Sansür Kültürünün Yükselişi – Lee Jussim

//
496 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

Bölüm 1: İktidar ve Daha Az Yetkili Otoriteler Tarafından Uygulanan Sansür

Sansür temelde fikirlerin çürütülmesinden ziyade insanları susturmayı içerir. Bu durum çoğunlukla 2 şekilde kendini gösterir.

  1. İnsanları platformsuzlaştırmak. Yani insanların kendilerini ifade etmesi için bir platform kullanmalarına izin vermemek.
  2. Fikirlerin ifade edilmesinin bir tür tehdit ya da fiili ceza ile karşılık bulması.

Bu meseleyi 3 kısımda açıklayacağım: Otorite tarafından uygulanan sansür (Bu yazının konusu) , Artan Sosyal Sansür Normları ve Otosansür.

Sansür Nedir?

Sansür, ODLIS’e (Çevrimiçi Kütüphane ve Bilgi Bilimi Sözlüğü) göre sakıncalı ya da tehlikeli şeyler içerdiği gerekçesiyle bir eserin gösteriminin, dağıtımının, yayılımının ve üretiminin yasaklanmasıdır. Daha detaya inmek için farklı sansür türlerine bakalım.

İktidar Sansürü

İfade özgürlüğü, geniş ölçekte tarihe dönüp bakıldığında çoğunlukla yeni ve devamlı evrilen bir kavramdır.

Antik Yunanlılar ifade özgürlüğüne sahipti ancak daha sonra bu durum genelde gittikçe kötüleşti. Her kıtada, hemen hemen her kültürde ifade özgürlüğünden ziyade şiddetli ayaklanmalar, karalama ve iftira yasaları, Hristiyanları aslanların önüne atmak, cadı yakmalar, kitap yakmalar, küfür ve sapkınlık yasaları, Engizisyon mahkemeleri ve zorla din değiştirme uygulamaları vardı. Bu yasalar ve uygulamalar genel olarak Tanrı’nın iradesinin yerine getirilmesi, toplumu ahlaki olarak temiz tutmak, küfür ve yozlaşmayı engellemek, nizamı sürdürmek, otoriteye saygıyı sağlamak ve sosyal, siyasal, etnik, kültürel ve dini grupları ‘’koruma’’ iddiaları ile aklanmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin İlk Anayasa Değişikliğinin [ABD Anayasası Ek 1.madde] konuşma, basın ve din özgürlüğünün korunması üzerine olmasından dolayı ABD’nin son derece sınırlı iktidar sansürüyle birlikte ifade özgürlüğünün kalesi olduğu düşünülebilir. Hakikat ise çok daha karışıktır. İlk Değişiklik, ifade özgürlüğüne dair yeryüzündeki en sağlam yasal korumalardan birkaç tanesini verir fakat yine de en güçlü korumayı sunan şey yasalardan ziyade genellikle kültürel normlardır. Mesela İç Savaş’tan önce bazı Güney eyaletlerde aleni bir şekilde özgürleşme çağrısı yaptığınız için tutuklanabilirdiniz. 1960’ların sonlarında aynı eyaletlerin bazılarında Jim Crow ayrımcılık yasalarına karşı protesto düzenlediğiniz için tutuklanabilirdiniz. Ve hatta daha bu ay, Kentucky eyalet meclisi polise hakaret etmenin bir suç olduğunu ilan eden bir kanun çıkardı. Üç P yani; profanity (Kutsal Değerlere Saygısızlık) , pornography (pornografi) ve protest (protesto) uzun zamandır ifade özgürlüğü ve sansür ekseninde dönen tartışmaların odak noktası olmuştur. 2021’de anayasalarında ifade özgürlüğünü koruyan en güçlü yasalara sahip olan ülkelerden bazıları Kuzey Kore, Rusya ve Türkiye’dir.

Sansürü düşündüğünüzde aklınıza gelen şey yalnızca iktidar tarafından getirilen yasaklar ise yanılıyorsunuz. Çoğu sansür uygulamasının kaynağı başka yerlerdir. ABD’de şayet mevcut sansür iktidar tarafından kaynaklanmıyorsa söz konusu durum, ABD Anayasası Ek 1.madde tarafından korunmuyordur.

İktidar haricinde bir otorite tarafından uygulanan Sansür      

Başlarda verilen sansür tanımı ‘’yöneten bir otorite’’ tarafından baskılanmayı işaret etmektedir. Bu enteresan bir terimdir. ‘Hükümet’i de kapsar ama ona denk değildir. Çünkü yöneten otoriteler her yerdedir. Söyledikleriniz sözleşmeyle korunmadığı sürece patronunuz ‘’yöneten bir otoritedir’’. 

