Bilinç Gerçektir – Massimo Pigliucci

Bilinç ne tuhaf bir gizem ne de yanıltıcı bir inançtır. Geçerli ve nedensel olarak etkili biyolojik bir gerçekliktir.

7 Okunma

Bugünlerde bilinci “illüzyon” olarak etiketlemek aşırı revaçta. Bunun sonucunda, özellikle de kamu içinde, mental hayatımız hakkında normal düşünme yolumuzun bilim tarafından katı bir şekilde yanlış olduğunun gösterildiği izlenimini ortaya çıkıyor. Bu oldukça spesifik ve teknik bir anlamda doğru olsa da bilinç, açıkça insanlığın evrimleşmiş en ayırıcı özelliği olarak varlığını sürdürmektedir; bizim, tıpkı diğer hayvanların yaptığı gibi, yalnızca dünyayı deneyimlememize değil, fakat aynı zamanda kasti olarak deneyimlerimizin üzerine kafa yormamıza ve yaşamlarımızın akışını buna göre değiştirmemize olanak sağlar.

Göreceğimiz gibi, karışıklığın çoğu hem “bilinç” hem de “illüzyon”dan tam olarak ne kastettiğimize bağlıdır. Zihin felsefesi ve bilişsel bilimin devasa literatüründe dolanıp durmaktansa, fikirlerimizi işimize yarayacak şekilde düzenlemek adına, Keith Frankish tarafından Aeon için yazılan o muazzam makaleyi düşünün.* Frankish, işe fenomenal bilinç (phenomenal consciousness) ve yetki bilinci (access consciousness) arasında bir ayrım yaparak başlamaktadır. Fenomenal bilinç deneyimin subjektif niteliğini oluşturan şeydir, filozofların “qualia” olarak adlandırdığı şey. Bu, örneğin, kırmızıyı görmenin veya bir trabzon hurmasını tatmanın veya zihin felsefesinde makaleler yazmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemeyi bizim için (ve muhtemelen diğer birtakım hayvan türleri için de) mümkün kılan şeydir.

Aksine, yetki bilinci şeyleri ilk etapta algılamamızı mümkün kılmaktadır. Frankish’in dediği gibi, yetki bilinci, duyusal bilgiyi zihnin geri kalanına, ve böylece “size” – bu gömülü mental sistemler tarafından oluşturulan kişi – erişilebilir kılan şeydir. Kırmızıyı görmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemeden gerçekten kırmızıyı görüyor olabilmeniz gerekir. Frankish, makul bir biçimde onu anlama göreviminizin hala çok başlarında olduğumuzu eklemesine rağmen, yetki bilincinin illüzyon olmadığını, gerçek bir şey olduğunu kabul ediyor. Belki de yetki bilincinin en iyi bilinen yönü görsel sistemdir, dünyayı görmemize olanak sağlayan merkezi sinir sistemi parçası. Bu sistemin anatomik, fizyolojik ve nörolojik yönlerine dair pek çok şey biliyoruz ve yetki bilincinin diğer bileşenlerinin de benzer şekilde çalıştığını ve bilimin, ez azından prensipte, onları benzer deneysel ve gözlemsel yaklaşımlarla anlayabileceğini farz etmek makuldür. Ancak Frankish, bazı filozofların, yetki bilincinin tamami açıklamasına sahip olsaydık bile, bir bütün olarak bilinç resmimizden temelde eksik olacak şeylerin olduğunu söyleyebileceğini iddia ediyor. Bu kısım – fenomenal bilinç – bir şeyi hissetmenin veya Thomas Nagel’in klasik makalesi “What Is It Like to Be a Bat?” (1974)’de öne sürdüğü şeyin (Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?) temelini oluşturur.

“Dualistler” ve “İllüzyonistler” arasında zihin felsefesindeki temel ayrım burada meydana geliyor. İki taraf da bilincin yalnızca yetki veçhesinden daha fazlası olduğunda ve hatta fenomenal bilincin gayrifiziksel (fiziksel olmayan) niteliklere sahipmiş gibi göründüğünde uzlaşıyorlar (“nasıl bir şeydir” meselesi). Birisi, buradan iki farklı istikamete gidebilir: Frankish’in yaptığı gibi, bilimin nasıl bizlere tatmin edici bir fenomenal bilinç izahı sağlayabileceğini açıklamaya girişen ikilemin bilimsel kanadı; veya David Chalmers’ın kariyerinin neredeyse tamamında, örneğin kitabı The Conscious Mind’da (1996) yaptığı gibi, fenomenal bilincin bilimin yetkinlik sahasının açıkça dışında olduğunu iddia eden anti-bilimsel kanat.

Anti-bilimsel pozisyonun benimseyerek Chalmers ve diğerleri dualist olmak durumunda kalıyorlar. Dualizm, tabiri caizse, fiziksel ve mental fenomenlerin bir şekilde bağdaşmaz, iki farklı tür yaratık olduğu düşüncesidir. Klasik anlamda, dualizm maddelerle ilgilenir: René Descartes’a göre, beden fiziksel şeylerden oluşmuştur (Latince, res extensa), zihinse mental şeylerden (Latince, res cogitans). Bugünlerde hem fizik hem de biyolojideki ilerlemenin sayesinde, kimse töz dualizmini ciddiye almamaktadır. Alternatifi, her şeyin – beden ve zihin – aynı temel şeyden (quarklar vb.) yapılmış olduğunu ancak bu şeyin (buradaki belirsizliğe dikkat) her nasılsa, durum beyinlere geldiğinde ve materyal dünyada başka hiçbir yerde bulunmayan ayrıcalıklı nitelikler belirdiğinde değiştiğini kabul eden nitelik dualizmi olarak adlandırılan bir şeydir. (Nitelik ve madde dualizminin arasındaki farklara dair daha fazlası için Scott Calef’in tanımına bakınız.)

Aksine, “illüzyonistler” fizikalizmi (veya materyalizm veya başka benzer bir “izm”) kabul ederek bilimsel yolu izlerler ki bu da onların – modern bilimle – yalnızca her şeyin aynı temel şey cinsinden oluştuğunu düşündüklerini değil aynı zamanda fizikseli mental fenomenlerden ayıran özel bariyerler olmadığını düşündüklerini de gösterir. Ne var ki, bu insanlar fenomenal bilincin hayal olduğu konusunda dualistlerle aynı fikirde olduklarından, onlar için geriye kalan son seçenek fiziksel görünmeyen her şeyin reddi gibi görünüyor. Dolayısıyla da fenomenal bilincin bir tür illüzyon olduğu görüşü geride kalıyor.

İllüzyonizm, geçen yıl The New York Review of Books’da Galen Strawson tarafından “öne sürülen en saçma iddia” olarak etiketlenmişti ancak diğer öncü filozoflar tarafından savunulmaktadır, özellikle de Daniel Dennett tarafından. Aslına bakılırsa – kesinlikle ilgi çekici olmasına rağmen aslında bilinci açıklamayan -etkileyici Consciousness Explained (1991) (Bilinç Açıklanıyor) kitabının yayınlanmasıyla Dennett açıkça 1990’larda bu trendi başlatan isimdir. Doğrusu, Dennett’ın bu konudaki kitapları arasındaki tercihim açık arayla Elbow Room: The Varieties of Free Will Worth Wanting (1984) (Hareket Alanı: İsteğe Değer Özgür İrade Çeşitleri)’dir.

Burada Strawson ile aynı duyguları paylaşsam da bence Dennett hedefe daha yakın. Neden böyle olduğunu anlamak için, Consciousness Explained’de aktarıldığı gibi, Dennett’ın fenomenal bilinç hakkında bir “sezgi pompası” olarak adlandırdığı ünlü analojisini düşünelim. Dennett, masaüstümüzde ve dizüstü bilgisayar ekranlarımızda görmeye alışık olduğumuz simgelere benzer bir şekilde, fenomenal bilincin bir “kullanıcı illüzyonu” olduğunu iddia ediyor. Şu şekilde açımlıyor:

Bilgisayarla etkileşime girdiğim zaman, onun içerisinde gerçekleşen olaylara kısıtlı erişimim vardır. Programcılar tarafından icat edilen gösterim şemaları sayesinde, ayrıntılı görsel-işitsel metafora, klavye, fare ve ekran sahnesinde oynanan interaktif bir dramada ağırlanırım. Ben, Kullanıcı, bir dizi iyi huylu illüzyona şahit olurum: İmleci, bilgisayarda dosyamı sakladığım yere oynatabiliyor (güçlü ve görünür bir hizmetçi), ve imlecin “oraya” vardığını gördüğümde bir tuşa basarak ve komutumla bir pencerede (ekran) onu açarak dosyayı almasını sağlıyor gibi görünürüm. Çeşitli tuşlara basarak, farklı komutlar yazarak bilgisayarın içerisinde tüm şeylerin gerçekleşmesini sağlayabilirim ve detayları bilmem gerekmez; Kullanıcı illüzyonu tarafından sağlanan detaylı görsel-işitsel metaforlara dair anlayışıma güvenerek kontrolü sağlarım.

Bu gerçekten fenomenal bilinç ve onu mümkün kılan temeldeki nöral düzeneğin arasındaki ilişkinin oldukça güçlü bir (metaforik) açıklaması. Ancak neden bunu “illüzyon” olarak adlandıralım ki? Kavram akla düzenbazlığı, belirsizliği ve yansımaları getiriyor. Ki gerçekleşen şey kesinlikle bu değildir. Bilgisayar simgeleri, imleçler ve dahası illüzyon değildir, temelde yatan makine-dili süreçlerinin nedensel olarak etkili gösterimleridirler. Pek çok kullanıcı için makine-dili açısından konuşmak çok sıkıcı ve bu yolla bilgisayarla etkileşime girmek çok yavaş olurdu. İşte bu yüzden programcılar bize simgeleri ve imleçleri verdi. Ancak bunlar nedensel olarak temeldeki makine koduyla bağlantılıdır ki bu da bilgisayarda şeyleri gerçekleştirebilmemizin sebebidir. Eğer illüzyon olsalardı, hiçbir şey gerçekleşmezdi – nedensel olarak etkisiz epifenomenler** olurlardı.

Nöral mekanizmalarımıza erişime ihtiyacımız yok, tıpkı bir bilgisayar kullanıcısnın makine-dilini bilmesine gerek olmadığı gibi.

Veya daha sıradan bir örneğe bakalım. Aracınınız tekerini bir illüzyon olarak alır mıydınız? Ve yine de, şu veya bu yöne döndüğünüzde, sizin basit hareketlerinizi aracınızın şu veya bu yöne dönmesine çeviren (artan oranda) karmaşık servo- ve elektronik mekanizmaların kesinlikle farkında değilsinizdir. Direksiyonu döngüsel bir şekilde döndürdüğünüzde, aracınızın tekerleri aynı yönde dönmez, yatay düzlemde ya sağa ya da sola kayarlar (ki, dönen direksiyonlar yerine sağa veya sola hareket eden kaldıraçları olan araçlara sahip olmanızın nedeni de budur). Bu durumda direksiyon bir bakıma aracı şu veya bu yöne yönlendirdiğinizde, aracın yapacağı şeyin gösterimidir ve bu tarz bir düzeneği siz farkında olmadan etkili bir biçimde kullanmanızı mümkün kılacak bir şekilde temeldeki düzeneğe nedensel olarak bağlı olduğu için çalışmaktadır.

Aynı durum fenomenal bilinç için de geçerlidir. Sahip olduğumuz “nasıl bir şeydir” hisleri ve düşünceleri bizim için dünyayı algılamamızı, ona tepki vermemizi ve onun yönünü sürmemizi mümkün kılan (doğada tamamen farklı olan) temeldeki nöral mekanizmaların yüksek seviye temsilleridir. Daha çok veya az zeki programcılar yerine, bu nedensel olarak etkili temsiller için tamamiyle zihinsiz (mindless) doğal seçilim tarafından meydana gelen milyarlarca yıllık evrime teşekkür etmeliyiz. Onları illüzyon olarak adlandırmak, bizi – eğer dikkatli değilsek – Chalmers & benzerlerinin iddiaları kadar problemli olan metafiziksel ve bilimsel iddialara götürerek bizim düşüncemizi üretken olan raylardan çıkarır ve Strawson “saçma” demekte tamamen haksız değildir.

İllüzyonistlerin iddia ettiği gibi, kendi nöral mekanizmalarımıza erişimimizin olmadığı kesinlikle doğrudur. Ama tıpkı bir bilgisayar kullanıcısının makine dilini bilmesi gerekmediği gibi, bizim de erişime ihtiyacımız yoktur – ve aslına bakılırsa bu bizi çok daha iyi durumda bırakır. Bu, hiçbir şekilde, bir bilgisayar kullanıcısı olarak benim hangi “klasörün” bu makaleyi yazdığım “dosya”yı içerdiğinde benim hatalı olabilmemden daha fazla bizim düşüncelerimiz ve hislerimiz hakkında her nasılsa hatalı olduğumuzu ima etmez.

Bu illüzyon tartışması, indirgemeci eğilim olarak düşündüğüm şeyden tetikleniyor olabilir, aşağı seviye açıklamaların – bu vakada, nörobiyolojik olan – bir şekilde daha doğru olduğu veya yegane doğru olanlar olduğu kanısı. Bu düşünce tarzının yanlışlığı birtakım yollarla aydınlığa kavuşturulabilir. Öncelikle ve en belirgin şekilde, neden nörobiyolojik seviyede duralım? Neden, aslında onlar da moleküllerden oluştuğu için nöronların kendilerinin illüzyon olduğunu söylemeyelim? Durun, durun! Onlar da quarklardan oluştuğu için moleküller de illüzyondurlar. Veya dizgilerden …Veya alanlardan … Veya temel fizik en son ne dediyse …

Bu düşünce yöntemi aslında bazı açgözlü indirgemeciler için cezbedicidir ancak kullanışsız olması gibi basit bir sebepten ötürü gerçekten saçmadır. Ve kullanışsızdır çünkü, mesele insan anlayışı olduğunda, farklı açıklama seviyeleri farklı amaçlar için faydalıdır. Beynin biyokimyası ile ilgileniyorsak uygun açıklama seviyesi, daha aşağı seviyeleri (örneğin, kuantumu) temel koşul (background condition) olarak alan hücreiçi (subcellular) olandır. Eğer beynin nasıl çalıştığının daha geniş bir resmini istiyorsak, hücreiçinden kuantuma tüm önceki seviyeleri temel koşul olarak alan anatomik seviyeye çıkmamız gerekir. Ancak eğer diğer insanlara nasıl hissettiğimizden ve neyi deneyimlediğimizden bahsetmek istiyorsak, yanıltıcı olmak bir kenara, en değerli olan (Dennett’ın simge ve imleçlerine eşdeğer olan) psikolojik açıklama seviyesidir. Ki Paul ve Patricia Churchland’in eski önerisinin – (mesela) acı hakkındaki halk psikolojisi konuşmalarını daha “bilimsel” olan C-liflerinin (acı hissetmeyi mümkün kılan nöral substrat parçası) ateşlenmesi ile değiştirmeliyiz – gerçekten saçma olmasının sebebi de budur. Biz nihai kullanıcıların tamamının aniden makine dili öğreneceğinden ve imleçleri ve simgeleri terkedeceğinden daha fazla böyle bir şey olmayacak.

İllüzyonistler qualia olarak deneyimlediklerimizin asıl içsel mental mekanizmalarımız gibi “olmadığını” iddia ettiklerinde, aslında bir bakıma haklılar. Ancak dış dünya hakkında algıladığımız her şeyin bir temsil olduğunu, kendisi olmadığını unutuyor gibi görünüyorlar. Yukarıdaki yetki bilincinin en iyi anlaşılan örneklerinden biri olan ve fenomenal bilinci mümkün kılan görsel sistemi ele alın. Gerçeklikte; gözlerimiz, Güneş’ten gelen ve Dünya’nın atmosferinin filtresinden geçen radyasyon çeşitleri tarafından olduğu kadar sosyal primatlar olarak evrildiğimiz spesifik çevre tarafından da belirlenen elektromanyetik spektrumun çok dar bir bandını algılar. Başka bir deyişle, hiç görmediğimiz bir yığın şey vardır.

Bilinci, suyun ıslaklığından farklı olmayan zayıf bir şekilde beliren bir fenomen olarak düşünün.

Dünyayı tepetaklak görmektense düz bir şekilde görmemiz de beynin bir oyunudur (bir “illüzyon” mu?) çünkü gözlerimizin optiği öyledir ki dış nesneler retinamıza çarpan ters çevrilmiş sinyal setleri oluşturur. Dünyayı düz görelim diye beyin, mutabık elektriksel vuruları yeniden yorumlar (buraya bakınız***). Bazı (ancak tümü değil) insanlar baş aşağı gözlük (upside down goggle) kullanarak bunun ne kadar tuhaf olduğunu deneyimleyebilirler. Bu gözlükler dışarıdan gelen görüntüleri sinyaller retinayı uyarmadan önce ters çevirirler, böylece öznelere, beyinleri ters dönmeyi telafi etmeseydi dünyanın nasıl görüneceğini gösterirler. Bazı bireylerde, beyin çok hızlı adapte oluyor ve sinyal kalıbını tekrar tersine döndürüyor, dolayısıyla dünya tekrardan “normal” görünür hale geliyor. Yani denekler gözlüklerini çıkarana dek, ki o zaman da bazıları beyinleri yeniden kendini ayarlayana dek dünyayı baş aşağı görecektir. Neden işler bu şekilde yürüyor? Çünkü insan gözü optiğin temel prensiplerinden faydalanmak için evrildi, ancak insanlar ters dönmüş yerine doğru düzgün bir dünyada daha iyi yön sürebilecekleri için beyin onlar üzerinde işlem yapmaktadır.

John Searle’ü takiben, bence bilinç adaptif değerle evrilmiş bir biyolojik mekanizma ve ona illüzyon muamelesi yapmak, büyük bir açıdan, açııklanması gereken veriyi reddetmektir. Kitabı The Rediscovery of the Mind’da (1992) (Zihnin Yeniden Keşfi), Searle şöyle yazar:

Durmaksızın ısrar etmek istediğim şey, birinin, kendi deneyimlerimiz hakkındaki bariz gerçekleri reddetmeden – örneğin, hepimizin bilinçli olduğu ve bilinçli hallerimizin oldukça spesifik indirgenemez fenomenal nitelikler olduğu – aynı zamanda fiziğin bariz gerçeklerini kabul edebileceğidir – örneğin, dünyanın tamamiyle kuvvet alanlarındaki fiziksel parçacıklardan oluştuğu.

Burada “indirgenemezlik” mistik bir kavram değildir ve birkaç yolla basitleştirilebilir. Searle’ün yöneldiği yönden emin değilim ancak ben bilinci, (diyelim) suyun ıslaklığından (çok daha karmaşık olsa da) farklı olmayan zayıf bir şekilde beliren bir fenomen olarak düşünüyorum. Tekil su molekülleri birtakım fiziksel-kimyasal niteliklere sahipler ancak ıslaklık onlardan birisi değil. Onlar bu özelliği yalnızca belirli çevresel koşullar altında ve yalnızca onlardan yeteri kadar fazla miktarda olduğunda ediniyorlar (çevresel sıcaklık ve basınç açısından). Önemli bir şekilde, suyun nitelikleri yalnızca moleküllerin düzenine ve sayısına dayanmıyor ancak aynı zamanda moleküllerin kendilerinin nasıl oluştuğuna da dayanıyor. Atomlarının içerisinde farklı sayıda nötron veya elektrona ya da farklı atom sayısına sahip olsalardı farklı nitelikleri olurdu.

Aynı durum tüm mental fenomenler için de geçerlidir, yetki bilinci ve fenomenal bilincin ikisi de dahil olmak üzere. Onun hakkında tuhaf hiçbir şey olmamasına rağmen (tüm dualizm formlarına güle güle), nöronların spesifik sayıları ve düzenleri bu fenomenleri yaratmak için yeterli görünmüyor. Dahil olan nöronların aynı zamanda doğru maddeden yapılması (ve bu maddeyi üretmesi) gerekiyor: numarayı gerçekleştiren şey yalnızca onların beyinde nasıl düzenlendiği değildir, aynı zamanda karbon temelli hücrelerin sahip olduğu, silikon temelli alternatifin sahip olabileceği veya olmayabileceği (bu açık bir empirik sorudur) ve (diyelim) kartonun kesinlikle sahip olmadığı belirli spesifik fiziksel ve kimyasal nitelikler de gereklidir.

Fenomenal bilincin açıklamasının, insan beynini kavrayışımız kendi bilgisayarlarımızın iç çalışmalarını kavrayışımız ile karşılaştırılabilir olduğu zaman, nörobilim ve evrimsel biyolojiden geleceği (eğer gelecekse tabi – sırf bir şeyi bilmek istediğimizden, onu gerçekten bilmenin bir yolunun eninde sonunda bulacağımıza bir garanti yoktur) sonucu çıkmaktadır. O zaman, bizim bilgisayarlarla etkili bir şekilde çalışmamıza olanak sağlayan ve dünyada biyolojik organizmalar olarak hayatta kalmamızı ve çoğalmamızı sağlayan temeldeki mekanizmalar ve kullanıcı dostu nedensel olarak etkili temsillerin (illüzyonların değil!) arasındaki ilişkiyi açıkça görebileceğiz.

Çevirmen Notları:

*Bu makale Öncül Analitik Felsefe dergisi tarafından çevirilmiştir: https://onculanalitikfelsefe.com/bilinc-yanilgisi-keith-frankish/

** Epifenomen: Nedensel olarak fiziksele bağlı ama fiziksele geri etkilenimi olmayan.

*** https://www.ivyroses.com/HumanBody/Eye/Eye_Image-Formation.php

Kaynak:

Pigliucci, M. (2019, Aralık) “Consciousness is real”. Aeon. https://aeon.co/essays/consciousness-is-neither-a-spooky-mystery-nor-an-illusory-belief çev. Can Kalender

Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim öğrencisi. İlgilendiği alanları dilin kökeni ve nörodilbilim oluşturuyor. Zihin felsefesi ile de ilgileniyor. Hobileri arasında metal müzik yer alıyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Objektif Dindarlığın İmkansızlığı Argümanı-Mehmet Mirioğlu

En Güncel Haberler Analitik Felsefe