Özgür İrade Üzerine Bir İnceleme – Mert Altıntaş

//
1 Okunma
Okunma süresi: 53 Dakika

Özgür iradenin varlığı sorunu, düşünce tarihinin –henüz kesin bir çözüme kavuşmamış– en köklü problemlerinden biridir: “İnsanın özgür iradesi var mıdır?”, “İnsan herhangi bir seçim yaparken özgür müdür?”, “Eğer özgür irade yoksa eylemlerin sorumluluğundan söz edilebilir mi?” bu sorular daha da çoğaltılabilir.

Özgür iradenin varlığı hakkında konuşabilmemiz için öncelikle özgür iradenin ne anlama geldiğine daha yakından bakmak gerekir. Tanımlardan birine göre, özgür irade, bir kişinin eylem ve davranışlarını, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksı­zın, kendi amaç ve istekleri doğrultusunda hayata geçirme veya eyleme yönelik niyetlerini kontrol altına alma yeteneği olarak tanımlanabilir. Yani özgür iradenin olmazsa olmaz koşulları; “başka türlü yapabilme yeteneği” (yani, aralarından seçim yapabileceğiniz en az iki alternatife veya eylem tarzına sahip olabilmek), “seçimler üzerindeki kontrol” (yani, harekete geçen kişi, ne yapacağına karar veren ile aynı olmalı) ve “olaylara rastgele olmayan yanıtlar verebilme”dir (bir karar, örneğin yazı-tura atmak gibi rastgele bir seçimin sonucuysa özgürce alınmamış demektir).

İnsanların çoğu, verdikleri kararların bilinçli kontrolleri altında olduğunu, yani özgür iradeye sahip olduklarını, yaşamın temel bir gerçeği olarak fazla düşünmeksizin kabul ederler. Verdikleri kararlarla kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiklerine, kendi hayatlarının efendisi olduklarına ve eylemlerinin sorumluluğunu aldıklarına inanırlar. İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne, bireyler ve toplumlar arası tüm ilişkiler, tüm anlaşma ve anlaşmazlıklar, hatta bir birey olma hissi ve hayatın anlamı bizzat bu temel varsayım üzerine inşa edilmiştir. Ya da William James’in belirttiği üzere;

Yaşamlarımızın tüm acı ve heyecanı, her şeyin gerçekten bir andan diğerine kararlaştırıldığı ve sayısız çağlar önce dövülmüş bir zincirin sıkıcı sallantısı olmadığı duygusuna bağlıdır.

Peki ya özgür iradeye sahip değilsek? Ya tüm davranışlarımız, tüm tercihlerimiz biz daha doğmadan önce belirlenmişse veya çeşitli tesadüflere bağlıysa? Hala eylemlerimizin sorumluluğundan söz edebilir miydik? Ve yalnızca kaderin tayin ettiği rolleri oynayan kuklalardan ibaretsek, bunu bilmek ister miydik?

Günümüzde modern bilimlerin ışığında, özgür iradenin varlığının mevcut bilgilerimizle örtüşmediği yönündeki itirazlar dile getirilmektedir. Her ne kadar kabullenmesi güç olsa da düşünce ve eylemlerimizin kontrolünün bizde olduğu hissi yalnızca beynimiz tarafından üretilmiş bir yanılsama olabilir. Ancak bu yeni bir bilgi değildir. Düşünce tarihinin başlangıcından günümüze özgür iradenin varlığını reddeden çeşitli felsefi ve bilimsel görüşler zaten varlığını koruyordu.

Özgür İrade Felsefi Bir Problemdir

Tarih boyunca, insanın düşünce ve davranışlarının özgür irade illüzyonuna başvurulmaksızın açıklanmaya çalışıldığı çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.

Tarihte bilinen ilk deterministler olan Leukippos ve öğrencisi Demokritos tarafından M.Ö. 5. yüzyılda temelleri atılan ve geliştirilen atomculuk; tüm varlıkların “atom” adı verilen, daha küçük parçalara bölünemeyen, farklı şekil ve büyüklükteki yapıtaşlarının çeşitli kombinasyonlarda bir araya gelmesi ile oluştuğunu ve evrenin, atomlar ve boşluktan ibaret olduğunu iddia eder. Bu anlayışa göre; insanın bilinçli eylem ve kararları da dahil olmak üzere her şey ve her olay, atomlar ve onların mekanik bir nedensellik yasası ile gerçekleştirdikleri hareketlerinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hiçbir rastlantıya yer bırakmayan, tam bir zorunluluk altında gerçekleşen tüm bu atom hareketlerinin sonucu, Leukippos’un sözleri ile “hiçbir şeyin rastlantıyla meydana gelmediği ve her şeyin bir nedeni ve zorunluluğunun olduğu”, geçmiş tarafından kesin olarak belirlenmiş tek bir olası geleceği olan bir evrendir.