Akademik dergilerin editör kurulları, orada yayınlanacak şeyler üzerinde yöneten otoritelerdir. Hakem incelemesinden geçmiş usulüne uygun şekilde yayınlanan akademik makalelerin, öfkeli kalabalığın tepkisinden dolayı yayından kaldırılması sansürün bir göstergesidir. (bkz[1]) Her ne kadar söz konusu yayından kaldırma sürecini öfkeli kalabalık tetiklese de (Twitter’daki kitleler, açık mektup ve dilekçe vs.. yoluyla) en nihayetinde geri çekme yahut yazarın ‘’gönüllü’’ bir şekilde kaldırmasına baskı yapma kararını verenler editörlerdir. Benzer şekilde, Facebook, Twitter, Amazon, GoFundme, Youtube vs… kendi platformlarında üretilen şeyler üzerindeki ‘’yöneten otoritelerdir’’. 2021’de QAnon ve diğer radikal sağcı grupların hesaplarının sosyal medyadan temizlenmesi de bir diğer sansür örneğidir.

Bir şey yalnızca bir platformda mevcut olmayıp yine de sansürlenmiş olabilir, hatta popüler bile olabilir. Örneğin Twitter’dan yasaklanırsanız Facebook, Reddit ya da YouTube gibi platformlar aracılığı ile görüşlerinizi yine de paylaşabilirsiniz. Hatta YouTube ve Patreon’da o kadar popüler olabilirsiniz ki zengin ve ünlü bile olursunuz. Ama hala daha Twitter’da yasaklısınızdır. Bu tamamıyla yasal olup ifade özgürlüğünü, yalnızca siyasi iktidar tarafından gelen müdahalelerden koruyan ABD Anayasası Ek 1.maddesini de ihlal etmez.

Somut olaya bağlı olarak, şayet sansürlenen paylaşımlar nefret, ırkçılık ya da ahlaki olarak aşağılık içerikler içeriyorsa, şiddet içeren isyanları tetikliyorsa, kamu sağlığı, seçim güvenliği ya da uluslararası antisemitik komplolar hakkında yanlış bilgileri yayıyorsa bazı insanlar sansürlemenin doğru olduğunu düşünebilir. Mamafih bu durumun doğru olduğunu düşünüyorsanız demek ki sansürün de doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Bu önemlidir zira bu durum, bir sansür kültürü ve oto sansüre neden olmakla birlikte şu iki durumdan hangisinin daha zararlı olduğu sorusunu gündeme getirir: Tehlikeli yahut nefret içeren bir konuşmayı sansürlemek mi yoksa bir sansür kültürü yaratmak mı?

Akademik Özgürlük

Akademik özgürlük, Yüksek Mahkeme tarafından Anayasal bir güvence altında olan ifade özgürlüğünün temel yapı taşıdır. Şöyle ki:

Ulusumuz yalnızca mezkur öğretmenler için değil, hepimiz için üstün bir değeri olan akademik özgürlüğü korumaya derinden bağlıdır. Bundan dolayıdır ki akademik özgürlük okul ve eğitim üzerinde Ortodoks vari hava yaratan yasalara müsamaha göstermeyen ABD Anayasası’nın EK-1.maddesinin özel kapsamı içindedir.

Çoğu büyük kolej ve üniversitenin desteklediği iddia edilen Amerikan Üniversite Profesörler Derneği’nin 1940 tarihli bildirisinden:

  • Öğretmenler diğer akademik görevlerini yeterli düzeyde yerine getirmek koşuluyla araştırmalarında ve bu araştırmaların sonuçlarının yayınlanmasında tam özgürlüğe sahiptirler
  • Öğretmenler anlattıkları konuyla ilgili tartışmalarda sınıf ortamında özgürlüğe sahiptirler fakat konuyla ilgisi olmayan tartışmalı şeyleri öğretmemeye dikkat etmelidirler.

Chicago Üniversitesinin İfade Özgürlüğüne ilişkin Bildirisinden:

  • Eğitim insanları rahat ettirmeyi hedeflememeli, onun amacı insanları düşündürmektir.
  • Bireyleri sevilmeyen, nahoş, hatta son derece saldırgan buldukları fikirlerden korumaya çalışmak üniversitelerin uygun görevi değildir.
  • Üniversitelerin temel amacı,  ileri sürülen fikirler Üniversite komitesinin bazı hatta çoğu üyesi tarafından saldırgan, makul olmayan, gayriahlaki ve ters olarak düşünülse bile sırf bu yüzden müzakere ve tartışmaların bastırılamayacağını ilke altına almaktır.

Çalışmakta olduğum üniversite olan Rutgers Üniversitesi, akademik özgürlükle ilgili çok etkili bir sözleşmesel dile sahiptir:

Bir üniversitenin doğası ve toplum için değeri, bilginin yayılmasına ve özgürce aranmasına bağlı olduğu için….. Üniversitenin tüm üyelerinin her nerede ve her ne zaman olursa olsun araştırmaları ve mesleki yayınlarına ek olarak öğretim, araştırma, hizmet, profesyonel mesleki uygulama yahut klinik uygulamalarında ilgilenmeye ehil oldukları konularda özgürce tartışabilmesi beklenmektedir.

Profesörlerin öncelikli sorumluluğu branşlarını araştırmak ve hakikati olduğu gibi aktarmaktır.

Elbette ki bunlar ilkesel ifadelerdir; kolej ve üniversitelerin kendi beyan ettikleri ilkelere ne derece uydukları tamamen başka bir meseledir.

İfade Özgürlüğü ve Akademik Özgürlüğe Saldırılar

Üniversitelerde bu nasıl yapılıyor? Kimlik siyasetinden biyoloji ve sömürgeciliğe kadar envai çeşit konuda akademik özgürlüklerini kullanmalarından ötürü üniversiteden atılma dahil yaptırımlara maruz kalan profesörlerin uzun bir listesi için şu linke tıklayın.[2] Problem bizzat yöneticilerin kendilerindedir. Şayet üniversite yöneticileri, fakültelerini öfkeli kalabalıktan koruma konusunda istekli değilse akademik özgürlüğün entelektüel destekleri de anlamsızdır.   Üniversiteler tipik olarak fakülteden kovulan akademisyenlerden geniş bir yelpazede daha fazla kaynağa sahiptir ve bu durum üniversiteden kovulan akademisyenlerin oldukça maliyetli olabilecek bir avukat yardımı gerektiren davalar açarak haklarını savunmalarını aşırı derecede zorlaştırır. Kaldı ki bu yalnızca buzdağının görünen kısmı. Bir sonraki yazımda biraz daha ayrıntıya gireceğim işbu rapor[3], akademik özgürlüğün tehlike altında bulunduğu sonucuna iştirak eden çok sayıda çalışmadan sonuçlar sunuyor. 

O zaman hem akademinin kendi içinde hem dışardan kaynaklanan ‘’linç saldırıları’’ meydana gelmektedir. Bu konuyla ilgili iki yazı yazdım.[4] Linç saldırıları insanları kınayan onları alenen aşağılayan, meşru fikirleri ve siyasi görüşlerinden ötürü ya da önemsiz hatalar yahut yanlış adımlardan dolayı onları cezalandırmaya çalışan çeteleri kapsar. Böylesi saldırılara iştirak edenler çoğu zaman alenen yalan söylerler apaçık bir şekilde gerçekleri göz ardı ederler ve Gaslighting (Çevirmen Notu: Bir çeşit psikolojik manipülasyon) uygularlar, kurbanları çoğu kez ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçmiş olur. İnsanlar, sömürgeciliğin bazı faydaları olduğunu, ırkçılık karşıtı olmalarına rağmen tam anlamıyla ırkçılık karşıtı olmadıkları için ve barışçıl protestoların şiddet içerenlerden daha ikna edici olduğunu gösteren bir sosyoloji makalesi tweetledikleri için saldırıya uğradılar, işlerinden oldular. (Bu ve bunun gibi birçoğunu içeren liste için şuraya bakabilirsiniz.[5]

Üniversiteler bir zamanlar özgür düşüncenin kaleleriydi, buralarda en radikal fikirler bile ileri sürülebilir, eleştirilebilir ve savunulabilirdi. Söz konusu çağ artık sona ermiş gibi görünüyor ve bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Şayet düşünce ve ifade özgürlüğü akademide gelişmeyecek ve desteklenmeyecekse nerede gelişecek? Şuraya yazıyorum: Eğer özgür düşünce akademiden dışlanırsa başka bir yerde yine kök salacaktır. Ve muhtemelen beraberinde bazı parlak beyinleri de götürecektir.



Lee Jussim – “The Rise of a Culture of Censorship“, (Erişim Tarihi: 24.01.2022)

Çevirmen: Bahadır Akkaya

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Schopenhauer’ın Yaklaşımı Orta Yaş Krizini Nasıl Aydınlatabilir? – Kieran Setiya

Sonraki Gönderi

Niçin Et Yemelisiniz – Nick Zangwill

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü