Hayvanların Yaşadığı Acı Problemine Dair Bir İnceleme – Liz Goodnick

/
414 Okunma
Okunma süresi: 22 Dakika

Muhtemelen teizmin karşılaştığı en büyük güçlüklerden biri kötülük problemidir (belki de acı ve/veya ıstırap problemi olarak da anlaşılabilir) Zira her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve mükemmel derecede iyi olan bir varlığın [1] neden yarattığı varlıkların acı çekmesine izin verdiğini anlamak zordur:

Epikür’ün eski sorularına henüz yanıt bulunamamıştır. Tanrı kötülüğü önlemeye istekli ama muktedir değil mi? O zaman acizdir. Yapabiliyor ama yapmıyor mu? O zaman kötü niyetlidir. Hem muktedir hem de istekli mi? O zaman kötülük nereden geliyor? (Hume, 1993, s. 100)

İnsanların yaşadığı acı ve ıstırap sorununu ele almak için birçok girişimde bulunulmuştur. Örneğin, “Özgür İrade Savunması” taraftarları, insanların yaşadığı acıların çoğunun, özgür iradelerinin doğrudan bir sonucu olarak diğer insanların elinde olduğunu savunmaktadır. Dahası, özgür iradenin ve onunla birlikte gelen her şeyin olduğu bir dünya (örneğin Hristiyan geleneğinde bulunan kurtuluş inancı), özgür iradenin olmadığı bir dünyadan daha iyidir. Oysa kötülük, özgür iradenin mantıksal olarak zorunlu bir sonucu olduğundan, acı çekme pahasına da olsa Tanrı’nın önemli ölçüde özgürlüğe sahip bir dünya yaratmasını bekleriz. Biraz farklı bir yaklaşım John Hick’in Irenaeus’çu ruh olgunlaştırma (ruh inşa etme) teodisesidir. Bu teodiseye göre,bu dünyada yaşanan acılar olmasaydı, cesaret ve cömertlik gibi erdemleri ifade edebilecek ahlaki varlıklara dönüşme şansımız bulunmamaktadır. Bu erdemlere sahip bir dünya, bu erdemlerin olmadığı bir dünyadan (çok) daha iyi olduğu için, Tanrı’nın bu erdemlerin gelişmesi için gerekli olan acıların olduğu bir dünya yaratmasını bekleriz.

Kötülük problemine getirilen bu “çözümlerle” ilgili sorun, (en azından yüzeyde) bu görüşlerin, hayvanların yaşadığı acıların çoğunu (çoğu zaman bu görüşleri savunanlara göre bile) dikkate almamalarıdır. Özgür irade savunması, hayvanların özgür insan eylemlerinden kaynaklanan acılarını açıklayabilse de, hayvanların insanlar var olmadan önce karşılaştıkları kötülükler (milyonlarca canlının yaşadığı milyonlarca yıllık acı ve ıstırap) [2] veya insan eylemleriyle nedensel olarak bağlantılı olmayan mevcut kötülükler hakkında hiçbir şey söylememektedir. Hick’in ruh olgunlaştırma teodisesi (ahlaki bir duygu ve Tanrı ile birleşmeye daha layık bir ruh geliştirmek için bilişsel kapasitelere sahip olan) insanlar için işlevselken, insan olmayan hayvanların böyle bir kapasiteye sahip olması (bildiklerimiz göz önüne alındığında) pek olası değildir. Dolayısıyla, hayvanların acısına dair problem, şimdiye kadar hak ettiğinden daha az ilgi görmüş özel bir kötülük sorunudur.[3] [Bu yazı içerisinde kritik etmeye çalışacağımız] Dougherty’nin kitabı, bu durumu düzeltmeye çalışmaktadır. Kısacası, acı çekmenin kutsal erdemlerin gerçekleştiği bir dünyada yaşamanın kaçınılmaz bedeli olduğu bir aziz kılma teodisesi önermektedir. Başlıca katkısı, insan olmayan hayvanların “tıpkı insanlar gibi tanrılaştırılacağını” iddia etmektir (s. 3).

[Bahsi geçen eserinde yazar] ilk birkaç bölümde, hayvanların acısı problemini tanımlamaya ve savunmaya odaklanır. Eleonore Stump’ı izleyerek, sorunu hayvanların “gelişememesi” olarak tanımlar (bölüm 2, §2) ve öncelikle fiziksel acının aksine psikolojik ve duygusal esenlik eksikliğiyle ilgilenir. Buna ek olarak, odak noktasını acının (fiziksel ya da nedensel yönlerinin aksine) duygusal yönlerine kaydırır.

Bayesçi epistemolojinin bir hayranı olarak, hayvan acısı sorununu önce sezgisel olarak, sonra da 2. ve 3. bölümlerde daha resmi terimlerle tanımlar. Kısacası, hayvan acısının varlığının Tanrı’nın varlığına karşı (prima facie) kanıt sağladığını düşünmektedir. Nitekim Tanrı’nın var olduğu varsayımında, hayvan acısı da dahil olmak üzere herhangi bir acının varlığını bulmak bizi şaşırtan bir durumdur (çünkü Tanrı bunu istemekte, nasıl yapacağını bilmekte ve önleme gücüne sahiptir). [Yazar], özellikle teizm göz önüne alındığında, böyle yaygın bir hayvan acısının var olma olasılığının, ateizm göz önüne alındığındaki olasılıktan (prima facie) daha düşük olduğunu iddia eder.

Dougherty’nin problemi kavrama biçimi, kötülük problemi konusundaki en ilginç güncel çalışmalardan bazılarıyla (özellikle Paul Draper’ınki) paralellik gösterir ve Alvin Plantinga’nın “savunma” olarak adlandırdığı şeyi (kötülüğün varlığının Tanrı’nın varlığıyla mantıksal olarak uyumlu olduğunu gösteren geniş anlamda mantıksal olarak mümkün senaryolar (modeller) aramaktan kaçınmaya çalışır. Bir savunmada açıklanan senaryolar olası değilse, bu, sorunla mücadele eden kişiler için pek de rahatlatıcı değildir. [Örneğin], piyangoyu kazanma olasılığım mantıksal olarak mümkündür, ancak bu piyangoyu kazanacağım önermesine pek de ağırlık kazandırmaz. Bu nedenle Dougherty, ”Anlattığım hikayenin ihtimalini çoğunlukla doğrudan argüman yoluyla değil, fikrin açıklanması yoluyla elinden geldiğince savunacağını” ifade eder (s. 53). Bana öyle geliyor ki bu, Tanrı’nın varlığına olan inançlarında, acı ve ıstırap nedeniyle (bazen önemli ölçüde veya tamamen) ilgi düşüklüğü yaşayan inançlı kişilerin,ve agnostiklerin veya ateistlerin zihinlerinde var olan sorunu “çözmek” için iyi bir stratejidir. Ne yazık ki, aşağıda savunacağım gibi, Dougherty’nin bu girişiminde pek başarılı olduğunu düşünmüyorum.

4. ve 5. bölümlerde [yazar], René Descartes’ı izleyerek hayvanların acı ve ıstırap çekmesi sorununun aslında bir sorun oluşturmadığını, çünkü hayvanların (ahlaki açıdan anlamlı) acı ve ıstırap çekmediğini savunan Neo-Kartezyenci düşünceleri ele alır. Bu görüş, hayvanların bilinçten (veya bilincin farkındalığından ya da bilinçli durumların duygusal değerlendirmelerinden) yoksun olduğu ve ahlaki açıdan anlamlı acının bilinci (veya sırasıyla bilincin farkındalığını veya bilinçli durumların duygusal değerlendirmelerini) gerektirdiği iddialarına dayanmaktadır. Dougherty, Neo-Kartezyen görüşe karşı birkaç farklı yolla karşı çıkmaktadır. İlk olarak, sağduyuya başvuran [yazara göre], hayvanların acı çektiği çok açıktır, ikincisi, bilimsel fikir birliği göz önüne alındığında, Amerikan Hayvan Refahı Koleji ve çeşitli veterinerlik kuruluşları da dahil olmak üzere çoğu uzman, hayvanların ahlaki açıdan önemli şekillerde acı çektiği konusunda hemfikirdir ve son olarak, felsefi argüman yoluylaacının duygusal yönlerine odaklanıldığı ölçüde, canlıların üst düzey bilinçleri olmadan acı hissetmelerinin mümkün olduğu savunulabilmektedir.

Bu bölümler, özellikle sağduyu epistemolojisine (Aristoteles’in Endoxa yöntemi) başvurduğu düşünüldüğünde, Dougherty’nin en iyi olduğu bölümlerden bazılarıdır. [Yazar], “ispat yükünün sağduyuya karşı çıkan bireyin üzerinde olduğunu” (s. 58) iddia etmekte ve hayvanların acı hissettiği gerçeğinin açıkça sağduyunun bir ilkesi olduğunu savunmaya devam etmektedir. Uzmanların ve felsefi argümanların desteği olmasa bile (ki zaten var), sağduyu epistemolojisini kullanıp Neo Kartezyenleri savunma durumuna geçirerek doğru olanı yapmaktadır.

Böylece teodisesini “hayvan acısı verilerinin teizm üzerindeki kanıtlayıcı gücünü” değerlendirmenin bir yolu olarak sunmaktadır (s. 17). Teodisesinin Tanrı’nın varlığı göz önüne alındığında, hayvanların acısının varlığını şaşırtıcı olmaktan çıkardığını ve Tanrı’nın varlığının ön olasılığını azaltmadığını gösterebilirse (teodisesinin çoğunun aslında açık teizm ve onun gerektirdikleri (“gizli sonuçlar” olabileceğini iddia ettiği bazıları) tarafından öngörüldüğünü göstererek), o zaman kötülüğün varlığının Tanrı’nın varlığı üzerindeki doğrulayıcı gücünü “perdeleyeceğini” (kendi terminolojisi) iddia etmektedir. Aşağıda bu akıl yürütme sürecini sorgulamaya çalışacağım.

Dougherty, 6. ve 7. bölümlerde kendi teodisesini insanlara uygulanmış haliyle savunmaktadır. Teodisesi bazı orijinal bileşenlere sahip olsa da, çoğunlukla literatürdeki en önde gelen teodiselerden bazılarının bir kombinasyonu ve genişletilmesidir. Kötülüğe ilişkin açıklaması en çok Hick’in Irenausçu teodisesini izler; buna göre bu dünyadaki acı ve ıstırap mantıksal olarak zorunlu olduğu gibi (ve dolayısıyla Tanrı tarafından izin verilir ve hatta teşvik edilir), insanların belirli erdemleri ifade edebildiği daha iyi durumlar içinde kullanılabilirdir.

Bununla birlikte Dougherty, bir dünyayı harika yapan belirli özellikler konusunda Hick’ten ayrılmaktadır. Hick’in görüşüne göre, Tanrı’nın dünyayı kurma biçimiyle teşvik edilen “daha büyük iyilikler” cesaret, metanet, cömertlik, nezaket, sağduyu, bencillik vb. gibi şeyleri, yani “temel erdemleri” içerir. Dougherty bunun yerine en iyi erdemlerin agape sevgisiyle birleşmiş azizler tarafından ifade edildiğini gördüğümüz “cesaret, şefkat, nezaket, cömertlik, yardımseverlik, merhamet, yüce gönüllülük, hoşgörü, onur, doğruluk, güvenilirlik, sorumluluk, dostluk, işbirliği, çalışkanlık, disiplin, yardımseverlik, minnettarlık, empati ve bağışlayıcılık” gibi erdemler olduğunu iddia etmektedir (s. 120).

Bu değişikliği, azizliğin daha sıradan (ama yine de iyi) erdemlere kıyasla çok daha büyük değerine atıfta bulunarak açıklamaktadır: “(i) Bu dünyanın kötülüklerinin sadece genel olarak iyi ahlaki karakteri değil, ki bu da değerlidir, ama değeri neredeyse paha biçilemez olan gerçek azizliği mümkün kıldığına dikkat çekerek ruh yapmanın çıtasını aziz yapmaya yükselttim” (s. 134). Bununla birlikte, bu değer iddiası için fazla bir argüman sunmamaktadır. Bunun yerine, kısmen azizlerin yaşamlarını inceleyen kendi kişisel deneyimlerine başvurur:

Erdemin, özellikle de aziz erdeminin değerine daha derinden inandıkça ve azizlerin yaşamlarını daha derinlemesine araştırdıkça, erdemlerin çoğunun agape sevgisinin tezahürleri olduğunu fark ettikçe, azizlik için bolca fırsat sunmayan bir dünyanın en büyük iyiliklerle motive olmuş bir varlık için hiçbir cazibesi olmayacağını daha iyi anladım. (p. 126)

Dahası, aziz erdeminin yalnızca Hristiyan geleneğinde yüksek değer görmediğini, aynı zamanda “yaygın seküler desteği de paylaştığını” belirterek sağduyuya hitap etmeye çalışmaktadır (s. 131).

Bunu inandırıcı bulmuyorum. Hristiyan geleneğinde bu erdemlerin değerini destekleyen teolojik argümanlar olsa da, Hristiyan olmayanlar bu teolojik argümanlardan etkilenmeyecektir. Her ne kadar aziz erdemler günümüzde pek çok seküler insan tarafından yüksek değer görse de, bu destek büyük ölçüde Batı (Hristiyanlaştırılmış) dünyasıyla sınırlı olabilir ve orada bile her zaman var olmamıştır. Sadece iki isim vermek gerekirse, David Hume ve Friedrich Nietzsche, bu değerleri eleştirmektedir ve aziz erdemler Platon’un erdemler kataloğunda yer almamaktadır. Dolayısıyla Dougherty aziz erdemlerin üst düzeyde değerlendirilmesini basit bir sağduyu olarak ele alamaz. Daha da önemlisi, agape sevgisinin birleştirdiği erdemlerin birçoğuna yalnızca (çok yoğun) acıların olağan olduğu bağlamlarda değer veriliyor olabilir. Daha az acı çekilen bir dünyada yaşıyor olsaydık, şefkat, cömertlik, merhamet ya da empatiye bu kadar önem verir miydik? Eğer bu erdemlere değer vermenin ana nedeni dünyadaki acı ve ıstıraba uygun yanıtlar olmaları ise, o zaman bana öyle geliyor ki Tanrı’nın bu erdemlerin ifade edilmesini sağlamak için bağımsız bir nedeni olmayabilir (özellikle de muazzam bedeller göz önüne alındığında).

Dougherty kendi teodisesini açıklarken, Tanrı’nın kişinin çektiği acıları telafi etmek için ödüller vererek (örneğin, Eyüp’ün çocuklarının ölümünü daha fazla yeni çocuğa sahip olarak telafi etmesi) “karşılığını ödediği” basit bir daha iyi iyilik savunmasından kaçınmaya çalışır. Bu sorundan kaçınmak için Roderick Chisholm tarafından ortaya atılan ve Marilyn McCord Adams tarafından genişletilen “yenilgi” kavramını kullanır. “Önemli olanın, failin kendisinin de erdeme giden yolu oluşturan olayları onayladığı bir yaşam perspektifine sahip olmasıdır” (s. 114). Dougherty, başarılı bir teodisenin kötülüğün bu şekilde yenilmesine izin vermesi gerektiğini savunur; her birey, hayatındaki kötülükler üzerinde düşünme ve böylesine büyük erdemler içeren bir dünyanın parçası olma bağlamında acılarını kabul etme fırsatına [4] sahip olmalıdır. Bunu şöyle açıklamaktadır:

Kötülüğün yenilgiye uğratılmasının paradigmatik yollarından biri de şehitliktir; sevgi tarafından yaratılan… başkaları uğruna ve Tanrı’yı yüceltmek için acı çekmeye istekli olmak, kendini tamamen Tanrı’ya vermek ve O’nun planına terk etmek. Benim görüşüme göre, doğru yönlendirilmiş ruhlar geriye dönüp baktıklarında kurtuluş dramındaki rollerine bakacak, rollerini benimseyecek ve bu rollerinde Tanrı’nın kendilerine olan iyiliğini göreceklerdir. Bu ayrıca Tanrı’nın onlara karşı sadece adil davrandığını varsayar, çünkü Tanrı tarafından sadece başkalarına değil, kendilerine de fayda sağlayacak şekilde önemli yollarla hem adil hem de sevgi dolu bir şekilde dahil edildikleri gerçeğini fark ediyor ve takdir ediyor olmalıdırlar. (p. 134)

Dougherty bunun her bireyin yaşamı boyunca mümkün olmayabileceğinin farkındadır. Bu nedenle, “ölümden sonra yaşamın olacağının teizmin bir parçası olduğunu iddia eder: “Ölümden sonraki yaşam yardımcı bir hipotez değildir. Çünkü canlıların acı çektiği ve telafi ve iyileşme için tam fırsatın verilmediği olası bir dünya yoktur” (s. 111). Bireyler tarafından deneyimlenen en korkunç kötülüklerin bile (yeterli zaman, düşünme vb. ile) yenilebileceğine dair tümevarımsal kanıtlar sunmakta ve bunun bazen bu yaşamda gerçekleşebileceğine işaret etmektedir (örneğin Viktor Frankl’ın Holokost’taki deneyimlerini nihai olarak kabul etmesi).

Bununla birlikte, görüşünün, kişinin deneyimlediği her bir kötülüğün, bireyin yaşamında mantıksal olarak zorunlu olan daha büyük bir iyiliğe atıfta bulunularak telafi edildiği anlamına gelmediğini savunur. Bunun yerine, William Hasker’ı izleyerek, daha bütüncül bir görüşü tercih etme eğilimindedir. Hasker, “tikel kötülükler hakkında düşünmenin yolunun (hassas ayar argümanı literatüründen bir terim ödünç alırsak), bir ‘dünya-birliğinden’ kaynaklandığını” iddia etmektedir (s. 99). Kısacası, Tanrı’nın “en iyi türden iyiliklerin gerçekleşmesi için fırsatlar sağlayan (ve kesinlikle teşvik eden) bir dünya” yaratması gerektiği için tikel kötülüklerin ortaya çıkacağını savunur (s. 99). Ancak, Tanrı’nın yarattığı dünyanın en iyi türden bir dünya olmasını sağlamak için (en iyi iyilikleri örnekleyen bir dünya) Tanrı’nın özgür iradeye sahip varlıklar ve acı çeken varlıklar yaratması gerekir. “Önemli erdemleri olan her dünya, önemli acıları olan bir dünyadır. Kayda değer acının olmadığı her dünya, kayda değer erdemin olmadığı bir dünyadır. Önemli iyilik ve kötülük bu bakımdan bir ‘paket anlaşmasıdır’. Kötülük iyiliğin bir aracı değil, iyiliğin varlığının bir maliyetidir” (s. 107).

Dougherty, hayvanların acı çekmesinin bir bedeli olan iyiliğin, acı çeken her canlı için gerçekleştirilmesi gerekip gerekmediği konusunda tereddüt etmektedir. İlk olarak Stump tarafından ortaya atılan sorudan kaçınmayı seçmektedir: “Daha büyük iyinin, kötülüğe maruz kalan birey için uygun bir fayda içermesi gerekip gerekmediği ya da bir başkasına tahsis edilen bir iyiliğin, bir başkasının maruz kaldığı kötülüğü adil bir şekilde dengeleyip dengelemeyeceği” (s. 97). Ancak daha sonra, “acı çekenlerin hem bedeli olan iyiliklerden kendilerinin faydalanması hem de bunun böyle olduğunun farkında olması gerekliliğinin, insan olmayan hayvanların kişi olmasını gerektirdiğini” iddia etmektedir (s. 181). Bunun böyle olması önemlidir. Makul bir insanın, çektiği acı kişisel bir yarara bağlı değilse, Dougherty’nin gerektirdiği şekilde acı çekmeyi kabul etmeye istekli olacağına inanmak benim için zordur. Bu durum özellikle, örneğin bir çocuğun açlıktan ölmesinin başka bir kişideki (örneğin bir yardım görevlisi) merhamet erdemine atıfta bulunularak açıklandığı durumlar söz konusu olduğunda geçerli gibi görünmektedir. Bir aziz “yaratılış ve kurtuluş dramındaki rolünü onaylayabilir ve bu rolü oynamış olmaktan memnuniyet duyabilir (ki bu memnuniyet duymaktan farklı olabilir)” (s. 147), ancak kendisi veya sevdikleri hiçbir fayda görmese bile, makul herhangi bir kişinin bunu yapacağını söylemek zor görünmektedir.

Peki ya çekilen acıların miktarı? İlginç bir şekilde Dougherty, dünyamızda bulduğumuz kötülüğün bolluğunun aslında Tanrı’nın varlığı lehine olduğunu savunmaktadır. Böylece, “Kötülükten Teizme İnce Ayar Argümanı’nı sunmaktadır. “İnsan varoluşunun başlangıcından bu yana, acıların, azizleri teşvik edecek kadar büyük olan, ancak insanları geniş çapta bunaltacak veya mücadeleyi beyhude kılacak kadar fazla olmayan nispeten dar bir banda düşen bir sıklık ve yoğunlukla geldiğini” iddia etmektedir (s. 124). Bu durumun Tanrı’nın gerçekten var olduğuna dair bir kanıt teşkil ettiğini, çünkü bu kötülükler düzenini teistik bir dünyada (Tanrı’nın en iyi türden bir dünya sağlamak için aziz erdemleri teşvik etmek istediği bir dünya) görmemizin, Tanrı’nın var olmadığı bir dünyada görmemizden daha muhtemel olduğunu savunmaktadır.

Bu noktada, onun insan acılarına uyguladığı teodisesinin tam haline ulaşmış oluruz: “Tanrı en iyi iyiliklerin gerçekleştiği bir dünyayı yaratmak ister. En iyi iyilikler “agape sevgisini ortaya çıkaran erdemlerin gerçek anlamda sergilenmesidir” ve “en yüksek erdemlerin gerçek anlamda sergilenmesi mantıksal olarak çok önemli ölçüde kötü durumların ortaya çıkmasını gerektirir (ancak yaygın, kalıcı bir umutsuzluğa neden olacak kadar kötü değil)” (s. 130).

Dougherty, insan acısı ve ıstırabına ilişkin teodisesini açıkladıktan sonra, 8. ve 9. bölümlerde aşağıdaki tezi savunmaya devam eder:

Bir hayvan sınıfı … sadece eskatolojik olarak dirilmekle kalmayacak, aynı zamanda insanlarla aynı şekilde tanrılaştırılacaktır. Narnia’nın diliyle, “konuşan hayvanlar” olacaklardır. Dil, yüksek zekânın karakteristik işaretidir. Bu nedenle, hem kişilik öncesi hem de kişilik sonrası yaşamlarına dönüp bakabilen ve başlarına gelenler ve Tanrı’nın planına nasıl uydukları hakkında tutumlar oluşturabilen tam teşekküllü kişiler (rasyonel varlıklar) olacaklarını öne sürüyorum. Eğer Tanrı adil ve sevgi doluysa ve eğer onlar rasyonel ve iyi niyetliyse, o zaman çektikleri acının ağırlığını hissetmeksizin, sonsuz değerli bir şeyin önemli bir parçası olduklarını kabul edecekler ve bunun için adil bir şekilde, cömertçe ödüllendirilmenin yanı sıra, yaratılıştaki rollerini benimseyeceklerdir. Bu kucaklaşmada kötülük yenilir. (p. 3)

Dougherty kendi teodisesinin kötülüğü yenmenin tek yolu olduğunu düşündüğünden, insanlara uyguladığı hikayeye benzer bir durumun hayvanlar için de geçerli olması gerektiğini iddia etmektedir. Eğer Dougherty hayvanlarla ilgili acı sorununun varlığı konusunda haklıysa (ki bence öyle), o zaman bir tür açıklama gereklidir. Çünkü bu açıklama olmadan, hayvanlarda acı sorunu, Tanrı’nın var olma olasılığını önemli ölçüde azaltıyor gibi görünmektedir.

Dougherty’nin insanlar için geliştirdiği teodisenin hayvanlar için geçerli olamayacağı düşünülebilir, zira hayvanlar gerekli bilişsel güce ya da çözüme ulaşmak için gerekli özgür irade gücüne sahip değil gibi görünmektedir. (Bildiğimiz kadarıyla) bu durum hayvanlar için Dünya’da bulundukları süre boyunca geçerli olduğundan, Dougherty hayvanlara öbür dünyada çektikleri acılarla yüzleşmeleri için bir şans verilmesi gerektiğini, bunun için de hayvanların gerekli kapasiteye sahip kişiler olarak diriltilmeleri gerektiğini savunmaktadır.

Bu noktada Dougherty’nin kitabın ilk sayfalarında söylediği bir şey dikkat çekicidir: “Bu seri için yapılan teklif çağrısını gördüğümde bunu…. başka türlü yazmaya cesaret edilemeyecek çılgınca şeyleri yazmak ve savunmak için bir çağrı olarak yorumladım. Bu kitapta ortaya koyacağım fikirlerin çoğunun ortalama bir okuyucuya biraz zorlama geleceğini bir an bile inkâr etmiyorum” (s. 2). Ancak, aslında bu sorunu birkaç şekilde hafifletmek için iyi bir iş çıkarıyor. İlk olarak, çoğu teistin zaten insan teosisi veya tanrılaşması (öbür dünyada) ile ilgili bir açıklamayı kabul ettiğini ve bu nedenle, analoji yoluyla, “tıpkı insanların salt kişilikten tanrısal olacak bir şeye yeniden doğması gibi, hayvanların da duygusallıktan kişiliğe yeniden doğacağını” belirtmektedir (s. 144). İnsanlar radikal bir şekilde dönüştürülebiliyorsa, hayvanların bunu yapamayacağını düşünmek için özel bir neden yoktur. İkinci olarak, insan bebeklerinden yola çıkarak, bir varlığın şu anda belirli yeteneklerden yoksun olmasının, bu yeteneklerden yoksun kalacağı anlamına gelmediğini savunmaktadır: “Bir canlının şu anda geçmişini geleceğine taşıyamadığı gerçeğinden, gelecekte bu gücü kazanamayacağı sonucu çıkmaz” (s. 142). Son olarak, teodisesinin mantıksal olarak Tanrı’nın iyiliğinden kaynaklandığını savunur: “Eğer adalet bir şeyi gerektiriyorsa, teizm de o şeyi gerektirir, çünkü teizm adaletin yerine getirileceğini gerektirir. Dahası, iyi bir insan olmak bir şeyi gerektiriyorsa, teizm de bunu gerektirir, çünkü açık teizm Tanrı’nın tüm yarattığı varlıklara karşı iyi olmasını gerektirir” (s. 144). Ayrıca, “Tanrı’nın hayvanların çektiği acıları daha büyük bir iyiliğe dahil edebilmesinin tek yolu gelecekteki ruh yaratımı” (s. 145) olduğundan, bu teizm tarafından zorunlu kılınmaktadır.

[Yazar] kitabını, aynı hayvanın öteki dünyada tanrılaştırılması gerektiği, aksi takdirde kötülüğünün yenilemeyeceği yönündeki endişelere odaklanan, hayvanların diriltilmesine yönelik birkaç itirazı ele alarak tamamlar. Dougherty bunun mümkün olduğunu, çünkü hayvanların maddi olmayan ruhlara sahip olmasının muhtemel olduğunu savunmaktadır. Kutsal Kitap metinlerinden (özellikle sadece insanların değil hayvanların da Tanrı’nın nefesiyle hayat bulduğu gerçeğine odaklanarak), büyük ilahiyatçılardan ve felsefi argümanlardan (nitelik ve diğer bilinçli deneyimlere dayanan insan ruhlarına ilişkin bazı argümanlarla paralellik göstererek) destek almaktadır. Ayrıca, yeniden dirilen hayvanlar dünyevi benliklerinden o kadar farklı olsalar bile, “geçmişleriyle belirli bir psikolojik şekilde ‘özdeşleşemeseler’ bile, bunun hayatlarının geri kalanına ve başkalarının hayatlarına nasıl uyduğunu bilerek, yaratılış dramasındaki rollerini kucaklayabileceklerini” savunmaktadır (s. 153).

Dougherty’nin eleştirmenleri muhtemelen onun sözde “Anahtar Koşul”una odaklanacaktır: “Eğer Tanrı varsa, hayvanlar diriltilecek ve tanrılaştırılacaktır” (s. 146). Ancak ben bunun oldukça ikna edici olduğunu düşünüyorum. Ancak, bana göre, onun görüşü, sonuçta bir teodiseden çok bir savunmadır. Hayvanların tanrılaştırılması 3-O (Omnipotent, Omnipresent, Omnibenevolent) Tanrı’nın yapması gereken şey olabilir ve eğer Tanrı varsa, o zaman sanırım hayvanlar diriltilerek insan haline getirilir. Ancak bunun hayvanların acı ve ıstırap çektiğine dair kanıtları gerçekten çürüttüğünden emin değilim. Çünkü gerçek şu ki, bu mantıksız görünüyor. Eğer A, B’yi gerektiriyorsa, o zaman B doğru olmalıdır, fakat yalnızca A doğruysa. Peki ya B mantıksız görünüyorsa? Bu (modus tollens gereği) size A’nın doğru olmadığını düşünmeniz için bir sebep vermez mi? [Belki de vermez.-Ed.]

Dougherty, Bayesçi yaklaşımıyla bu sorgulama hattından kaçınmaya çalışmaktadır. Ona göre teizmde hayvanın tanrılaştırılması gerekli olduğu için bu, teizm hipotezine hayvanın tanrılaştırılması hipotezinin eklenmesiyle teizmin öncelikli olasılığının azalmayacağı anlamına gelir. Bununla birlikte, teizmin doğruluğuna zaten ikna olmamış birinin bakış açısından buna inanmakta zorlanıyorum. Eğer A’nın olasılığından emin değilseniz ve A’nın oldukça olasılıksız bulduğunuz bir şeyi gerektirdiğini öğrenirseniz, bu size A’yı inkar etmek için bir neden vermez mi? [Yine, belki de vermez.-Ed.]

Dolayısıyla Dougherty’nin hayvan acısı sorununa karşı başarılı bir savunma sunduğunu düşünmekle birlikte, bir teodise olarak ikna olmuş değilim. Yine de, hem insanların acı çekmesi sorununa yaptığı önemli katkı hem de hayvanların acı çekmesi gibi önemli bir soruna ışık tutması açısından okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum [5].


Notlar

  • [1] Dougherty (ve bu inceleme boyunca ben) Tanrı’nın “3-O” (Omnipotent, Omnipresent, Omnibenevolent) olduğu fikrini içeren “çıplak teizm” başlangıç noktasını varsayıyoruz: her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve her şeye gücü yeten. “Tanrı” terimini kullandığımda, Batı geleneğindeki filozof ve teologların aşina olduğu geleneksel 3-O Tanrı’yı kastediyorum.
  • [2] Elbette bu spesifik sorun, örneğin genç Dünya yaratılışçıları için gerçek bir endişe kaynağı değildir; ancak birçok teist, insanlar sahneye çıkmadan önce insan olmayan hayvanların milyonlarca yıl yaşadığı görüşünü kabul etmektedir.
  • [3] Bu, konuya hiç ilgi gösterilmediği anlamına gelmemektedir. Michael Murray’in Nature Red in Tooth and Claw adlı kitabı dikkate değer bir istisnadır. Konu son zamanlarda filozoflar ve teologlar tarafından daha fazla ilgi görmektedir.
  • [4] Özgür irade nedeniyle, herkesin acılarıyla gerçekten yüzleşmediği ortaya çıkabilir. Dougherty, makul bir insanın bunu yapmasını sağlayacak yeterli bilgi ve fırsat verildiği sürece bu durumla bir sorunu olmadığını belirtiyor: “Tanrı’nın, sonunda tüm makul yaratıkların nihai kaderlerinin Tanrı’nın başlarına gelen kötülükleri riske atmasına değdiğini düşünmelerini garanti etmenin bir yolu vardır” (s. 103).
  • [5] Alex Hughes’a bu incelemenin daha önceki bir taslağı hakkındaki yararlı yorumları için teşekkür ederim.

Kaynakça

  • Hume, David. (1993). Principal Writings on Religion including ‘Dialogues Concerning Natural Religion’ and ‘The Natural History of Religion’. Ed. J. C. A. Gaskin. New York, NY: Oxford University Press.
  • Murray, Michael. (2008). Nature Red in Tooth and Claw: Theism and the Problem of Animal Suffering. New York, NY: Oxford University Press.

Liz Goodnick – “Review of The Problem of Animal Pain“, (Erişim Tarihi: 21.03.2024)

Çevirmen: Arda Özel

Çeviri Editörü: Musa Yanık

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Çağdaş Zihin Felsefesi Tartışmaları – Prof. Dr. Özgüç Güven & İbrahim Yeşua Özçelik

Sonraki Gönderi

Din Felsefesinde Farklı Pozisyonlar 4 – Berk Celayir & İbrahim Yeşua Özçelik & Musa Yanık & Nezih Seven & Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü