İnsan Doğası ve Stoacı Gelişim – Brittany Polat

/
2 Okunma
Okunma süresi: 28 Dakika

Stoik meditasyonları uygularken çoğumuz için en önemli soru, nasıl iyi insanlar olacağımız ve nasıl tatmin edici, anlamlı hayatlar yaşayacağımızdır. Fakat cevapları aramaya devam ederken Stoacı aydınlanmaya giden yol her zaman açık değildir. Bugün olduğumuz kişiden olmak istediğimiz kişiye nasıl dönüşebiliriz? Nasıl mutlu ve tatmin edici bir hayatımız olur? Peki, erdemli olmak bu konuda bize nasıl yardımcı olacaktır? Bu makalede, Stoacı gelişmeyi (oikeiosis), hayatlarımızı daha iyi bir noktaya taşıyacağına inandığım birlik kavramıyla ilişkilendirerek eski Stoacı fikirler üzerine inşa etmek istiyorum. [i]

Eski Stoacılar, doğanın — insan doğasının ve içinde yaşadığımız dünyanın — bize mükemmel insanlar olarak potansiyelimize ulaşmak için ihtiyacımız olanı sağladığına inanıyordu.[ii] Bir kere içgüdüsel olarak kendi refahımızı düşünerek hareket ediyoruz. Küçük bir çocuk olarak tıpkı yiyecek ve sevgi dolu bir bakıcının sıcaklığı ve güvenliği gibi içgüdüsel olarak bizi hayatta tutan ve bize rahatlık veren şeyler ararız.

Ama büyüdükçe kendimizle ilgili farkındalığımız değişir. Yeni fırsatlar aramaya başlar ve dünyayı öğrenmek, anlamak ve anlamlandırmak için güçlü bir arzumuz açığa çıkar. İnsanlar olarak kendi kimliklerimizi inşa ederiz ve bizden ne beklendiğinin ve kim olmak istediğimizin daha bilinçli olarak farkına varırız. Sonunda, huzurumuzun maddi bir rahatlığa değil, olgun bir insan olarak rolümüzü ne kadar iyi yerine getirdiğimize bağlı olduğunu öğreniriz.[iii] Bazı insanların “olgun insan rolü”nün ne demek olduğu konusunda kafaları karışır; amacın zengin, güçlü veya popüler olmak olduğunu düşünebilirler. Ancak Stoacılar, uzun süreli iç huzuru ve mutluluğu bulmanın tek yolunun, kendi doğamızla uyum içinde yaşamayı da içeren doğa ile uyum içinde yaşamak olduğunu bilirler (Epiktetus, Söylevler, 3.1).

Peki bu doğa ne olabilir? İnsan doğası karmaşık ve çok yönlüdür ancak belirleyici özelliklerimizden biri aşırı sosyalliğimizdir. Her zaman gruplar halinde yaşarız ve bireyin refahı grubun refahına bağlıdır. Ailelerimiz, topluluklarımız, şehirlerimiz ve uluslarımız çoğu durumda biz doğmadan çok önce var olmuşlardır ve çoğu biz gittikten çok sonra da var olacaktır.[iv] Başkalarıyla birlikte yaşamaya, iş birliği yapmaya ve ilgilenmeye hazır ve programlıyız. Sadece bu da değil, tür olarak hayatta kalmamız, yavrularımız için içgüdüsel bakıma bağlıdır. İnsanlar, bildiğimiz tüm türler arasında açık ara en uzun çocukluğa sahiptir ve en uzun süre bakıma ihtiyaç duyar. Yetişkinler olarak içgüdülerimiz bizi gençleri sevmeye ve onlara bakmaya teşvik eder. Çocuklar olarak içgüdülerimiz bizi çok küçük yaşlardan itibaren başkalarıyla iş birliği yapmaya yatkınlaştırır.[v] Biz, mükemmel sosyal bir türüz.

