail, başkalarına danışmaksızın bu sorumluluğu tek başına üstlenen tek bir bireydir. Bunun aksine, sosyal epistemoloji ilk etapta insanların hakikati (neyin hakikati söz konusu olursa olsun) başkalarının yardımıyla veya onlara rağmen en iyi nasıl bulabileceği ile ilgilenen bir girişimdir. Bu disiplin, gruplar veya kolektif failler tarafından doğrunun/hakikatin elde edilmesiyle de ilgilidir.

René Descartes (1637) tarafından canlı bir örneği sunulan (Batı) epistemolojisindeki en etkili geleneğe göre standart epistemoloji, bireysel epistemoloji biçimindedir. Söz konusu bu programın amacı, epistemik faillerin şahsi bilişsel yetileri aracılığıyla farklı türden soruları sağlıklı ve makul bir şekilde nasıl ele alabileceğidir. Descartes, doğruya/hakikate ulaşmanın en umut verici yolunun kişinin bizzat kendi akıl yürütmesi olduğunu ileri sürmüştür. Geri kalan diğer soru ise kişinin bizzat kendi zihinsel içeriğinden yola çıkarak makul bireysel adım ve manevralarla doğruyu/hakikati tam olarak nasıl bulacağı ile ilgilidir. Epistemoloji tarihindeki bir diğer önemli şahsiyet, bilginin entelektüel özgüven yoluyla edinilebileceği konusunda ısrarcı olan John Locke (1690) idi. Locke’un da ifade ettiği gibi; “Birinin beyninde yüzen başka insanların fikirleri” gerçek bilgiyi teşkil edemez.

René Descartes (1596-1650)

Descartes ve Locke’un bireyselci yönelimlerinin aksine, sosyal epistemoloji, bilginin çoğu zaman başkalarından edinilebileceği biçimdeki sağduyuya dayalı fikir üzerine kuruludur. Tabi ki ana araştırmacı bahsedilen bu insanların var olduğunu tespit edemedikçe muhtemelen duyma, işitme, dil gibi bireysel yetilerin kullanımını gerektiren bu adımı atamaz. Dolayısıyla sosyal epistemoloji, epistemolojinin tamamen farklı ve bağımsız bir biçimi olarak değil, bireysel epistemolojiye dayanan bir biçim olarak anlaşılmalıdır.

Şaşırtıcı olacak ama sosyal epistemolojinin köklü veya zengin bir tarihi yoktur. Belki birkaç istisnayı kenarda tutarsak, son zamanlara dek felsefe tarafından pek de sistemli bir şekilde ele alınmamıştır. Ama modern bilimin durumu tam aksine oldukça farklıydı. Francis Bacon liderliğindeki Londra Kraliyet Cemiyeti, kabul edilen doğruların elde edilmesinde birden çok (bağımsız) gözlemcinin önemini vurgulamayı amaçlamıştı. (Giriş boyunca da göreceğiniz üzere bilim felsefesi ile sosyal epistemoloji arasında birçok önemli bağlantı mevcuttur.) Bununla birlikte felsefenin önde gelen simaları çoğunlukla kendilerini “yalnız” araştırmacılar olarak sunma eğilimdeydi; yine de birbirleriyle tartışmaktan da çekinmediler.  Ancak konu başlığı (daha sonradan anıldığı üzere) “epistemoloji” olduğu ölçüde bireysel faillerin pratikleri ve zorluklarına odaklanıldı.

2. Sosyal Epistemoloji Alanına Biçim Vermek

20. yüzyılın ortalarında sosyologların ve yapıbozumcuların, ortodoks epistemolojiyi hakikate, rasyonelliğe, yüksek doğruluk olasılığına ve/veya ana akım epistemolojinin diğer varsayılan eksikliklerine meydan okuyarak çürütmeye başladıkları, sosyal epistemolojiye biraz benzer bir hareket geliştirildi. Bruno Latour ve Steve Woolgar (1986) gibi Bilim Sosyolojisi’ndeki “Sağlam Program” üyeleri, sözüm ona, “gerçeklerin” bilim tarafından keşfedilmediğini veya açığa çıkarılmadığını, bunların “inşa edilmiş”, “oluşturulmuş” veya “kurgulanmış” olduğunu iddia ederek nesnel doğruluk ve gerçeklik kavramlarına itiraz ettiler. “Söylemin ötesinde bir maksat (nesne) yok” diye yazmışlardı;

“Nesne (amaç), söylemin organize edilişidir” (1986: 73).

Postmodernizmin benzer bir versiyonu filozof Richard Rorty (1979) tarafından ileri sürülmüştür. Rorty, geleneksel bilgi anlayışını, “temsilin doğruluğu” olarak nitelendirip reddetmiş ve onu “inancın sosyal gerekçelendirilmesi” kavramıyla değiştirmeye çalışmıştır. Kendisinin de ifade ettiği gibi, klasik “nesnel doğruluk” diye bir şey yoktur. Ona göre, (sözde) doğruya en yakın şey yalnızca “söylemi sürdürme” pratiğidir (1979: 377).

Diğer yapısöküm biçimleri de sosyal faktörlerden ilham almıştır fakat onların bilime dair nesnellik karşıtı sonuçları benimseme hususunda daha az aşırı oldukları söylenebilir. Thomas Kuhn (1962/1970), saf nesnel değerlendirmelerin rakip teoriler arasındaki anlaşmazlıkları asla çözemeyeceğini savunmuştur; bu sebeple de ona göre bilimsel inançlar sosyal faktörlerden etkileniyor olmalıdır. Benzer şekilde, Michel Foucault, sözde bilgi arayışlarının güç (iktidar) ve sosyal otorite arayışları tarafından yönlendirildiğini savunarak bilgi ve bilime dair radikal bir politik görüş geliştirmiştir. (1969 [1972], 1975 [1977]).

Bu konulardaki tartışmalar “bilim savaşları” başlığı altında devam etmiştir. Bununla birlikte, hem bilim hem de felsefedeki ana akımları içinde, yukarıda bahsettiğimiz görüşler genellikle akıldışı biçimde radikal oldukları gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu, sosyal faktörlerin bilim ve felsefedeki durumuna dair hiçbir ders alınmadığı anlamına gelmiyordu; ancak bu tartışmalar, kültürel inançların ve önyargıların bilginin yaratımı ve üretimindeki rolü hakkında önemli bir fikir vermiştir. Tüm bunlarla beraber bu girişin geri kalanında inceleyeceğimiz şey, sosyal epistemolojinin ana akım epistemolojinin yeni bir dalını veya alanını nasıl yarattı olacaktır. Epistemolojinin bu “uzantısı”na göre, sosyal faktörler geleneksel doğruluk-odaklı epistemolojiye genişleyen ve güncellenen yeni problemlere dair yeni teknikler, yeni metodolojiler sunarak ona büyük katkılar sağlayabilir. Fakat bu türden faktörler, doğruluk ve yanlışlık ile bilgi ve hata kavramlarının altını çizmez. Modern sosyal epistemoloji, yukarıda altı çizilen doğruya erişme temalarından keskin bir şekilde uzaklaşarak geleneksel epistemolojide köklü bir sürekliliği olan önerileri daha ileriye taşımak için inşa edilmiştir. Sosyal epistemoloji, sosyal faktörlerin ve pratiklerin, gerekçelendirilmiş inanç, rasyonel inanç vb. türden doğruluğu elde etme ve diğer epistemik amaçlarımıza kaçınılmaz bir biçimde müdahale ettiği veya onları tehdit ettiğini düşünmek için bir sebep görmez. Aslında, belirli türden sosyal faktörlerin veya sosyal etkileşimlerin doğruluğu elde etmeye yönelik tehdit oluşturduğu tespit edilebilir durumlar (ele alacağımız gibi) söz konusu olabilir. Ama diğer yandan, bunun tam aksine, iyi ve sağlam bir sosyal örgütlenme doğruluğu edinme olasılıklarını da arttırabilir.

Bu farklı türden durumlara dair genel bir bakış, Alvin Goldman tarafından Sosyal Dünyada Bilgi (Knowledge in a Social World) (1999) adlı geniş kapsamlı bir monografide geliştirilmiştir. Söz konusu bu kitap, doğruluğa dair postmodernist saldırılar ile doğruya erişebilme olasılıklarını eleştiren daha önce bahsettiğimiz birkaç makaleden ortaya çıkmıştır. Kitap, argümanlar (Goldman 1994), konuşma özgürlüğü (Goldman ve Cox 1996) ve bilimsel araştırma (Goldman 1987) üzerine tartışmaları içerir. Genel olarak benzer eğilimlere sahip diğer katkılar arasında C.A.J. Coady’nin “Tanıklık” (Testimony) (1992), Edward Craig’in “Bilgi ve Doğa Durumu” (Knowledge and the State of Nature) (1990) ile Philip Kitcher’in “Bilişsel Emeğin Dağılımı” (The Division of Cognitive Labor) (1990) ve “Bilimin Gelişimi” (The Advancement of Science) (1993) sayılabilir. Margaret Gilbert’ın Sosyal Gerçekler Üzerine monografisi (1989), sosyal epistemoloji adına çok önemli bir metafizik bileşen olan “çoğul öznelerin” varlığına dair etkili bir örnek sunmuştur. “Episteme Bülteni: Sosyal Epistemoloji Dergisi” (The journal Episteme: A Journal of Social Epistemology (editör Goldman), 2000 yılından başlayarak alanın gelişimine olumlu katkılar sağlamıştır. (Benzer başlığa sahip bir başka dergi olan Sosyal Epistemoloji (editör: Steve Fuller), 1988 yılına yakın bir dönemde başlamış ancak büyük ölçüde gerçeği ortaya çıkarma tartışmalarına (debunking) yönelmiştir.

3. Sosyal Epistemolojideki Temel Başlıklar

Sosyal Epistemoloji’yi incelerken, farklı türden sosyal epistemik etkinliklerin veya uygulamaların, söz konusu faillerin (veya grupların) epistemik sonuçları üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu araştırmış oluyoruz. Sosyo-epistemik pratiklerdeki hangi değişiklikler epistemik sonuçları teşvik etmekte, geliştirmekte veya engellemektedir? Sosyo-epistemik yöntemlerin ve sonuçların çeşitliliğini daha ayrıntılı bir şekilde ele almak için alandaki bazı temel konu başlıklarına bakalım.

3.1. Tanıklık

Sosyo-epistemik senaryoların birinci türü epey yaygındır: Bir birey, başka bireylerin görüşüne (veya görüşlerine) başvurarak p önermesinin gerçek değerini belirlemeye çalışır. Bu kişi, sorularını en yakınlarına iletebilir veya basılı olsun online olsun mevcut kaynaklara bakabilir. Sorularına cevaplar bulduktan sonra, söz konusu önermenin doğruluğunu değerlendirmesine yardımcı olması için söylenen şeyleri şöyle bir tartar. Bu çoğunlukla “tanıklığa dayalı” inanç olarak isimlendirilir. Tercih edilen haber kaynağı tek bir kişi bile olabilir ama tanıklık için başka bir bireye başvurma örneği, sosyal epistemoloji alanı içinde konumlanmıştır. Burada söz konusu olan ana tartışma, bilgiden ziyade gerekçelendirme açısından çerçevelenmiştir. Standart soru şöyledir: Bir dinleyici (Ç.N.: başkalarının söylem ve bilgi iddialarına erişen ve onlara maruz kalan kişi), üçüncü bir kişi, herhangi bir bilirkişi veya konuşmacı tarafından dillendirilen bir iddiaya güvenme hususunda hangi koşullar altında haklı sayılabilir? David Hume, başkalarının bize söylediklerine genellikle güvenme hakkına sahip olduğumuzu ileri sürmüştür; fakat bu hak, yalnızca daha önce başkalarından öğrendiklerimiz sayesinde ortaya çıkar. Her birimiz, bağımsız bir şekilde doğrulayamadığımız (örneğin algılarımız yoluyla doğrulayamadığımız) ama sonradan doğru olduğuna karar verdiğimiz şeylerin bize önceden söylenmiş olduğunu hatırlayabiliriz. Geçmişten gelen (hatırladığımız) bu güvenilir sicil kaydı, tanıklığın genellikle güvenilir olduğu sonucuna (tümevarım yoluyla) varmamız hususunda bize güven verir. James Van Cleve bu yaklaşımı şöyle formüle eder:

Tanıklık bize gerekçelendirilmiş bir inanç sunar… fakat kendi ışığıyla parladığı için değil, çoğunlukla diğer ışıklarımız ile beraber yeterince doğru göründüğü için. (Van Cleve 2006: 69)

Bu türden bir görüş, tanıklığa dair “indirgemecilik” olarak isimlendirilir; çünkü tanıklığın gerekçe sunma gücünü algılama, hafıza ve tümevarımsal çıkarımın birleşik güçlerine “indirger”. Daha doğrusu, bu yaklaşım genellikle küresel indirgemecilik olarak isimlendirilir çünkü tanıklığı dinleyenlerin (Ç.N.: tanıklığa başvuranların ve tanıklığa maruz kalanların), tanıklığın genel güvenilirliğine çıkarım yoluyla başvurarak belirli tanıklık örneklerine inanma konusunda haklı olduklarını savunmaktadır. Bununla beraber, küresel indirgemecilik de eleştirilere maruz kalmıştır. C.A.J. Coady, sıradan epistemik faillerin gözlemsel temelinin, tanıklığın genel olarak güvenilir olduğu sonucuna ulaşmamız için çok ince ve sınırlı olduğunu ileri sürer. Bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

[İndirgemeciliğin] gerektirdiği saha çalışması miktarı (Ç.N.: veya İndirgemecilik yapabilmek için gerekli olan toplam çalışma miktarı) gibi bir şeyi bireysel olarak yaptığımızı iddia etmek epey saçma görünüyor… Çoğumuz (hiçbirimiz) dünyayı yeni doğmuş bir bebeğin gözünden görmedik, kan dolaşımını ya da dünyanın gerçek coğrafyasını incelemedik… ne de [indirgemeciliğin] gerektiriyor gibi göründüğü çok sayıda başka gözlem yaptık. (Coady 1992: 82)

Küresel indirgemeciliğin bir alternatifi, yerel indirgemeciliktir (E. Fricker 1994). Yerel indirgemecilik, dinleyicilerin, tanıklığın genel güvenilirliğine olan inancını gerekçelendirmesini gerektirmemektedir. Bu yaklaşım yalnızca dinleyicilerin, belirli bir konuda ifadeleri olan belirli konuşmacıların bu konudaki  güvenilirliğini gerekçelendirmesi gerekir. Bu güvenilirlilik, küresel indirgemeciliğinkinden daha kolay karşılanabilir bir gerekliliktir. Yine de yerel indirgemecilik farklı bir sebepten dolayı etkili ve güçlü olabilir. Bir dinleyici olan H’nin konuşmacı olan S’ye güvenmek için yalnızca pozitif kanıtları ve gerekçelendirmeleri var ise H, S’ye güvenmekte haklı olabilir mi? Bu pek net değildir. Bir havalimanında veya tren istasyonundaysam ve spikerin giden yolcu kapısına dair (veya parkura dair) kamuya açık bir anonsunu duyarsam, bu tanıklığa olan inancım, yalnızca spikerin genel güvenilirliğine dair daha önceden kanıtım varsa mı gerekçelendirilmiş olur? Normalde belirli bir spikerin kamuya açık anonsuna dair bu türden bir kanıta sahip değilim. Ama bu türden anonslara güvenme konusunda kesinlikle haklıyımdır. Bu sorular her iki indirgemecilik türü için de göz önüne alındığında, bazı epistemologlar anti-indirgemeci tanıklığı benimserler. (Coady 1992; Burge 1993; Foley 1994; Lackey 2008). Anti-indirgemecilik, tanıklığın bizzat kendisinin temel bir kanıt veya haklılık kaynağı olduğunu savunur. Bir dinleyicinin, belirli bir konuşmacının veya genel olarak konuşmacıların güvenilirliği ve dürüstlüğüne dair ne kadar az pozitif kanıtı olursa olsun, konuşmacının söylediklerine inanmak için varsayılan (default) veya prima facie (ilk bakışta) bir güveni vardır. Tyler Burge bu konuda şöyle yazmıştır:

[Bir] kişi, doğru olarak sunulan ve kendisi için anlaşılabilir olan bir şeyi doğru kabul etme hakkına sahiptir; (tabi ki) bu şeyi doğru olarak kabul etmemek için daha güçlü sebepleri yoksa. (Burge 1993: 457)

3.2. Akran Anlaşmazlığı

Daha önceki örnekte, örtük bir şekilde dinleyicinin söz konusu konu hakkında öyle ya da böyle daha önceden sahip olduğu bir inancı olmadığını varsayılmıştı. Konuşmacının ifadesini kabul etmeden evvel dinleyicinin zihni tamamen açıktı. Şimdi farklı bir örnek türünü inceleyelim. (bu örnek David Christensen [2007] tarafından mevcut örnekten yola çıkılarak değiştirilmiştir). Farz edin ki, iki kişi belirli bir konu hakkında karşıt görüşlerle yola çıkıyor; biri p önermesine inanırken diğeri p olmayana inanıyor. Örneğimize biraz renk katmak için, Harry ve Mary adlı iki arkadaşın sabah gazetesinde anlatılan bir trafik kazası hakkında bazı kanıtlar elde ettikleri bir örnek düşünelim. Söz konusu trafik kazası olayıyla ilgili başka bir kanıt da yok diyelim. Mesela, olaya karıştığı söylenen kişilerle ilgili hiçbir arka plan bilgisi veya malumat olmasın. Fakat gazete haberini okuduktan sonra hem Harry hem de Mary bunun hakkında inançlar oluşturur. Harry gazetede anlatılan kazadan Jones’un sorumlu olduğuna inanır. Mary ise, Jones’un sorumlu olmadığına inanır. Şimdi, Harry ve Mary karşılaşıp aynı hikâyeyi okuduklarını öğrenirler ve kaza hakkındaki fikirlerini tartışırlar. Örneği daha da ilginç kılmak adına, iki arkadaşın da (bu tür konularda) birbirilerinin fikir ve yargılarına kendilerininki gibi saygı duyduğunu varsayalım. Bu, geçmişte birbirleriyle anlaşmazlığa düştüklerinde, her birinin yaklaşık %50 oranında haklı çıktığı gerçeğine dayanabilir.

Böyle bir durumda bu iki kişiye “epistemik akran” diyeceğiz. (Ç.N.: epistemik olarak birbirine denk olan iki kişi/fail) Epistemologlar, bu tür varsayımsal ve aktüel durumlarda ortaya çıkan problemler için “akran anlaşmazlığı” isimlendirmesini uygun görmüşlerdir. Problem şöyledir: bir fail, akranının karşıt bir pozisyonunda olduğunu öğrendikten sonra, yani böyle bir durum mevcut ise, söz konusu olan önermeye ilişkin ilk inancını (Ç.N.: akranı ile anlaşmazlığı düşmeden evvelki, prima facie inancını) nasıl ayarlamalı ve konumlandırmalıdır? İnancını (veya inancının direncini) akranı yönünde yani; akranının bulunduğu pozisyon lehinde (her zaman?) değiştirmeli midir? Ya da bazen kişinin kendi mevcut (ilk) inancına “sadık” kalması epistemik olarak makul görülebilir mi?

“Uzlaşımcılık”, (böyle durumlarda) inançlarımızın bir dereceye kadar değiştirilmesinin her zaman gerekli olduğu şeklinde bir yaklaşımdır; çünkü belirli türden durumlardaki epistemik faillerin, tamamen görmezden gelmek veya reddetmek yerine akranlarının inancına bir miktar itaat etmelerini gerektirir. Uzlaşmacılığın savunucuları arasında Christensen (2007), Richard Feldman (2007) ve Adam Elga (2007) yer almaktadır.

Feldman (2007), “eşsizlik tezi” olarak adlandırdığı şeye dayanarak uzlaşmacılık için teorik bir argüman ileri sürmektedir. Bu, herhangi bir p önermesi ve herhangi bir E delili için, makul bir kanısal (doksastik) tutumun, p’ye karşı sahip olunması gereken rasyonel tutum olduğu görüşüdür; buradaki olası tutumlar arasında p’ye inanmak, p’ye inanmamak ve yargılarımızı askıya almak yer alır. Feldman’ın argümanı, eğer eşsizlik teorisi doğruysa; p’ye inandığımda ve akranım p olmadığına inandığında, en azından birimizin irrasyonel bir kanaat oluşturmuş olması gerektiği şeklindedir gibi görünür. Yanlış inanç oluşturmuş biri olmadığıma inanmak adına makul bir sebebim olmadığı için tek mantıklı seçenek yargımı askıya almaktır. Fakat çok az kişi eşsizlik argümanını kabul etmektedir. Epistemik kurallar ve ilkeler gerçekten her zaman çok kesin ve bağlayıcı mıdır?

Uzlaşmacılık eleştirmenleri, bu teorinin sistemli bir epistemik gereklilik olduğunu reddetmek için bir dizi sebep ileri sürer. İlk eleştiri şöyledir: Uzlaşmacılık kendi kendini çürütüyor olabilir. Uzlaşmacılığın doğruluğu başlı başına bir tartışma konusu olduğundan dolayı, Uzlaşmacılık yanlısı biri bu tartışmayı öğrendiğinde, onun doğruluğu konusunda daha az ikna olmuş olacaktır. Size kendi gerçeğine inanmamanız gerektiğini söyleyen bir ilkede yanlış giden bir şeyler olduğundan şüphelenebilirsiniz. (Daha fazla tartışma için Christensen 2013’e bakınız.)

Thomas Kelly (2010) Uzlaşmacılığı reddetmek veya en azından her durumda geçerliliğini reddetmek için farklı bir sebep sunar. Onun argümanı şöyledir:

[Eğer] hem siz ve hem ben görüşlerimize dair önemli miktarda bulguya ulaştıysak ve sizin fikriniz bu bulguya makul bir cevapken benimki değilse; o zaman benim görüşüme ve kendi fikrinize eşit ağırlık vermek zorunda değilsinizdir. Gerçekten de bu türden durumlarda benim fikrime herhangi bir ağırlık vermeniz gerekip gerekmediği sorgulanabilir. (2010: 135)

Gerekçesi iyi veya kötü olsun, kişi her iki durumda da vardığı sonuca eşit derecede güvenebilir.  Bununla beraber Kelly şunu iddia eder: “Bu nedenle, iyi ve kötü muhakemenin sonuçlarının aynı epistemik statüye sahip olduğu sonucuna varmamalıyız.” (2010: 141). Bundan ziyade, daha iyi sebep ve gerekçeler sunan kişi, (aynı delilden yola çıkıp) daha kötü sebep ve gerekçelere sahip olan kişiden daha makul/iyi bir sonuca varabilir. Bu kişinin ilk baştaki inancına daha sıkı sarılması, onun için daha rasyonel olabilir. Bahsettiğimiz bu yaklaşım, Kelly’nin “Toplam Kanıt Yaklaşımı” olarak adlandırdığı yaklaşımdır.

3. 3. Kolektif Failler Epistemolojisi

Şimdiye dek ele alınan epistemik vakalar, birey olan epistemik faillere odaklanmaktaydı. Söz konusu bu vakaları sosyal epistemoloji başlığı altında topladık ancak inananların bizzat kendileri bir tür sosyal karaktere sahip olduklarından dolayı değil; diğer epistemik faillere güvenen veya onlara hitap eden oyuncular oldukları için. Bununla beraber tamamen farklı bir nedenden ötürü doğal olarak sosyal epistemolojiyle birlikte ele alınan başka türden vakalar da vardır.

Eylemleri, niyetleri ve inanç durumları da dâhil olmak üzere temsili durumları insan topluluklarına veya gruplarına atfetmek yaygın bir durumdur. Bu türden zincirler jürileri, panel topluluklarını, hükümetleri, meclisleri, takım ve grupları vb. şeyleri de kapsar. Kaliforniya Eyaleti’nin XYZ kimyasalının kanser sebebi olduğunu bildiği söylenebilir. Peki, bir grubun bir şeye inanması için neler gerekir? Kimileri “Toplamsal Yaklaşım” olarak adlandırılan görüşü benimsemiştir ( bir grup, üyelerinin tamamının veya tamamına yakınının bu inancı benimsemesi durumunda bir şeye inanır, örneğin, bkz. Quinton 1976:17). Bununla birlikte, Margaret Gilbert, gündelik dil kullanımında, tüm üyelerin söz konusu inancı taşıdığını varsaymadan da bir gruba bir inanç atfetmenin yaygın olduğuna işaret etmiştir. Gilbert, bu tanımlama ve kullanımın niçin kabul edilebilir olduğunu belirlemeye çalışırken, grup inancının “kolektif” bir açıklamasını geliştirip kullanır. Bu görünümü akılda tutarsak;

  • Bir G grubu, ancak ve ancak G’nin üyeleri, p’ye bir bütün olarak inanmaya ortaklaşa bağlıysa, p’ye inanır.

Ortak bağlılık ve taahhütler, grup üyelerinin tek bir p inananı(p’ye inanan tek bir kişi) gibi olmaları için lazım olan normatif gereklilikleri yaratır. Gilbert’e göre, bu şekilde davranma taahhüdü ortak bir bilgidir ve eğer grup üyeleri buna göre hareket etmezlerse akranları tarafından bunu yapmadıkları için normatif olarak sorumlu tutulabilirler (bkz. Gilbert 1987, 1989, 2004). Frederick Schmitt(1994) de, benzer şekilde, grup inancının kolektif bağlılığa dayalı bir açıklamasını sunar.

Kimileri, bu görüşlerin grup inancına uygun olmadığını ve onunla ilgili olmadığını, çünkü grup üyelerinin inanç-durumlarına değil, onların akranlarına karşı sorumluluklarına odaklandığını iddia etmiştir. Wray (2001) bu açıklamaların yerine gruba kabul edilmenin göz önüne alınması gerektiğini öne sürmektedir. Bu giriş bölümünün ilerleyen kısımlarında, bireysel inançları girdi olarak ve bazı grup inançlarını çıktı olarak inceleyen bazı açıklamalara değineceğiz. Böylece bunların, ortak taahhüt tipi görüşünden ne kadar da farklı olduğu daha açık gelecektir.

Grup inancının kabulü modelinin, birçok farklı (ancak meşru) modelden yalnızca biri olduğunu ileri süren Alexander Bird (2014) farklı bir yaklaşım benimsemiştir. Örneğin, tek bir birey tarafından yönlendirilemeyen bilgi-yoğun görevler içeren sistemlerle ilgili olarak “paylaşım modelini” sunar. Buna göre, birkaç kişi farklı bilgi parçalarını toplamalı, diğerleri bu bilgileri koordine etmeli ve görevi yerine getirmek için kullanmalıdır. Edwin Hutchins (1995), farklı ekip üyelerinin farklı yön tayinleri yaptığı büyük bir gemi olarak betimlenen ve böylece de kaptanın geminin konumunu ve rotasını belirleyebilmesini sağlayan ünlü bir örnek sunar. Böylesi bir paylaşım sisteminde bulunan üyeler, doğal olarak Gilbert ve Schmitt’in gerekli gördüğü karşılıklı farkındalık ve taahhüt koşullarını karşılamayacaktır. Ama yine de bu, tamamen makul bir grup inancı türü gibi görünür. Zaten Bird de bunun bilimde var olan oldukça standart bir grup modeli olduğunu iddia etmiştir. Yine de, bu modelde de grubun tüm üyelerinin aynı inanca sahip olmama olasılığının oldukça yüksek olduğuna dikkat edilmelidir.

3.4. Yargı Oluşumu

Peki, grup inancının bir açıklamasını sunmaya yönelik diğer girişimler ne olacak? Christian List ve Philip Pettit (2011), bireylerin “yargı toplama” yoluyla bir grup inancını nasıl üretebileceğini araştırmıştır. List ve Pettit tam olarak bu şekilde ifade etmese de, yargı toplama, grup üyelerinin inançları ile kendi oluşturdukları grup inançları arasındaki metafiziksel ilişkileri ifade ediyor gibi görünüyor. Bu, grup üyelerinin inanç setinin, grup tarafından sahip olunan inançlara yol açabileceğinin yollarını gösteriyor. List ve Pettit bu metafiziksel ilişkileri şöyle ifade etmektedir:

Gruptaki bir failinin yaptığı şeyler, diğer üyelerin yaptığı şeyler tarafından açıkça belirlenir: bağımsız olarak ortaya çıkamazlar. Bilhassa, grubun hiç faili ikinci tutumlar (Ç.N. : prima faice olan ilk bireysel tutumdan sonraki) şöyle ya da böyle grubun diğer üyelerinin katkılarıyla belirlenmeden önermesel oluşturamaz ve grubun hiçbir faili, grup üyelerinden biri veya birkaçı hareket etmeden eyleme geçmez. (2011: 64)

Yukarıdaki alıntı, grup üyelerinin tutumları ile grup tutumları arasındaki metafiziksel ilişkilere bazı sınırlar çizer. Bu bize, son tutumların ne zaman makul olduğu hakkında hiçbir şey ima etmeden, grubun önermesel tutumlarının ne zaman ortaya çıktığı hakkında bir şeyler söyler. Fakat sosyal epistemologlar, grup üyelerinin sahip olduğu inançların epistemik statüleri ile bizzat grubun sahip olduğu inançların epistemik statüsü arasındaki ilişkiyle ilgilenirler. List ve Pettit, yargı “işlevlerinin” türlerini inceleyerek (buna benzer bir şey yaparak) bu konuyu ele alıyor yani; yargı toplama kuralları bu noktada rol oynuyor olabilir.

Burada ortaya çıkan zor bir problem, orijinal olarak Kornhauser ve Sager (1986) tarafından hukuki yargılar bağlamında formüle edilen “dogmatik paradoks”tur. Üç yargıçtan oluşan bir heyetin sözleşme ihlali davasında hüküm vermesi gerektiğini varsayalım. Bu heyetin (grup) kararı, ilk iki önerinin öncül ve üçüncü önerinin ise sonuç olduğu ilgili üçlü önermelerin her birine dayanacaktır. Örneğin;

  1. Sanık, hukuki olarak belirli türden bir eylemi gerçekleştirmemekle yükümlüdür.
  2. Sanık bu eylemi gerçekleştirmiştir.
  3. Sanık sözleşme ihlalinden sorumludur. (yükümlüdür)

Yasal ilke, yükümlülük için; sorumluluk ve eylemin birlikte “zorunlu ve yeterli” olmasını gerektirir. Yani (3) nolu sonuç ancak ve ancak, önceki iki öncül olan (1) ve (2)’nin her biri doğru ise doğrudur. Bununla beraber, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, üç yargıcın da tabloda gösterilen inançları oluşturup buna göre oy verdiğini ve yargı-toplama işlevinin çoğunluk kuralı tarafından yönlendirilen bir karara vardığını varsayalım. Bu durumda, mahkeme bir bütün olarak aşağıda gösterildiği gibi inançlar oluşturur ve oylarını kullanır:

     Sorumluluk?Eylem? Yükümlülük?
Karar 1 Doğru (yani evet)Doğru (yani evet)  Doğru (yani evet)
Karar 2 Doğru (yani evet)Yanlış (yani hayır)  Yanlış (yani hayır)
Karar 3 Yanlış (yani hayır)Doğru (yani evet)  Yanlış (yani hayır)
Grup (kararı) Doğru (yani evet)Doğru (yani evet)  Yanlış (yani hayır)

Bu örnekte, üç yargıç da mantıksal olarak kendi içinde tutarlı bir inanç setine sahiptir. Ayrıca, çoğunluğa göre karar verme işlevi de ziyadesiyle makul görünmektedir. Bununla birlikte, sonuç, mahkemenin kararları birlikte ele alındığında tutarsızlık içerir. (Ç.N.: ortaklaşa hüküm müşterek olarak kendi içinde tutarlı değildir çünkü hepsi “doğru/evet” kararını vermemiştir.)

Bu türden bir problem, kolektif bir var oluşun birden çok üyesi tarafından bir yargıya ulaşıldığını açıkça gösterir. Bu, List ve Pettit’i, akılcı görünen bir kısıtlama kombinasyonunun, yargı-toplama (yani kararların bir araya getirmenin) müşterek olsa bile yine de (onun) tahmin edilemez olduğu şeklindeki “İmkansızlık Teoremi”ni kanıtlamaya yöneltmiştir. List ve Pettit makul bir yargı-toplama işlevinin karşılaması gereken dört koşul olduğunu ileri sürerek işe başlarlar:

  • Evrensel Çehre: Yargı-toplama işlevi, bireysel tutumların tutarlı ve eksiksiz olduğunu varsayarak, aktüel önermelere yönelik olası yer türden bireysel tutum profilini girdi olarak alır.
  • Kolektif Rasyonalite: Yargı-toplama işlevi, çıktı olarak aktüel önermelere yönelik tutarlı ve eksiksiz grup tutumları üretir.
  • Anonimlik: Grup tutumunu belirlemede tüm bireylerin tutumlarına eşit oranda ağırlık verilir. (Ç.N.: Yani grubun bir üyesinin ismi ön plana çıkmaz)
  • Sistematiklik: Her önermeye dair grup tutumu, diğer önermelere karşı tutumlarına değil, bireylerin bizzat o önermeye karşı tutumlarına bağlıdır; bireysel ve kolektif tutumlar arasındaki bağımlılık örüntüsü tüm önermeler için aynıdır.

Bu dört koşul başlangıçta makul görünse de, birlikte ele alındıklarında pek tatmin edici değildirler. Bunu kanıtlayan List ve Pettit, bu imkânsızlıktan “kurtuluş yollarını” incelemeye devam etmiştir. Örneğin, çoğunluk oylamasının, kolektif rasyonalitenin eksikliğini gidermesi için gereklilik şartlarını gevşetmenin yollarını sunmuşlardır.

Briggs ve diğerleri (2014) belirli bir çıkış yolu sunmaktadır. Onların iddia ettikleri üzere, (grup) oluşumların her zaman mantıksal olarak tutarlı inançlara sahip olmasını istemek, karşılanması epey zor bir istek olabilir. Örneğin, hem gerçeklerle ilgili pek çok inanca sahip olabilir ve hem de bu gerçeklerin bazılarında yanılmış olduğumuza inanabiliriz. Joyce’u (1998) takip edenler, daha gevşek bir “inançlar tutarlılığı” kavramını ileri sürmektedir. Bu isimler, mantıksal olarak birbirleriyle tutarlı olan inançların çoğunluk oyu ile bir araya getirilmesinin her zaman tutarlı olacağını ve birbirleriyle tutarlı inançların bir araya getirilmesinin de genellikle tutarlı olacağına işaret etmektedirler. (Ç.N. bu pasaj da “coherent” kavramı kullanılmaktadır; bu kavram dilimize tutarlı olmak veya bağdaşım içinde olmak olarak çevrilebilir. Çağdaş epistemolojide bir dönem önemli bir yaklaşıma da ismini veren bu kavramı birbirleriyle tutarlı olan ve bağdaşan inançlar ile beraber düşünmekte fayda var.) Başka bir deyişle, yargıları bir araya getirme (yani yargı oluşturma) aracı olarak çoğunluk oylamasından daha az bir şey talep edersek, buna sahip olabiliriz.

Jüri müzakeresi dışındaki daha gündelik vakaları düşünürken Yargı-Toplama Teorisi’nin, işbirliği içindeki bilim yazarlarının hangi ifadelerin onaylanacağına nasıl karar vermeleri gerektiğine dair giderek yaygınlaşan probleme de uygulanıp uygulanamayacağını sorabiliriz. Örneğin Solomon (2006), oy vermenin bilim insanlarının grup için müzakerelerinden doğan “grup-düşüncesi”nden (groupthink) sıyrılmasına yardımcı olabileceğini savunuyor. Wray (2014), müzakere yapmanın, grup-içi mutabakatın oluşturulması için epey önemli olduğunu savunurken Bright ve diğerleri (2018) bilimsel raporlamalarında ve işlemlerde mutabakata varmanın her zaman zorunlu (veya mümkün) olmadığına işaret ediyor. Bu kişiler, bu gibi durumlarda grupta bir anlaşmazlık söz konusu olsa bile, çoğunluk oylamasının bir raporda yer alan hangi ifadelerin onaylayacağına karar vermenin iyi bir yolu olduğunu savunurlar. (Ç.N.: Bilimsel raporlarda akademi üyelerinin ortak bir “çıktı” ile söz konusu olan bilimsel çalışmaya dair fikir belirtmesi gerekir. Bunu, CERN’de görevli fizikçilerin yeni yaptıkları bir deneyin sonuç raporunu kaleme almak için aralarında yaptıkları tartışmalar olarak düşünebilirsiniz. Sunulan rapor da görüş birliği olmanın yanı sıra, bu rapor deneyin sonuçlarını olabildiğinde doğru yansıtmalıdır. Yazar böylesi bir durumdan söz ediyor.)

3.5 Grup Gerekçelendirmesi

Buraya kadar, bir grup inancının grup üyelerinin (kendi) inançlarından nasıl doğabileceğine veya bu inançlar tarafından nasıl şekillendirilebileceğine baktık. Henüz bir grup varlığının, önemli bir epistemik “statü” veya “başarı” düzeyine nasıl erişebileceğini veya bunu elde edip edemeyeceğini düşünmüş değiliz. Doğru olan bir şeye inanmak kesinlikle değerli bir şeydir ancak kişi doğruyu yalnızca şans veya tesadüfen elde ederse bu çok da önemli değildir. (Ç.N.: Bu cümlede iki önemli husus yer alıyor: İlk olarak doğruluğun değeri veya doğruluğun epistemik değeri erdem epistemologları tarafından sık sık dile getirilen bir husustur. Bilginin doğasında normatif bir değer vardır; hepimizin inançlarımızın doğru olmasını isteriz! İkinci olarak ise Gettier Problemi’nden söz ediliyor; Gettier’in de gösterdiği gibi bilgiyi şans eseri elde etmek, geleneksel bilgi tanımlamamızı yani bilginin gerekçelendirilmiş doğru inanç olduğu tanımını kabul ederse çok sık karşılaştığımız bir durumdur. Bilgi mefhumunun içinde şansa yer yok gibi duruyor, peki ne yapacağız? Bu soru 1960’lardan itibaren çağdaş epistemolojiyi domine eden bir tartışmaya dönmüştür. Yazar Gettier probleminin bazı sosyal epistemologlar içinde çok da mühim olmadığını ima ediyor gibi görünüyor; epey ilginç: “E, şans eseri elde edelim ne olmuş ki?” sesi kulağınızda yankılanabilir.) Benzer şekilde, basitçe tutarlı bir inanç setine sahip olmak da niteliksiz bir öneme sahip değildir çünkü tutarlılık, tutarsızlıktan kaçınıldığı takdirde saf hayal gücünden de çıkabilir. Filozoflar, en mühim epistemik kazanım türlerinden birinin bilgi olduğu konusunda uzun zamandır görüş birliği içindeler. Ama bilgi nedir? Neredeyse herkes, salt “doğru inancın” bilgi olmadığı konusunda hemfikirdir. Yine, doğru inançlar bazen tesadüfen, saf tahmin (yani yalnızca öngörü) veya arzulu düşünme (hayalgücü) yoluyla da ortaya çıkabilir.

Bilgiyi gereksinimleri güçlendirmenin popüler bir yolu; gerekçelendirme gerekliliği talep etmektir. Doğru bir inanç, gerekçelendirilmediği sürece tek başına bilgi olarak bilgi olarak tanımlanamaz. Gerekçelendirme, epistemik başarının (Ç.N.: yani bilgiyi elde etmenin) bir türü veya versiyonu olarak yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Bilgiyi elde etmek/tanımlamak için temel bir koşul sağlamanın yanı sıra (bu tartışmalıdır) doğruluğu beraberinde getirmese bile bu, kendi başına bir başarı ve kazanım gibi görünür. Bu sebepledir ki epistemologlar, gerekçelendirmenin doğasına epey önem vermişlerdir. Elbette, bu ilginin çoğu, inanç sahibi kişilerin gerekçelendirmesine odaklanmıştır. Fakat göreceğimiz üzere, grup inançlarının da gerekçelendirilmiş veya gerekçelendirilmemiş olarak değerlendirilebilmesi olasılığının izini sürmeye değer.

Birleşik Devletler hükümeti, bir küresel ısınma krizi olduğuna inanırsa (veya inandıysa), iklim bilimcilerinin bu küresel iklim krizi ile ilgili çoğunluk esaslı fikir birliği nedeniyle bu inanca sahip olduklarına inanmak, muhtemelen gerekçelendirilmiş olacaktır. Bununla birlikte muhtemelen, Jennifer Lackey’in Frederick Schmitt’in (1994a: 265) görüşünü eleştirirken haklı olarak ifade ettiği gibi, bir grubun tüm üyelerinin, grubun inancını gerekçelendirmesi için (haklı çıkarması için) belirli bir önermeye inanması gerekmez. Bu, grup gerekçelendirmesini epey zorlaştırır (Lackey 2016: 249–250).

Fakat, daha kesin bir şekilde, gereksinim nasıl belirlenmelidir?

Goldman (1979), bireysel gerekçelendirmenin bir izahı olarak süreç güvenilirliğini savunmaktadır. Goldman’da (2014) grup gerekçelendirmesine benzer bir yaklaşım önerir. Bireysel süreç güvenilirliğine göre, bir kişi bir W önermesine inanmakta ancak W’ye genel olarak güvenilir bir inanç oluşturma süreci (veya süreç dizileri) kullanarak inanırsa haklıdır. Buna ek olarak, eğer bir kişinin W’ye olan inancı onun daha önceki inançları tarafından üretildiyse, onun W’ye olan söz konusu inancının haklı olarak nitelendirilebilmesi (gerekçelendirilmiş olarak tanımlanması) için bu diğer inançların da gerekçelendirilmesi gerekir.

Görüldüğü üzere Goldman’ın kolektif haklılığa dair (gerekçelendirmeye dair) yaklaşımı, bireysel haklılığa (gerekçelendirmeye) benzemektedir. Ama bu tam olarak nasıl bir benzeşmedir? İlk olarak, bir grubun inancının gerekçelendirilmesine katkıda bulunan tüm üyelerin bizzat kendi önermelerinin de gerekçelendirildiği gösterilmelidir. Grup gerekçelendirilmesine dair başka bir gereklilik, grubun inancının, grup üyelerinin p önermesine dair inançlarından girdi alan ve P’den bir grup inancı çıkaran, bir tür inanç oluşturma sürecinden kaynaklanmasıdır. Grup gerekçelendirilmesine dair koşul, böylesi bir işlem türünün genellikle şartlı olarak güvenilir olması gerekliliğinin bir sonucudur. Bu süreç türünün bir örneği, grup üyelerinin inançlarının bir grup inancı içinde toplandığı çoğunluk esaslı bir süreç olabilir. Söz konusu bu süreç, yalnızca doğru girdi inançlarını aldığında çıktı inançlarının da çoğu doğru ise koşullu olarak güvenilirdir.

Lackey (2016), Goldman’ın teorisini eleştirirken bir dizi zor, etkileyici ve aydınlatıcı problem ileri sürer. Ona göre Goldman’ın teorisinin nicelikselliği ve ayrıntıcılığı, bunların çoğunu ileri sürmeyi veya özetlemeyi olanaksız kılar. Şimdi böylesi bir itirazı ele alalım. Goldman, aşağıdaki gibi işleyen kesin bir ilkeyi (GJ) savunur:

Bir grubun p’ye olan inancı, grup üyelerinin p’ye yönelik tutumlarının bir kesitine dayalı olarak bir araya getirildiğinde, diğer şartlar eşitken, p’ye gerekçelendirilmiş olarak inanan üyelerin oranı ne kadar büyük ve p’yi gerekçelendirilmiş olarak reddeden üyelerin oranı ne kadar küçük ise, P’ye inanma konusunda grup gerekçelendirmesi seviyesi veya derecesi o kadar yüksek olur. (Goldman 2014: 28) Başka bir deyişle, grup gerekçelendirmesi, gerekçelendirilmiş inançlara sahip grup üyelerinin daha büyük bir yüzdeye ulaşması ile doğru orantılı artar.

Lackey, (GJ) ilkesinin “yalnızca sezgisel olarak makul olmakla kalmadığını aynı zamanda grup gerekçeliliğine toplu bir çerçeve sunmayı rahatlıkla desteklediğini” kabul eder (2016: 361). Ama o yine de (GJ) ilkesinin reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır. Lackey’in eleştirisinin ana temalardan biri, (GJ)’nin, “Grup Gerekçelendirme Paradoksu” olarak adlandırdığı bir paradoks tuzağına (çelişkili biçimde) düşmesidir. Bu paradoks çelişkili bir şekilde bir grubun, hem belirli bir önermeye hem de o önermenin olumsuzlamasına (negatifine) gerekçelendirilmiş olarak inanmasına izin verir. Lackey, tüm çelişkilerin veya tutarsızlıkların zorunlu olarak kaçınılmaz olmadığını kabul etmek için aceleci davranır. Örneğin, epey bilindik olan “Önsöz Yazma Paradoksu” tutarsız önermeler doğuran bir durumdur, fakat yine de var olması mantıklıdır. (Ç.N.: Önsöz Yazma Paradoksu, 1965 yılında David Makinson tarafından geliştirilen epistemik bir paradokstur. Kabaca; birbirleriyle uyumsuz inançları kabul etmenin rasyonel olabileceği durumların var olduğunu öne süren bu paradoks, kitabına önsöz yazmış olan birinin, hem bu önsözdeki tüm iddiaların doğru olduğuna inandığı hem de muhtemelen henüz keşfedilmemiş en az bir hata içerdiğine aynı anda inanıp inanmayacağını konu alır.) Bir yazarın, yazdığı kitabın önsözünde, kitabın içinde hatalar olabileceğine dair özrü (Ç.N.: Peter Singer gibi, kitabındaki muhtemelen hata, eksiklik ve düzeltme olabileceğini söyleyen akademik alçakgönüllülüğü benimsemiş bir felsefeciyi düşünün), hepimizin, sebep ve gerekçelerimiz dikkate alındığında yanılabilir olduğumuzu kabul ettiğimiz için epistemik olarak makuldür. (2016: 364) Ancak Lackey devam ederek Grup Gerekçelendirme Paradoksu’nun böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini söylüyor. Dolayısıyla, önsöz paradoksu bir problem oluşturmasa bile bu tür çelişkilerin görülme sıklığı, öne sürülen “grup gerekçelendirme teorisine” bir meydan okuma teşkil etmektedir.

3.6 Uzmanları Belirlemek: Uygulamalı Bir Sosyal Epistemoloji Örneği

Şimdi, farkındalığı olan bireylerin, diğer bireylerden bilgi talebinde bulunduğu sosyal epistemolojinin temel biçimine dönelim. Burada genel olarak gerekçelendirme veya bilgi kavramlarıyla değil, spesifik durumlar ve uygulamalarla ilgileniyoruz. Bu, uygulamalı sosyal epistemoloji olarak da isimlendirilebilir. Mesela, diğer bireylerin doğru bilgi kaynakları olduğu nasıl belirlenir? Dikkat çekici bir vaka türü, bir kişinin bir “uzmandan” bilgi talebinde bulunmasıdır, buradaki bilgi arayışında olan kişinin kendisi (bilgi ile ilgili) meslekten biri değildir. Ancak, ne yazık ki uzmanlar her zaman birbirleriyle hemfikir değildir. (Ç.N.: Doktorları düşünün, bazen birbirlerinden oldukça farklı tedaviler uygulayabilir veya önerebilirler.) (Varsayılan) iki farklı uzmandan da tavsiye almanıza rağmen, bu iki uzman aynı fikirde değilse hangisine güvenmeli veya inanmalısınız?

“Uzman” ile kast edilen şey nedir? Mevcut amaçlar doğrultusunda, aktüel gerçekliklerle ilgili konulara odaklanalım (örneğin beğeni ile ilgili konulardan ziyade). Bir uzman derken, spesifik bir alanda çoğu insandan daha fazla miktarda (doğru) bilgiye sahip olan kişiyi kastediyoruz. Buna karşın meslekten olmayan biri söz konusu spesifik alana dair çok az bilgisi olan veya bu türden bilgilere sahip olmayan kişidir. Meslekten olmayan birinin karşılaştığı problem, birbirleriyle aynı fikirde olmadığı farz edilen uzmanlar arasından en iyi olanı nasıl seçeceğidir (Goldman 2001).

Meslekten olmayan kişinin seçebileceği birkaç olası yöntem vardır. İlk olası yöntem, uzmanlardan hangisinin rakiplerine kıyasla daha bilgili, daha birikimli ve söz konusu alana dair daha kavrayışlı göründüğünü değerlendirmek için (onların) ifadelerine veya argümanlarına kıyaslayarak bakmasıdır. Ama buradaki problem şudur: Meslekten olmayan bir kişi, rakip uzmanların performansını nasıl doğru bir şekilde değerlendirebilir ki? Zaten tanımı gereği “meslekten olmayan kişi”, konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan kişidir. Dahası; uzmanlar genellikle teknik, örtük, özel veya ezoterik bir dil kullanırlar. İkinci bir olası yöntem, meslekten olmayan kişinin söz konusu rakip uzmanların kimlik/referans bilgileri hakkında bilgi edinmesidir. Rakip uzmanlar, söz konusu alana dair nerelerden eğitim aldılar? Rekabet halindeki uzmanların eğitimleri esnasındaki performans notları/kayıtları nelerdi? Bunlar, meslekten olmayan bir kişinin tespit edemeyeceği şeylerdir. Ve tespit edilmiş olsalar dahi meslekten olmayan bir kişi bu bilgilerin önemini değerlendirebilecek pozisyonda mıdır?

Meslekten olmayan bir kişinin uygulamayı düşünebileceği üçüncü bir yöntem, farz edilen diğer uzmanların söz konusu alandaki soruların çoğunda “bizim uzmanımız” ile kaç kere hem fikir olduğudur? Belirli bir uzman, söz konusu konuda aykırı bir pozisyondaysa, bu ondan uzak durmak için bir sebep olabilir. Tam aksine, çok sayıda (farz edilen) uzman bu konuda hemfikir ise bu ikinci kişinin, ifadesine sağlam bir danışman olması açısından ekstra bir ağırlık katmaz mı? Tabi, aynı anda çok sayıda uzman seçilmiş bir kişiye güçlü bir destek sunmalıdır.

Bu zor bir meseledir. Spesifik bir alanda bu kadar çok insanın aynı fikirde olmasının pek çok olası sebebi olabilir ve bu tür bir hem fikir olma hali, her zaman için herkesin haklı olduğunu göstermez. (Ç.N.: Herkesin bir konuda hem fikir olması hemfikir olan kişileri doğrulamaz; bir gruptaki herkes, hemfikir olduğu konuda aynı anda yanılabilir.) Bir olasılıkta şu ki yukarda bahsettiğimiz “farz edilen tüm uzmanlar” ikna edici ve saygıdeğer tek ve aynı “guru” tarafından eğitilmiştir. (Bayesçi bir analitik kullanılarak gösterilmiştir ki; aynı fikirde olduğumuz ekstra bir kişi daha tespit etmek, bir tek bir hem fikir olduğumuz kişi ile karşılaştırıldığınd, kişinin inancını güçlendiren fazladan bir kanıt olmak zorunda değildir. Goldman’a bakınız (2001: 99–102).)

Dördüncü olası yöntem ise, meslekten olmayan kişinin kendi gözlemi doğrultusunda söz konusu konuya ilişkin bir görüş sunduğu önceki durumlarda, uzman adayının haklı olduğunu doğrulamasıdır. Buradaki problem, meslekten olmayan bir kişinin bu tür gözlemler veya tespitler yapıp yapamayacağıdır. Bu, seçilmiş bir dizi vaka ve durumda mümkündür. Meslekten olmayan bir kişi, belirli bir yatırımın tavsiye edilebilir olup olmadığına karar vermek için bir borsacıya danışabilir. Borsacı, söz konusu piyasanın (yatırım piyasasının) önümüzdeki üç yıl içinde yükseleceği tahminine dayanarak ona onay verebilir. Uzman olmayan kişi bu yatırımı yapar, üç yıl bekler ve borsacının haklı olduğunu kenara not eder: Yatırım piyasası bu üç yılda yükselmiştir. Meslekten olmayan kişi, söz konusu bu tahmini bizzat kendi bilgisine dayanarak yapamazdı. Fakat varsayılan uzmanın haklı olduğu sonucunu ancak üç yıl sonra anlayabilir. Bu türden tekrar eden örnekler “doğrulamayı” güçlendirecektir.

4. Sosyal Epistemolojiye Yönelik Formel Yaklaşımlar

Bir topluluk içinde bilgi edinenlerin karşılaştığı bazı problemleri gördük. Son yıllarda filozoflar, inanç ve bilgi oluşumunun bu toplumsal yönlerinden bazılarını anlamak için formel yöntemlere yönelmiştir. Bu hususta genel olarak iki yaklaşım vardır. İlk yaklaşım, çoğunlukla bireysel odaklı epistemolojiden kaynaklanan problemleri incelemek için genelde kanıta dayalı yöntemler kullanan formel (biçimsel) epistemoloji alanına yaslanır. Bununla beraber bu alandaki bazı çalışmalar, yargı toplama ve tanıklıkla ilgili gibi soruları ele alır. Bazen “formel sosyal epistemoloji” olarak adlandırılan ikinci yaklaşım ise büyük ölçüde, araştırmacıların epistemik toplulukların işleyişini anlamak için modelleme yöntemlerini kullandıkları bilim felsefesine dayanmaktadır. Bu çalışmaların çoğu bilimin işleyişini anlama arzusuyla motive edilmiş olsa da, genellikle inanç oluşumunun sosyal yönlerine yaygın bir şekilde uygulanabilirler.

Bu yaklaşımlar arasındaki diğer bir ayrım, formel epistemologların rasyonelliği neyin oluşturduğu gibi ideal inanç yaratımıyla ilgili problemlere odaklanma eğilimindeyken; formel sosyal epistemologlar ise daha çok aktüel insan davranışlarını açıklamak ve makul bilgi yaratım sistemlerini tasarlamakla ilgilenmektedirler. Şimdi formel epistemolojideki ilgili mevcut çalışmaları kısaca tartışacak ve sonra da formel sosyal epistemolojideki üç meseleyi inceleyeceğiz.

4.1. Toplumsal Alanda Formel Epistemoloji

Belirtildiği üzere, formel epistemoloji çoğunlukla bireysel epistemoloji ile ilgili konulara odaklanır. Bununla beraber bu literatürün, sosyal epistemolojinin merkezindeki soruları inceleyen önemli bir yönü vardır; özellikle: bir grup inançlarını nasıl edinmeli veya bir araya getirmelidir ve Bayesciler, başkalarının tanıklığına başvurmayı nasıl tekrar ele almalıdır gibi.

Daha önce de gördüğümüz gibi, önermesel yargıları bir araya getirilmesinde insan toplulukları çoğunluk oylamasının bir sonucu olarak paradoksal sonuçlara ulaşabilmektedir. Yine de biz ilgimizi önermesel inançlardan ziyade daha hassas bir konu olan inan nosyonuna döndürelim. Formel epistemologlar epe yaygın bir şekilde inanç derecelerini veya “itimatlarını” tartışırlar. Bunlar, failin bir ifadesindeki kesinlik derecesini temsil eden 0 ile 1 arasındaki sayılardır. (Örneğin, yağmur yağma olasılığının %90 olduğunu düşünürsem, yağmur yağdığına dair inancım 0,9 olur.) Bu temsil (-etme biçimi), yargı toplama problemini şuna benzer bir şeye dönüştürür: Bir grup insanın farklı itimadı olduğunu varsayalım, bu durumda grup inancı ne olur?

Formel epistemolojide bu, bir bireyin, başkalarının sahip olduğu itibarı öğrendikten sonra bizzat kendi itimadını nasıl güncellemesi gerektiği sorusuyla çok yakından bağlantılıdır. Rasyonel bir grubun bir araya getirilmiş bazı inançları benimsemesi gerekiyorsa, grupta yer alan her bir bireyin akranlarının itimadını öğrenmenin bir sonucu olarak aynı inancı benimsemesi de anlamlı olabilir. Diğer bir deyişle bu literatürde, yargı toplama, akran anlaşmazlığı ve tanıklık problemleri biraz karışık haldedir. (Bu konuların birbirleriyle farklarına dair bir tartışılma için Easwaran ve diğerleri (2016) ‘ya bakınız.) Burada inanç toplama üzerine odaklanacak ama bahsettiğimiz bu diğer konulara dair de bir şeyler söyleyeceğiz.

Prensip olarak, “itibarı” bir araya getirmenin veya görüşleri birleştirmenin birçok yolu vardır (Genest ve Zidek 1986). Basit bir seçenek, ağırlıklı ortalama olarak “itibarı” alarak fikirleri doğrusal bir havuzlama yoluyla toplamaktır. Bu ortalama, tüm “itimat”ları eşit gösterebilir veya tanınmış uzmanların görüşlerine daha fazla ağırlık verebilir. Bu seçeneğin, oybirliğiyle verilmiş olan kararları sürdürmek ve grupların bağımsız olarak farklı konularda bir araya gelmesine izin vermek gibi bazı güzel tarafları vardır (DeGroot 1974; Lehrer ve Wagner 1981). [1]

Ama yine de ideal bilgi yaratımı hakkında düşünürken, bir Bayescinin akran anlaşmazlığı ışığında “itimatını” nasıl güncellemesi gerektiğini veya bir grup Bayescinin inançlarını nasıl bir araya getirmesi gerektiğini sorabiliriz. Bayes kuralı, bir failin, sonradan itimat elde etmek için kanıtlar ışığında önceki olasılıksal inancını güncellemesinin rasyonel bir yolunu sunar. Genel olarak, eğer A’ya B’den daha fazla kanıt sunulmuş gibi görünüyorsa, bir Bayesçinin bu kanıtı gözlemledikten sonra A’ya duyduğu itimadı artar. (Yani yağmur yağdığına dair 0,9 inancım varsa ve birisi şortla ve tamamen kuru saçlarıyla yürüyorsa, yağmur yağdığına dair inancım azalmalıdır çünkü gözlemlerim yağmurlu bir günde olduğundan daha çok güneşli bir günde gerçekleşebilir.) Bu yaklaşım niçin rasyoneldir? Bayes kuralına göre itimatlarını değiştirmeyen bir kişi Flemenk Kitabı’na düşebilir – kabul edeceği bir dizi bahis sunulmuştur ancak parasını kaybedeceği garantidir. (Ç.N.: Dutch Book: Bir kumarın sonucuna bakmaksızın kazanmayı (veya kaybetmeyi) garanti altına alma ile ilgili bir düşünce deneyi: Tutarsız inançların ima ettiği olasılıklarla ilgilidir.)

Bir Bayesçi, belirli varsayımlar veya spesifik durumlar dışında, inançların ortalamasını almayacaktır. (Genest ve Zidek 1986; Bradley 2007; Steele 2012; Russell ve diğerleri 2015). Ve bu türden doğrusal ortalamayı kullanan bir grup, tipik olarak Flemenk Kitabı’na düşebilir.

(İnanç) Toplamaya yönelik tam teşekküllü bir Bayesçi yaklaşım, grubun her üyesinin sahip olduğu görüşler ışığında, nihai itimadın Bayesçi güncellemeyle edinilmesini gerektirir. (Keeney ve Raiffa 1993) Dikkat edin, bu aynı zamanda Bayesçi bir bireyin başkalarının inancını güncellemek için de yapması gereken şeydir. Ancak bunu doğru şekilde yapmak çok çetrefillidir. [2] Bu, dünyada nelerin edinilebileceğiyle ilgili önceki olasılıkların yanı sıra her grup üyesinin dünyada edinilebilecekleri şeylerin ışığında itimatlarını ne kadar geliştirebileceklerine dair olasılıkları da gerektirir. Bu ise aktüel durumlarda pek pratik olmayacaktır.

Bunun yerine, birçok farklı yaklaşım rasyonel (inanç) toplama için gerekli olan özellikleri dikkate almakta ve daha sonra hangi daha basit toplama kurallarının gereklilikleri karşıladığını sormaktadır. Örneğin, rasyonel bir (inanç) toplama yönteminin yapması gereken bir şey (Flemenk Kitabı’na düşmeyi önlemek için), bilgi toplamanın “önce veya sonra” elde edilip edilmediğine bakılmaksızın aynı güveni vermesidir. Mesela; eğer hepimizin yağmur yağdığına itimadı/inancı varken birisi şort ile içeri girerse şunlar, son grup-çıktısı için mühim olmamalıdır: 1)Onlar içeri girdi ve hepimiz inançlarımızı  (Bayesçi bir şekilde) güncelledik ve onlarla birleştik veya 2) İtimatlarımızı birleştirdik, onlar girdiler ve birleştirilmiş itimadı güncelledik (Bayesçi tarzda.) Olasılıkların dünyalar üzerinden geometrik ortalamasını baz alan geometrik yöntemler, birçok durumda bu istenen niteliği karşılar. (Genest 1984; Dietrich ve List 2015). [3] Bu yöntemler, edinilebilecek dünyalar üzerine (ağırlıklı) itimatları çarpıp sonra da bunların toplamı 1 olacak şekilde yeniden normalleştirerek işler. Bununla beraber, geometrik ortalama (almanın) yapmadığı bir şey, farklı önermelere dair inançların birbirinden tamamen bağımsız olarak toplanmasına izin vermektir. (Bunu, List ve Pettit’in yargı toplama için ihtiyaç olan bir şey olarak değerlendirdiğini hatırlayın.) Örneğin, dolu yağışı olasılıkları hakkındaki inançlarımız, inançlarımızı yağmur olasılıkları üzerine nasıl birleştireceğimizi etkileyebilir. Bunun yerine, yargı birleştirmeye dair daha bütünsel (holistik) bir yaklaşım gereklidir. Bu, akran anlaşmazlığı ve tanıklığı incelemek için bireysel ilgi alanlarına odaklanan sosyal epistemoloji yaklaşımları için önemli bir ders niteliğindedir. (Russell ve diğerleri 2015).

Bazılarının geometrik ortalama almayla ilgili garip kabul ettiği bir diğer şey de aynı itimatların (toplamlarının) farklı bir grup itimadını vereceğidir. Örneğin, hepimizin yağmur yağdığına inanabiliriz fakat (yağmur yağdığına dair) grup inancımız 0,9 olabilir. Yine de, Easwaran ve diğerleri (2016), başkalarının itimatlarını güncellerken bunun genellikle makul olduğunu savunur – onların sahip olduğu itimatları bizi daha inançlı hale getirmelidir. (ayrıca bkz. Christensen 2009). [4]

Bir araya getirilmiş (toplanmış) itimatların bireysel itimatlardan daha uç olup olmadığı sorusu, şu soruyla ilgili çok daha önceki çalışmaları tekrarlıyor: Gruplar akıllı mıdır? (Grupların aklı var mıdır?) 1785 yılında Marquis de Condorcet aşağıdakileri iddia eden bir makale kaleme almıştı: Bir birey grubunun bir konu hakkında bağımsız inançlar oluşturduğunu ve gruptaki her bir kişinin doğru bir yargıya varma olasılığının % 50’den fazla olduğunu varsayalım. Çoğunluk oyuna göre karar verirlerse, grup büyüdükçe doğru oy verme olasılığı daha yüksektir  (sınırda bu olasılık 1’e yaklaşır). Bugün, “Condorcet Jüri Teoremi” olarak bilinen bu sonuç, bazen “Kalabalıkların Bilgeliği” olarak adlandırılan şeyin temelini oluşturur: Uygun koşullarda birçok kişinin bilgisini bir araya getirmek epey etkili olabilir.

Yine de çoğu durumda, aktüel gruplar inançları birleştirmek söz konusu olduğunda epistemik problemlere düşme eğilimindedir. İlk kez Bikhchandani ve arkadaşları tarafından tanımlanan bilgi basamakları fenomenini göz önüne alın (1992). Neredeyse tamamı Nissan hisselerinin GM hisselerinden daha değerli olduğuna dair özel bilgilere sahip olan bir grup acente var diyelim. İlk fail, bu (azınlık) grubun özel bilgilerine dayanarak GM hissesi satın alır. İkinci fail, Nissan’ın hissesinin daha değerli olduğu bilgisine sahiptir ancak gözlemlediği (demin ki) eyleme dayanarak GM’nin hissesinin muhtemelen daha iyi olduğuna dair (eski) inançlarını günceller. Böylece iki fail de GM hissesi alır. Üçüncü fail iki akranının da GM hissesi satın aldığını görmüş ve benzer şekilde o da GM hissesini tercih etmek için inançlarını güncellemiştir. Bu durum, toplumsal bilgiler olmadan Nissan’ı satın alacak olan gözlemciler arasında bir dizi GM hissesi alımını başlatır. Buradaki problem, “oylamada” bağımsız olma noksanlığıdır; her birey, kendinden önceki bireylerin inançlarından ve eylemlerinden, bu özel bilgilerin varlığı gizli olacak şekilde etkilenir. Başkalarının itimatlarını güncellerken, başkalarının kendi güvenlerini zaten güncellemiş olabileceklerini hesaba katmamız gerekebilir.

