Alım Gücü, Parasal Dengesizlik ve Kesirli Bankacılık – Kaan Dişli

/
6 Okunma
Okunma süresi: 92 Dakika

Kısmi rezerv bankacılığın ekonomik dengesizliğe sebep olup olmadığına dair tartışmalar gayet önemlidir; iş döngüsünü, para teorisini, birikim ve yatırım kavramları arasındaki ilişkiyi anlamamızla doğrudan bağlantılıdır. Kısmi rezerv bankacılığın (KRB) savunucuları hem akademide hem de siyasi uygulamalarda mutlak hakimiyete sahip olsalar da bu, KRB’nin, uygulanması mümkün olan tek bankacılık sistemi olmadığı gerçeğini değiştirmez. Önemli Avusturya düşünürleri tarafından başlatılan ideolojik saldırılara rağmen kendini Avusturya iktisatçısı olarak tanımlayan (ya da eskiden tanımlamış) birçok ekonomist, savunduğu düşünceler ne kadar nüanslı olsa da, kesirli rezervcilerin tarafına geçmiştir. Bu makalede KRB’ın yapısı ve zamanalar arası koordinasyon üzerindeki etkilerini inceleyeceğiz, savunucuları tarafından öne sürülen farklı argümanları cevaplayacağız ve bu sistemdeki kaçınılmaz problemlerle mücadele etmek için alternatif bir bakış açısı sunacağız. Sıradaki sadece iktisadi bir analizdir, hukuki perspektiften bankayla müşteri arasındaki sözleşmelerin meşruiyetini incelemek bu makalenin içeriğine dahil değildir.

Bazı terminolojik açıklamalar:

Kesirli rezerv bankaların devlet müdahalesinden yoksun bir biçimde birbiriyle rekabet edebildiği bir bankacılık sisteminin savunucularına “serbest bankacılar” olarak hitap edilecektir.

Bankaların kesirli rezerv tutmalarına izin vermeyen ve devlet müdahalesi olmadan birbiriyle rekabet edebildiği bankacılık sisteminin savunucuları “yüzde yüz rezervciler” veya “tam rezervciler” olarak hitap edilecektir.

Bankacılık sisteminin karışıklıklarına girişmeden önce Avusturya para teorisinin bazı temel prensiplerini hatırlayalım.

Bir takas ekonomisinde herhangi bir alışverişin gerçekleşmesi için iki tarafın da karşı tarafın istediği bir şeye sahip olması gerekmektedir. Eğer Ayşe’nin bir balığı, Kerem’in bir tavuğu varsa birbiriyle ticaret yapabilmeleri için Ayşe’nin tavuğu, Kerem’in ise balığı arzulaması gerekir. Bazı emtialar(tarih boyunca altın ve gümüş bu rolü üstlenmiştir) neredeyse herkes tarafından arzulanır. Bu bizi, ticaret partnerimizin ilgisini çekecek bir mal bulma görevinden arındırır ve ‘isteklerin çifte beraberliği’ problemi çözülür. Bu mallar yaygın takas aracı yani para olarak tanımlanabilir.

Paraya sahip olmak geleceğin belirsizliğiyle mücadele etmemizde bize yardımcı olur. Bir balık, piyasada bugün talep görüp yarın görmeyebilir ama para olmayı başarabilen malların satılma imkanı her zaman boldur ve gelecekte takas edilememe riski söz konusu değildir.

Para birçok yönden diğer mallara benzer. Bir arz eğrisi, bir talep eğrisi ve fiyatı vardır.

Paranın fiyatı ise onun alım gücüdür. Bu, bir ürünün para fiyatının tersi olarak tanımlanabilir. Nasıl 1 mantonun ve 20 elmanın fiyatı para cinsinden 100 lira olabiliyorsa, 100 lira’nın da manto cinsinden fiyatı 1 ve elma cinsinden fiyatı 20’dir. Bu yüzden bir ekonomide ne kadar ürün varsa, paranın o kadar farklı sayıda ürün cinsinden fiyatı vardır.

Kimse parayı sadece adet bakımından değerlendirmez, insanların parayı ellerinde tutma nedeni piyasadaki gerçek ürünlerle takas edebileceklerini bilmeleridir. Önemsenen şey, nominal para miktarı değil paranın sahip olduğu reel alım gücüdür. Cebimdeki 100 lira’nın benim için önemi eğer aylık harcamalarım 10 liraysa bir şekildedir, 1000 liraysa bambaşka bir şekildedir.

Biraz sonra piyasanın paranın alım gücünü ayarlama sürecini inceleyeceğimiz için bu kısmı akılda tutmak önemlidir.

Parayı diğer mallardan ayıran özelliği, herhangi bir miktarının yeterli olmasıdır. Fonksiyonu, ekonomide üretilen diğer ürünlerin takasın kolaylaştırmaktır. Para arzının fazla olduğu bir ekonomideki ürünlerin fiyatları, para arzının az olduğu bir ekonomiye kıyasla daha yüksek olabilir ama bu sadece nominal bir farktır. Ludwig von Mises şöyle açıklar:

Piyasanın işleyişi paranın satın alma gücünü para arz ve talebinin kesiştiği yükseklikte tespit etme eğiliminde olduğundan, para fazlası veya noksanı diye bir şey asla olamaz. Her bir birey ve topluca tüm bireyler daima dolaylı mübadeleden ve para kullanımından elde ettikleri avantajlardan faydalanır, toplam para miktarı az veya çok olsa bile. [1]

Sadece ürünlerin el değiştirmesini sağladığı için paranın mutlak miktarının bir ekonominin gerçek zenginliği ile alakası olmasa da, para miktarındaki değişiklikler zenginliğin dağılımında da kalıcı değişikliklere neden olur. Para arzında bir artış olduğunda, yeni yaratılan paranın ekonomiye spesifik noktalardan girmesi gerekir. Bu süreç genelde bankacılık sistemi tarafından gerçekleştirilir. Yeni parayı ilk ellerine geçiren bireyler daha yükselmemiş fiyatlardan yararlanabilirler. Alıcılar, ürünler için olan talebi artırır ve bu da ürünlerin fiyatlarını, aynı zamanda üreticilerin gelirlerinin yükselmesine sebep olur. Ekonomideki tüm fiyatlar yeni koşullara adapte olana kadar üreticiler bu süreci devam ettirir. Buna ‘Cantillion etkisi’ denir. Fiyatların yükselme süreci ‘nötr’ değildir, yani fiyatlar sadece nominal bakımdan değişmez. Yeni paraya ilk sahip olanlar reel anlamda, gelirleri en son artan ve yükselmiş fiyatlarla baş etmesi gerekenlerin pahasına daha zengindir.

Fiyatın Belirlenme Süreci

Avusturya fiyat teorisinde denge fiyatının oluşumunu incelerken iki farklı metot kullanılabilir. İlki, alışıldık arz ve talep modelidir. Bu model üzerinde çok fazla zaman harcamayacağız.

Ürünlerin talep eğrisi, tüketicilerin değer skalasındaki relatif pozisyonlarına bağlıdır. Üreticiler tarafından sağlanan ürün miktarı, tüketiciler tarafından talep edilen ürün miktarına eşit olduğu noktada denge fiyatına ulaşılır. Denge fiyatından daha yüksek bir fiyatta satmak isteyenler dışlanmış satıcılar; denge fiyatından daha düşük fiyatta almak isteyenler ise dışlanmış tüketicilerdir. Bu iki grup da takas sürecine dahil olmaz.

Bu analizi başka bir biçimde de yapabiliriz. Murray Rothbard’ın açıkladığı üzere: herhangi bir ürünün fiyatı toplam talep eğrisi (toplam elde tutma talebi de denir) ve toplam mal stoku tarafından belirlenir. Toplam stok piyasada takas edilmesi mümkün olan mal miktarıdır. Toplam talep, belirli bir fiyattaki, alıcıların mübadele talebiyle (satın almak istediği miktar); satıcıların rezervasyon talebinin (satıcıların piyasaya sürmeyip ellerinde tutmak istediği mal miktarı) toplamıdır. Toplam stok, toplam talebe eşit olduğu zaman denge fiyatı bulunmuştur. Bu tür analiz, standart arz-talep modeline alışık olan okuyuculara yabancı gelebilir o yüzden bir örnek üzerinden gidersek daha açıklayıcı olur.[2]

Yukarıdaki örnekte, toplam stokun 8 at olduğu bir piyasada, 80 lira fiyatında alıcıların ve satıcıların taleplerinin toplamının 17 olduğunu görüyoruz. Örneğin, alıcılar bu fiyatta 9 at almak istiyor olabiliyorlarken, satıcılar ise 8 atı da envanterlerinde tutmak istiyor olabilirler. 8 + 9 = 17 eder. Fiyat yükselmeye devam ettikçe toplam talep azalır. Alıcıların ürünü alma istekleri fiyat yükseldikçe azalır; satıcıların ise, daha yüksek gelir elde edebilecekleri için, atları rezervlerinde tutma istekleri azalır. Her zaman bir denge fiyat noktası vardır. Bu örnekte 89 lira fiyatında toplam at stoku ile alıcıların ve satıcıların atlar için olan toplam talep miktarı eşitlenir.