İnsanlar olarak potansiyelimize ulaşmak istiyorsak -böylece mutlu ve tatmin olabiliriz- insanların en iyi yaptığı şeyi yapmakta mükemmel olmalıyız: diğer insanlarla birlikte yaşamak ve ileri bilişsel kapasitelerimizi (ve insana özgü öz farkındalığımızı) kullanarak yaşamın doğasını anlamak. Eski Stoacılar bu doğal ilerlemeyi erdeme “oikeiosis“ olarak adlandırdılar. Oikeiosis kelimenin tam anlamıyla tanınma, birleştirme veya kendine mal etme gibi bir anlama gelir. Bu, gerçek doğanıza aşina olduğunuz süreçtir. Küçük bir çocuk olarak doğanız, hayatta kalmak için yetişkinlere bağlı olduğunuzu dikte etti; olgunlaşan bir genç olarak doğanız, bağımsız olmaya, sorumluluk almaya ve kendiniz & dünya hakkında olgun bir farkındalık geliştirmeye başladığınızı dikte etti. Doğanıza rasyonel ve sosyal bir yetişkin olarak aşina olduğunuzda, kendinizi bu doğayı yerine getirmeye, yani erdemli olmaya adayacaksınız. Olmanız gereken kişiye dönüşeceksiniz.

Gerçek doğamıza aşina olmak- buna tamamen insanlığımızı geliştirmek de diyebilirsiniz- diğer insanlarla karşılaştırıldığında gerçekte kim olduğumuzu anlamayı gerektirir. Eski Stoacılar, başkalarıyla olan ilişkimizden, parçadan bütüne bir ilişki olarak söz eder: bizler aynı bedenin ayrı parçalarıyız, aynı ağacın dallarıyız ya da hepimiz aynı şehrin vatandaşlarıyız. [vi] Bu toplumsal tutum, doğru bir yaşam anlayışı geliştirmenin ve dolayısıyla erdemli olmanın temelidir. Kendi iyiliğinizin diğer insanların iyiliğinden ayrı olduğuna inanmaya devam ederseniz gerçekten erdemli olamazsınız çünkü bu olaylara çok yanlış bir bakış açısına sahip olduğunuz anlamına gelir.

Ancak kendi iyiliğinizin bütünün iyiliği ile aynı olduğunu anladığınızda bakış açınız (ve dolayısıyla görüşleriniz, motivasyonlarınız, arzularınız, çekinceleriniz ve eylemleriniz) tamamen değişir. Çevrenizdekilere fayda sağlayan şeyin de size fayda sağladığının farkındasınız çünkü ayrılmaz bir şekilde arkadaşlığa (human companionship) bağlısınız (Epiktetus, Söylemler, 2.22, 15-19; Seneca, Ahlak Mektupları, 48.2).

İzole varlık olarak benlikten bütünün bir parçası olarak benliğe bakış açısındaki bu değişim sosyal oikeiosis’tir. Sadece hepimizin ayrılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzun basit bir kabulünü değil, kimliğimizde veya benlik algımızda bir değişiklik gerektirir. Tutumumuzu veya davranışlarımızı değiştirmesine izin vermeden, karşılıklı bağımlılıklarımızı yüzeysel bir düzeyde kabul etmek oldukça kolaydır. Ancak, “ben kimim” sorusunun sınırlarını yeniden çizdiğimizde diğer insanları da içerecek şekilde doğamızı ve yaşamdaki rolümüzü doğru anlayacağız.[vıı]

Bunu ifade etmenin bir başka yolu da çevremizdeki insanlarla birlik duygusu geliştirmemizdir. Erdem etikçisi ve Asya felsefesi üzerine çalışmalar yapan akademisyen Philip J. Ivanhoe, birliği “benliğin doğası hakkında ilişkisel bir bakış açısı” olarak tanımlıyor ve bu da daha geniş bir benlik olarak diğer insanlarla, yaratıklarla ve şeylerle tipik olarak ilgili herkesin daha fazla avantajına, esenliğine ve mutluluğuna yol açacak şekilde yakından bağlantılı olarak görülen bir benliği sağlıyor.