4.2. Güven/İtimat Ekonomisi

Belirtildiği üzere, formel sosyal epistemolojideki çalışmaların çoğunu, bilhassa da bilimsel toplulukları araştıran, bilim filozofları yapar. Bu literatürü, bilimin güven/itimat ekonomisi modelleri, ağ epistemolojisi modelleri ve epistemik topluluklarda çeşitliliği modelleme yaklaşımları olarak üç kategoriye ayırmak yerinde olacaktır:

Diyelim ki ne üzerinde çalışılacağını seçen bir bilim insanısınız. Elinizde iki güncel seçenek olsun. Seçeneklerden biri daha umut verici ama mevcut problem üzerine gelişme kaydedileceğinden emin değilsiniz. Diğer seçenek daha az umut verici ve sonuç olarak daha az bilim insanı onu ilgi çekici bulmakta. Bu durum, söz konusu alanda bir keşif yapılması durumunda her bilim insanının bunu yapmış olma ihtimalinin daha yüksek olacağı anlamına gelir.

Formel sosyal epistemolojinin alt çalışma alanı, muhtemelen Philip Kitcher’in 1990 tarihli “Bilişsel Emek Bölümü” başlıklı makalesi ile başlamıştır. Bu çalışma, bilim insanların hangi problemlerin daha umut verici olduğu konusunda hemfikir olsalar bile niçin emeğin etkili bir şekilde bölmesi gerektiği sorusuna, rasyonelite-temelli bir yaklaşım sunmuştur. Bu, rasyonalite- temelli yaklaşımla Kitcher’in, bilim insanlarını “faydayı maksimize ediciler” olarak temsil ettiğini ima ediyoruz; tıpkı ekonomistlerin insanları “faydayı maksimize ediciler” olarak temsil etmeleri gibi. Bununla beraber buradaki asıl yenilik, bilim insanlarının güvenden/itimattan fayda sağladığının varsayılmasıdır; bu, sonraki takip eden ödenek, promosyon vb. bütün faydalarla birlikte, bir kişinin bilimsel çalışmasının tanınması ve kabul görmesinin de temsilidir. Sosyolog Robert Merton, bilim insanlarının bu güven-kredisi örüntüsünü ilk fark edenlerden biriydi (Merton 1973). Bu varsayımı kullanan modellere genellik “(güven) kredi ekonomisi modeller”i denmektedir.

Kitcher’ın modeli, yukarıda bahsedilen senaryodaki bilim insanlarının, emeği, krediyle motive edildiklerinde, saf gerçeği arayanlara göre daha etkili bir şekilde paylaşacağını göstermektedir. (Böylece) Gerçeği arayanların her biri, daha umut verici bir yaklaşımı benimseyecektir. Kredi maksimize ediciler için, çok sayıda kişi daha iyi şekilde problem üzerinde çalıştığında, her bilim insanı için beklenen kredi, bazı kişilerin diğerine geçmeyi tercih edeceği noktaya kadar düşer. Strevens (2003), kredi teşviklerinin mevcut bir özelliği olan “Öncelik Kuralının”, daha iyi bir işbölümünün yolunu açabileceğini iddia ederek Kitcher’in çalışmasını genişletiyor. Bu, Merton tarafından tanımlanan ve kredinin yalnızca ilk keşif yapan bilim insanına tahsis edileceğini öngören kuraldır. Strevens’in modelinde, öncelik kuralı tarafından teşvik edilen araştırmacılar, emeği diğer kredi programları tarafından teşvik edilen araştırmacılara kıyasla oldukça verimli bir şekilde bölüyor. Strevens’in modelinde, Öncelik Kuralı tarafından teşvik edilen araştırmacılar, emeği, diğer kredi programları tarafından teşvik edilen araştırmacılara kıyasla oldukça verimli bir şekilde paylaşmakta ve bölmektedir.

Fakat tüm araştırmacılar, Öncelik Kuralı gibi bilimsel kredi normlarının sonuçları konusunda iyimser değildir. Örneğin, Romero (2017), sonuçların her zaman tekrarlanabilir olmadığı durumlarda, Kitcher ve Strevens’in söz ettiği faydaların ortadan kalktığına dikkat çeker. (Yani, mevcut bilimsel topluluklarda olduğu gibi herhangi bir spesifik çalışma hatalı ve yanıltıcı bir sonuç verebilir, bu nedenle bulguların “doğru/gerçek” olarak kabul edilebilmeleri için tekrarların yapılması gerekir.) Bilhassa, Öncelik Kuralı bilim insanlarının tekrar yapma konusundaki hevesini kesinlikle kırar çünkü kredi yeni, pozitif bulgularla epey güçlü bir şekilde ilişkilidir.

Bu tartışma Du Bois’e (1898) dek uzanan köklü bir soruya işaret eder; bu bölümdeki çalışmaların çoğunun merkezinde şunlar yer alır: Epistemik bir topluluk için en iyi motivasyon ve güdü nedir? Kredi aramak mı yoksa “pür” gerçeği aramak mı? Veyahut bu ikisinin bir kombinasyonunu aramak mı?

Kredi uygulamalarının yararları ve zararları üzerindeki bu tür bir gerilim, bilimsel sahtekârlıkla ilgili tartışmalar açısından da kendini gösterir. Merton başta olmak üzere pek çok kişi, öncelik talep etme isteğinin ve dolayısıyla da kredinin, sahtekârlığa yol açtığını savunmuştur. [5] Bu argümanlar, krediyi görmezden gelen ve bunun yerine gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan bilim insanlarının daha iyi bir iş çıkaracağını iddia ediyor gibi görünüyor. Bright (2017a) ise, (yanlış bir şey yaptıklarında bunun) yasal karşılığından korkan kredi arayanların, ellerindeki aksi deneysel sonuçlara rağmen bazı gerçeklere ikna olmuş gerçeği arayanlardan daha doğru bulgular yayınlayabileceğini belirtmek için bir model kullanır. Diğer bir deyişle, doğruya inanan biri, bizzat topluluğundan basit bir onay isteyen biri kadar dolandırıcılık yapmaya teşvik edilebilir.

Bu tartışmayı, Merton (1968) tarafından Matthew Etkisi olarak tanımlanan şeyde tekrar görürüz. Merton’un da belirttiği üzere, önde gelen tanınmış bilim insanları genellikle daha az ünlü bir bilim insanın elde edebileceğinden daha fazla itibar edinirler. Strevens (2006), bunun, bir keşfin bilime ve topluma sağladığı faydaya dayalı olarak krediyi ödüllendirmenin bilimsel normu takip ettiğini savunur. Ünlü bilim adamları daha güvenilir oldukları için onların keşifleri daha iyi sonuç verir. Strevens, bu kredi normunun, bir toplulukta keşif yapmayı geliştirdiğini iddia etmiştir. Fakat diğer yandan Heesen (2017) ise şans eseri erkenden kredi alan birinin, Matthew Etkisi sayesinde daha sonra nasıl daha fazla kredi alabileceğini göstermek için bir kredi ekonomisi modeli kullanır. Heesen, bu türden bir bileşik (komplike) şans gerçekleştiğinde, bilimsel bir toplulukta ortaya çıkan kredi tabakalaşmasının (bilimsel) araştırmayı geliştirmediğini savunur.

Daha açık olmak gerekirse, kredi ekonomisi modelleri aşağıdaki gibi soruları cevaplamaya yardımcı olur:

  • Epistemik bir topluluk için en iyi kredi yapısı nedir?
  • Doğruluğu (yani doğruya/gerçeğe ulaşmayı) nasıl teşvik ederiz?
  • Ve hangi kredi teşviklerinden uzak durulmalıdır? [6]

Epistemik toplulukların, bireysel parçalarının toplamından daha fazlası olduğunu kabul ettiğimizde, bu toplulukların üyelerinin, kendi topluluklarını en iyi biçimde nasıl şekillendirdiklerini düşünürken yüz yüze oldukları teşvik yapılarını araştırmak çok önemlidir. Kredi ekonomisi modellerinin bize gösterdiği üzere, sağlam epistemik topluluklar tasarlamak hiçbir şekilde önemsiz bir iş değildir.

4.3 Ağ Epistemolojisi Modelleri

Filozoflar tarafından epistemolojinin sosyal yönlerini keşfetmek için yaygın olarak kullanılan bir başka paradigma da epistemik ağdır. Bu tür bir model (epistemik ağ modeli) inançların, kanıtların ve tanıklığın paylaşılabildiği sosyal veya enformasyonel ilişkileri açık bir biçimde göstermek ve temsil etmek için ağları kullanır. Bunu yapmanın farklı yolları vardır. Genel olarak sosyal bilimlerde, en popüler yaklaşım inançların “dağılması” veya “yayılması (bulaşması)” görüşünü kullanılır. Bir inanç veya fikir, ağ bağlantıları üzerinden bireyden bireye aktarılır, tıpkı bir virüsün bulaşması gibi (Rogers 1962). Yeni ortaya çıkan büyük bir tırtıl türünün, ekinlerini kırmaya başladığı bir çiftçi topluluğunda yaşadığınızı hayal edin. Bu türden bir tırtılın zehirli olduğuna da inandığınızı varsayalım. Bu tırtıl türüne ve onun etkisine dair öğrendiğiniz şeyleri arkadaşlarınıza ve komşularınıza hemen söyleyeceksinizdir, onlar da arkadaşlarına ve komşularına anlatacaklar ve bu böyle devam edecekir. Şekil 1 bu durumu tasvir etmektedir. Siyah noktalar, bir fikir ile “enfekte olmuş” (bir fikre bulaşmış) kişileri temsil eder. Bu, odaktaki bir kişiyle başlar ve topluluk içinde viral olarak yayılır.

(Şekil 1: Odakta yer alan bireyin, inanç ile başkalarını enfekte ettiği bir bulaşma ağı modeli.) [Şekil 1’in daha genişletilmiş açıklaması ekte yer almaktadır.]

Bu yayılma modellerinde bireyler dünyadan kanıt toplamaz, birbirleriyle kanıt paylaşmaz veya herhangi bir rasyonel inanç oluşturmazlar. Bu nedenle, bilim filozofları bunun yerine ağ epistemolojisi yapısını kullanma eğiliminde olmuşlardır. Bu yapı, bireylerin komşularından bir şeyi nasıl öğrendiklerini modellemek için ekonomist olan Bala ve Goyal (1998) tarafından sunulmuştur. Bunu ilk kez bilimsel toplulukları temsil etmek için kullanan Kevin Zollman ise onu felsefeye ithal etmiştir (Zollman 2007, 2010).

Şimdi aynı tırtıl örneğini tekrar hayal edin fakat bu sefer bu ağa dahil olan bireylerin kanıta dayalı inançlar oluşturduğu bir şekilde. Kişi, tırtılın zehirli olduğundan şüphelenir ve bunun doğru olup olmadığını test eder. Topladığı kanıtları (sadece kendi inancını değil) bağlantılı olduğu kişilerle paylaşır. Komşuları, bu kanıta dayanarak tırtılın tehlikeli olduğu konusunda daha da şüphelenir ve kendileri de bunu test ederler. Onlar da topladıkları kanıtları kendi komşularıyla paylaşırlar. İnançlar hala bir ağ aracılığıyla yayılabilir, fakat şimdi bunu en azından yarı rasyonel inanç oluşturma mekanizmaları temelinde yapacaklardır.

Daha ayrıntılı biçimde söylersek: Ağ epistemolojisi modelleri, bir ağ üzerindeki bazı seçenekler arasında seçim yapan faillerin “toplama faaliyeti” ile başlar. Bir seçenek diğerlerine tercih edilir fakat bunun hangisi olduğunu bulmak için faillerin gerçekten onları test etmesi ve sonuçlarını görmesi gerekir. Bunlar, eylem-rehberliği yapan teorilerin seçimlerini ifade edebilir. (“tırtıllar güvenlidir” ile “tırtıllar zehirlidir” veya “aşılar güvenlidir” ile “aşılar otizme sebep olur” gibi). Buna alternatif olarak farklı düzeylerde bilimsel başarı sağlayan araştırma yaklaşımlarını da temsil edebilirler.

Faillerin hangi seçeneğin daha iyi olduğu ve tercih edileceğine dair inançları vardır, bu inançları eylemlerinden edindikleri kanıtlar ışığında değiştirirler. Buna ek olarak, genellikle Bayes kuralının bazı versiyonlarını kullanarak ağdaki komşuları tarafından toplanan kanıtları da güncellerler. Bu anlamda failler, epistemik bir topluluğun parçasıdırlar. Şekil 2 bunun neye benzeyebileceğini tasvir etmektedir. Her failin yanında olan sayılar, “aşılar güvenlidir” gibi bazı önermelere olan inanç derecelerini temsil etmektedir. Siyah failler ise bunun (mesela aşıların güvenilirliliğinin) daha muhtemel olduğunu düşünmektedir. Bu model işledikçe, bahsettiğimiz failler veri toplar ve bu da onların komşularının inanç derecelerini artırır.

(Şekil 2: Bir ağ epistemoloji modelindeki failler, teori testlerine rehberlik etmesi için kendi kredilerini kullanır. Elde ettikleri sonuçlar kendilerinin ve komşularının itimatlarını/inançlarını değiştirir. [Şekil 2’nin genişletilmiş açıklaması ekte yer almaktadır.]

Bu modeldeki topluluklar, daha sağlam bir teorinin (aşılar güvenlidir gibi) gerçekten de daha iyi olduğuna dair inançlar geliştirebilir veya yanıltıcı kanıtların sonucu olarak daha bir kötü teori üzerinde (aşılar otizme neden olur) öncelikli bir uzlaşı sağlayabilir. Genel olarak, fail ağları topladıkları kanıtlara duyarlı olmalarından dolayı, bunlardan hangisinin en iyi olduğu “gerçeğini” anlama olasılıkları daha yüksektir. (Zollman 2013; Rosenstock ve diğerleri 2017).

Zollman (2007, 2010), bu modeller ile şimdilerde “Zollman Etkisi” olarak adlandırılan şeyi tasvir etmektedir; bu, topluluklar için daha fazla iletişim kurmanın bazen daha kötü olduğu şeklindeki şaşırtıcı gözlemi içermektedir. (ayrıca bkz. Grim 2009). Özellikle de daha fazla ağ bağlantısına sahip olan grupların, doğru bir fikir hakkında görüş birliğine varma olasılığı genellikle daha düşük olacaktır. Grubun, iyi kanıtlar toplaması ve en iyisi olana karar vermesi için tüm olası seçeneklerle yeterince meşgul olması (ve onlar üzerinde düşünmesi) gerekir. Yoğun ve sıkı bağlantılı ağlarda, yanıltıcı kanıtlar daha çok paylaşılır ve topluluğun öncelikle zayıf bir teoriye inanmasına neden olabilir.

Mayo-Wilson ve diğerleri (2011, 2013) benzer şekilde, Goldman (1999) tarafından benimsenen sosyal epistemolojinin temel iddialarını destekleyen şaşırtıcı bir tezi savunmaktadır. Onlar, “Bağımsızlık Tezi” denen şeyi desteklemek için epistemik ağ modellerini kullanırlar. Buna göre; rasyonel gruplar irrasyonel bireylerden oluşabilir ve rasyonel bireyler de irrasyonel gruplar oluşturabilir. Örnek olarak seçilmiş bazı teorileri test eden bir öğrenciyi düşünün. Bu öğrenci tek başına diğer başarılı teorileri test etmekte başarısız olabilir ancak tercih edilen farklı teorileri temsil eden bir topluluğun bu teorilerden hangisinin daha iyi olduğunu öğrenmesi beklenir.

Öğrenme eyleminde olan insanlara dair bildiğimiz şeylerden biri, onların, akranlarından nasıl bilgi aldıklarını etkileyen farklı türden bilişsel ve sosyal önyargılara sahip olmalarıdır. Bunlardan biri, uygunluk sapması veya grup üyelerinin fikirlerini aynı görüşte olmasa dahi gizlice benimseme eğilimidir. (Asch 1951). Weatherall ve O’Connor (2018, Diğer İnternet Kaynakları), uygunluğun (uygunluk sapmasının) başarılı inançların benimsenmesini nasıl engelleyebileceğini gösterir; çünkü komşularına uyum sağlayan failleri, genellikle eldeki ürünlere aykırı olan sağlam bilgileri aktarmakta gönülsüzdür. Mohseni ve Williams (2019, Diğer İnternet Kaynakları) benzer bir şekilde, uygunluğun (uygunluk sapmasının) öğrenmeyi de yavaşlattığını tespit etmiştir; çünkü bu aynı şekilde, faillerin bilgi paylaşmasını engellediğinden ve zaten grup üyeleri de böyle olmasını umduğundan dolayı, akranlarına daha az güvenmektedirler. [7]

Bazı yazarlar, gruplar içindeki “kutuplaşma” olgusunu araştırmak için epistemik ağ modelinin farklı biçimlerini kullanmıştır. [8] Hem Olsson (2013) hem de O’Connor ve Weatherall (2018), bu modelin, faillerin inançlarını paylaşmayanlarında eldeki kanıtlarına (veya tanıklıklarına) daha az güvendiği versiyonlarını incelemektedir. Örneğin aşıların güvenilirliğinden şüphe eden biri, bir doktor tarafından paylaşılan kanıtlara şüpheyle yaklaşmasına rağmen (kendisi gibi) başka bir şüphecinin kanıtlarını kabul edebilir. Haliyle bu da, her biri diğer kamptan gelen kanıtlar ile tanıklıkları görmezden gelen istikrarlı ve kutuplaşmış kampların oluşmasına yol açabilir. [9] Demin tasvir edilen iki sonuç grubu şu soruların cevaplanmasına yardımcı olur:

  • Gerçek sosyal öğrenme ve öğrenilmiş sapma ışığında, yanlış giden ne olabilir?
  • Bu sapmalara karşı koymak için en sağlam epistemik ağları nasıl tasarlayabiliriz? (Bu sorular, sosyal epistemoloji ışığında demokrasiyi nasıl kavramamız gerektiğiyle de ilişkilidir.)

Ağ epistemolojisi yapısının en ilginç son kullanımlarından biri, özellikle endüstrideki zararlı etkileyicilerin epistemik toplulukları üzerindeki rolünü incelemeyi kapsar. Holman ve Bruner (2015), bir failin yalnızca yetersiz bir teoriyi desteklemek adına sahte kanıtlar paylaştığı bir ağ modelini incelemektedir. Onların gösterdiği üzere bu fail, yanıltıcı verilerle suyu bulandırarak bir ağın başarılı bir fikir birliğine varmasını engelleyebilir. Holman ile Bruner (2017), Weatherall ve diğerleri, (yakında yayınlanacak) endüstrinin, bilimsel araştırmaları etkilemek adına kullandığı belirli türden stratejileri tespit etmek için ağ epistemolojisi modellerini kullanmıştır. Holman ve Bruner’in gösterdiği gibi, endüstri bir topluluğun (inanç) çıktısını “endüstriyel seçim” yoluyla şekillendirebilir; yöntemleri yalnızca sapma eğilimini kullanmak olan failleri finanse ederek, grup üyelerini tercih edilen bulgulara yönlendirebilir. Weatherall ve diğerleri, bir propagandacının, yalnızca epistemik bir ağda üretilen gerçek sonuçların saptırılmış bir örneğini paylaşarak, kamu temsilcilerinin nasıl yanıltabileceğini göstermek adına, modele bir “politika yapıcı” grubu eklemiştir. Örneğin, Big Tobacco, sigara ile kanser arasında hiçbir bağlantı olmadığı şeklindeki gerçek, bağımsız çalışmaları bir araya getirebilir ve bunları yaygın bir şekilde paylaşabilir. (Oreskes ve Conway 2011). Bu iki makale de, sahtekârlık içermeyen stratejilerin, bilimsel araştırmayı nasıl şekillendirebileceği ve halkı nasıl yanlış yönlendirebileceği konusunda bir fikir vermektedir.

Epistemik topluluklarla ilgili bir gerçek de “ilişkilerin” önemli olduğudur. Bu ilişkiler tanıklığı, anlaşmazlığı ve güveni temel alan bağlantılardır. Epistemik ağ modelleri, filozofların sosyal ağlardaki etki süreçlerini keşfetmelerine, sosyal bağların toplulukların inanç oluşturma biçimlerinde niçin önemli olduğuna dair iç görü sahibi olmalarına ve daha sağlam bilgi sistemlerinin nasıl yaratılacağına hakkında akıl yürütmelerine olanak sağlar.

4.4 Epistemik Topluluklarda Çeşitliliğin Modellenmesi

Formel sosyal epistemoloji tartışmamızda çeşitlilik birkaç kez daha karşımıza çıkmıştı. Kredi teşvikleri, bilim insanlarını farklı problemleri seçme konusunda cesaretlendirebilir. Ağ modellerinde, iyi bir sorgulama için geçici ve kısa süreli bir inanç çeşitliliği gereklidir. Şimdi çeşitliliğin etkisini daha açık bir şekilde ele alan modellere bakalım. [10] Bilişsel çeşitliliğin epistemik topluluklara fayda sağladığı ileri sürülmüştür çünkü üyelerinin farklı varsayımlarla yola çıktığı, farklı metodolojiler kullandığı veya farklı şekillerde akıl yürüttüğü bir grubun “doğruya ulaşma” olasılığı daha yüksektir.

Weisberg ve Muldoon (2009), her kesiti farklı epistemik önemde olan bilimdeki bir problemin temsil edildiği şebekede, aktörlerin “epistemik bir manzarasını” inceleyen bir model tanıtmaktadır. Şekil 3, bu türden bir manzara örneğini göstermektedir. Bu öneme duyarlı olan bilim insanları araştırma kurallarına da uyacak bir şekilde rastgele manzaraya dağılmışlardır. Araştırmacılar şu soruları sorabilir: Bilim insanları işlerini ne kadar iyi yaptı? (Bulundukları) Manzarayı tamamen araştırdılar mı? Manzaradaki tepe noktalarını bulabildiler mi?




(Şekil 3: Epistemik bir manzara örneği. Lokasyon problem seçimini, yükseklik ise epistemik önemi temsil etmektedir.)

Weisberg ve Muldoon, “takipçiler” (diğer bilim insanlarıyla benzer problemler üzerine çalışan bilim insanları) ve “bağımsızlar” (yeni arazileri keşfetmeyi tercih eden bilim insanları) biçimindeki kombinasyon modelini her iki gruptan da daha iyi sonuç verdiğini iddia etmek için kullanmıştır; yani, bilişsel çeşitliliğin bir faydası vardır. Modelleme tercihleri ve ana sonuçları etkili bir şekilde eleştirilmiştir (Alexander ve diğerleri 2015; Thoma 2015; Poyhönen 2017; Fernández Pinto ve Fernández Pinto 2018), fakat bu yapı başka filozoflar tarafından da yararlı amaçlar için kullanılmıştır. Örnek olarak; Thoma (2015) ve Poyhönen (2017) bahsettiğimiz modelin değiştirilmiş versiyonlarında bilişsel çeşitliliğin gerçekten de Weisberg ve Muldoon’un varsaydığı bir tür fayda sağladığını göstermiştir. [11]

Hong ve Page (2004) ünlü “Çeşitlilik Becerisi Üstünlüğü” sonucunu görmek adına basit bir model kullanır. Buna göre, failler, üzerinde birkaç lokasyon bulunan bir halka gibi modellenen problem ile karşı karşıyadır. Her lokasyon, çözüm olarak işe yararlığı temsil eden bir sayı ile ilişkilendirilir. Modeldeki (herhangi bir) fail, sonlu bir “çözüme giden yöntemler” (heuristics) kümesi veya ⟨3, 7, 10⟩ gibi tamsayılar olarak temsil edilir. Böyle bir fail halka üzerine yerleştirilir ve o, mevcut lokasyonunun 3, 7 ve 10 nokta ilerisindeki lokasyonları da görebilir. Daha sonra failler en yüksek sayıya ulaşana dek artık elde ettikleri puanları arttıramayacakları bir lokasyona ulaşılırlar.

Ana sonuç şöyledir; mevcut görevi beraberce yürüten ve rastgele seçilmiş fail gruplarının, en iyi performansı göstermiş olanlar oluşan gruplardan daha iyi performans gösterme eğilimdedir. Bunun sebebi, en iyi performans gösterenlerin birbirine benzer “çözüme giden yöntemler”e (heuristics) sahip olması ve bu nedenle de grup üyeliğinden göreceli olarak az fayda elde etmeleridir; oysa rastgele aracıların daha çeşitli “çözüme giden yöntemler”i vardır. Kritik temsili özelliklerden yoksun olmak veya iddia ettiği şeyi göstermede başarısız olmak, bu kadar karmaşık ve komplike bir şeyi göstermek için yetersiz olmak gibi birçok eleştiri olsa da bu model çokça alıntılanmıştır. (Thompson 2014; Singer 2019).

Şu ana dek bilişsel çeşitliliği ele aldık. Şimdi biraz da epistemik topluluklarda sosyal kimlik çeşitliliğini inceleyebiliriz. Sosyal çeşitlilik, bilişsel çeşitliliğin önemli bir kaynağıdır ve bu nedenle de bizzat epistemik grupların işleyişine katkı sağlayabilir. Örneğin, farklı yaşam öyküleri ve deneyimler, bireylerin farklı varsayımlara sahip olmasına ve farklı araştırma programlarına sahip olmalarına neden oluyor olabilir. (Haraway 1989; Longino 1990; Harding 1991; Hong ve Page 2004). O halde şunu bilmek isteyebiliriz: Niçin, akademide de olduğu gibi, bazı insan toplulukları epistemik topluluklardan dışlanmaktadır? Ve bu konuda ne yapabiliriz?

En son çalışmalarda araştırmacılar, akademik işbirliğini temsil etmek için pazarlık modelleri kullanmıştır. Araştırmacılar; 1) Sosyal kimlik grupları arasındaki pazarlık normlarının ortaya çıkmasının işbirliği içinde kredi paylaşımına dair ayrımcılığa nasıl yol açabileceğini (Bruner ve O’Connor 2017; O’Connor ve Bruner 2019) ve bunun 2) Niçin bazı grupların akademiden kaçınmasına veya belirli alt alanlarda daha çok kümelenmeye neden olabileceğini (Rubin ve O’Connor 2018) göstermiştir.

Bright (2017b), kredi ekonomisi geleneğinde, kadınların erkeklerden daha az makale yayınlama eğiliminde olması gibi, dikkate değer bir olgunun, niçin araştırma niteliğinde bir boşluğu göstermeyebileceğini açıklamıştır. Onun da belirttiği üzere, reddedilme beklentisi, yayın için gerekenden daha yüksek nitelikteki makaleler üreterek kadınların hedefin dışına çıkmasına neden oluyor olabilir. Bu boşluk, bazı disiplinlerde kadınların yeteri kadar temsil edilmemesine de sebep olmaktadır.

Bu bölümde gördüğümüz üzere, modeller, bilişsel çeşitliliğin bir topluluğun bilgi üretiminde nasıl ve ne zaman önemli olabileceğini açıklamaya yardımcı olabilir. Diğer yandan, bu modeller bize niçin epistemik toplulukların çoğu zaman sosyal kimlik açısından çeşitlilik göstermekte başarısız oldukları hakkında da bir şeyler söyleyebilirler.

5. Sosyal Epistemoloji ve Toplum

Şimdi, sosyal epistemolojide yer alan konuların, “demokratik toplumların düzgün işleyişi” hakkındaki önemli sorularla ve “toplumsal bilgi ve öğrenmenin etiği” ile ilgili sorularla nasıl kesiştiğine bakalım.

5.1 Demokrasi Peşinde Hakikat-Arayışı

Şimdiye kadarki sosyal epistemoloji betimlememizde birkaç farklı mozaik çizildi. Bazı durumlarda, tek bir epistemik fail, diğer bir failden epistemik yardım istemekteydi. Başka durumlarda, kolektif bir fail (yani failler grubu), kendi üyeleriyle iş birliği içinde olarak sorulara cevap arıyordu. Bilhassa son bölümde ortaya çıkan üçüncü tür durumsa, sosyal epistemolojinin “sistem odaklı” veya “kurum odaklı” uygulaması olarak adlandırdığımız şeye denk düşmekteydi

“Sistem” derken çok sayıda işler halde olan “parçalara” ve birden çok hedefe sahip olan; sistemin ulaşmayı amaçladığı bir varlığı kastediyoruz. Oldukça sık karşılaşılan çıkan bir soru, zaman içinde (en önemli) hedeflere ulaşılmasını veya elde edilen verimliliğin en üst düzeye çıkarılmasını sağlayan bir sistemin, en iyi ve ideal şekilde nasıl tasarlanacağıdır. Gördüğümüz gibi bu, filozofların bilimsel toplulukların yapısına bakar cevaplamaya çalıştıkları bir sorudur. Bahsettiğimiz bu tür sistemlere bir diğer güzel örnek ise siyasi sistemler, özellikle de demokratik siyasi sistemlerdir. Demokratik kurumların epistemolojik veya epistemik özelliklerine epey vurgu yapan birçok çağdaş demokratik teorisyen vardır.

Elizabeth Anderson (2006), demokratik sistemlerin epistemik özelliklerinin, mümkün olacak en yararlı ve iyi demokrasi biçimini elde etmek için nasıl tasarlanabileceği sorusuna odaklanmaktadır. Anderson, demokrasinin üç epistemik modelini sunar: Condorcet Jüri Teoremi, Çeşitlilik Becerisi Üstünlüğü ürününü ve John Dewey’in deneyselliği (bkz. Landemore 2011). Anderson özellikle de, Dewey’in deneysel yaklaşımını çok sever. Bu modelde Dewey, farklı yaşam alanlarından gelen vatandaşların karşılaştıkları temel problemlerin ve en umut verici çözümlerin neler olabileceğini tespit etmek için tartışma yoluyla bir araya getirmenin önemine vurgu yapar. Bu vatandaşların farklı yaşam tarzları aslında, alternatif çözümleri toplu olarak değerlendirmeleri ve ele almalarına; böylece de bilişsel çeşitlilikten yararlanmalarına yardımcı olabilecek bir dizi deneye konu olmaktadır. Anderson, bir Güney Asya köyündeki kadınlara “yerleşik mevcut bilgilerinden” daha iyi yararlanmaları için fırsatlar verildiğinde ormanlarını nasıl daha iyi yönetebildiklerini göstererek, Dewey’in tezinin ikna edici bir örneğini sunmaktadır (bkz. Agarwal 2000).

Demokrasinin ne anlama geldiğini düşündüğümüzde genellikle, (başlangıç noktası olarak) tüm yurttaşlara eşit oy hakları sunan bir hükümet sistemini ima ederiz. Fakat küçük bir kusur bize, yalnızca oy haklarıyla bir rolün ne kadar da sığ oynandığını kolayca gösterir. Bir yurttaş, oy pusulasındaki herhangi bir aday için oy kullanma hakkına sahip olabilir. Fakat bu durum, seçmenlerin, söz konusu (politik veya kamusal) görevler için ilgili adayların gerçekten seçilmiş olsalardı ne yapacaklarına dair veya hangi politik önlemlerin etkili olacağına dair yanlış görüşleri varsa, seçmenlerin olumlu ve istenildik sonuçlar elde etmelerine teşvik etmeyecektir. (ayrıntılar için bkz. Goldman 1999: 315–348).

Bu, sıradan seçmenlerin ne kadar bilgili olduğu veya yanlış bilgilendirilmiş olduğu ile mevcut durumu iyileştirmek için ne gibi imkânların var olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Pek çok siyaset bilimci, Amerikalı seçmenlerin kendi hükümetlerine ders kitaplarında yer alan gerçeklikler konusunda şaşırtıcı derecede bilgisiz ve cahil olduklarını göstermiştir. (Çev. Not.: Bu konuya dair özellikle Jason Brennan’ın çalışmaları epey ses getirmiştir.) Yine de bazı çıkış yolları mevcut. Bazı kitaplar, “politikalar” ve “politik adaylar” hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmamalarına rağmen sıradan vatandaşların kendi siyasi dünyalarını anlamlandırabileceklerini ileri sürmektedir (bkz. Berelson, Lazarsfeld ve McPhee 1954 ve Katz & Lazarsfeld 1955; akt.) Yarı iyimser bir görüş ise, iyice bilgilendirilmiş “kanaat önderlerinden” halka doğru iki aşamalı bir iletişim akışıyla alakalıdır. Bu yaklaşım, sıradan yurttaşların, siyasetin ayrıntılarına çok az dikkat eden yurttaşların bile, uzmanların veya haber kaynaklarının fikirlerini dinleyerek makul seçimler yapmak için bilmeleri gerekenleri öğrenebileceklerini ileri sürer. Sıradan yurttaşları, kendilerinden daha bilgili vatandaşların eriştiği cevapların aynısına götürebilecek ipuçları ve bilgilendirici “kısayollar” mevcuttur (çapraz başvuru Goldman 1999: 318).

Bu yaklaşım, eğer doğruysa, geniş bir yurttaş kitlesinin iki koşulun yerine getirilmesi halinde oldukça “doğru” oylama kararları verebileceğini öne sürmektedir:

  1. Kendi bilgileri, ilgili veya söz konusu olan vatandaşların kimin daha iyi bir seçim tercihi olacağını tespit etmelerine olanak tanıyan siyasi uzmanlar olması ve
  2. Başlangıçta daha az bilgili olan bu vatandaşların, kimlerin gerçek uzmanlar olduğu ve olmadığını belirleyebilmesi.

Siyasi konularda kimlerin gerçek uzman olduğunu fark etme becerisi, yukarıda açıklanan türden bir demokratik başarıyı teşvik etmede önemli bir rol oynayabilir. Fakat yine de belirtildiği üzere, sıradan bireylerin hangi uzmanlara güveneceklerine karar vermesi epey güç olabilir. Son bölümde, halkın inançları üzerindeki endüstriyel etkiye ilişkin tartışmamızda gördüğümüz gibi, demokrasinin işleyişini zayıflatmaya çalışan ve bizi bu iyimser tablodan genellikle uzaklaştıran etkenler var. Bir sonraki bölümde bununla ilgili bazı konuları kısaca ele alacağız.

5.2 İnternetteki Bilgi Kirliliği

Kamunun bilgi durumu ile ilgili karşılaşan en güncel zorluk, internette yanlış bilgilerin ve dezenformasyonların çok hızlı bir şekilde yayılmasıdır. Twitter’da yalanlar, doğru içeriklerden hem daha fazla hem de daha hızlı yayılmaktadır (Temming 2018a, b). Bir BuzzFeed News analizine göre 2016 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinin hemen öncesinde, en popüler sahte içerikler en popüler gerçek haberlerden çok daha fazla Facebook paylaşımı, tepkisi ve yorumu almıştır. Ve birçoğunda görüldüğü gibi, oldukça farklı biçimlerdeki çevrimiçi yanlış bilgilendirme ve dezenformasyon, halkın mevcut inançları ve demokratik işleyiş açısından ciddi sorunlar yaratmıştır. Birçok çevrimiçi platform, sahte içeriklerin yayılmasını önlemeye çalışırken algoritmalar kullanmıştır. (Ç.N.: Yanlış bilgi epistemik olarak doğru bir tanımlama değildir, bilginin özünde doğruluk unsuru bulunmaktadır. Birçok epistemolog yanlış bilgi tanımlamasının tanımı gereği bilgi ile çeliştiğini söyleyerek bu tanımlamaya sıcak bakmaz. Biz de böyle düşündüğümüz için “misinformation” terimi “sahte içerik” olarak çevirdik.) Örneğin, “sahte haberlere” karşı olarak, programcılar çevrimiçi hikâyelerin doğruluğunu değerlendirmeyi amaçlayan otomatik sistemler oluşturdular. Araştırmacılar, bir içeriğin hangi özelliklerinin, sahte haberlerin sahte olduğuna dair en uygun tanımlayıcılar olduğunu açıklamıştır (Temming 2018b: 24). Açıktır ki, bu tür araçlar, sosyal epistemoloji girişiminin bir parçası olarak bazı olanaklar içerir. Fakat doğru içerikleri yalan olanlardan ayırma kuvvetleri hala sınırlı bir güvenilirlik taşır. Bunun yanı sıra, O’Connor ve Weatherall’ın (2019) (ilaç şirketleri ve ilgili düzenleyici kurumlar arasındaki silahlanma yarışlarına bakan Holman’ın (2015) çalışmasına dayanarak) belirttiği üzere, çevrimiçi yalan içerikler bir tür silahlanma yarışı durumudur. Platformlar, programcılar ve hükümetler bununla savaşmak için araçlar geliştirdikçe, yalan içerik sağlayıcıları (Rus devleti, çeşitli partizan gruplar, reklamcılar, troller vb.) halkın inancını şekillendirmek adına yeni yöntemler geliştirecektir.

Belirtildiği gibi, yetersiz ve kötü bir şekilde bilgilendirilmiş tüm halk kitlesi, demokratik bir toplumda var olan çıkarlarını etkili bir biçimde ifade edemeyebilir. Demokratik işleyişi korumak için çevrimiçi yalan içeriklerle mücadele edenlerin, kendilerine sunulan mevcut en iyi araç ve teori ile uyum sağlamaya devam etmeleri gerekecektir. Haliyle bu da, bilginin toplumsal yönlerini ve inanç oluşumunu anlamayı içerir. Diğer bir deyişle sosyal epistemolojinin, demokrasiyi yanlış bilgilendirmelerden korumak gibi zorlu bir görevle yüz yüze olanlara söyleyeceği pek çok şey vardır.

5.3 Ahlaki Sosyal Epistemoloji

Son zamanlarda bazı yeni yazarlar, ahlaki veya etik unsurları da dâhil ederek sosyal epistemoloji kavramını genişletmeye çalışmaktadır. Özellikle de Miranda Fricker (2007) söz konusu bu literatüre önemli katkılarda bulunmuştur. Fricker, bir kişinin, bilme kapasitesine göre haksızlığa uğradığında ortaya çıkan “epistemik adaletsizlik” kavramını ortaya atmıştır. Bu türden bir adaletsizliğin kolayca fark edilebilecek bir biçimi, bir kişinin veya bir sosyal grubun, eğitime veya diğer epistemik kaynaklara yeterli erişimleri olmadığı için haksız bir şekilde bilgiden yoksun bırakılmasıdır. Fricker’ın çalışmaları, epistemik adaletsizliğin daha az belirgin olan iki biçimine de odaklanmaktadır. Bunlardan ilki, bir konuşmacıya hak ettiğinden daha az güvenilirlik duyulduğunda ortaya çıkan “tanıklık adaletsizliği”dir; bu durumda, konuşmayı izleyen kişi, konuşmacının ait olduğu bir sosyal grup hakkında önyargılara sahiptir. İkinci tür ise hermenötik adaletsizliktir. Bu, bir grubun toplumsal açıdan güçlü olmamasının bir sonucu olarak, bu grubun üyeleri belirli türden ayırt edici (ve karakteristik) toplumsal deneyimleri anlamlandırmak için kavramsal kaynaklardan yoksun kaldığında meydana gelir. Örneğin, 1970’lerden önce, cinsel taciz mağdurları, maruz kaldıkları veya kurbanı oldukları davranışı anlamakta ve anlatmakta güçlük çekiyorlardı çünkü ilgili kavram henüz ifade edilmemişti. Christopher Hookway (2010), Fricker’ın çalışmalarına sırtını dayamış ve “tanıklık” veya “kavramsal kaynakları” içermeyen başka türden epistemik adaletsizlik türleri olduğunu ileri sürmüştür.

Bu sorunlar, demokratik toplumlarda bulunanlar için ilgili epistemolojik konulardır. Epistemik adaletsizlikler, toplumun bazı üyelerini, iyi çalışan bir demokrasiyi besleyen tartışmalara çekmek adına yeterli olmayabilir ve tanıklık adaletsizliği, kritik bilgilerin ve bakış açılarının bir toplulukta yayılmasına engel teşkil edebilir.

Son bölümde de gördüğümüz üzere yalan içerik, demokratik işleyişe karşı epistemik tehditler oluşturabilir. İnternetteki yalan içeriklerle ilgili olarak şu soruyu sorabiliriz: Bu türden yalan içeriklere karşı korunma hakkımız var mıdır? Yalan içerikleri düzenleyerek ve sınırlandırarak kamuoyunun inancını koruma görevi, internet platformları veya hükümet organları için ahlaki olarak makul hatta ahlaki olarak zorunlu bir sorumluluk mudur? Bu noktada, bu giriş yazısında ele alamayacağımız epey derin politik ve ahlaki meseleler vardır. Fakat bu konuyla ilgili olan temel bir gerginliğe işaret edeceğiz. İfade özgürlüğü çoğu demokratik toplumda koruma altına alınmıştır ama Mill (1859 [1966]) gibi düşünürler tarafından ifade özgürlüğünün savunulmasının önemli bir parçasında, düşünce özgürlüğünün önemli olduğu fikri bulunur. İnsan evladının inançlarının son derece toplumsal olduğu ile Descartes’ın tamamen rasyonel ve bireysel modelini her zaman takip etmiyor olduğumuzu fark ettiğimizde bazı türlerdeki ifadelerin düşünce özgürlüğümüze müdahale ettiğini kabul edebiliriz; bazı durumlardaysa birini diğerinin yerine korumayı seçmemiz gerekebilir.