Bankaların Fonksiyonu

Bankaların gerçekleştirdiği fonksiyonu 2’ye ayırabiliriz. Öncelikle, güvenli bir yerde tutmak isteyen bireyler için depo görevi görür. Yüklü miktarda paraya sahip olan insanlar genellikle

birikimlerini yastık altına saklamayı tercih etmez. Değerli eşyaları korumakta uzmanlaşmış bir kurumun bu yükü üstlenmesini isterler ve paralarını bir bankaya yatırırlar.

İkinci olarak bankalar kredi aracılarıdır. Eğer bankalar olmasaydı, borç almak isteyen her birey kendi başına, dilediği miktarda ve dilediği süre boyunca borç verecek birini bulmak zorunda kalırdı. Uygun kredi sağlayanla, kredi alanı bir araya getiren bir platformdur.

Bu iki fonksiyon, kredi bankacılığı ve mevduat bankacılığı, teorik olarak ayrı olmalarına rağmen kesirli bankacılık sisteminde birleştirilmişlerdir. Bankalar, toplam yatırılan paranın sadece bir kısmını (5%,10%,20%…<100%) rezervlerinde bulundurup gerisini kredi ihtiyacı olanlara dağıtabilirler.

Şu ana kadar ‘para’ kavramından çok genel bir şekilde bahsettik ve elle tutulur kağıt para veya altın sikke olmayan birçok şey için bu terimi kullandık. Ludwig von Mises tarafından sınıflandırılmış para taksonomisini incelersek durumu daha da netleştirebiliriz. Aşağıdaki grafik Mises’in çalışmalarını baz alır.[3]

Dar anlamda para, gerçek para (money proper) veya standart paradır. Ekonomide dolaşan nihai mübadele aracıdır. Altın veya gümüş gibi emtia para olabilir veya dolar, pound, lira gibi kredi para/fiat para olabilir.

Öte yandan para ikameleri, gerçek para üzerinde hak verir. Para ikamelerini deponun sahibine getirip parayı elde edebilirsiniz. Eğer bir ekonomide 100 sikke altın ve 100 tane altın sikke ikamesi varsa para arzı hala 100’dür. Rezerv fonksiyonunun bir parçası olarak bankalar genellikle müşterilerine, yatırdıkları para miktarı kadar para ikamesi verirler. Bu ikame yazılı bir belge olabilir veya modern çağda olduğu gibi dijital olabilir. Para ikameleri ekonomide takas edilerek dolanabilir. İkamelerinin paraya tekabül ettiklerini ama para olmadıklarını unutmamakta fayda vardır.

Kesirli bankacılık sisteminde bankaya yatırılan paraların sadece bir kısmı rezerv olarak tutulduğundan, bankalar kredi sağladıklarında, depolanan para miktarından daha fazla ikame ihraç edebilirler yani yoktan para yaratırlar.

Chicago federal rezervi süreci şöyle açıklar:

Kuyumcularla başladı. İlk bankacılar olarak, koruma hizmetini onlar sağladılar, kasalarında depolanan altınlardan ve sikkelerden kâr ettiler. Bir şey satın almak için ne zaman altın veya sikkeye ihtiyaçları olsa mevduat makbuzlarını tazmin ederlerdi, fiziksel olarak sikkeyi veya altını satıcıya götürürlerdi, satıcı da onları genellikle aynı bankacıya güvenlik amaçlı yatırırdı. Herkes kısa sürede direkt ödeme yöntemi olarak mevduat makbuzlarını kullanmanın daha kolay olduğunu fark etti. Bu makbuzlar not olarak tanındı ve para gibi kabul edilirdi çünkü sahibi bankaya gidip bunun karşılığında metalik para alabilirdi.

Sonradan bankacılar ödemeye dair sözlerini, veya banknotlarını, borç alıcılara vererek kredi sağlayabileceklerini keşfettiler. Bu şekilde bankalar para yaratmaya başladılar. Elde tutulan altın veya sikke miktarından daha fazla banknot ihraç edilebilirdi çünkü ödenmemiş banknotların sadece bir kısmı aynı anda ödeme için getirilirdi. Ödeme için getirilen banknot hacmi ne kadarsa, yetecek kadar metalik para elde tutulması lazımdı. [4]

Para ikamelerinin gerçek para tarafından karşılanan kısmına para sertifikası denir. Depolanan gerçek para miktarını aşan para ikame sayısına kaydi para denir. Kaydi paranın ihracı, tam rezerv bankacılıktan kesirli rezerv bankacılık sistemini ayıran özelliktir. Tam rezerv bankacılıkta para ikamelerini tamamı gerçek para tarafından karşılanır. Bu, KRB’yi bankacılar için çok daha kârlı kılar. Parayı depolarında bekletmek yerine kredi olarak dağıtabilirler ve kredi ödendiğinde faizden getiri elde ederler.

Peki, yatırımcılar paralarına bankada tutmamaya karar verip bankadan çekmeye çalıştıklarında ne olur? Bankaların rezervleri azaldığından dolayı kredi sıkışıklığı ortaya çıkar ve bankalar eskiden sunduğu kadar kredi sunamaz. Eğer yeterli sayıda insan bankaya hücum edip para ikamelerinin karşılığını almayı talep ederse tam bir facia olur. Bankalar gerçekte olan para miktarından daha fazla para ikamesi sağladığı için bankaların her bireyin para çekme talebini gerçekleştirmesi mümkün değildir ve iflas eder. Buna ‘bankadan kaçış’ denir.

Bu sürecin gerçekleşmesini hızlandıran operasyona bankalararası kliring denir.

Kısaca anlatmak gerekirse, bir bankanın ihraç ettiği kaydi paralar ekonomide dolandıktan sonra eninde sonunda başka bir bankanın eline geçer. Bankaların rezervlerindeki gerçek para üzerinde hak veren para ikameleri, birbirlerini nötrlediği için eğer bir banka diğer bankalara göre kredi olarak çok daha fazla kaydi para ihraç etmişse daha az kredi sağlayan bankalar bu bankanın rezervlerini kendilerine transfer etmeyi talep edebilir. Fazla kredi dağıtan bankaların rezervleri küçülebilir, hatta iflasa bile edebilirler. Bu senaryo ile karşılaşmamak için, beklediklerinden daha fazla para çekme talebiyle karşılaşırlarsa diye fazladan rezerv bulundurabilirler.

Bazı temel prensipleri netleştirdiğimize göre, KRB konusunda ayrılan iki düşünce ekolü arasındaki farklılıkları inceleyebiliriz.

Parasal Dengesizlik Teorisi

Serbest bankacılar ve tam rezervciler arasındaki çatışmanın kaynağı para teorisiyle ilgili olan bazı varsayımlardır. Serbest bankacılar (bu makale George Selgin ve Steve Horwitz’in çalışmalarını baz alır) Leland Yeager tarafından izah edilen ve ekonomik krizlerin kaynağını “para talebinde fazlalık, yani insanların var olan para miktarından daha fazlasını tutmak istemesi”[5] olarak gören parasal dengesizlik teorisini(PDT) takip ederler.

Teoriye göre, diğer mallar gibi, paranın da toplum tarafından arz ve talep edilen miktarı dengeleyen bir fiyatı vardır. ‘Parasal dengesizlik’ paranın denge fiyatıyla reel fiyatı arasındaki fark anlamına gelir. Parasal dengesizlik teorisyenlerinin asıl endişe duyduğu konu kamunun para talebini artırmasıdır. Bir insanın para balansıdaki artış başka bir insanın balansıdaki düşüş anlamına gelir. Kamunun tamamının reel anlamda daha fazla para balansına sahip olması için para biriminin değer kaybetmesi ve fiyatların düşmesi gerekir, anca bu şekilde piyasa dengeye ulaşılabilir. Bu bazı problemlere yol açar çünkü:

Fiyat veya miktarın ayarlandığı, ya da hüsrana uğramış talep sahiplerinin başka pazarlara yöneldiği gerçek bir ‘para piyasası’ yoktur. Mübadele aracının ne kendi özel pazarı ne de arz fazlasını veya arzını düzeltmek için ayarlanabilecek belirli bir fiyatı vardır. ‘Hesap birimi cinsinden değeri sabittir’; 10 dolarlık bir banknot veya 100 dolarlık vadesiz mevduat sadece 10 veya 100 dolar değerindedir. [6]

Teoriye göre, paranın alım gücünün tek bir tane pazarı olmadığı için fiyatının düzelme süreci diğer mallarda olduğu gibi sıkıntısız ve pürüzsüz değildir. Buna ek olarak:

Birçok mal ve hizmetin fiyatları herkesin bildiği gibi ‘yapışkan’ olduğundan, paranın değeri, şedüller değiştikçe arz edilen ve talep edilen para miktarını her zaman eşit tutacak şekilde kolayca ayarlanmaz. Paranın değeri genellikle ‘yanlış’tır. Mevcut fiyatlar, ücretler ve faiz oranları göz önüne alındığında, bunalım öyle bir dengesizliktir ki, insanlar mal satın alırken paradan vazgeçmektense mal ve emek satarak para kazanma konusunda daha isteklidirler. [7]

PD teorisyenleri uzun vadede fiyatların yeni piyasa koşullarına ayak uyduracağını reddetmiyor, iddia ettikleri şey, kısa vadede, paranın alım gücündeki gerekli değişikliklerin gerçekleşmemesinin ticarette koordinasyonsuzluğa sebep olduğudur. Yeni piyasa şartlarına ayak uydurma süreci masraflıdır. Steve Horwitz yazar:

Eğer bu piyasalardaki fiyatlar (ve ücretler) talepteki düşüşe anında ve doğru bir şekilde tepki verseydi, bir denge durumundan diğerine geçiş maliyetsiz olabilirdi. Bununla birlikte, böyle bir anlık geçiş mümkün değilse, yani fiyatlar ve ücretler aşağı doğru tam olarak esnek değilse, o zaman aşırı para talebinin bazı etkileri fiyatlar yerine miktarlar üzerinde olacaktır. Satıcılar, parasal dengesizlikten önceki mevcut piyasa fiyatlarında satış yapamayacakları için, aşırı para talebi, diğer her şeyde arz fazlası olarak ortaya çıkacaktır. Fiyatlar piyasayı dengeleyen değerlerinin üzerinde takılı kalırsa, ortaya çıkan arz fazlası, pazarın kısa tarafı hüküm süreceğinden, daha az ürünün mübadelesinin gerçekleşmesi anlamına gelir. Buradaki analiz, elbette, fiyat tabanının standart mikroekonomik ele alınış tarzından farklı değil. [8]

Bu problem nasıl aşılabilir? Artan para balansı talebinin daha büyük bir para arzıyla karşılanması gerekir. Spesifik olarak, kesirli rezerv bankacılık sistemiyle. Bu şekilde fiyat seviyesi stabil kalır ve fiyatların yapışıklıktan kaynaklanan aşağıya doğru ayarlanma problemi yok olur. Selgin şöyle yazar:

Dolayısıyla, para ikamelerinin piyasadaki denge koşullarıyla, borç verilebilir fonlar piyasasındaki denge koşulları arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Para talebindeki artış, banka kredilerinde ve yatırımlarda bir artışı gerektirir. Para talebindeki azalma, banka kredilerinde ve yatırımlarda bir azalmayı gerektirir. [9]

PD teorisyenlerinin genel olarak deflasyonla (fiyatlardaki genel düşüş) bir problemleri olmadığını unutmamak lazım. Daha yüksek sermaye yoğunluğu veya daha etkin iş bölümü nedeniyle üretimdeki artışın ardından genel mal fiyatlarında düşüş yaşanmasında bir problem yoktur. Ekonomiye zarar verdiğini düşündükleri şey, reel zenginlikte hiçbir değişiklik olmaksızın para talebindeki artıştan kaynaklanan deflasyondur.

Parasal Dengesizlik Teorisi’ne Avusturya Cevapları

Parasal Dengesizliğin Tanımı

Parasal dengesizliğin tanımı problemlerle dolu. Avusturya iktisatı literatüründe buna benzer herhangi bir konsept olduğunu düşünmüyorum. Horwitz parasal dengenin, genel dengeden farklı olduğunu açıklamaya çalışıyor:

Parasal dengeyi tanımlamaya yönelik bu ilk girişim hakkında iki nokta daha belirtilmelidir. Birincisi, parasal denge ile genel denge arasında zorunlu bir ilişkinin olmamasıdır. Parasal denge, çeşitli mal ve hizmet piyasalarındaki dengesizliklerle mükemmel bir şekilde uyumludur… [10]

Eğer alım gücü, fiyat seviyesinin tersi ise ve fiyat seviyesi, bireysel fiyatların tamamından oluşuyorsa (bu benim eklediğim bir yorumdur çünkü serbest bankacılar tarafından yazılmış bir ‘fiyat seviyesi’ tanımı bulamadım) bireysel fiyatlar genel dengeye ulaşmadan nasıl parasal dengeye ulaşılabilir? Bireysel fiyat bileşenlerinde sabit olmayıp, seviye cinsinden sabit olan bir parasal fiyat dengesinin varlığını varsaymamız gerekir.

Rothbard’ın dediği gibi, “paranın değer dizisinin ifade edilebileceği tek bir ‘fiyat düzeyi’ ya da ölçülebilir birim yoktur” Bu önemli bir noktadır çünkü PD teorisyenleri tarafından kullanılan bazı grafikler sadece paranın alım gücünün tek bir tane değeri (P) olduğunu varsayarsak mantıklı bulunabilir.

(Aşağıdaki grafikte; MD para talebini, MS ve MS’ iki ayrı para arzını ve 1/P, 1/P*, 1/P’ farklı alım güçlerini yani paranın fiyatını temsil eder)

Horwitz’in de kabul ettiği gibi: “En önemlisi, paranın kendine ait bir piyasası ve dolayısıyla kendi fiyatının olmamasıdır”

Bu yargı doğrudur ama Horwitz bunu piyasadaki bir eksiklik olarak anlatır. Tam aksine, para, yaygın olarak kullanılan değişim aracı olduğundan ve mal sayısı kadar fiyatı olduğundan, para talebindeki bir değişiklikten sonra olması gereken şey, malların para cinsinden bireysel fiyatlarının ayarlanmasıdır.

Bir malın para cinsinden fiyatıyla takas edildiği gibi paranın takas edilebileceği homojen bir ‘fiyat seviyesi’ yoktur. Ekonomideki tüm fiyatlar heterojendir ve toplu bir hale getirilemezler. Örneğin, (sadece iki malın olduğu bir ekonomiyi varsayarsak) para talebi arttıktan sonra ürün A’nın fiyatı %20 düşerse ve ürün B’nin fiyatı %15 düşerse, bu durum bazı ekonomistler tarafından fiyat seviyesindeki bir düşüş olarak betimlenebilir ama bunun bir önemi yoktur çünkü artan para talepleri nedeniyle belirli mallarda meydana gelmesi gereken belirli fiyat değişikliklerinin yerini alabilecek, ‘büyüklük’ olarak eşdeğer alternatif bir fiyat seviyesinde düşüş yoktur.

Parasal dengenin, genel dengeden bağımsız olarak var olabileceğini ve bütünleşmiş bir fiyat seviyesinin anlamlı bir kavram olduğunu varsaysak bile, önce parasal dengeyi sağlayıp sonra genel dengeye doğru yol alan bir piyasa süreci yoktur. İddia edilen şekilde, talep edilen para miktarıyla arz edilen para miktarının bir fiyat seviyesinde eşitlenmesi için ekonomideki bireylerin bir şekilde, kolektif olarak, balanslarında tuttukları paraların toplamının belirli bir miktarı geçmeyecek şekilde kalacağına, sonra teker teker malların relatif fiyatlarını düzelteceğine anlaşması gerekir. Tam aksine, gerçek dünyada bireyler sadece kendi para balanslarıyla ilgilenirler ve harcamalarını ne kadar para tutmak istediklerine göre ayarlarlar.

İşte Rothbard’dan, aslında Keynesçilere yönelik ama burada da geçerli olan harika bir alıntı:

Diğer bir deyimle, insanlar önce tüketim ile tasarruf (tüketim yapılmaması anlamında) arasında karar verirler; ve ardından bu tasarrufları yatırım yapma ile iddihar etme arasında karar verirler. Fakat bu saçma ve yapay bir kurgudur. İnsanlar bu üç alternatifi, onları birbirine karşı tartarak kararlaştırırlar. İnsanların önce tüketim yapmak ve yapmamak arasında karar verdiklerini ve ardından iddihar etmek ve yatırım yapmak arasında seçim yaptıklarını söylemek, insanların önce ne kadar iddihar yapacaklarına dair seçim yaptıklarını ve ardından tüketim ve yatırım arasında karar verdiklerini söylemek kadar yanlış bir şeydir. Dolayısıyla, insanlar kendi paralarını tüketim, yatırım ve iddihar arasında dağıtırlar. [11]

Para Talebi Şedülü

Demin belirtildiği gibi, paranın fiyatı onun alım gücüdür. Diğer mallara uyguladığımız arz-talep analizini aynı biçimde paraya da uygulayacaksak belirleyici bileşenlerini tespit etmemiz gerekir. Normalde ‘para arzı’ denilen şey paranın toplam stokudur. Toplam talep ise rezervasyon talebi ile mübadele talebinden oluşur.

Rezervasyon talebi, paraya sahip olanlar tarafından ellerinde tutmaya devam etme talebidir. Bu talep türü PD teorisyenleri tarafından doğru bir şekilde kabul edilir. Unuttukları şey paranın mübadele talebidir. Talep şedülünün bu kısmı George Selgin tarafından tamamen göz ardı edilmiştir:

Bu nedenle, para talebi ifadesinin yararlı olması için, yalnızca diğer mal ve hizmetler karşılığında para almayı kabul ettikleri gerçeğine değil, para bakiyelerine sahip olma arzusuna atıfta bulunmalıdır. Sadece, para geliri elde eden insanlar parayı diğer varlıklara veya tüketim mallarına harcamak yerine elinde tutmayı seçtiklerinde, para talebinin olduğu söylenebilir. Edwin Cannan (1921) bu noktayı yıllar önce güçlü bir şekilde dile getirdi:Konut talebinin, ev alıp satanlardan veya ev kiralayıp alt kiraya verenlerden değil, evlerde oturanlardan geldiğini düşündüğümüz gibi; para talebinin, alışveriş sayısı veya miktarıyla değil, insanların para tutma kabiliyeti ve istekliliği tarafından sağlandığını düşünmeliyiz . Konut piyasasındaki salt faaliyetlerin  -sadece evlerin alınıp satılmasının- evler için bir ‘talep artışı’ anlamına geldiği söylenebilir, ancak buna karşılık eşit bir “arz artışı” anlamına da gelebilir; iki şey birbirini götürür… Aynı şekilde, daha fazla para alışverişinin – daha fazla mal ve hizmet alım ve satımı -para talebinde bir artış getirdiği söylenebilir, ancak aynı şekilde aynı miktarda para arzındaki artış da getirdiği söylenebilir; iki şey birbirini götürür. Bizim amacımız için önemli olan talep, para talebidir, hemen tekrardan ödeme yapmak için olan değil, elde tutmak için olan.” [12]

Para şedülünün bu kısmını ihmal etmelerinin sebebi basittir: talep şedülünün ‘mal’ kısmı paranın mübadele talebini oluşturur. PD teorisyenleri, Hayek’in izinden giderek, fiyat seviyesindeki düşüşün mal üretimi artışından kaynaklandığı sürece bir problem arz etmediğine inanır. Bu inanışlarını savunabilmeleri için ekonomideki mal miktarının talep şedülüne herhangi bir şekilde dahil olduğunu reddetmeleri gerekir. Paranın rezervasyon talebindeki bir artışın ardından fiyat mekanizmasının nasıl aşağı doğru yapışkan olduğu, ancak üretimdeki bir artışın ardından aşağı doğru nasıl tamamen esnek olduğu anlaşılır değildir. Laura Davidson, Selgin’e cevap verir:

…herhangi bir işlemin, arzdaki bir artışa karşılık gelen para talebinde bir artış içerdiğini söylemek elbette doğrudur, ancak bu sadece önemsiz bir anlamda doğrudur. Bu yalnızca, talep edilmiş para miktarının arz edilmiş miktara eşit olması gerektiği anlamında doğrudur, ki bu elbette her tür mübadele için doğrudur. Ancak bu anlamda ‘iki şey birbirini götürür’. Ancak, para alıcısının değer skalasına göre belirlenen paranın takas sırasındaki talep şedülünün; para satıcısının değer skalası tarafından belirlenen, paranın arz şedülüne eşit olduğunu söylemek kesinlikle doğru değildir.

Paranın satın alma gücünü belirlemek için, yalnızca miktarlarla ilgilenmiyoruz. Paranın satın alma gücü, onun ‘fiyatı’, paranın talep şedülüyle, toplam para stokunun kesiştiği yere göre belirlenir. Sadece rezervasyon talebinin şedülünü kullanıp, takas sürecinde birbirini götüren salt bir miktar olduğu gerekçesiyle, mübadele talebini dışlamak kabul edilemezdir. Bu bir miktar değildir ve birbirini götürmez. Para talebinin şedülü, rezervasyon talebiyle mübadele talebinin şedülünün toplamıdır ve alım gücü bu toplam talep ve stoka göre belirlenir. [13]

Tasarruf Olarak Para Balansı Talebi

Yüzde yüz rezervciler para balansının yapısıyla tasarrufun yapısının farklı olduğunu düşündüklerinden mevduat bankacılığıyla kredi bankacılığının ayrılmasını savunurlar. Mises’e göre birikmiş bir para balansı, sermayedar tasarrufu değil , yalın tasarruftur. Sermayedar tasarrufu, yatırımcının bir süre boyunca tüketimden feragat ettiği ve biriktirdiği miktar üzerinde o süre boyunca kontrol sahibi olmadığı anlamına gelir. Yalın tasarruf, biriken bir miktar olduğu için, ilk bakışta sermayedar tasarrufuna benzer ama tasarruf yapan kişinin biriken tasarrufun kontrolünü bırakmasını gerektirmez. Tasarrufu gerçekleştiren kişi her duruma karşı elindeki kaynağı kontrol etmeye devam eder. Diğer bir deyişle, yalın tasarruf yapan, geleceğin belirsizliği ile mücadele etmek için likiditeye sahiptir.

Bu konsepti fiziksel manada düşünmek için bir adada mahsur kalmış ve olta inşa etmek isteyen Ali adında birini hayal edelim. Oltayı inşa edebilmek için ip ve sopa bulması gerekir. Bunu başardığı zaman, inşaat materyalini elinde tutmaya devam etme ve projeye başlama arasında bir karar vermesi gerekir. Ali olta üretim sürecine başladıktan sonra başka işler için sopayı ve ipi elinde bulundurması mümkün değildir çünkü bu kaynaklar üretim sürecine bağlıdır. Ancak oltasını bitirip balık tutmaya başladıktan sonra emeğinin meyvesini yiyip daha yüksek tüketimin tadını çıkarabilir.

Dolayısıyla, yüzde yüz bankacılara göre, bir müşteri tarafından bir çek hesabına para yatırılması kredi miktarında bir artışa sebebiyet vermemelidir, gerçek tasarrufta bir artış oluşturmaz ve faiz oranlarının azaltılması için bir neden değildir.

Serbest bankacılar öte yandan, bankaya yatırılan paranın gerçek tasarruf olduğunu ve ödünç verilebilir fonlarda artışı temellendirdiğini düşünürler. Horwitz yazar:

Tasarruf sahipleri, gelirlerine ve zamanlar arası tercihlerine göre gerçek ödünç verilebilir fonlar sağlar. Bankalar tasarrufları, para yaratma yoluyla, yatırımcılara yönlendirme aracı görevi görür. Mevduat sahipleri, fonlarının emanetini bankalara verir ve bankalar bu mevduatlara dayalı olarak kredi yaratırlar. Paranın (arzının) yaratılması, firmalar tarafından yatırım için kullanılan bir fona karşılık gelir. [14]

Karışıklık olmaması için durumu şöyle açıklığa kavuşturalım: serbest bankacılar, birinin yastığının altına sakladığı emtia para bankaya yatırılınca sihirli bir biçimde tasarrufa dönüştüğünü söylemiyorlar. David Howden ve Philip Bagus’a verdiği cevapta netleştirdiği üzere Selgin:

…gerçek para biriktirmek tasarruftur. Anca banka IOU’suna sahip olmaktan farklı olarak, en azından emtia parası söz konusu olduğunda, tasarruf ve borç verme değildir. (Başka bir deyişle, altın sikkeler gerçek varlıklardır; banka IOU’ları finansal varlıklardır.) [15]

Serbest bankacılar iki durumun da tasarruf olduğunu ama tasarrufun finansal formunun önemli olduğunu ve bankaların tasarrufları borç piyasasına entegre ettiğini düşünürler. Başka bir deyişle bankalar zaten var olan tasarrufların iletimini kolaylaştırır.

Problem, Selgin’in, banka mevduatıyla IOU’yu eş görmesidir. Rothbard yıllar önce bu konuya açıklık getirmiştir:

Müstakbel bir paraya yönelik alacak hakkı bir mübadele senedidir -bir kredi işleminin kanıtı. Senedin hamili -alacaklı- onu borçlu tarafından ödenen para karşılığında itfa tarihinde geri tahsil eder. Bununla birlikte, bugünkü paraya yönelik bir alacak hakkı tamamen farlı bir maldır. O, tamamlanmamış bir işlemin kanıtı değil, senet gibi, müştak bel bir mal karşılığında bugünkü bir malın mübadelesidir, o bugünkü bir mal için basit bir mülkiyet delilidir. O tamamlanmamış, veya zaman piyasasında bir mübadele değildir. Dolayısıyla, bu geri tahsil delilini sunmak bir işlem tamamlama ya da bir alacaklının kendi ödüncünü istemesine denk değildi; o, bir insanın kendi malına basitçe yeniden sahip olmasıdır. [16]

Para, geleceğin belirsizliğine karşı bir koruyucu olarak işlev gördüğünden, mevduat sahibi paraya anında erişimi koruduğu sürece, hiçbir şey ödünç verilmemiştir. Rothbard burada bir IOU’nun nasıl çalıştığını açıklıyor:

Rothbard Borç Şirketinin başlangıcında dolaşımda 10.000 dolar olduğunu varsayalım. 10.000 dolar biriktirdim ve sonra Joe’ya 9.000 dolar borç verdim. Para arzı hiçbir şekilde artmadı; benimkinin bir kısmı basitçe tasarruf edildi (yani tüketim mallarına harcanmadı) ve onu harcayacak birine, bu durumda üretken yatırıma ödünç verildi. Şimdi bir yıl sonra Joe 9.900 doları geri ödediğinde ne olacağını görelim. IOU iptal edilir ve şimdi nakit olarak, geri ödenen borç b, faiz k vardır. Kredi geri ödendi ve şirketim ve dolayısıyla ben 900 dolar daha zenginiz. Ama tekrar ediyorum toplumun para stokunda bir artış olmadı. Krediyi geri ödemek için Joe’nun kârdan 900 dolar tasarruf etmesi gerekiyordu. [17]

Serbest bankacıların bu durumu nasıl açıklayacağı net değildir. Borç veren kişi, kesirli rezerv bankacılık sisteminde paranın her zaman kullanıma müsait olmasının aksine, nakitine tekrardan erişebilmek için itfa tarihine kadar bekleyip ahmaklık mı yapıyor?

Selgin, Howden ve Bagus’u finansal aracılığı anlamamakla suçlar. Her borç veren ile borç alanın birbiriyle doğrudan temas halinde bulunduğu basit bir ekonomiyi hayal edecek olursak kesirli rezerv bankacılığın yarattığı etkilerin hiçbirinin gerçekleşmeyeceği açıktır. Bu durumda Selgin, bankaların saf aracı olduklarını nasıl iddia edebilir?

Daha yüksek bir para balansı talebinin ekonomik gerilemenin nedeni olduğunu varsaysak bile önerilen çözümün, para arzını bankacılık sistemi aracılığıyla arttırmanın, daha yüksek bir balans talep edenlerin isteklerini nasıl tatmin edeceği muallaktır.

Diyelim ki, bankadaki mevduat hesabına yatırılan para gerçekten tasarruftur ve para için artan talep bankaların kredi dağıtmasına sebebiyet verir. Kredi kime gidiyor? Para balansına artırmak isteyen insanlara gitmediği kesin. Yaratılan kaydi parayı alan ve kullanan insanlar genelde piyasadan mal satın almak isteyen girişimcilerdir.

Selgin diyor ki:

Öncelikle, bir bankanın müşterileri, banknotlarını harcamaktan veya banka bakiyelerini kullanmaktan kaçınarak IOU’ları biriktirmeyi seçerler ; daha sonra banka, fazla rezervi olduğunu fark ederek daha fazla borç verir ve böylece taahhütlerini genişletir. Bunu yaparken bankanın tek endişesi, olası (riske göre ayarlanmış) getirilerin en yüksek olduğu yerde kredi vermektir. Daha fazla para bakiyesi isteyen kişilerin bulunması gerekmez: zaten bulmuşlardır; nereye borç verileceği bankanın değil, müşterilerin paralarını ellerinde tutma kararı, para balanslarının olması gereken yere gitmesini sağlar. [18]

Selgin, bankaların, daha büyük bir para balansı tutmak isteyen bireyleri bulmak gibi bir zorunluluğu olmadığını düşünür. Daha yüksek bir para balansı isteyen bireyler, isteklerini banka mevduatlarını harcamayarak tatmin eder. Peki, o zaman bankalar neden kredi genişletmesinde bulunurlar? Kredinin genişletilme sebebi fiyat seviyesini sabit tutmaktır. Ama bu olaydan tek etkilenen şey fiyat seviyesi değildir, faiz oranı da azalır ve borçlananlar, yeni parayla üretim ürünleri için normal koşullarda olacağından daha yüksek fiyat taleplerinde bulunurlar, bu da işletmelerin karlarını artırır ve boom-bust döngüsü başlar. Serbest bankacılar yeni yaratılan kredinin nötr olmadığını unuturlar. Bu kredi, ekonominin geri kalanının gelirinin yeni para arzına ve fiyatlara yetişme imkanı olmadan spesifik ürünlerin fiyatlarını artıran spesifik bireylere verilir. Dengesizlik yaratan Cantillion etkileri serbest bankacılar tarafından tamamıyla göz ardı edilir.

Basitçe açıklamak gerekirse, ayni paranın hem bir bireyin daha yüksek para balansı talebini karşılayıp hem de sanki tüketimden feragat etmişçesine kredi olarak verilmesi nasıl mümkün olabilir ? Öne sunulan argüman sadece ekonomiye MV = PQ (M para arzı, V dolaşım hızı, P fiyat seviyesi, T üretilen ürün miktarı) gibi makro iktisadi bir denklem perspektifinden bakıldığında mantıklı görünebilir. Bu yüzden Avusturya analizine yabancı olan mübadele denklemi, serbest bankacıların yazılarında sıkça kullanılır.

Bütün bu problemleri görmezden gelsek bile amaçları olan fiyat seviyesi stabilizasyonunun (eğer bunun doğru bir amaç olduğunu varsayarsak) bu metotla ulaşılması garanti değildir. Eğer para balansını 100 TL artırma talebi banka mevduatındaki parayı harcamayarak tatmin edilebiliyorsa, toplam fiyat seviyesinin stabil kalabilmesinin tek yolu para arzının da 100 TL artarak fazla talebi nötrlemesidir. Başka bir deyişle banka sistemi, mevduatta duran para miktarına eşit olacak kadar kredi yaratmalıdır. Ama durumun böyle olacağını düşünmemiz için bir neden yoktur. Tercih edilen rezerv oranına göre bankalar bu sayıyı rahatlıkla aşabilirler.

Yukarıdaki tabloda, ilk senaryoda 4 kişiden oluşan ve tüm gelirlerini (kişi başı 200 TL, toplam 800 TL) her periyod harcayan bir ekonomi varsayılır. İkinci senaryoda herkes banka mevduatındaki para miktarını harcamalarıyla eşit olacak seviyeye getirirler yani oranları 1:1 olur. Toplam harcama (fiyat seviyesini dolaylı olarak ölçmek için kullanacağımız parametre) ve mevduat hesabı 400 TL’dir. Artık bankanın 400 TL’lik rezervleri vardır, eğer %10‘luk bir rezerv oranı varsayarsak, para çarpanı formülüne göre 3600 TL daha yaratabilirler[19]. Para balansı tercihinin değişmediğini varsayarsak, son durum 3. senaryoya benzemelidir. Herkes 550 TL’lik harcama yapar ve mevduat hesabında 550 TL tutar, 1:1’lik oran korunur. Ama artık toplam harcama 2200’dür. Yani fiyat seviyesini kredi genişlemesinden önceki duruma getirmek yerine (her periyod 800 TL’lik harcama) çok daha yükseltmiştir. Serbest bankacılar tarafından konulmuş stabilizasyon amacına göre bile KRB, çözüm olarak buna uygun değildir.

