Rachels’ın Argümanı ve Etik Olarak Ötanazi – Taner Beyter

Bireyin kendi özgür iradesiyle karar vererek, sahip olduğu yaşamına son vermek için iyi ve acısız bir ölümü tercih etmesi ötanazi olarak tanımlanmaktadır. Aslında yapılan bu tanım tam olarak "Gönüllü Ötanazi" tanımına denk düşer.

356 Okunma

Gönüllü Ötanazi, bireyin yeterince bilgilendirilmiş olması, durumu değerlendirecek bilişsel kapasiteye sahip olması, özgür iradesiyle karar vermiş olması, psikolojisinin elverişli olması, mevcut hastalığının tedavisinin olmaması vb şartların sağlandığı durumda yaşamına son vermek için çevresinden (genellikle doktorlar ve sağlık çalışanlarından) yardım talep etmesini içermektedir. Bu şekliyle ötanaziyi, intihar ile karıştırmamak tartışmanın sınırları açısından önemlidir. Genel gündelik kabulde intihar, bireyin kendi eliyle kendi yaşamından vazgeçmeye yönelik bir fiil içermekte olup kişinin ruhsal veya fiziksel durumu ilk aşamada ön planda değildir. Ötanazi üzerine yapılan tartışmalarda ise bireyin bir hastalık durumunda kendi yaşamından vazgeçmek için başkalarından yardım talep etmesi durumu söz konusu edilir. Elbette bu tanım kendi içinde potansiyel bir zorluk barındırmaktadır; kimileri yaşlanmalarının sonucu olarak hayat kaliteleri ciddi oranda düştüğü için kendi yaşamından vazgeçmek için ötanaziye başvurmak isteyebilir, öyle ki yakın zamanda bazı ülkelerde bu tür ötanazi hakkı tartışmaları yoğun bir şekilde devam etmektedir.

Diğer yandan ötanazi için bireyin beyin ölümünün gerçekleşmemiş olması (beyin ölümü gerçekleşen bireyin, hukuki anlamda ölü sayılmasından dolayı ölüm hakkından söz edilemeyeceği için), kişinin tedavi edilemeyen hastalığının olması ve bireye acı veren bir hastalığının olması şartları da bize göre ötanazinin sınırları çizmek için tek başına yeterli görünmemektedir. (Duru,2018:286). Çünkü bu durumların hepsinin karşılanmadığı durumlarda da birey belli etik gerekçelerle ötanazi talep edebilir. Örneğin birey, fiziksel ya da ruhsal bir acı hissetmemesine rağmen sırf başkalarından sürekli yardım isteyerek yaşamını devam ettirmeye yönelik var olan bir hayattan vazgeçmek isterse bu ötanazi olarak tanımlanamaz mı? Bu soru kendi içinde ciddi gerekçelendirmelere ihtiyaç duyuyor. Ancak biz ötanazinin hastalık ve acı verme durumlarıyla tartışıldığı geleneksel girişe odaklanalım.

Halihazırda Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Kanada, ABD’de ve Avustralya’daki bazı eyaletler ötanaziye belli şartlar altında izin vermektedir. Türkiye’de ise TCK 1997 Tasarısı’nda ve Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. maddesinde ötanazi yasaklanmıştır.

Literatürde ötanaziye dair 3 farklı sınıflandırmaya rastlamak mümkündür. Gönüllü ötanazinin yanı sıra istem-dışı ve irade-dışı ötanazi türleri de ele alınmayı hak eden farklı ötanazi türleridir. İstem-dışı ötanazi genellikle Naziler’in uygulamaları ile anılan, bireylerin kendi hayatlarından vazgeçmelerine yönelik bir beyanda bulunmamalarına rağmen onların hayatlarına belli anlamda değer biçerek ötanaziyi gündeme getirmek şeklinde yorumlanmıştır. Bunun yanı sıra irade-dışı ötanazi, etik anlamda çok daha dikkat çekicidir. Birey hayatından vazgeçmeye yönelik bir beyanda bulunabilecek durumda değildir. Örneğin; bir bebek, ağır zihinsel engelli biri veya bitkisel hayattaki bir hastaya bakarak, onların yaşamlarından vazgeçmelerine yönelik bazı kararlar alıp uygulamaya koyarız. Bir nevi çocuklarını korumaya yönelen anne-baba gibi davranarak, ebeveyn yaklaşımına benzer bir motivasyonla hareket ederiz.