Bibliyografya

  • Agarwal, Bina, 2000, “Conceptualising Environmental Collective Action: Why Gender Matters”, Cambridge Journal of Economics, 24(3): 283–310. doi:10.1093/cje/24.3.283
  • Alexander, Jason McKenzie, Johannes Himmelreich, and Christopher Thompson, 2015, “Epistemic Landscapes, Optimal Search, and the Division of Cognitive Labor”, Philosophy of Science, 82(3): 424–453. doi:10.1086/681766
  • Anderson, Elizabeth, 2006, “The Epistemology of Democracy”, Episteme: A Journal of Social Epistemology, 3(1): 8–22. doi:10.1353/epi.0.0000
  • Asch, S. E., 1951, “Effects of Group Pressure upon the Modification and Distortion of Judgments”, in Groups, Leadership and Men; Research in Human Relations, Harold Steere Guetzkow (ed.), Oxford, England: Carnegie Press, 177–190.
  • Avin, Shahar, 2018, “Policy Considerations for Random Allocation of Research Funds”, RT. A Journal on Research Policy and Evaluation, 6(1). doi:10.13130/2282-5398/8626
  • –––, 2019, “Centralized Funding and Epistemic Exploration”, The British Journal for the Philosophy of Science, 70(3): 629–656. doi:10.1093/bjps/axx059
  • Bala, Venkatesh and Sanjeev Goyal, 1998, “Learning from Neighbours”, Review of Economic Studies, 65(3): 595–621. doi:10.1111/1467-937X.00059
  • Berelson, Bernard, Paul F. Lazarsfeld, and William N. McPhee, 1954, Voting; a Study of Opinion Formation in a Presidential Campaign, Chicago, IL: University of Chicago Press.
  • Bikhchandani, Sushil, David Hirshleifer, and Ivo Welch, 1992, “A Theory of Fads, Fashion, Custom, and Cultural Change as Informational Cascades”, Journal of Political Economy, 100(5): 992–1026. doi:10.1086/261849
  • Bird, Alexander, 2014, “When Is There a Group That Knows?”, in Lackey 2014: 42–63. doi:10.1093/acprof:oso/9780199665792.003.0003
  • Bradley, Richard, 2007, “Reaching a Consensus”, Social Choice and Welfare, 29(4): 609–632. doi:10.1007/s00355-007-0247-y
  • Bramson, Aaron, Patrick Grim, Daniel J. Singer, William J. Berger, Graham Sack, Steven Fisher, Carissa Flocken, and Bennett Holman, 2017, “Understanding polarization: Meanings, measures, and model evaluation”, Philosophy of Science, 84(1): 115–159.
  • Briggs, Rachael, Fabrizio Cariani, Kenny Easwaran, and Branden Fitelson, 2014, “Individual Coherence and Group Coherence”, in Lackey 2014: 215–239. doi:10.1093/acprof:oso/9780199665792.003.0010
  • Bright, Liam Kofi, 2017a, “On Fraud”, Philosophical Studies, 174(2): 291–310. doi:10.1007/s11098-016-0682-7
  • –––, 2017b, “Decision Theoretic Model of the Productivity Gap”, Erkenntnis, 82(2): 421–442. doi:10.1007/s10670-016-9826-6
  • Bright, Liam Kofi, Haixin Dang, and Remco Heesen, 2018, “A Role for Judgment Aggregation in Coauthoring Scientific Papers”, Erkenntnis, 83(2): 231–252. doi:10.1007/s10670-017-9887-1
  • Bruner, Justin P., 2013, “Policing Epistemic Communities”, Episteme, 10(4): 403–416. doi:10.1017/epi.2013.34
  • Bruner, Justin and Cailin O’Connor, 2017, “Power, Bargaining, and Collaboration”, in Scientific Collaboration and Collective Knowledge, Thomas Boyer-Kassem, Conor Mayo-Wilson, and Michael Weisberg (eds.), Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780190680534.003.0007
  • Burge, Tyler, 1993, “Content Preservation”, Philosophical Review, 102(4): 457–488. doi:10.2307/2185680
  • Christensen, David, 2007, “Epistemology of Disagreement: The Good News”, Philosophical Review, 116(2): 187–217. doi:10.1215/00318108-2006-035
  • –––, 2009, “Disagreement as Evidence: The Epistemology of Controversy”, Philosophy Compass, 4(5): 756–767. doi:10.1111/j.1747-9991.2009.00237.x
  • –––, 2013, “Epistemic Modesty Defended”, in The Epistemology of Disagreement, David Christensen and Jennifer Lackey (eds.), Oxford: Oxford University Press, 76–97. doi:10.1093/acprof:oso/9780199698370.003.0005
  • Coady, C. A. J., 1992, Testimony: A Philosophical Study, Oxford: Clarendon Press.
  • Condorcet, Marquis de, 1785, Essai sur l’application de l’analyse à la probabilité des décisions rendues à la pluralité des voix, Paris. [Condorcet 1785 available online]
  • Craig, Edward, 1990, Knowledge and the State of Nature: An Essay in Conceptual Synthesis, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198238797.001.0001
  • DeGroot, Morris H., 1974, “Reaching a Consensus”, Journal of the American Statistical Association, 69(345): 118–121. doi:10.1080/01621459.1974.10480137
  • Descartes, René, 1637, Discours de la Méthode Pour bien conduire sa raison, et chercher la vérité dans les sciences, (Discourse on the Method of Rightly Conducting the Reason and Seeking for Truth in the Sciences), Leiden: Jan Maire. [Descartes 1667 available online]
  • Dietrich, F. and List, C., 2016, “Probabilistic Opinion Pooling”, in A. Hajek and C. Hitchcock (eds.), The Oxford Handbook of Philosophy and Probability, Oxford: Oxford University Press.
  • Du Bois, W. E. Burghardt, 1898, “The Study of the Negro Problems”, The Annals of the American Academy of Political and Social Science, 11: 1–23.
  • Easwaran, Kenny, Luke Fenton-Glynn, Christopher Hitchcock, and Joel D. Velasco, 2016, “Updating on the Credences of Others: Disagreement, Agreement, and Synergy”, Philosopher’s Imprint, 16(11): 1–39. [Easwaran et al. 2016 available online]
  • Elga, Adam, 2007, “Reflection and Disagreement”, Noûs, 41(3): 478–502. Reprinted in Goldman & Whitcomb (eds.) 2011, 158–182. doi:10.1111/j.1468-0068.2007.00656.x
  • Elkin, Lee and Gregory Wheeler, 2018, “Resolving Peer Disagreements Through Imprecise Probabilities”, Noûs, 52(2): 260–278. doi:10.1111/nous.12143
  • Feldman, Richard, 2007, “Reasonable Religious Disagreement”, in Philosophers without Gods: Meditations on Atheism and the Secular Life, Louise Antony (ed.), Oxford: Oxford University Press, 194–214. Reprinted in Goldman & Whitcomb (eds.) 2011, 137–157.
  • Fernández Pinto, Manuela and Daniel Fernández Pinto, 2018, “Epistemische Landschaften Reloaded. Eine Analyse Agentenbasierter Modelle in Der Sozialen ErkenntnistheorieEpistemic Landscapes Reloaded: An Examination of Agent-Based Models in Social Epistemology.”, Historical Social Research / Historische Sozialforschung, 43(163): 48–71. doi:10.12759/hsr.43.2018.1.48-71
  • Foley, Richard, 1994, “Egoism in Epistemology”, in Schmitt 1994b: 53–73.
  • Foucault, Michel, 1969 [1972] L’archéologie du savoir, Paris: Gallimard. Translated as The Archaeology of Knowledge, Allan Sheridan (trans), New York: Harper and Row, 1972.
  • –––, 1975 [1977], Surveiller et punir : Naissance de la prison, Paris: Gallimard. Translated as Discipline and Punish: The Birth of the Prison, Allan Sheridan (trans.), New York: Pantheon, 1977.
  • Fricker, Elizabeth, 1994, “Against Gullibility”, in Knowing from Words, Bimal Krishna Matilal and Arindam Chakrabarti (eds.), Dordrecht: Springer Netherlands, 125–161. doi:10.1007/978-94-017-2018-2_8
  • Fricker, Miranda, 2007, Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198237907.001.0001
  • Genest, Christian, 1984, “A Characterization Theorem for Externally Bayesian Groups”, The Annals of Statistics, 12(3): 1100–1105. doi:10.1214/aos/1176346726
  • Genest, Christian and James V. Zidek, 1986, “Combining Probability Distributions: A Critique and an Annotated Bibliography”, Statistical Science, 1(1): 114–135. doi:10.1214/ss/1177013825
  • Gilbert, Margaret, 1987, “Modelling Collective Belief”, Synthese, 73(1): 185–204. doi:10.1007/BF00485446
  • –––, 1989, On Social Facts, New York: Routledge.
  • –––, 2004, “Collective Epistemology”, Episteme, 1(2): 95–107. doi:10.3366/epi.2004.1.2.95
  • Goldman, Alvin I., 1979, “What Is Justified Belief?”, in Justification and Knowledge, George S. Pappas (ed.), Dordrecht: Springer, 1–23. doi:10.1007/978-94-009-9493-5_1
  • –––, 1987, “Foundations of Social Epistemics”, Synthese, 73(1): 109–144. doi:10.1007/BF00485444
  • –––, 1994, “Argumentation and Social Epistemology”:, Journal of Philosophy, 91(1): 27–49. doi:10.2307/2940949
  • –––, 1999, Knowledge in a Social World, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0198238207.001.0001
  • –––, 2001, “Experts: Which Ones Should You Trust?”, Philosophy and Phenomenological Research, 63(1): 85–110. Reprinted in Goldman & Whitcomb (eds.) 2011, 109–133. doi:10.1111/j.1933-1592.2001.tb00093.x
  • –––, 2014, “Social Process Reliabilism: Solving Justification Problems in Collective Epistemology”, in Lackey 2014: 11–41. doi:10.1093/acprof:oso/9780199665792.003.0002
  • Goldman, Alvin I. and Dennis Whitcomb (eds.), 2011, Social Epistemology: Essential Readings, New York: Oxford University Press.
  • Goldman, Alvin I. and James C. Cox, 1996, “Speech, Truth, and the Free Market for Ideas”, Legal Theory, 2(1): 1–32. doi:10.1017/S1352325200000343
  • Goldman, Alvin I. and Moshe Shaked, 1991, “An Economic Model of Scientific Activity and Truth Acquisition”, Philosophical Studies, 63(1): 31–55. doi:10.1007/BF00375996
  • Grim, Patrick, 2009, “Threshold Phenomena in Epistemic Networks”, in 2009 AAAI Fall Symposium Series: Complex Adaptive Systems and the Threshold Effect, AAAI Publications. [Grim 2009 available online]
  • Grim, Patrick, Daniel J. Singer, Steven Fisher, Aaron Bramson, William J. Berger, Christopher Reade, Carissa Flocken, and Adam Sales, 2013, “Scientific Networks on Data Landscapes: Question Difficulty, Epistemic Success, and Convergence”, Episteme, 10(4): 441–464. doi:10.1017/epi.2013.36
  • Haraway, Donna J., 1989, Primate Visions: Gender, Race, and Nature in the World of Modern Science, New York: Routledge.
  • Harding, Sandra, 1991, Whose Science? Whose Knowledge? Thinking from Women’s Lives, Ithaca, NY: Cornell University Press.
  • Heesen, Remco, 2017, “Academic Superstars: Competent or Lucky?”, Synthese, 194(11): 4499–4518. doi:10.1007/s11229-016-1146-5
  • Hegselmann, Rainer and Ulrich Krause, 2002, “Opinion Dynamics and Bounded Confidence Models, Analysis, and Simulation”, Journal of Artificial Societies and Social Simulation, 5(3): 2. [Hegselmann and Krause 2002 available online]
  • Holman, Bennett, 2015, The Fundamental Antagonism: Science and Commerce in Medical Epistemology, Ph.D. Dissertation, University of California Irvine. [available online]
  • Holman, Bennett and Justin P. Bruner, 2015, “The Problem of Intransigently Biased Agents”, Philosophy of Science, 82(5): 956–968. doi:10.1086/683344
  • –––, 2017, “Experimentation by Industrial Selection”, Philosophy of Science, 84(5): 1008–1019. doi:10.1086/694037
  • Hong, Lu and Scott E. Page, 2004, “Groups of Diverse Problem Solvers Can Outperform Groups of High-Ability Problem Solvers”, Proceedings of the National Academy of Sciences, 101(46): 16385–16389. doi:10.1073/pnas.0403723101
  • Hookway, Christopher, 2010, “Some Varieties of Epistemic Injustice: Reflections on Fricker”, Episteme, 7(2): 151–163. doi:10.3366/epi.2010.0005
  • Hutchins, Edwin, 1995, Cognition in the Wild, Cambridge, MA: MIT Press.
  • Joyce, James M., 1998, “A Nonpragmatic Vindication of Probabilism”, Philosophy of Science, 65(4): 575–603. doi:10.1086/392661
  • Katz, Elihu and Paulf F. Lazarsfeld, 1955, Personal Influence: The Part Played by People in the Flow of Mass Communications, Glencoe, IL: Free Press.
  • Keeney, Ralph L. and Howard Raiffa, 1993, Decisions with Multiple Objectives: Preferences and Value Trade-Offs, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9781139174084
  • Kelly, Thomas, 2010, “Peer Disagreement and Higher‐Order Evidence”, in Disagreement, Richard Feldman and Ted A. Warfield (eds.), Oxford: Oxford University Press, 111–174. Reprinted in Goldman & Whitcomb (eds.) 2011, 183–217. doi:10.1093/acprof:oso/9780199226078.003.0007
  • Kitcher, Philip, 1990, “The Division of Cognitive Labor”, Journal of Philosophy, 87(1): 5. doi:10.2307/2026796
  • –––, 1995, The Advancement of Science: Science Without Legend, Objectivity Without Illusions, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0195096533.001.0001
  • Kornhauser, Lewis A. and Lawrence G. Sager, 1986, “Unpacking the Court”, The Yale Law Journal, 96(1): 82–117. doi:10.2307/796436
  • Kuhn, Thomas, 1962 [1970], The Structure of Scientific Revolutions, Chicago: University of Chicago Press. Second edition 1970.
  • Lackey, Jennifer, 2008, Learning from Words: Testimony as a Source of Knowledge, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199219162.001.0001
  • ––– (ed.), 2014, Essays in Collective Epistemology, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199665792.001.0001
  • –––, 2016, “What Is Justified Group Belief?”:, Philosophical Review, 125(3): 341–396. doi:10.1215/00318108-3516946
  • Landemore, Hélène, 2011, Democratic Reason: Politics, Collective Intelligence, and the Rule of the Many, Princeton, NJ: Princeton University Press. doi:10.23943/princeton/9780691155654.001.0001
  • Latour, Bruno and Steve Woolgar, 1986, Laboratory Life: The Construction of Scientific Facts, second edition, Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Lehrer, Keith and Carl Wagner, 1981, Rational Consensus in Science and Society: A Philosophical and Mathematical Study, Dordrecht: Springer Netherlands. doi:10.1007/978-94-009-8520-9
  • List, Christian and Philip Pettit, 2011, Group Agency: The Possibility, Design, and Status of Corporate Agents, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199591565.001.0001
  • Locke, John, 1690, An Essay Concerning Human Understanding, London.
  • Longino, Helen E., 1990, Science as Social Knowledge: Values and Objectivity in Scientific Inquiry, Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Mayo-Wilson, Conor, Kevin J. S. Zollman, and David Danks, 2011, “The Independence Thesis: When Individual and Social Epistemology Diverge”, Philosophy of Science, 78(4): 653–677. doi:10.1086/661777
  • –––, 2013, “Wisdom of Crowds versus Groupthink: Learning in Groups and in Isolation”, International Journal of Game Theory, 42(3): 695–723. doi:10.1007/s00182-012-0329-7
  • Merton, Robert K., 1968, “The Matthew Effect in Science: The Reward and Communication Systems of Science Are Considered”, Science, 159(3810): 56–63. doi:10.1126/science.159.3810.56
  • –––, 1973, The Sociology of Science: Theoretical and Empirical Investigations, Chicago, IL: University of Chicago press.
  • Mill, John Stuart, 1859 [1966], On Liberty, London. Reprinted in his A Selection of His Works, John M. Robson (ed.), London: Palgrave, 1966, 1–147.
  • Moss, Sarah, 2011, “Scoring Rules and Epistemic Compromise”, Mind, 120(480): 1053–1069. doi:10.1093/mind/fzs007
  • Muldoon, Ryan, 2013, “Diversity and the Division of Cognitive Labor”, Philosophy Compass, 8(2): 117–125. doi:10.1111/phc3.12000
  • O’Connor, Cailin and Justin Bruner, 2019, “Dynamics and Diversity in Epistemic Communities”, Erkenntnis, 84(1): 101–119. doi:10.1007/s10670-017-9950-y
  • O’Connor, Cailin and James Owen Weatherall, 2018, “Scientific Polarization”, European Journal for Philosophy of Science, 8(3): 855–875. doi:10.1007/s13194-018-0213-9
  • –––, 2019, The Misinformation Age: How False Beliefs Spread, New Haven, CT: Yale University Press.
  • Olsson, Erik J., 2013, “A Bayesian Simulation Model of Group Deliberation and Polarization”, in Bayesian Argumentation, Frank Zenker (ed.), Dordrecht: Springer Netherlands, 113–133. doi:10.1007/978-94-007-5357-0_6
  • Oreskes, Naomi and Erik M. Conway, 2011, Merchants of Doubt: How a Handful of Scientists Obscured the Truth on Issues from Tobacco Smoke to Global Warming, London: Bloomsbury.
  • Pettigrew, Richard, 2011 [2016] “Epistemic Utility Arguments for Probabilism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/spr2016/entries/epistemic-utility/>.
  • –––, 2019a, “Aggregating Incoherent Agents Who Disagree”, Synthese, 196(7): 2737–2776. doi:10.1007/s11229-017-1613-7
  • –––, 2019b, “On the Accuracy of Group Credences”, in Oxford Studies in Epistemology Volume 6, Tamar Szabó Gendler and John Hawthorne (eds.), Oxford: Oxford University Press, 137–160. doi:10.1093/oso/9780198833314.003.0006
  • Pöyhönen, Samuli, 2017, “Value of Cognitive Diversity in Science”, Synthese, 194(11): 4519–4540. doi:10.1007/s11229-016-1147-4
  • Quinton, Anthony, 1976, “Social Objects”, Proceedings of the Aristotelian Society, 76: 1–28. doi:10.1093/aristotelian/76.1.1
  • Rogers, Everett M., 1962, Diffusion of Innovations, New York: Free Press. Fifth edition, New York: Simmon and Schuster, 2003.
  • Romero, Felipe, 2017, “Novelty versus Replicability: Virtues and Vices in the Reward System of Science”, Philosophy of Science, 84(5): 1031–1043. doi:10.1086/694005
  • –––, 2018, “Who Should Do Replication Labor?”, Advances in Methods and Practices in Psychological Science, 1(4): 516–537. doi:10.1177/2515245918803619
  • Rorty, Richard, 1979, Philosophy and the Mirror of Nature, Princeton, NJ: Princeton University Press.
  • Rosenstock, Sarita, Justin Bruner, and Cailin O’Connor, 2017, “In Epistemic Networks, Is Less Really More?”, Philosophy of Science, 84(2): 234–252. doi:10.1086/690717
  • Rubin, Hannah and Cailin O’Connor, 2018, “Discrimination and Collaboration in Science”, Philosophy of Science, 85(3): 380–402. doi:10.1086/697744
  • Russell, Jeffrey Sanford, John Hawthorne, and Lara Buchak, 2015, “Groupthink”, Philosophical Studies, 172(5): 1287–1309. doi:10.1007/s11098-014-0350-8
  • Schmitt, Frederick F., 1994a, “The Justification of Group Beliefs”, in Schmitt 1994b: 257–288.
  • ––– (ed.), 1994b, Socializing Epistemology: The Social Dimensions of Knowledge, Lanham, MD: Rowman & Littlefield.
  • Singer, Daniel J., 2019, “Diversity, Not Randomness, Trumps Ability”, Philosophy of Science, 86(1): 178–191. doi:10.1086/701074
  • Smaldino, Paul E. and Richard McElreath, 2016, “The Natural Selection of Bad Science”, Royal Society Open Science, 3(9): 160384. doi:10.1098/rsos.160384
  • Solomon, Miriam, 2006, “Groupthink versus The Wisdom of Crowds: The Social Epistemology of Deliberation and Dissent”, The Southern Journal of Philosophy, 44(S1): 28–42. doi:10.1111/j.2041-6962.2006.tb00028.x
  • Staffel, Julia, 2015, “Disagreement and Epistemic Utility-Based Compromise”, Journal of Philosophical Logic, 44(3): 273–286. doi:10.1007/s10992-014-9318-6
  • Steele, Katie, 2012, “Testimony as Evidence: More Problems for Linear Pooling”, Journal of Philosophical Logic, 41(6): 983–999. doi:10.1007/s10992-012-9227-5
  • Strevens, Michael, 2003, “The Role of the Priority Rule in Science”:, Journal of Philosophy, 100(2): 55–79. doi:10.5840/jphil2003100224
  • –––, 2006, “The Role of the Matthew Effect in Science”, Studies in History and Philosophy of Science Part A, 37(2): 159–170. doi:10.1016/j.shpsa.2005.07.009
  • Temming, Maria, 2018a, “On Twitter, the Lure of Fake News Is Stronger than the Truth”, Science News, 3 March, 193(6): 14.
  • –––, 2018b, “Computer Programs Call Out Lies on the Internet”, Science News, 4 August, 194(3): 22–26.
  • Thoma, Johanna, 2015, “The Epistemic Division of Labor Revisited”, Philosophy of Science, 82(3): 454–472. doi:10.1086/681768
  • Thompson, Abigail, 2014, “Does Diversity Trump Ability?”, Notices of the American Mathematical Society, 61(9): 1024. doi:10.1090/noti1163
  • Van Cleve, James, 2006, “Reid on the Credit of Human Testimony”, in The Epistemology of Testimony, Jennifer Lackey and Ernest Sosa (eds.), Oxford: Oxford University Press, 50–70. doi:10.1093/acprof:oso/9780199276011.003.0003
  • Weatherall, James Owen, Cailin O’Connor, and Justin P. Bruner, forthcoming, “How to Beat Science and Influence People: Policymakers and Propaganda in Epistemic Networks”, The British Journal for the Philosophy of Science, first online: 23 August 2018. doi:10.1093/bjps/axy062
  • Weisberg, Michael and Ryan Muldoon, 2009, “Epistemic Landscapes and the Division of Cognitive Labor”, Philosophy of Science, 76(2): 225–252. doi:10.1086/644786
  • Wray, K. Brad, 2001, “Collective Belief and Acceptance”, Synthese, 129(3): 319–333. doi:10.1023/A:1013148515033
  • –––, 2014, “Collaborative Research, Deliberation, and Innovation”, Episteme, 11(3): 291–303. doi:10.1017/epi.2014.9
  • Zollman, Kevin J. S., 2007, “The Communication Structure of Epistemic Communities”, Philosophy of Science, 74(5): 574–587. Reprinted in Goldman & Whitcomb (eds.) 2011, 338–350. doi:10.1086/525605
  • –––, 2010, “The Epistemic Benefit of Transient Diversity”, Erkenntnis, 72(1): 17–35. doi:10.1007/s10670-009-9194-6
  • –––, 2013, “Network Epistemology: Communication in Epistemic Communities”, Philosophy Compass, 8(1): 15–27. doi:10.1111/j.1747-9991.2012.00534.x
  • –––, 2018, “The Credit Economy and the Economic Rationality of Science”:, Journal of Philosophy, 115(1): 5–33. doi:10.5840/jphil201811511

Akademik Araçlar

Diğer İnternet Kaynakları

Bağlantılı Girdiler

agency: shared | belief merging and judgment aggregation | democracy | epistemology | evidence | feminist philosophy, interventions: epistemology and philosophy of science | freedom: of speech | knowledge: analysis of | moral epistemology: a priorism in | relativism | reliabilist epistemology | transmission of justification and warrant


Cailin O’Connor & Alvin Goldman– “Social Epistemology”, (Erişim Tarihi: 31.01.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

İlk defa 2001 yılında kaleme alınan bu metin, en son 2019 yılında güncellenmiştir.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Swinburne’ün Tanrı Konseptine Göre Teizm’in Basit Bir Açıklaması - Musa Yanık

En Güncel Haberler Analitik Felsefe