Horwitz yüzde yüz rezervcilere sorar:

Para talebinin düşmesi örneği, yüzde 100 rezervci Avusturya iktisatçıları için ilginç bir ikilem oluşturuyor : para talebi düşerse ve bu harcama gücü piyasada serbest bırakılırsa, bu neden talep sabitken para arzındaki mutlak bir artışla aynı dengesizleştirici etkilere neden olmasın? Anahtar mesele, zenginliği para olarak tutmayı seçmenin, kişinin mevcut tüketimden kaçındığını ve bu tüketimi geleceğe ertelediğini ima ettiğini kabul etmektir. Eğer öyleyse, para talebi düşmesi, tüketim nispeten daha fazla şimdiye kaydırıldığından, mevcut malların artan tüketimiyle yansıyan, doğal faiz oranında bir artış olduğunu gösterir. Bankalar karşılık olarak para arzlarını azaltamayacakları için, piyasa faiz oranı değişmeyecek, bu da piyasa oranının üzerinde doğal bir oran olacağı anlamına gelir.

Horwitz para balansı talebindeki bir azalma ve bundan kaynaklanan para iddiharı azalması, para artışının sebep olduğu dengesizleştirici etkileri taklit edeceğini düşünüyor. Bunu düşünmesinin nedeni zaten analize para tutma talebiyle tasarrufun aynı olduğu varsayımıyla başlamasıdır. Eğer bu varsayım doğru olsaydı haklı olabilirdi ama burada sadece döngüsel nedenselliğe başvurmuştur.

Zaman değişimde bir değişiklik olmaz, tüketim şimdiye doğru kaymamıştır ve piyasadaki faiz oranının yükselmesi için veya bankaların karşılık olarak para arzını azaltmaları için bir sebep yoktur. Para talebindeki değişiklik sadece bireylerin geleceğin belirsizliğine karşı koruma isteğini yansıtır. Aşağıdaki tablolar para talebindeki değişiklikten sonra gerçekleşebilecek her senaryoyu açıklar:

 Para talebi artarsa
Tamamıyla tüketimden alınırsaFiyat seviyesi azalır, zaman tercihi azalır, faiz oranı azalır. Borç verilebilir fon miktarı aynı kalır ama talep azalır.
İkisinden de eşit oranda alınırsaFiyat seviyesi azalır, zaman tercihi ve faiz oranı değişmez. Borç verilebilir fon miktarı ve talep azalır.
Tamamıyla yatırımdan alınırsaFiyat seviyesi azalır, zaman tercihi artar, faiz oranı artar. Borç verilebilir fon miktarı azalır ama talep aynı kalır.
 Para talebi azalırsa
Tamamıyla tüketime yönlendirilirseFiyat seviyesi artar, zaman tercihi artar, faiz oranı artar. Borç verilebilir fon miktarı aynı kalır ama talep artar.
İkisine de eşit oranda yönlendirilirseFiyat seviyesi artar, zaman tercihi ve faiz oranı değişmez. Borç verilebilir fon miktarı ve talep artar.
Tamamıyla yatırıma yönlendirilirseFiyat seviyesi artar, zaman tercihi azalır, faiz oranı azalır. Borç verilebilir fon miktarı artar ama talep aynı kalır.

Para talebindeki değişiklik, fiyat seviyesindeki değişiklik dışında hiçbir uzun vadeli etkiye sebep olmaz. Sadece bu değişiklik, tüketim veya yatırımdaki değişikliklerden kaynaklandığında reel faktörler de değişir. Bu elbette bir problem değildir çünkü piyasa yeni koşullara ayak uydurabilir.

Kaydi Para Talebi

Şimdi serbest bankacılar tarafından önerilen çözüm yöntemini daha derin bir biçimde inceleyeceğiz. Serbest bankacılara göre artan para talebi bu talebi karşılayan ve kredi olarak dağıtılan kaydi para ile cevaplanabilir. Buradaki varsayım para talebiyle bankanın davranışı arasında direkt bir bağlantı olduğudur. Diğer bir deyişle, para arzındaki artış bankacılık sistemine ekzojen olmalı, tüketiciler tarafından endojen şekilde belirlenmelidir. Bu anlayışta büyük problemler vardır.

Kaydi paranın ihracı, verilen borçların faizleri ile bankalara kolayca kâr sağladığı için olabildiğince fazla miktarda piyasaya sürmeye çalışırlar. Bankacıları kredi genişleme politikalarında sınırlayan tek şey (yasal koşullar dışında) aşırı fazla kişinin aynı anda paralarını çekmek isteme olasılığıdır, bu da bankalardan kaçışa sebep olur. Nihayetinde, ihraç edilen kaydi para miktarının para talebiyle bir alakası yoktur. Bu miktar tamamıyla kamunun paralarını banka kasalarında tutmaya devam edip etmeme yatkınlığı ile alakalıdır.

Peki, ekonomide sadece bir tane banka varsa ve bankalararası kliring sisteminin çalışması mümkün değilse ne olur? Serbest bankacılar tarafından da itiraf edildiği üzere tekel banka neredeyse sınırsız kredi genişlemesi kabiliyetine sahiptir:

Tekelci bir ihraç bankası, bankalararası kliring ilkesi ona uygulanmadığından, açıkça saf bir aracı değildir. Para arzının tekelleştirildiği bir sistemde mevduat bankalarının konumu daha karmaşıktır. Tekel bankadan çıkan her ihraca halkın önceden var olan para talebini aşan çarpımsal bir genişleme ile cevap verebilirler. Böyle bir genişleme, halkın para tutma davranışındaki herhangi bir değişikliğe değil, tekel bankasının dışsal eylemlerine bir yanıt olduğu için, “yaratılmış” kredi içerir ve dengeleri bozar. [20] 

Serbest bankacıların teorik çerçevesinin belirli piyasa sonuçları altında işlemesi, ancak diğerleri üzerinde çalışmaması gariptir. Bu, hiçbir yerinde istisnanın gerekli olmadığı geleneksel Avusturya teorisinin aksinedir. ‘Doğal tekel’in oluşması mümkün olsa da, Selgin gerçekte bu senaryonun gerçekleşme olasılığının oldukça düşük olduğunu düşünüyor.

Bireysel firmaların hesaba katması gereken, (pazarlama ve likidite maliyetleri dahil ancak bunlarla sınırlı olmayan) bir banknotun dolaşımını sürdürmenin maliyetleri olduğunu varsayarsak doğal tekel olasılığı hala mevcuttur, ancak inandırıcılığı çok azalmıştır. Para arzındaki rekabetin tek bir ihraç bankasının ortaya çıkmasına yol açacağı görüşü için güçlü bir a priori kanıt yoktur. [21]

Selgin, hükümetin giriş engelleri koymadığı gerçek bir serbest piyasada rekabet eden bankaların ortaya çıkacağını ve bankalararası kliring tehdidiyle birbirinin kredi genişlemesini limitleyeceğini savunur.

Ancak, rakip bankaların benzer miktarlarda ortaklaşa kredi genişletmeye karar vermeleri durumunda

bankalararası kliring tehdidinin nötrlendiğini unutmayalım. Rekabet eden bankaların kaydi paraları birbirlerini götürdükleri için hiçbir bankanın rezervlerinde net azalış gerçekleşmez. Bu, banka kartelinin, tekel bir banka gibi sınırsız kredi dağıtmasını sağlar. Bu senaryoya Selgin’in cevabı şudur:

Toplu genişleme boyunca, birlikte genişleyen(ve değişmeyen bir para talebi karşısında) bankaların hiçbirinin ortalama net rezerv talebinde bir artış yaşamayacaktır; kliring kredilerinin beklenen değerindeki değişi,m kliring borçlarının beklenen değerindeki değişime eşit olacaktır. Ancak toplam kliringin artması, borç ve kredilerin kliringinin varyansının artmasına (belki tam orantıdan daha az olsa da) bu da, her bankanın ihtiyati rezerv ihtiyaçlarının artmasını sağlar. [22]

Selgin’in öne sunduğu argüman şudur: çok sayıda küçük banka birlikte işbirliği yapmaya ve krediyi genişletmeye karar verirse bu bankaların tamamı bir periyod boyunca ortalama olarak yüksek miktarlarda bankalararası kliringle karşılaşmayacaktır ama kliringlerdeki varyans yüksek olacağından ekstra rezerv tutmak zorunda kalacaklardır. Örneğin, bir yılın ortalamasını alınca, hiçbir banka diğer bankalara kıyasla daha fazla gerçek parayı kendi kasasına aktarma hakkına sahip olmayabilir ancak yılın herhangi bir anında bazı bankalar rakiplerini iflas ettirme yeteneğine sahip olabilir.

Selgin’in argümanı en başta ikna edici gözükebilir ama unuttuğu şey, tasvir ettiği senaryoda bankaların birbiriyle işbirliği yapmaya çalışmadığıdır. Philip Bagus ve David Howden’in açıkladığı üzere; hakikaten işbirliği yapmak isteyen bankaların kredi genişleme sürecini devam ettirebilmeleri için birçok yol vardır.

Birincisi, negatif kliring bakiyeleri, bankalar işbirliği yaptığında mutlaka bir rezerv kaybı anlamına gelmez Pozitif kliring bakiyesi olan bir banka, negatif kliring bakiyesi olan bir bankanın banknotlarını kullanmaktan gönüllü olarak kaçınabilir. Bu bakiyeler bunun yerine kendi genişlemeleri için rezerv olarak kullanılabilir.

Uzun takas süreleri, bankalar genişlemelerini koordine ettiğinde, kliring tutarsızlıklarını azaltacaktır. Uzun vadede koordineli bir kredi genişlemesi sırasında hiçbir banka rezerv kaybetmeyecektir. İhtiyati rezervler sadece kısa vadede rezerv kayıplarını azaltmak için gereklidir. [23]

Bankalararası borç piyasası bu süreçte aynı rolü oynar. Sanki bir tekel bankanın farklı şubeleriymişçesine davranmasına izin verir:

A bankası, üçüncü bir partiden, örneğin C bankasından, yeniden finansman arayarak borç alırsa, B bankası, lehine net pozitif bakiye yani ihraç edilen mevduattaki artış kadar rezerv alır. Bu, hedeflenen rezerv oranının üzerinde rezerv tutmakla sonuçlanır. O zaman, bu fazla rezervleri ödünç verme veya banka kredisini yeniden tamamen ödünç verilene kadar genişletme konumundadır. B Bankası, bu rezervleri A’ya ödünç vermeyi bile düşünebilir, bu durumda A, C’den yeniden finansman aramak zorunda kalmayacaktır. A’nın negatif net bakiyesinin fiziksel olarak finanse edilemeyen kısmı için A’dan gecikmiş ödeme kabul edebilir. B’nin bu operasyondan elde edeceği faiz kazancına ek olarak, A’ya yeniden finansman vermeyi kabul etmekte daha uzun vadeli bir çıkar vardır. Özellikle, bir sonraki referans döneminin net bakiyesi A’nın avantajına olabilir, bu durumda yeniden finansman arama sırası B’de olacaktır. A’yı ilk dönemde zaten yeniden finanse etmiş olan B, makul bir şekilde, A’nın ikinci dönemde ve daha sonra yeniden finansman sağlamaya istekli olacağını bekleyebilir ve buna göre hareket edebilir. [24]

Tekelci bir bankanın sonsuz kredi yaratma kabiliyetine sahip olduğu göz önüne alındığında, farklı bankaların birleşmesi karşılıklı olarak çok faydalı olabilir. Bu, ücretsiz bir bankacılık sistemi altında bankaların kesin sınırsız kredi yaratabilecekleri anlamına gelmez ancak burada izah edilmeye çalışılan şey, para talebiyle kaydi para ihracı arasında bir alaka olmadığıdır.

Fiyat Yapışkanlıkları

Serbest bankacıların argümanlarının temelinde fiyat yapışkanlıklarının varlığı yatar. Esnek olmayan fiyatlardan kaynaklanan kısa vadeli fiyat dengesizliği üretimde düşüşe sebep olabilir. Fiyat sinyalleri, paranın alım gücündeki değişimlere doğru bir şekilde yansıtamadığından girişimciler, malların gerçek arz-talep koşullarını değerlendiremez.

Para talebindeki artıştan sonra, banka sistemi aracılığıyla para arzının artırılmasını, fiyat seviyesinin değişmesine tercih etmelerinin asıl nedeni budur.

Fiyatların sözde durgunluğunun nedenleri nelerdir? Serbest bankacılar bunun için farklı nedenler öne sürerler. Hatırlayabileceğimiz gibi, paranın tek bir fiyatla takas edilebilecek kendine ait bir piyasası yoktur:

“Bu ‘fiyat’, neredeyse para kavramının özünde bulunan nedenlerden dolayı yapışkan olma eğilimindedir.”[25]

Bu itiraz yalnızca, her bir metanın fiyatının toplam fiyat düzeyindeki bir değişiklikle orantılı olarak ayarlanması gerektiğini varsayarsak, dikkate değerdir. Gerçekte, her metanın kendine ait bir piyasası olduğundan, tek bir metanın fiyatının ayarlanması, paranın satın alma gücünün ayarlanması ile eş anlamlıdır.

Serbest bankacılar tarafından yapışkan fiyat kavramının kullanımı, Yeni Keynesyen ekonomistlerin kullanım biçimine çok benzerdir. Yeni Keynesyenler gibi, serbest bankacılar da fiyatları değiştirmenin masraflarına örnek olarak ‘menü maliyetleri’ne atıfta bulunurlar. Selgin şöyle açıklar:

Örneğin, bir restoranın popülaritesinin sabit ve bilinen bir oranda arttığını varsayalım. Bu gerçek, her gün, her saat, hatta belki de her hafta yeni menülerin yazdırılmasını haklı çıkarmaz. Ancak, talepte algılanan bir artışın kalıcı olmayabileceği olasılığını da eklerseniz, restoran sahibinin yeni menüler sipariş etmeyi ertelemek için çok daha fazla nedeni olur: neticede, talep tekrar azalırsa, yeni menüler birkaç müşteriyi geri çevirmekten daha pahalıya mal olabilir. [26]

Restoranların menülerini yenilemek zorunda kalmadan günlük fiyatlarını değiştirmenin sayısız dolaylı yoluna sahip olduğu apaçıktır (happy hour’lar, ücretsiz antreler, özel fırsatlar vb.), bu nedenle talepteki değişikliklere tepki verme imkânı yok değildir.

Ama daha da önemlisi, menü maliyetleri gibi şeyler restoranların sunduğu hizmetin bir parçasıdır. Menü üretimi, başka mallar gibi, kaynak gerektirir ve bu nedenle bir maliyeti olmalıdır. Mevcut fiyatları tüketicilere aktarma görevini görür. Bu görev gerçekleştirilmeden çok az sayıda satış yapılabilir. Bilgi iletimi, reklamlar da benzer şekilde, restoranın yemek üretim maliyetine dahildir. Menülere ihtiyaç olunmayan bir dünyada domates çorbasının fiyatının, bugünkü fiyatından farklı olacağını düşünebiliriz ama bu düşünce deneylerinin gerçek dünyayla bir alakası yoktur.

Yapışkanlık tabii ki de ‘menü maliyetleri’ ile sınırlı değildir. Selgin, uzun vadeli kontratlarla belirlendiği için, işçilerin maaşlarını değiştirmenin ve denge noktasına getirmenin güçlüğünü daha önemli bir problem olarak görüyor.

Paranın alım gücündeki değişiklikleri ön göremeyen girişimcilerin zarar ettiği doğru olsa da bu piyasada sistematik başarısızlığa sebep olamaz. Gelecek fiyatları doğru biçimde öngörebilenler daha yüksek getirilerle ödüllendirilirler. Örneğin bir işveren, gelecekte paranın alım gücünde değişiklik olmayacağını düşünüyorsa ve buna göre bir işçiyi belirli bir ücret karşılığında işe aldıysa, paranın alım gücü arttığında işveren zarar ederken uzun vadeli anlaşmayı imzalayan işçi kâr eder. “Fiyat yapışkanlığı genel bir toplumsal sorun olamaz, yalnızca hatayı yapan tarafa özgü bir sorundur.”[27]

Selgin yazar:

Eski dengedeki fiyatları seviyesi yeni bir seviyeye geçme süreci, zorunlu olarak relatif fiyat sinyallerinde geçici bir bozulma ve buna bağlı ekonomik israfı içerir. [28]

Yeager, bu ekonomik israfın kendini nasıl belli ettiğini şöyle açıklıyor:

Mamul malların fiyatlarının tepkisiz olması, toplam harcamaya gelen sınırlamaların enflasyonu sadece dolaylı bir biçimde azaltabileceği anlamına gelir. Nihai mallara yapılan harcamalardaki düşüş, fiyatları doğrudan düşürmek yerine üretimi azaltır. [29]

Sunulan argüman tekrardan şudur: eğer para talebi azalırsa, fiyatların esnemeyen yapısından dolayı, tüketim mallarının fiyatları azalmayı başaramaz. Maliyetler aynı kalacağından üreticiler fiyatlarını yenilemek yerine piyasaya sundukları mal arzını azaltmak zorunda kalacaklar.

Serbest bankacılık literatüründe sıkça tekrar edilen bu ‘problem’, Yeager’ın dediğinin aksine, sadece para balansıdaki genel bir artışa özel değildir. Toplam para talebinde ve fiyat seviyesinde bir değişiklik olmadığını varsayarsak, ürün A için olan talebin ürün B’ye geçmesi de aynı ‘verimsizliğe’ sebep olacaktır. Eğer fiyatlar gerçekten serbest bankacıların varsaydığı gibi yapışkansa, ürün A’nın üreticileri artıkla karşılaşırken; ürün B’nin üreticileri kıtlıkla karşılaşır. Fiyat seviyesindeki genel bir düşüşün, para arzında değişiklik gerektirecek şekilde, fiyat yapışkanlığı açısından özel olduğu doğru değildir.

Burada açıkça dillendirilmese de aslında derinde daha farklı bir teorik çatışma vardır. Serbest bankacılar, Hayek ve Kirzner’in izinden giderek, fiyatları, piyasa bilgisinin taşıyıcısı olarak gören girişimcilik anlayışını benimserler. Serbest bankacılar tüketim mallarının üretim maliyetinin dengeye gelemeyeceğini çünkü üretim araçlarının fiyatlarının, tüketim ürünlerinin fiyatları ayarlandıktan sonra düzeleceğine inanırlar. Buna kontrast olarak ‘yargı bazlı yaklaşım’da girişimcilerin gelecekteki fiyatları ve talep koşullarını tahmin ettikleri kabul edilir.

Alternatif Nedir?

Buraya kadar yüzde yüz rezerv bankacılık perspektifini ve piyasayı saptıran etkileri önleme kabiliyetini savundum. Bazı okuyucular kesirli rezerv bankacılık olmadan nasıl düzgün bir bankacılık sisteminin işleyeceğini hayal etmekte güçlük çekiyor olabilirler. Yazı boyunca bazı ipuçları vermiş olsam da açıkça ifade etmekte fayda var.

İlk olarak, kredi bankacılığı mevduat bankacılığından ayrılmalıdır. Sorunun temelinde bu iki farklı ekonomik fonksiyonun birleşmesi yatmaktadır.

Mevduat bankacılığı sadece para depolamak, erişilebilirlik sağlamak (ATM’ler vb.) ve sahipliği devretmekle yükümlü olmalıdır. Para üzerinde olan tahsil hakları, depolanan miktarı aşmamalıdır ve bankaların rezervlerindeki parayı kredi olarak dağıtmasına izin verilmemelidir. Rothbard’ın dediği gibi:

Yasanın, banknotları ve mevduatları, ekonomik ve sosyal gerçekte, standart para için olan depo makbuzları olduğu gibi ele alacak şekilde değiştirilmesini savunuyorum. [30]

Doğal olarak bankalar, herhangi bir depo gibi, depolama hizmetini gerçekleştirmek için müşterilerinden cüzzi bir ücret alacaklardır.

Kredi bankaları borç verilebilir fonlar için saf bir aracı olmalıdır ve günümüzdeki vadeli mevduatlara benzer bir şekilde çalışmalıdır. Bir bankaya kredi taahhüt edildikten sonra banka belirli bir faiz oranında krediyi kabul etmeye istekli bir müşteri bulur. Borç veren kişi, anapara + faize sadece kredi süresinin sonunda erişebilir. Bankalar büyük olasılıkla verdikleri aracılık hizmeti için anlaşmadan belirli bir yüzde keseceklerdir.

Sonuç

Serbest bankacıların görüşlerinin baştan sona tutarsız olduğunu gösterdiğimi umuyorum. Kanımca en büyük hataları para veya para ikamesi tutma talebiyle, yatırımı ya da tasarrufu bir görmeleridir. Düşünce sistemlerinin tamamı bu kritik noktaya bağlı olduğu için düzeltilebilir oluğunu zannetmiyorum.

Hatalı olmak dışında, sundukları argümanlar birçok yönden ‘anti-Avusturya’dır. Serbest bankacılar Avusturya yanlısı olsalar da yazdıklarının büyük bir kısmı farklı ekollerden ödünç alınmış fikirlere dayanır. Fiyat yapışıklıklarını sıkça dile getirmeleri bu durumun göstergesidir. Standart metodolojik bireyci yaklaşımın yerini makro-ekonomik denklemler almıştır.

Bir iktisadi analizin ‘anti-Avusturya’ olması tabii ki de yanlış olduğu kanıtlamaz, bu durumdan bağımsız bir şekilde serbest bankacılık literatüründeki argümanlara cevap verdiğimi ve sağlam bir bankacılık sisteminin nasıl görüneceğine dair planı sunduğumu düşünüyorum.


Kaynakça

  • [1] Ludwig von Mises , Human Action: A Treatise on Economics, Third Revised Edition. 3rd Revised Edition, Henry Regnery Company, 1966.
  • [2] Rothbard, Murray. Man, Economy, and State with Power and Market: The Scholar’s Edition (LvMI). 2nd ed., Ludwig von Mises Institute, 2009.
  • [3] Mises, Ludwig Von, and Jorg Guido Hulsmann. Theory of Money and Fiduciary Media: Essays in Celebration of the Centennial. Ludwig von Mises Institute, 2018.
  • [4] Chicago, Federal Reserve Bank Of. Modern Money Mechanics (Illustrated): A Workbook on Bank Reserves and Deposit Expansion. Federal Reserve Bank of Chicago, 2014.
  • [5] Yeager, L. B., & Selgin, G. (1997). The Fluttering Veil: Essays on Monetary Disequilibrium (First Edition).  
  • [6] Ibid
  • [7] Ibid
  • [8] Horwitz, S. (2009). Microfoundations and Macroeconomics: An Austrian Perspective
  • [9] Selgin, G. A. (1988). The Theory of Free Banking
  • [10] Horwitz, S. (2009). Microfoundations and Macroeconomics: An Austrian Perspective
  • [11] Rothbard, Murray. Man, Economy, and State with Power and Market: The Scholar’s Edition (LvMI). 2nd ed., Ludwig von Mises Institute, 2009.
  • [12] Selgin, G. A. (1988). The Theory of Free Banking
  • [13] Laura Davidson (2012), “Against Monetary Disequilibrium Theory and Fractional Reserve Free Banking”
  • [14] Horwitz, S. (2009). Microfoundations and Macroeconomics: An Austrian Perspective
  • [15] Selgin, G. Mere quibbles: Bagus and Howden’s critique of the theory of free banking. Rev Austrian Econ 25
  • [16] Rothbard, Murray. Man, Economy, and State with Power and Market: The Scholar’s Edition (LvMI). 2nd ed., Ludwig von Mises Institute, 2009.
  • [17] The Mystery of Banking by Murray N. Rothbard (2008–09-10). Ludwig von Mises Institute
  • [18] Selgin, G. Mere quibbles: Bagus and Howden’s critique of the theory of free banking. Rev Austrian Econ 25
  • [19] Rezervler sayesinde kredi dağıtılarak yaratılabilen maksimum para miktarı formülü şöyledir: (rezerv miktarı)*(1/rezerv oranı). Bu örnekte: (400)*(1/(1/10)) = 4000. 400 TL en fazla 4000 TL’ye dönüştürülebilir.
  • [20] Selgin, G. A. (1988). The Theory of Free Banking
  • [21] Ibid
  • [22] Ibid
  • [23] Bagus, Philipp & Howden, David. (2010). Fractional reserve free banking: Some quibbles. Quarterly Journal of Austrian Economics
  • [24] Mises, Ludwig Von, and Jorg Guido Hulsmann. Theory of Money and Fiduciary Media: Essays in Celebration of the Centennial. Ludwig von Mises Institute, 2018.
  • [25] Yeager, L. B., & Selgin, G. (1997). The Fluttering Veil: Essays on Monetary Disequilibrium (First Edition).
  • [26] https://www.capitalismmagazine.com/2016/07/a-monetary-policy-primer-part-3-the-price-level/
  • [27] Bagus, Philipp and David Howden. “Monetary equilibrium and price stickiness: Causes, consequences and remedies.” The Review of Austrian Economics 24 (2011): 383-402.
  • [28] https://www.capitalismmagazine.com/2016/07/a-monetary-policy-primer-part-3-the-price-level/
  • [29] Yeager, L. B., & Selgin, G. (1997). The Fluttering Veil: Essays on Monetary Disequilibrium (First Edition).
  • [30] Rothbard, Murray. —. The Case for a 100 Percent Gold Dollar. Ludwig von Mises Institute, 2022.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tabağındaki Yüz: Tabağımdaki Mutlu Sömürü – Berk Efe Altınal

En Güncel Haberler Siyaset Felsefesi