Felsefi anlamda ötanazi hakkından ilk söz edenlerden biri Francis Bacon olmuştur. Bacon doktorların hastalıkları iyileştirmek kadar rahat ve kolay bir ölüm imkânı sunmak gibi görevi de olabileceğini açıkça dile getiren ilk düşünürlerden biridir. (Manning,1998:10)

Ötanazi üzerine yapılan tartışmalarda konuyu etik çerçevede ele almamıza imkân sağlayan ilk başlıklardan biri “yöntem” sorunuyla başlar. Ötanazi uygulanırken bireyin ölümüne sebep verecek bir eylem içerisinde bulunulması veya bireyin tedavi uygulanmayarak ölüme bırakılması durumları “Aktif ve Pasif Ötanazi” ayrımı olarak bilinir. Aktif ötanazi durumda bireyin ölümü dışardan bir eylemle gerçekleşmiştir ve birey öldürülmüştür. Pasif ötanazide ise bireye ağrı dindirici ilaçlar dışında herhangi bir tedavi uygulanmamış olup birey ölmeye bırakılmıştır. Peki bu iki eylem arasında etik anlamda bir ayrım yapmak mümkün mü? Kimileri için aktif ötanazi, yani bir bireyi öldürme eylemi kulağa ve sezgilerimize daha kötücül görünmektedir.

Öldürme ve ölüme izin verme durumlarının kendisinin ahlaki bir ayrım içermekte olduğu fikri temel sezgilerimize yaslanan bir fikir gibi görünür. Ancak ahlaki eylemleri sonuçları üzerinden değerlendiren Sonuççu bir etik çerçeveye sahipseniz; aktif ve pasif ötanazi arasında ahlaki bir ayrım görme eğiliminde olmanız beklenmez. Sonuççu (consequentialism) etik çerçeve, eylemler arasındaki ayrımları sonuçlardaki farklar üzerinden değerlendirir. Eğer sonuç olarak bireyin ölümü gerçekleşiyorsa ortada ahlaki bir ayrıma gerek var mı? Diğer yandan etik sınırlarımızı çizerken ödevleri de göz önünde bulundurma eğiliminde olduğumuzu düşünelim. Kant’ın ahlaki görüşlerinin izlerini taşıyan bu deontolojik eğilim, başkalarına karşı davranışlarımızda belli başlı ödevlerimiz olduğunu kabul ederek bu ödevler arasında negatif ve pozitif ayrım yapmayı tercih eder. Başka bireylere zarar veren ve olumsuzluk yaratan eylemlerden kaçınmak, bu eylemleri yapmamak negatif bir görev, başka insanlara olumlu ve yararlı sonuçlar doğuracak eylemlerde bulunmak ise pozitif ödev olarak tanımlanabilir. Pasif Ötanazi bu çerçevede, negatif bir ödeve göre hareket ediyor gibi görünürken, aktif ötanazi bir müdahale ve eylem barındırdığı için pozitif ödev gibi görünmektedir. (Nuttall,2001:174). Ancak buradaki diğer soru, hangi gerekçelerle bu eylemleri olumlu görüp pozitif veya görmeyip negatif ödev kategorisine dahil edebileceğimizden ziyade hangi etik kuramın daha akla yatkın görüneceğindedir. Yöntem konusundaki başlangıç sorumuza geri dönerek bu sorunu anlamaya çalışalım, aktif ve pasif ötanazi arasındaki bu ayrım bizi “Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini” tartışmasına götürmektedir. Belli bir eylemi gerçekleştirmek (beyni olmadan doğan bir çocuğu öldürmek) ile o eylemi gerçekleştirmemek (beyni olmadan doğan çocuğu öldürmemek ve tedavi etmeyi bırakmak) aynı sonuca varsak dahi ahlaki bir ayrım gerektirir mi? Eylemleri özgül bazı ahlaki kuralları ihlal edip etmediğine göre değerlendiriyorsanız, eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrım olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ancak eylemleri sonuçlarına göre değerlendiren etik bir çerçeveye (Sonuççu Kuram) eğilimliyseniz eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrıma gitme gereği görmezsiniz. Bu çerçevede eylemsizlikler de belirli bazı sonuçlardan bağımsız düşünülemez ve bir tercih olarak görünür. Bu görüşte “Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini” geçerliliğini yitirmektedir. Konuya daha yakından bakmak için aktif ve pasif ötanazi arasında ahlaki bir ayrıma gitmemizin pek makul olmadığı fikrini öne süren Rachels’in Argümanı’na göz atalım.

James Rachels böyle bir ayrıma gitmemizin ve aktif ötanaziyi pasif ötanaziye göre daha kötücül görmemizin pek makul olmadığını düşünmektedir. Rachels bir kişiyi öldürmek ile onu ölüme terk etmek arasında ahlaki bir ayrım olmadığını ve öldürmenin ölüme terk etmekten daha kötü olmadığını ünlü Smith ve Jones örneği ile ifade etmeye çalışır.

“…Birinci örnek durumda Smith, eğer altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Bir akşam çocuk banyo yaparken Smith gizlice banyoya girer ve çocuğu boğarak olaya kaza süsü verir.

İkinci örnek durumda Jones da altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Smith gibi Jones da gizlice banyoya sızmayı ve çocuğu banyoda boğmayı planlamaktadır. Ancak tam da Jones banyoya gizlice girdiğinde çocuğun ayağının kaydığını ve başını sertçe yere vurarak yüzükoyun banyo küvetinin içine düştüğünü görür. Jones bu duruma seviniyor, çocuğun başını yeniden suya doğru iterek onun öldüğünden emin olması gerekir mi diye bekliyor ancak buna gerek kalmıyor. Jones, çocuğu sadece izler ve hiçbir şey yapmazken, çocuk çırpınıp “tesadüfen” boğuluyor.” (Rachels,1975:70-78). Rachels bu örneği üzerinden bizi düşünmeye sevk ederek Smith’in çocuğu öldürme eylemine girişerek Jones’un ise hiçbir şey yapmaksızın sadece ölmesine izin vererek aynı sonuca ulaştığına dikkat çekiyor. Bu iki eylem arasındaki tek fark bu yöntem farkı gibi görünmektedir. Öldürme ve ölüme bırakma arasında bir ahlaki ayrıma gitmek için gerekçeye ihtiyacımız kalmış mıdır? Smith’in Jones’a ya da Jones’un Smith’e göre daha az veya daha çok kınanabilir bir davranış içinde olduğunu iddia edebilir miyiz? Rachels haklı görünmektedir, örnekteki iki kişi de aynı dürtüyle yani kişisel kazanç elde etmek için farklı yöntemlerle aynı sonuca ulaşmıştır. Rachels’in yapmak istediği öldürmenin yani aktif ötanazinin ölmeye bırakmaktan, yani pasif ötanaziden, daha kötü olduğu argümanına karşı çıkmaktır. Rachels’in Argümanı, Sonuççu bir çerçeve ile oldukça paralel ve tutarlı görünüyor. Eğer birinin ötanazi seçiminin ahlaken doğru olduğu yargısına ulaştıysak bunun aktif ötanazi mi yoksa pasif ötanazi mi olduğu pek önemli görünmemektedir. Hatta öyle ki böyle bir yargıya varıldığı takdirde öldürmenin kendisi değil, öldürmemenin kendisi ahlak-dışı görünebilir; bu bize de makul görünmektedir.

Kısacası Rachels’ın da ifade etmeye çalıştığı şekliyle hastayı ölüme terk etme kararı, öldürme kararında olduğu gibi ahlaki değerlendirmeye tabidir ve ölüme terk etme ile öldürme arasındaki apaçık fark, kendi içinde ahlaki bir fark yaratmamaktadır gibi görünüyor.

Not: Bu yazıda yer alan Sonuççu yaklaşım ve Rachels’ın Argümanı’na dair eleştiri yazımızı okumak için; https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuku-anlamak-rachelsi-elestirmek-taner-beyter/

Kaynakça

-Rachels, J.,”Active and Passive Euthanasia”, New England Journal of Medicine 292, 1975.

-Duru, E. İşbilen, Ahlak Felsefesi, “Ötanazi İçin Ahlaki İlkeler Yol Gösterici Olabilir Mi?”, Beta Yayınları, İstanbul, 2018.

-Manning, M., Euthanasia and Physician-Assisted Suicide:Killing Or Caring?, Patilist Press, s.10, New Jersey, 1998, ISBN:0-8091-3804-2.

-Nuttall, J., Ahlak Üzerine Tartışmalar, Ayrıntı yayınları, İstanbul, 2001.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Viyana Çevresi ve Reel Siyaset – Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Ahlak Hakkında Anlaşmazlığa Düşüyorsak Onu Nasıl Öğretebiliriz? - Michael Hand

En Güncel Haberler Analitik Felsefe