Atomcu görüşten yaklaşık iki yüzyıl sonra Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan Stoa okulu, evrensel determinizmi –“evrenin şu andaki durumunun daha önceki bir durumunun sonucu ve daha sonraki bir durumunun nedeni olduğu ve tam olarak aynı koşullar sağlandığında tamamen aynı sonucun ortaya çıkacağı görüşünü”– ve her olayın bir nedeni olduğunu, bu nedenin de gerçekleşen olayı zorunlu kıldığını savunan bir felsefe akımıdır. Stoacılara göre gerçekleşen tüm olaylar birbirine kaçınılmaz bir biçimde nedensel olarak bağlıdır ve daha önce gerçekleşmiş bir olayın sonucu olmaksızın, neden-sonuç zincirinden bağımsız olarak hiçbir şey meydana gelememektedir.

Deterministik bir görüşe sahip olsalar da Stoacılar özgür iradeye dair tutumlarından vazgeçememişler, öğretilerinde kadercilikle özgürlüğü uzlaştırmaya çalışmışlardır. Stoacı görüşe göre, insan karar ve davranışları da dahil olmak üzere evrende gerçekleşen her şey belirlenmiştir ve evrende nedeni olmayan veya rastlantısal hiçbir olay mevcut değildir. Dolayısıyla, insanın kendi iradesiyle gerçekleştirdiği davranışların ve aldığı kararların da bir nedeni olmak zorundadır. Ancak, Stoacılığın ikinci kurucusu kabul edilen Solili Khrysippos’a göre, her ne kadar dışarıdan gelen bir uyarıya yanıt olarak ortaya çıksa da, insan karar ve davranışlarının esas nedeni ve belirleyicisi, karar veren öznenin zihni, benliği veya bilincidir. Sonuç olarak, Stoacılar kendi felsefeleri ile çelişkiye düşmeden özgürlüklerini muhafaza edebilmek için, bir illüzyonun varlığını başka bir illüzyon ile açıklamaya çalışmışlardır.

Felsefenin doğduğu topraklardan ayrılıp, felsefe ve dinin çoğunlukla iç içe geçtiği doğuya bakacak olursak; M.Ö. 5. yüzyılda Makkhali Gosala tarafından oluşturulan ve Buddha’nın en tehlikeli öğreti olarak nitelediği Ajivika öğretisi, insanın özgürlüğünü reddeden en eski öğretilerden biridir. Hiçbir yazılı metninin ne yazık ki günümüze ulaşamadığı Ajivika inancına göre; evrendeki ve insan hayatındaki her şey kaçınılmaz bir şekilde kader tarafından önceden belirlenmiştir ve olaylar üzerindeki tek belirleyici faktör olan Niyati, yani kader, kişisel olmayan ve kontrol edilemez bir güçtür. Bu felsefeye göre, her şey önceden takdir edildiğinden, özgür irade söz konusu değildir ve insanın tüm gücü ve çabası olayların akışında tamamen etkisizdir.

Hinduizmin birtakım yorumları da özgür irade fikrini reddetmektedir. Bir Hindu dini lideri olan Sri Ramakrishna, Tanrı’nın yaptığımız ve düşündüğümüz her şeyin, tüm inanç ve arzularımızın nihai nedensel kaynağı olduğunu iddia ederek özgür iradenin varlığını açık bir şekilde reddetmiştir. Ona göre özgür irade yoktur, ancak, Tanrı sıradan (aydınlanmamış) insanlara, ahlaki sorumluluk duygusu için gerekli bir koşul olduğu için özgür irade yanılsamasını bahşetmiştir. Sri Ramakrishna’ya göre, kişinin özgür irade yanılsaması, onun eylemlerinden ahlaki olarak sorumlu hissetmesine yol açmakta ve bu ahlaki sorumluluk duygusu da onun günahkâr eylemlere girme olasılığını azaltmaktadır.

Ortadoğuda ise 8. yüzyılda ortaya çıkan Cebriyye akımı, kaza ve kader inancına dayanarak özgür iradenin varlığını reddetmiştir. Bilindiği kadarıyla ilk kez Ca’d bin Dirhem tarafından ileri sürülen ve Cehm bin Safvan tarafından temellendirilen Cebriyye görüşü; hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu, insanların eylemleri üzerinde söz sahibi olmadığını ve ibadeti de, günahı da ellerinde olmaksızın gerçekleştirdiğini öne sürmüştür. Bu görüşe göre, insanlar rüzgârın önünde sürüklenen kuru bir yaprak gibidir, yaptığını yapmaya mahkûmdur, yaptığından başkasını yapmaya asla gücü yoktur.

Zamanı ileriye saracak olursak; Aydınlanma Çağı’nın önde gelen düşünürlerinden Baruch Spinoza da özgür iradenin varlığına karşı çıkmıştır. Deterministik ve panteistik bir evren görüşüne sahip olan Spinoza, başyapıtı kabul edilen “Ethica” isimli eserinde “Herhangi bir tekil şey, başka deyişle sonlu olan ve gerektirilmiş varlığı bulunan her şey, kendisi de sonlu olan ve gerektirilmiş varlığı bulunan başka bir nedenle bir eseri meydana getirmesi ve var olması gerektirilmiş değilse, var olamaz ve o eseri meydana getiremez; ve buna karşılık bu neden yine sonlu olan ve gerektirilmiş varlığı bulunan başka bir nedenle meydana gelmesi ve var olması gerektirilmiş değilse, var olamaz ve bir eser meydana getiremez ve bu sonsuzca böyle gider.” ifadesine yer vererek, gerçekleşen her şeyin önceden belirlenmiş neden-sonuç zincirinin bir parçası olduğunu açıkça belirtmiştir. Spinoza’ya göre özgür irade yanılgısı; kişinin kendi arzu ve isteklerinin bilincinde olmasına karşın, sahip olduğu bu arzu ve istekleri meydana getiren nedenlerin bilincinde olamamasından kaynaklanmaktadır. 1674 yılında dostu Georg Hermann Schuller’e yazdığı mektupta Spinoza özgür irade ile ilgili şu ifadelere yer vermiştir:

…(havaya fırlatılan) bir taşın düşünme ve bilme yeteneğine sahip olduğunu, hareket etmeye devam etmek için elinden gelen çabayı gösterdiğini hayal edin. Yalnızca kendi çabasının bilincinde olan ve farkındalığa sahip böyle bir taş, tamamen özgür olduğuna inanacak ve yalnızca kendi arzusuyla hareketine devam ettiğini düşünecektir. İşte bu, herkesin sahip olmakla övündüğü ve yalnızca insanların kendi arzularının bilincindeyken, bu arzuları belirleyen sebeplerden habersiz olmaları gerçeğinden ibaret olan insan özgürlüğüdür…

Düşünceleri, Sir Isaac Newton’un –bugün klasik fizik olarak adlandırılan– mekanik biliminden önemli ölçüde etkilenen materyalist düşünür Paul d’Holbach başta insanın özgür iradesi olmak üzere doğaüstü olan her şeyin varlığını kesin olarak reddetmiştir. “The System of Nature” isimli eserinde, “İnsan tamamen fiziksel bir varlıktır; o evrensel doğaya ve doğanın ona danışmadan bahşettiği özelliklerine göre dayattığı zorunlu ve değişmez yasalara tabidir. İnsanın yaşamı, doğanın ona bir an bile sapamadan gerçekleştirmesini buyurduğu bir çizgidir. Kendi rızası olmadan doğar; fikir ve alışkanlıkları ona istemeden gelir; görünür ya da gizli, üzerinde hiçbir denetiminin olmadığı, varoluş biçimini zorunlu olarak düzenleyen, düşünce ve eylemlerini biçimlendiren nedenler tarafından durmadan şekillendirilir.” yazan d’Holbach’a göre insan düşünce ve eylemlerinde asla özgür değildir, eylemleri her zaman kişinin “karakterinin, kabul ettiği fikirlerin, kendi mutluluğu için oluşturduğu eğilimlerin, eğitim ve deneyim vasıtasıyla sağlamlaştırılmış kanılarının zorunlu bir sonucu” olarak ortaya çıkmaktadır. Ona göre, bağlı olduğu prangalara rağmen eylemlerini gerçekleştirirken özgür olduğunu iddia etmesi insanın kibrinin apaçık bir göstergesidir.

Bir diğer 18. yüzyıl düşünürü ve aynı zamanda matematikçi olan Pierre-Simon Laplace da, d’Holbach ile benzer şekilde gerçekleşen tüm olayların, doğa yasalarının “tıpkı güneşin doğuşu ve batışı kadar zorunlu bir sonucu” olduğunu, hiçbir şeyin doğa yasalarından ve neden-sonuç ilişkisinden bağımsız olarak ortaya çıkamayacağını belirtmiştir. A Philosophical Essay on Probabilities isimli makalesinde “Doğayı oluşturan tüm ögeleri bilen ve bu bilgileri çözümleyecek denli güçlü olan bir zeka, evrendeki en büyük cisimlerden en küçük atomlara dek var olan her şeyin evrimini tek bir formülle açıklayabilirdi. Böyle bir zeka için hiçbir şey belirsiz ya da bilinmez olmayacağı gibi geçmiş de gelecek de aydınlanırdı.” yazarak daha sonraları “Laplace’ın Şeytanı” olarak adlandırılacak düşünce deneyini ortaya atan Laplace’a göre; gerçekleşen, gerçekleşmekte olan ve hatta gerçekleşecek olan her şeyin, neden-sonuç zincirinin bir halkası olarak ortaya çıktığı deterministik bir evrende özgür iradenin varlığından söz edilemez.

Darwin’in yakın dostu ve evrim kuramının en önemli savunucularından olan biyolog Thomas Henry Huxley de, d’Holbach gibi, yaşamın fiziksel süreçlerinin diğer tüm fiziksel olgularla aynı şekilde açıklanabileceği ve canlı vücudun tamamen fiziksel bir mekanizma olduğunu kabul etmiştir. “On the hypothesis that animals are automata, and its history” isimli çalışmasında Huxley, buharlı tren düdüğü benzetmesi yoluyla bilincin, beyindeki nörofizyolojik mekanizmaların işleyişinden kaynaklanan, ancak bu işleyişe nedensel bir etkisi olmayan bir epifenomen olduğunu öne sürmüştür:

Bir lokomotif motorunun çalışmasına eşlik eden buhar düdüğünün, makinelerin işleyişi üzerinde hiçbir etkisi olmadığı gibi, bilinç de bedenin işleyişinin, bu işleyişi değiştirme gücünden tamamen yoksun bir yan ürünü olarak görülebilir.

Epifenomenalizm adı verilen bu görüşe göre; zihinsel durum veya olaylar beyindeki fiziksel durumlar veya olaylardan kaynaklanır, ancak onların eylemlerin gerçekleşmesi üzerinde herhangi bir nedensel rolü yoktur ve kişinin davranışlarına rehberlik eden niyet, arzu veya istek gibi bilinçli süreçler yalnızca görünüşte mevcuttur. Sonuç olarak Huxley, herhangi bir bilinç durumunun kişinin eylemlerinin nedeni olamayacağını ve “irade” olarak adlandırdığımız duygunun, eylemlerimizin doğrudan nedeni olan beynimizdeki fiziksel değişikliklerin bir ifadesi olduğunu belirtmiş ve dolayısıyla, hepimizin “bilinçli otomatlar” olduğumuzu iddia etmiştir.

Günümüzde, modern bilimlerin ışığında katı deterministik yaklaşımlardan uzaklaşılmış olsa da özgür iradenin varlığına yönelik tartışmalar devam etmektedir. Özgür irade konusunda günümüzün en etkin düşünürlerinden Peter van Inwagen, özgür iradenin ne determinizm ne de indeterminizm ile uyumlu olmadığını öne sürmüştür. Ona göre, “eğer determinizm doğruysa, o zaman eylemlerimiz doğa yasalarının ve uzak geçmişteki olayların birer sonucudur. Ancak, ne biz doğmadan önce olup bitenler ne de doğa yasalarının ne olduğu bize bağlıdır.” Dolayısıyla “sonuç argümanı” adını verdiği bu görüşe göre, deterministik bir evrende özgür iradeye ve ahlaki sorumluluğa yer yoktur. van Inwagen, “zihin argümanı” olarak adlandırdığı bir diğer görüşünde ise, indeterminizmi tesadüf ile özdeşleştirmiş ve “şans eseri meydana gelen bir olayın da failinin kontrolü altında olamayacağını, dolayısıyla özgürce gerçekleştirilemeyeceğini” savunmuştur. Sonuç olarak, van Inwagen’e göre ne deterministik ne de indeterministik bir evren modeli insanda özgür iradenin varlığına izin vermemektedir.

Psikolog Daniel Wegner, beyindeki bilinçsiz süreçlerin hem bir eylem üzerine bilinçli düşüncelere hem de eylemin kendisine neden olduğunu, düşünce ve eylemlerin birlikte meydana gelmesinin sonucunda da insanlarda bilinçli düşüncelerin eylemlere neden olduğu yanılgısının oluştuğunu savunmuştur. “The Illusion of Conscious Will” isimli eserinde “İrade deneyimi zihinlerimizin gerçek işleyişi değil, faaliyetlerini bize gösterme şeklidir.” yazan Wegner’a göre özgür irade yanılsaması, “düşünce ve gözlemlenen eylem hakkındaki nedensel çıkarımlara dayalı bir duygudur”. Wegner ayrıca, “gemi pusulası” benzetmesini kullanarak, insanın sahip olduğunu iddia ettiği iradesinin, Huxley ile benzer şekilde, kişinin davranışlarını belirlemede hiçbir rolü olmayan bir epifenomen olduğunu öne sürmüştür:

Bilinçli irade zihnin pusulasıdır… Bir pusula okuması gibi, yapma hissi bize altımızdaki geminin işleyişi hakkında bir şeyler söylemektedir… Ancak, pusula okumanın gemiyi yönlendirmemesi gibi, bilinçli irade deneyimleri de insan eylemlerine neden olmamaktadır.

Haifa Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak görev yapan Saul Smilansky, özgür iradenin kişilerde ahlaki sorumluluk duygusunun gelişimi ve toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi için savunulması gereken bir yanılsama olduğunu kabul etmiştir. “İllüzyonizm” adı verilen bu görüşe göre; hiçbir şekilde özgür iradeye veya ahlaki sorumluluğa sahip olmasak da, eylemlerimizi gerçekleştirirken özgür ve ahlaki olarak sorumlu olduğumuz yanılsaması altında hareket etmemiz gerekir; aksi takdirde tüm ahlaki hayatımız tehlikeye girer. Smilansky’e göre, özgür olmadığımız bilgisinin temelde iki büyük tehlikesi vardır: Bunlardan ilki; kişinin düşünce ve eylemlerinde özgür olmadığı ve başka türlü hareket etmesinin mümkün olmadığı bilgisinin, toplumsal ve ahlaki kurallara uygun olmayan eylemlere mazeret olarak kabul edilmesi ve ahlaki sorumluluk ve pişmanlık fikrinin ortadan kalkmasıdır. Smilansky’nin “değersizlik tehlikesi” olarak sözünü ettiği bir diğer tehlike ise, özgür irade yanılsaması olmaksızın, ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, gerçekleştirilen hiçbir eylemin ahlaki açıdan övgüye değer olmayacağının farkında olunması ve kişinin tüm ahlaki motivasyonunu yitirmesidir. Dolayısıyla Smilansky’e göre, özgür iradeye olan inanç, her ne kadar bir yanılsama da olsa, ahlaki olarak terk edilmemesi gereken temel inançlardan biridir.

Sonuç olarak, hemen her dönem ve coğrafyada özgür iradenin varlığını reddeden çeşitli felsefi görüşler ortaya çıkmıştır. Ancak özgür irade sadece felsefi değil, aynı zamanda bilimsel bir problemdir. Peki modern bilimler bu konuda bize ne söyleyebilir?

Özgür İrade Bilimsel Bir Problemdir

“Bilinçli bir biçimde, alternatif eylem yöntemleri arasında –karşıt olasılığın da seçilebileceğinden emin olunarak– tercih yapılabileceğine dair sahip olunan algı” olarak da tanımlanabilen özgür iradenin varlığı hakkında biyolojik bilimler bize ne söyler? Bir suçluyu düşünelim, diyelim ki hırsızlıktan yakalanmış olsun. Bu durumda hırsız gerçekten suçlu mudur? Suçlu o mudur, yoksa onun genleri mi? Yoksa onun beyni mi? Yoksa onun yetiştirilme tarzı veya koşulları mı? Tüm bunlardan bağımsız bir “o” olmadığına göre bu kişinin kararlarında ve eylemlerinde özgür olduğunu iddia edebilir miyiz?

Princeton Üniversitesi Psikoloji Bölümünden Joshua Greene ve Jonathan Cohen, bir grup bilim insanının, sıkı bir genetik ve çevresel kontrol yoluyla, tasarımı gereği bir tür suç eylemi gerçekleştirecek bir birey (Mr. Puppet) ürettikleri bir düşünce deneyinden bahsetmiş ve düşünce ve eylemlerimizin kontrolü açısından hiçbirimizin ondan daha özgür olmadığımızı vurgulamışlardır:

Ama Mr. Puppet’ın bu suçları işlemesinde kontrolünün dışındaki güçlerin baskın bir rol oynadığı gerçeği göz önüne alındığında, onu bir piyondan başka bir şey olarak düşünmek zordur… O eylemlerinden sorumlu tutulmamalıdır, çünkü kontrolünün ötesindeki güçler, davranışının üretiminde baskın bir rol oynamıştır… Mr. Puppet ile herhangi bir suçla suçlanan başka biri arasındaki fark nedir? Ne de olsa, evrenin 10.000 yıl önceki durumunun, fizik yasalarının ve rastgele kuantum mekaniği olaylarının sonuçlarının, kendi eylemlerimiz de dahil olmak üzere günümüzde olan her şeyi belirlemeye yeterli olduğundan şüphe etmek için çok az nedenimiz var. Bunların hepsi açıkça kontrolümüz dışında. Gerçek anlamda hepimiz birer kuklayız. Genlerin ve çevrenin birleşik etkileri, tüm eylemlerimizi belirler… Biz ondan daha özgür değiliz.

Özgür irade hissi beyinde, farklı potansiyel hareket olasılıklarının dinamik içsel imgelerinin zihinde canlandırılmasında görevli sol supramarjinal girus ve (değer –ödül– temelli karar vermede etkin rol oynayan prefrontal korteks tarafından belirlenen değerler hiyerarşisine göre) bir eylemin arzulanması ile ilişkili anterior singulat korteks başta olmak üzere, birçok alanın işbirliği ve karşılıklı etkileşimi sonucu oluşan bir duygudur. Tanımından da anlaşılacağı üzere, özgür iradenin varlığından söz edilebilmesi için bilincin varlığı şarttır: Eylemlerinin bilincinde olmayan birinin özgür iradesinden söz edilemez.

Yetişkin bir insan beyni yaklaşık seksen milyar nöron ve neredeyse bir o kadar da nöron dışı hücre içermektedir. Her bireyde farklı şekilde bir araya gelmiş, her biri büyük oranda kendi başına çalışan akılsız birer mekanizma, zihni olmayan minik birer robot olan bu on milyarlarca hücrenin sonsuz karmaşıklıktaki bilinçsiz faaliyetleri sonucunda bilinç adı verilen algı ortaya çıkar. Genel kabul görmüş kesin bir tanımı mevcut olmayan ve hatta tanımlanmaya adeta meydan okuyan bir kavram olan bilinç (muhtemelen oldukça yetersiz bir biçimde), “kişinin dış dünyaya ilişkin duyum ve algıları ile kendi duygusal deneyimlerinin ve psikolojik süreçlerinin farkında olma; tüm bu algıları deneyimleyen bir özne olma –benlik– deneyimine sahip olma; ayrıca kendisi gibi başkalarının da benzer zihinsel durumlara sahip olduğunun farkında olma yeteneği” olarak tanımlanabilir. Nasıl, hangi mekanizma sonucu oluştuğunu, evrimsel süreçte ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktığını açıklamaya çalışan pek çok teori bulunmasına karşın modern bilimin halen gizemini çözmeyi başaramadığı bir olgu olan bilinç, özgür iradenin varlığına yönelik olmazsa olmaz şartlardandır.

Sussex Üniversitesi bilişsel nörobilim profesörü Anil Seth’in ifadesi ile beyin bir “tahmin makinesi”dir ve algısal deneyim –yani görülen, duyulan ve hissedilen her şey– beynin duyusal girdilerin nedenlerine ilişkin “en iyi tahmin”inden başka bir şey değildir. Ona göre, benlik ya da ben olma deneyimi de dahil olmak üzere algısal deneyimin tamamı; yaşamın devamlılığının sağlanmasına yönelik sinirsel olarak kodlanmış bir tahminler demetidir. Kısacası bilinç ve benlik algısı –gerçek bir zihinsel durum veya süreçten ziyade– beyindeki birtakım bilinçsiz nöronal aktivitenin neden olduğu bilişsel bir üründen; kişinin tehlikelerle dolu bir dünyada hayatta kalabilmesi adına eylemlerin gerekçelendirilmesini ve tutarlı bir anlatısını sağlama girişimi sonucu oluşmuş, milyonlarca yıldır süregelen evrimin ürünü bir yanılsamadan ibarettir. Ve eğer özgür iradenin olmazsa olmaz bir koşulu olan bilinç bir yanılsama ise, benzer bir ifade özgür irade için de kullanılabilir.

Peki özgür iradenin varlığına ilişkin deneysel çalışmalar bize ne söyler?

Özgür iradeyi deneysel bir yaklaşımla ele almaya yönelik ilk ciddi adım Benjamin Libet tarafından atılmıştır. Libet yaptığı çalışmasında, basit bir motor eylemi gerçekleştirmeye yönelik bilinçsiz beyin aktivitesinin, bilinçli eylem niyetinden ve eylemin kendisine yönelik öznel farkındalıktan önce ortaya çıktığını göstermiştir. Özgür irade tartışmasında bir dönüm noktası olan bu çalışmanın sonrasında soyut felsefi tartışmalar yerini somut bilimsel deneylere bırakmıştır. 1983 yılında yapılan bu çalışmaya göre; eylemin başlangıcından yaklaşık 550msn, hareket etmeye yönelik bilinçli niyetten ise yaklaşık 350msn önce beyinde, suplementer motor alanlarda, hareketin planlanmasına yönelik bilinçsiz sinirsel aktivite ortaya çıkmaktadır. Yani, kısacası biz kendi özgür irademizle kolumuzu kaldıracağımızın bilincinde değilken, beynimiz harekete yönelik hazırlıklara çoktan başlamaktadır.

1991 yılında Itzhak Fried tarafından epilepsi nedeniyle opere edilen hastalarda yapılan başka bir çalışmada, pre-suplementer motor alanlar üzerine düşük yoğunlukta bir elektriksel uyarı verildiğinde hastanın vücudunun karşı tarafını hareket ettirmek için öznel bir istek duyduğu, daha yoğun bir uyarı verildiğinde ise hareketin gerçekleştiği ve bunun hasta tarafından kendi özgür iradesi ile yapılmış gönüllü bir hareket olarak algılandığı gösterilmiştir. Beyin tümörü olan hastalarda yapılan daha yakın tarihli benzer bir çalışmada ise Michel Desmurget, hastaların frontal lobda yer alan premotor korteksin elektriksel olarak uyarılması sonucunda yaptıklarının farkında olmadan ve bilinçli bir niyet belirtisi göstermeden hareket gerçekleştirdiklerini, ancak inferior parietal bölgelere elektriksel uyarı verildiğinde ise hareket etme konusunda net bir niyet ve istek yaşadıklarını, daha yüksek yoğunlukta bir elektriksel uyarı verildiğinde ise herhangi bir hareket gerçekleştirmedikleri halde kendi istekleriyle hareket ettikleri yanılsamasına kapıldıklarını göstermiştir.

Tüm bu deneyler şu sonucu vermektedir: Beyin de tıpkı diğer organlar gibi fiziksel bir sistemdir ve kişi, onun belirli bir biçimde çalışmasında, kalbinin atmasının üzerindeki kontrolünden daha fazla söz sahibi değildir. Kişinin düşünce ve eylemleri, nöronların doğumdan itibaren kesintisiz olarak devam eden elektrokimyasal faaliyetleri sonucu oluşur. Bu nedenle, teorik olarak, herhangi bir bireyin beyin mimarisi ve kimyası kesin olarak bilinebilirse, o bireyin her tür düşünce ve eylemi yüzde 100 doğrulukla tahmin edilebilir.

Genel olarak yaşam bilimlerinin –biyolojinin– özellikle de nörobilimin özgür irade ile uyuşmadığını görmekteyiz. Acaba tüm evreni yöneten fizik kanunları özgür iradenin varlığına izin verir mi?

Fizik yasaları açısından özgür iradenin mümkün olup olmadığına bakmadan önce fiziksel olarak özgür iradeyi tanımlamamız gerekir. Fizik yasaları açısından özgür irade; kişinin tercihlerinin, mümkün olan alternatif geleceklerden hangisinin gerçeğe dönüşeceğinin belirlenmesinde etkin bir rol oynaması olarak tanımlanabilir.

Temelleri Newton tarafından atılan klasik fiziğin determinist yasaları, özgür iradenin varlığına yönelik en büyük engeli oluşturur. Gerçekleşen, gerçekleşmekte olan ve hatta gerçekleşecek olan her şeyin, doğrudan veya dolaylı olarak, önceki olaylar tarafından, neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak üretildiği; herhangi bir anda yalnızca bir olası fiziksel geleceğin olduğu ve evrendeki her bir parçacığın belli bir andaki konum ve hızının bilinmesiyle bu olası geleceğin mutlak bir kesinlikle tahmin edilebildiği deterministik bir evrende karar ve eylemler üzerinde herhangi bir kontrolden söz edilemez. Her şeyin en başından belirlendiği böyle bir evrende özgürlüğe, dolayısıyla özgür iradeye yer yoktur.

Klasik fizik kuralları ile yönetilen mekanik –deterministik– evrenin yerini alan, kuantum fiziği ilkelerinin geçerli olduğu indeterministik evren özgür iradenin varlığına imkan sağlamış mıdır? Klasik fizikten farklı olarak kuantum mekaniğine göre; evren, rastgele olayların görülebildiği, kesinliğe indirgenemeyen olasılıksal bir doğaya sahiptir. Kuantum mekaniğine bağlı, rastgele olayların yer alabildiği bu indeterminist evrende de özgür iradeden söz edilemez. Sonuçta bu rastgele olaylar, ne bizimle ne de yaptığımız seçimlerle ilişkilidir. Hiçbir şey onların sonucunu belirleyemez. Böyle bir evrende de iradeye, dolayısıyla özgür iradeye yer yoktur. Kuantum fiziğinde, içinde özgür iradenin kendine yer bulabildiği bir denklem –en azından şimdilik– mevcut değildir.

Peki o zaman özgür irade hissi niçin var? Eğer özgür irade bir yanılsama ise, niçin böyle bir yanılsamaya sahibiz?

California Üniversitesi bilişsel bilimler profesörü Donald Hoffman, algılamanın gerçeği görmekten ziyade uyum sağlamak ile ilişkili olduğunu ve evrimsel süreçte algılarımızın, gerçekliği gizleyen ve sağkalım ve türün devamlılığı için davranışlarımızı yönlendiren basit simgeler olarak şekillendiğini ifade etmiştir. Ona göre; uygunluk ve gerçekliğe erişim, mantıksal olarak birbirinden farklı kavramlardır ve daha doğru algılar, evrimsel açıdan daha fazla uygunluğa neden olmaz. O, evrimsel oyun teorisi simülasyonlarını kullanarak; gerçekliği tamamen veya kısmen algılayan ve hayatta kalma stratejilerini buna göre belirleyen organizmaların, gerçekliği görmeyip yalnızca çevreye uyum sağlama konusunda kendisine fayda sağlayan ödülleri algılayan ve hayatta kalma stratejilerini buna göre belirleyen aynı karmaşıklıktaki organizmaların karşısında nesillerinin tükendiğini göstermiştir. Kısacası, Hoffman’ın cümlesi ile ifade edersek, “gerçeği görmek sizi yok oluşa sürükler.” Özgür iradeye sahip olduğumuz hissi de benzer şekilde, hayatta kalmamızı sağlayan evrimsel bir ürün olabilir.

Yazının başında da belirtildiği üzere, bireyler ve toplumlar arası tüm ilişkiler, tüm insan medeniyeti özgür irade temeli üzerine inşa edilmiştir. Özgür iradenin varlığına olan inanç, insan topluluklarının oluşabilmesi ve devamlılığı için kritik olan bireylerin eylemlerinden sorumlu oldukları anlayışını beraberinde getirir. Küçük gruplardan modern toplumlara tüm insan toplulukları; bireylerin, düşünce ve arzularına hizmet eden davranışlar üretme yeteneğine sahip oldukları ve gerçekleştirdikleri eylemler ile bu eylemlerin öngörülebilir sonuçlarının farkında oldukları varsayımına dayanır. Özgür irade bilişsel mimarimiz tarafından üretilen, sosyal yapımızı sürdürmek için yüksek öneme sahip bir yanılsamadır.

Sonuç

Sonuç olarak özgür irade yalnızca bir illüzyon, artık uyandığımız bilim-öncesi bir rüyadır. Bu yazıyı sonuna kadar okumuş olmanız veya sonuna atlamış olmanız, ya evrenin başlangıcından itibaren gerçekleşmiş tüm olayların kaçınılmaz bir sonucu, ya da, atom altı düzeyde gerçekleşen rasgele olayların bir eseri. Veya okumayı sevmenize neden olan genetik altyapınızın. Belki de küçükken okumayı sevdiren ilkokul öğretmeninizin… Bilmiyorum. Tek bildiğim, şu anki mevcut veriler ışığında sahip olduğunuzu varsaydığınız özgür iradenizin bu olayda herhangi bir rolü yok. Tıpkı bu önermeyi kabul etmenizde veya reddetmenizde de bir rolü olmadığı gibi…

Kaynaklar:

  • Ahmet Arslan – İlkçağ Felsefe Tarihi 1, Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Haziran 2006.
  • Ahmet Arslan – İlkçağ Felsefe Tarihi 4, Helenistik Dönem Felsefesi: Epikurosçular, Stoacılar, Septikler. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Ekim 2008.
  • Mircea Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi Cilt II. Kabalcı Yayınevi, Temmuz 2003.
  • James Lochtefeld – The Illusturated Encyclopedia of Hinduism Vol. 1, Vol. 2. The Rosen Publishing Group, 2002.
  • Arthur Llewellyn Basham – History and Doctrines of the Ajivikas: A Vanished Indian Religion. Motilal Banarsidass Publishers Private Limited, 1981.
  • Ayon Maharaj – Hard Theological Determinism and the Illusion of Free Will: Sri Ramakrishna Meets Lord Kames, Saul Smilansky, and Derk Pereboom, Journal of World Philosophies 3 (Winter 2018): 24-48.
  • Baruch Spinoza – Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan Etika. Dost Kitabevi Yayınları, 2011.
  • Samuel Shirley – Complete Works by Benedictus de Spinoza. Hackett Publishing Company, 2002.
  • Baron d’Holbach – The System of Nature or Laws of the Moral and Physical World, Volume 1. Batoche Books Kitchener, 2001.
  • Pierre Simon Marquis de Laplace – A Philosophical Essay on Probabilities. John Wiley & Sons, 1902.
  • Thomas Henry Huxley – Collected Essays Vol. 1. Macmillian, 1898.
  • Peter van Inwagen – An Essay on Free Will. Oxford University Press, 1986.
  • Daniel M. Wegner – The Illusion of Conscious Will. Bradford Book, 2003.
  • Saul Smilansky – Free Will: From Nature to Illusion. Proceedings of the Aristotelian Society, 101(1): 71-95.
  • V. S. Ramachandran – Öykücü Beyin. Alfa Yayınları, 2015.
  • Joshua Greene, Jonathan Cohen – For the law, neuroscience changes nothing and everything, Phil. Trans. R. Soc. Lond. (2004) 359, 1775–1785.
  • Anil Seth – Being You: A New Science of Consciousness. Faber & Faber Ltd, 2021.
  • Marcel Brass, Ariel Furstenberg, Alfred R. Mele – Why neuroscience does not disprove free will. Neuroscience and Biobehavioral Reviews 102 (2019) 251–263.
  • Moritz Nicolai Braun, Janet Wessler, Malte Friese – A meta-analysis of Libet-style experiments. Neuroscience and Biobehavioral Reviews 128 (2021) 182–198.
  • Paul G. Nestor – In defense of free will: Neuroscience and criminal responsibility. Int J Law Psychiatry. Jul-Aug 2019;65:101344.
  • Justin T. Mark, Brian B. Marion, Donald D. Hoffman – Natural selection and veridical perceptions, Journal of Theoretical Biology 266 (2010) 504-515.
  • Donald D. Hoffman – Did we evolve to see reality, or are spacetime and objects just our user interface? Ann. N.Y. Acad. Sci. (2019) 1–5.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Rehabilite Edilmesi Gereken Bir Konsept: Grand Strateji – Görkem Saylam

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü

Video Oyunları ve Felsefe – Alex Fisher

Video oyunları, insanların spor hayallerini gerçekleştirmelerine, diğer dünyaları keşfetmelerine, oyunlardaki gizemlerin cevaplarını bulmak için saatlerce uğraşmalarına

Ahlaki Hata Teorisi – Ian Tully

Eylemlerimizden hangisinin ahlaken yanlış olduğunu konusunda çoğunlukla bir uzlaşıya varamasak dahi en azından birçoğumuz kimi eylemlerin