Öyle görünüyor ki bu geniş benlik anlayışı, Stoacılıkta sosyal oikeiosisin son noktasını tanımlıyor. Sosyal oikeiosis’in en ünlü antik açıklamalarından birini, Hierokles’in eşmerkezli dairelerini ele alalım. Onun tanımı, bireysel benliğimizi daha büyük bir bütünün parçası olarak nasıl görebileceğimize dair bir tür alıştırma gibi görünüyor: önce yakın aile üyelerimizle, sonra geniş ailemizle, sonra arkadaşlarımız ve komşularımızla, sonra da vatandaşlarımızla özdeşleşiriz. Benlik kavramımızı dar kişisel çıkarlarımızdan genişleterek çevremizdeki herkesi, nihayetinde dünyadaki herkes de dahil olmak üzere kavrarız. Buradaki fikir, kendimizi daha büyük bütünün bir parçası olarak anlayışımızı genişletmektir, bu da benlik duygumuzu genişletmek anlamına gelir.

Ivanhoe’nun işaret ettiği gibi, birliğin çağdaş etik için büyük değeri vardır: bu, çevre etiğiyle ilgili birçok güncel felsefenin temelidir ve bazı ahlaki psikologlar bunu (baskın empati-özgecilik yaklaşımının aksine) özgeciliğin motivasyonu olarak görürler. [Vııı] Bunların her ikisinin de modern Stoacılar için geçerli olduğunu düşünüyorum. Benim için kişisel olarak, özgeciliği empati yerine birlik açısından düşünmek, sosyal oikeiosisin kalbinde yer alan bazı gerilimleri ele alıyor.

Bu yaklaşım, diğer insanlara onların kötü durumlarıyla empati kurduğumuz için değil, onlarla birlik duygusu hissettiğimiz için yardım etmemizi öneriyor. Stoacılar olarak, algılanan talihsizlikler hakkında başkalarıyla aktif olarak empati kurmuyoruz çünkü talihsizliğin ne olduğu hakkında farklı bir fikrimiz var. Yine de onları önemsiyor ve onlara şefkat duyuyoruz. Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz, duygusal tepkilerle değil, aslında aynı bütünün parçaları olduğumuza dair rasyonel anlayışımız tarafından motive edilir, bu da farklı türde bir özgeciliğe yol açar.[ix]

Stoacı sosyal oikeiosis’i birlik hipotezine bağlamanın bir başka nedeni de birliğin “doğal organik birlik metaforları, örneğin sağlıklı bir insanın kendi iyi işleyen vücudunun çeşitli bölümlerine nasıl bağlı olduğu hakkında” yakın ilişkisidir (Ivanhoe, s. 2). Bu metaforlar Stoacılığın bilinen bir özelliğidir. Marcus Aurelius’un, bir vücuttan kopmuş uzuvlarla ortak yarara karşı hareket eden insanlarla ilgili unutulmaz karşılaştırmasını düşünün.

Vücudun geri kalanından uzakta, kopmuş bir el veya ayak ya da kesilmiş bir kafa gördüyseniz, başına gelenlere rıza göstermek istemeyen, elinden geldiğince kendini başkalarından uzak tutan ya da ortak çıkarlara aykırı bir şey yapan kişinin kendisine ne yaptığına dair bir fikriniz olacaktır. Böyle davranarak, adeta kendinizi doğal birlikten koparmış olursunuz; çünkü onun bir parçası olmak için doğdunuz ve sonra ondan kendinizi ayırdınız. (Meditasyonlar, 8.34)

Fikirleri Ivanhoe’nun birlik hipotezine ilham veren Neo-Konfüçyüsçüler[x], birlik hakkındaki fikirlerini benzer terimlerle ifade ediyorlar. Neo-Konfüçyüsçüler ve Stoacılar için, etrafımızdaki insanlarla o kadar bağlantılı ve bağımlıyız ki mecazi olarak tek bir beden oluşturuyoruz. Neo-Konfüçyüsçü filozof Cheng Hao, hem hissiz vücut kısımlarını hem de bencil insanları tanımlamak için neden “duygusuzluk” teriminin kullanıldığını açıklıyor:

Tıp kitapları, ellerde veya ayaklarda felç olduğunu “uyuşma veya hissizlik” ifadeleriyle tanımlar. Bu, durumu tanımlamanın mükemmel bir yoludur. Duygulu insanlar (yani iyilikseverler) göğü, yeri ve sayısız şeyi tek bir beden olarak görürler; kendilerinden olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyi kendileri olarak gördüklerine göre, ulaşamayacakları bir yer var mıdır? Şeyler kişinin kendisinin bir parçası değilse doğal olarak kişi üzerinde hiçbir etkileri olmayacaktır. Bu, ellerin veya ayakların duygusuz olması gibidir. (Cheng Hao, Ivanhoe, s. 47-48)

Her iki felsefe de doğa, erdem ve gelişim üzerine benzer bir bakış açısına sahip olsa bile stoacılık kesinlikle Konfüçyüsçülük ile aynı değildir. Ama Konfüçyüsçülerin bedensel metaforlarıyla nereye gittiklerini ve modern Stoacılar olarak bizlerin sonunun nereye varacağını düşünmeyi çok öğretici buluyorum. “Kendileriyle dünya arasında derin bir kimlik görmelerine” rağmen böyle görüyorum (Ivanhoe, s. 146).

Neo-Konfüçyüsçüler benliği içlerinde kaybetmezler ya da dünyayla tamamen birleştirmezler; Konfüçyüsçüler karakteristik kaygı hiyerarşisini her çağda sürdürürler… Dolayısıyla, evrenin her yönü ile bir olduğumuz halde fiziksel bedenlerimizin parçaları arasındaki doğal hiyerarşiyi model alan evrensel benliğin bir çekirdeği ve çevresi olan bir kaygı hiyerarşisi vardır. (Ivanhoe, s. 49, 50)

Antik Konfüçyüsçülüğe rakip bir felsefi okul olan Mohistler ve (Neo-Konfüçyüsçülere Budist düşünce tarafından) aile ilişkilerinin ayrıcalığı konusundaki konumlarını netleştirmek ve savunmak için meydan okudu. Mohistler tüm insanlara karşı tam bir tarafsızlığı savunurken Konfüçyüsçüler geleneksel olarak aile üyelerimize ve yakın arkadaşlarımıza, uzaktan tanıdıklara veya yabancılara kıyasla daha fazla minnettar olduğumuzu iddia ettiler. Aynı şekilde, Budizm’in katı biçimleri, aile ve arkadaşlar da dahil olmak üzere tüm bağlardan vazgeçmeyi gerektirir (Ivanhoe, s. 47), ancak:

Birçok neo-Konfüçyüsçü cennet, dünya ve sayısız şeyle tek bir beden olduğumuzu iddia ederken vücudumuzun çeşitli kısımlarını farklı derecelerde ve farklı şekillerde önemsediğimizi vurguladılar. Kişinin kalbi, ciğerleri, ayak parmakları, cildi, tırnakları ve saçı, bedeni olan birliğin eşit parçalarıdır ve hepsine önem verirken onlarla eşit veya aynı şekilde ilgilenmez. (Ivanhoe, s. 47)

Birlik, dünyadaki herkesle ilgilenmek için benlik duygumuzu genişletmemizi gerektirse de bu, ebeveynlerimiz veya çocuklarımız için yaptığımızın aynısını yabancılara da yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Belki de dünyada tüm sosyal bağlılıklarından vazgeçebilen ve gerçekten tüm insanlık için yaşayan birkaç aziz ve kinik vardır. Ancak bu, çoğu insan için ulaşılabilir veya arzu edilen bir hedef değildir. Çoğumuz için, sosyal oikeiosisin amacı tarafsızlık değil, daha ziyade “diğerini kucaklayan ve onu değişen derecelerde kişinin kendi anlayışına getiren genişletilmiş bir benlik duygusu”dur (Ivanhoe, s. 71).

Bu göz korkutucu bir görev, ama eski Stoacılar, doğası gereği bunun için donanımlı olduğumuza inanıyor gibilerdi. Chrysippus’a göre, insanlar genellikle “şeylerin ikna ediciliği” ve “akranlarının öğretileri” ile gerçek doğalarından uzaklaşırlar. Ne yazık ki bugün her zamankinden daha fazla dikkat dağıtıcımız var. Ama iyi ya da kötü, insan doğası son 2000 yılda değişmedi ve bence hala erdeme doğru gelişmek için doğal olarak donanımlıyız. Gözlem, çalışma, tefekkür, dikkat ve sürekli uygulama yoluyla dünyayı (ve onun içindeki yerimizi) net ve doğru bir şekilde görmeyi öğrenebiliriz. Ve kendimizi, refahımızı diğer tüm insanların refahı ile aynı hizaya getirmeye zorlayarak, (nihayetinde) herkesi kapsayan geniş bir benlik duygusu geliştirebiliriz. Böylece, diğer insanlara ve kendi doğamıza aşina olabilir ve sonunda eudaimonia’nın uzun süreli mutluluğuna kavuşabiliriz.

Ivanhoe’nun (s. 102) dediği gibi: kişi, doğal ihtiyaçlarını, arzularını, eğilimlerini ve kapasitelerini, içsel psikolojik durumlarını uyumlu hale getirecek ve birleştirecek şekilde geliştirdiğinde ve bunları dünyada başarılı bir eylemi kolaylaştıran büyük bir doğal düzene sığdırdığında ve düzenli ve kendiliğinden bu ikili amaçlara ulaştığında kişi kendisinin unsuru olduğunu, evini bulduğunu ve dünyadaki uygun rolünü yerine getirdiğini hisseder. Bu tür bir eylem, yalnızca bu şekilde davrananlar için değil, aynı zamanda bu tür davranışları gözlemleyenler için de özel bir sevinç veya mutluluk hissi yaratır.


Dipnotlar

  • [i] Antik Stoacılık uzmanı değilim ve antik Stoa sistemini yeniden inşa etmeye çalışmıyorum. Amacım, bugün çoğumuz için işe yarayan bir sistem inşa etmek için eskilerin bize bıraktıklarının üzerine inşa etmek.
  • [ii] Bu makalenin amacı, ilahi olanın antik Stoacı anlayışlarını küçümsemek veya tartışmak değildir. Oikeiosis ve antik Stoacı teoloji arasındaki ilişkiyle ilgilenenler için; Epictetus: A Stoic and Socratic Guide to Life, 2002, Oxford University Press, p. 182:
  • [iii] Julia Annas, The Morality of Happiness, Oxford University Press, 1993.
  • [iv] Philip J. Ivanhoe, Oneness: East Asian Conceptions of Virtue, Happiness, and How We Are All Connected, Oxford University Press, 2017, p. 52.
  • [v] Sosyal doğamızın diğer gelişmiş bilişsel yeteneklerimizi (dil, soyut zihinsel temsiller, işbirlikçi planlama, vb.) nasıl şekillendirdiğine dair çok ilginç bir teori için Michael Tomasello’yu öneriyorum: Becoming Human: A Theory of Ontogeny, Harvard University Press, 2019.
  • [vi] Pierre Hadot, The Inner Citadel: The Meditations of Marcus Aurelius, Harvard University Press, 2001; Gretchen Reydams-Schils, The Roman Stoics: Self, Responsibility, and Affection, The University of Chicago Press, 2005, p. 53.
  • [vii] Açık olmak gerekirse bu birliğin tanınması veya daha genel olarak sosyal oikeiosis süreci, bir Stoacının neyin ‘bana bağlı’ ve neyin ‘bana bağlı’ olmadığı konusundaki görüşünü değiştirmez. beden dışsal ve seçim alanının dışında olarak kabul edilir ve diğer insanlar sıkı sıkıya bu kategoride kalır. Sosyal oikeiosis, bir kişinin özerkliğini veya ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
  • [viii] Empati-özgecilik yaklaşımı, insanların diğer kişinin durumu için empati duygularına dayanarak başkalarına karşı nazik davranmaya motive olduklarını ileri sürer.
  • [ix] Beraberlik ve alturizme dair daha fazla bilgi için bkz. Ivanhoe, s. 70 ve 89-93’e bakın.
  • [x] Neo-Konfüçyüsçülük, Çin’de yaklaşık 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar süren Konfüçyüsçü düşüncenin altın çağıdır.
  • [xi] Margaret Graver, Stoicism and Emotion, University of Chicago Press, 2007, pp. 154-158.

Brittany Polat– “Human Nature and Stoic Development”, (Erişim Tarihi:05.2022)

Çevirmen: Yiğit Bozankaya

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler yüksek lisans öğrencisidir. Etik ve siyaset felsefesi başta olmak üzere iklim krizinin felsefi ve etik sorunları ana ilgi alanlarıdır. İkinci Dünya Savaşı dönemi uçak maketlerini yapmayı sever.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ötanazi, Ahlak ve Tıp – Dr. Altay Ünaltay & Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü