Yaşadığımız Bu Hayat Gerçek mi? – Matthew Francis

//
296 Okunma
Okunma süresi: 27 Dakika

Filozoflar ve fizikçiler bir bilgisayar simülasyonunun içinde yaşıyor olabileceğimizi söylüyorlar. Peki bunun gerçek olup olmadığını anlayabilmemiz mümkün mü? Ya da bunu anlamak bir önem arz etmekte mi?

Türümüz sonsuza dek var olmayacak. Öyle ya da böyle insanlık evrenden silinecek ancak bu yaşanmadan önce türümüz tüm deneyimini bütün zengin ayrıntılarıyla taklit etmek için yeterli bilgi işlem gücünü bir araya getirebilir. Bazı filozoflar ve fizikçiler çoktan bir simülasyonda olup olmadığımızı merak etmeye başladılar. Belki de bir bilgisayar simülasyonun içindeyiz ve deneyimlediğimiz gerçeklik ise sadece bu programın bir parçası.

Modern bilgisayar teknolojisi son derece karmaşıktır ve kuantum hesaplamasının ortaya çıkmasıyla daha da karmaşık hale gelmesi muhtemeldir. Bu daha güçlü makinelerle, muhtemelen eksiksiz canlı organizmalar hatta belki insanlar dahil olmak üzere daha karmaşık fiziksel sistemlerin büyük ölçekli simülasyonlarını gerçekleştirebileceğiz. Ama bu görkemli teknoloji neden sadece bununla yetinsin?

Bu fikir aslında kulağa geldiği kadar çılgınca değil. Son zamanlarda bir çift filozof da bu konu üzerinde duruyor. Eğer bilgisayar donanımının nihai karmaşıklığını kabul edersek, şu anda da zaten bir “ata simülasyonunun” yani insanlığın geçmişinin sanal bir yeniden yaratımının bir parçası olduğumuzun oldukça muhtemel olduğunu savunuyorlar. Bu sırada, üç adet nükleer fizikçi de her bilimsel programın basitleştirici varsayımlar yaptığı fikrine dayanarak, bu hipotezi test etmek için bir yol önerdi. Bir simülasyonda yaşıyorsak, bu varsayımları doğrulamak için birtakım deneyler yapabiliriz.

Bununla birlikte, bu iki bakış açısı mantıksal ve deneysel yönden şu ihtimalin kapılarını açık bırakıyor: Farkında olmadan halihazırda zaten bir simülasyonun içinde yaşıyor olabiliriz. Gerçekten de önerilen simülasyon deneyinin sonuçları, biz simüle edilmiş bir dünyada yaşamadan da potansiyel olarak açıklanabilir. Öyleyse soru şu: Simüle edilmiş bir hayatta yaşayıp yaşamadığımızı bilmenin bir yolu var mı?

Gelecekte bir noktada, insanlık yok olacak. İster evrimsel torunlarımız olmadan neslimiz tükensin, ister genlerimizi miras olarak bizi basamak olarak kullanan başka bir türe bırakalım, biz insanlar eninde sonunda yok olacağız. Ama eğer geleceğe fütürist nesiller bırakabilirsek bu torunlarımız bilinçli insanlar içeren sanal evrenler, ata simülasyonları yaratmakla oldukça ilgilenebilirler. Eğer bu tür simülasyonları yapacak teknoloji yeterince yaygın olursa, o kadar kapsamlı bir hale gelebilir ki bu tür simülasyonlardaki insanların birinci şahıs deneyimi, temel gerçeklikte gerçekten var olan insanların birinci şahıs deneyimlerinden daha fazla olabilir.

Eğer kendinizi böyle bir deneyimin içinde bulursanız ilginç bir problem ortaya çıkıyor: Özellikle ata simülasyonları daha yaygın olduğunda, orijinal insanlardan mı yoksa bir ata simülasyonundan mı olduğunuzu nasıl anlayacaksınız? Filozof Nick Bostrom, bu ikilem için bir düşünce yapısı oluşturdu. Boston, üç şeyden birinin doğru olduğu sonucuna varmamız gerektiğini savunuyor.  Ya insanlar ya da insan benzeri türler simülasyon üreten teknolojiye ulaşmadan önce soyları tükenecek ya da “insan-sonrası” uygarlıklar bu teknolojiyi yapmaya ya da kullanmaya pek ilgi göstermeyecekler ya da bizler şu anda muhtemelen bir simülasyonun parçasıyız. Muhtemelen diyorum çünkü her şey eşit olduğunda, bilinçli bir deneyimin simüle edilmiş bir deneyim olma olasılığı daha yüksek olacaktır. Diğer iki koşul (türümüzün yok olması veya torunlarımızın ilgi eksikliği) başarısız olursa, etrafta gördüğümüz tüm deneyimler muhtemelen gerçek değildir.

Simülatörün önerilen doğası çok değişkenlik gösterse de, algıladığımız gerçekliğimizin sanal olma olasılığını inceleyen ilk kişi şüphesiz Bostrom değil. Felsefi ve bilimsel kafa yormalara ek olarak, insan bilincinin simüle edildiği fikri bilim kurgunun da temelini oluşturur. The Matrix (1999) ile başlayan film üçlemesinde dünyamız insanların bedenleri kimyasal enerji kaynağı olarak kullanılırken beyinlerini meşgul eden bir simülasyondur. The Matrix’te insanlar dünyayı tamamen sürükleyici bir sanal gerçeklik ortamında, avatarlar olarak deneyimliyorlardı. Bununla birlikte simülasyonun kusurları vardı, bazı hazırlıklı zihinler simülasyonun hatalarını görebiliyorlar, “gerçek dünyadan” insanlar ise Matrix evrenine sızabiliyorlardı.

Bostrom’un düşüncesi ise kısmen farklı: onun versiyonunda sadece insanlık değil, tüm evren bir simülasyondan oluşmakta. İnsan yaşamının her yönü, zihnimiz ve programın duyarlı olmayan bölümleriyle olan etkileşimlerimiz de dahil olmak üzere simülasyon kodlarının birer parçası. Ancak Bostrom, her düzeyde gerçekliğin tam bir öykünmesinin, güçlü bilgi işlem sistemleri için bile mümkün olmayacağının farkındadır. Bilimsel simülasyonlarımızın fazla detayın gerekli olmadığı soyutsal durumları içermesi gibi, simülasyonlar da muhtemelen belirli kurallar ve varsayımlardan yararlanacaktır, bu yüzden her detayın simüle edilmesi gerekmeyecektir.

Bunları, deneyler yaptığımızda daha net bir şekilde görebileceğiz. Bostrom’un ‘Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?’ (2003) makalesinde yazdığı gibi, “Simülasyon programı, bir insanın mikroskobik dünyayı gözlemlemek üzere olduğunu gördüğünde, simülasyon uygun bir alanı yeterli olduğunca gerekli detaylar ile doldurulabilir.” Bu şekilde, programın her parçacığı veya galaksiyi her ayrıntısıyla izlemesi gerekmez ancak bu veriler istendiğinde tamamen tutarlı bir gerçeklik sağlamak için programda yeterli “kozmos” bulunur. İnsanların bile her zaman her ayrıntıda taklit edilmesi gerekmez; ‘ben’ hakkındaki öznel farkındalığımız koşullara bağlı olarak değişir. Peanuts çizgi filmindeki Linus’un aksine, dilimizin her zaman farkında olmayız, bu nedenle simülasyonun ‘dil’ alt programlarını ön planda çalışır durumda tutmasına gerek yoktur.

Belki de yalnızca tek bir gezegensel uygarlık, bilişimsel sorunlar ile karşılaşılmadan simüle edilebiliyordur.

Bu felsefi çıkarımların ötesinde, simülasyon hipotezi bazı bilimsel problemlerin yanıtlanmasına yardımcı olabilir. Dünya benzeri gezegenler çok nadir olmadığından, evrende yıldızlar arasında iletişim kurabilecek veya seyahat edebilecek kapasitede bir medeniyet ortaya çıkmış olabilir. Yine de şimdiye kadar buna rastlamadık ve bu da bizi merakta bırakıyor: Uzaylılar nerede? Ancak bir simülasyonda yaşıyorsak, uzaylılar programın bir parçası olmayabilir. Belki de yalnızca tek bir gezegensel uygarlık, bilişimsel yani yazılımsal ve donanımsal sorunlar ile karşılaşılmadan simüle edilebiliyordur.

Benzer şekilde, fizikçilerin tüm kuvvetlerin birleşik teorilerini bulamamaları, simülasyondaki yetersizlikten kaynaklanıyor olabilir. Simülasyon hipotezi, ‘ince ayar’ sorununu bile çözebilir: evrenimizin parametreleri yaşama izin verir, ancak bunları değiştirmenin cansız bir kozmosla sonuçlanabilir. Simüle edilmiş bir evren yaşamın nihai yükselişi için tasarlanmış olabilir ya da alternatif olarak yaşam mümkün olmadan önce birçok olası parametrenin test edildiği başarılı bir deneyin sonucu olabilir. Kozmologlar günümüzde, rastgele başlangıç koşullarından bizimki gibi bir evrenin (bildiğimiz türden yaşamın olduğu) oluşma olasılığını hesaplayabilecek bazı simülasyon çalışmaları yürütüyorlar.

Bostrom simülasyon savını bir adım ileriye taşıyor: “Programda herhangi bir hata meydana gelirse, simülasyon yöneticisi simülasyonu bozmadan önce bir anomalinin farkına varan herhangi bir kontrol merkezini kolayca düzenleyebilir. Alternatif olarak, kontrol merkezi birkaç saniye geriye gidebilir ve deneyi sorunu önleyecek şekilde yeniden çalıştırabilir.” Ancak içinde yaşadığımız simülasyonun gerçek zamanlı hata düzeltme yeteneği varsa, bu durum birkaç açıdan rahatsız edici olabilir. Gerçekten de, bu yetenek potansiyel olarak tüm bilim sektörünü sorgulatır. Simülatörün fevri olarak fizik yasalarını değiştirmesini, parametreleri test etmesini veya sadece kafalarımızı karıştırmasının önüne ne geçebilir? Bu çerçevede programcı, varlığı asla tespit edilemeyen, kaprisli ve muhtemelen kötü niyetli bir tanrı haline gelir.

Bostrom öncelikle bir simülasyonda yaşama olasılığımızın daha yüksek olduğunu göstermekle ilgilenirken, bu sorunla karşılaşan bilim insanlarının yanıtlaması gereken farklı sorular var. Temel zıtlık, bilimin deney veya gözlemle test edilebilecek şeylerle ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır ve görünen o ki içinde yaşayabileceğimiz herhangi bir simülasyondan çıkarabileceğimiz birkaç şey var:

Birincisi, eğer bir simülasyonda yaşıyorsak, simülasyon sınırları belirli bir dizi yasaya uyar ve bu yasalardaki dinamik değişiklikler dünyamızdakine nispeten küçüktür. Bu, bilimsel yaklaşımın yüzyıllar boyunca elde ettiği büyük başarıya dayanmaktadır. Aslında, simülasyon hipotezinin potansiyel bir açıklaması vardır: Evrenimizin nispeten basit yasalara uymasının nedeni, bunu yapmak üzere programlanmış olmasıdır. Simülatörün program çalıştıkça yaptığı değişikliklere gelince, bu 2011’deki ‘ışıktan hızlı’ olduğu yanlışlıkla keşfedilen nötrino deneyi sonuçlarına önerilen bir çözümdü: program bir hata içeriyordu ve biz bu hataya dayanarak ayarlamalar yaptık ve hata daha sonra düzeltildi. (Şu anda ‘ışıktan daha hızlı nötrino’ deneyi sonucunun gerçek olduğunu düşünmek için bir neden yok çünkü ortaya çıkan bu anomalinin dramatik alternatif fikirler gerektirmeyen yavan bir açıklaması var).

İşin aslı, bir simülasyonun içinde yaşıyor olabiliriz ancak insanüstü bir tanrının varlığı gibi, bu gerçeğin de hayatımızı nasıl sürdürdüğümüzle hiçbir ilgisi yoktur.

Ancak, bu kozmik yasallıkta bize bir simülasyonda olup olmadığımızı söyleyecek hiçbir şey yoktur. Eğer program yeterince iyiyse ve tasarımcıları tarafından bırakılmış bariz ‘Paskalya yumurtaları’ ya da gizli mesajlar yoksa, simüle edilmiş bir evrende olsak da olmasak da yaptığımız her deney aynı sonuçları verecektir. Bu durumda konuyu ele alan favori filozoflarımız ne kadar ikna edici olurlarsa olsunlar, sanal bir dünyada olup olmadığımızı söylemenin kesin bir yolu yoktur. Gerçekten de bir simülasyonda yaşıyor olabiliriz ancak tıpkı insan üstü bir tanrının varlığında olduğu gibi, bu gerçeğin de hayatımızı nasıl sürdürdüğümüzle hiçbir ilgisi yoktur.

Ayrıca bir simülasyonda yaşadığımızı göze alırken, bu simülasyonu yöneten yasaların programcıların dünyasındakilerden farklı olduğu ihtimalini de göz önünde bulundurmalıyız. Sonuçta, bilim insanları her zaman gerçek dünyayla doğrudan örtüşmeyen ancak teorilerimizi geliştirmemize yardımcı olan modeller üretirler. Eğer böyle bir simülasyon kusurlu bir öykünme ise, bilgisayar kodunun varlığını gösterdiği yerler olabilir. Eğer evren, modern nükleer fizikçiler tarafından çalıştırılanlara benzer bir sayısal simülasyonsa, programın gerekli basitleştirmelerinin temel fiziğin öngörüleriyle çeliştiği bir nokta olabilir.

Kendileri de kuarklardan oluşan proton ve nötronlardan oluşan atom çekirdeklerini düşünün. Tüm bu karmaşa, her şeyi birbirine bağlayan güçlü nükleer kuvveti anlamayı gerektirir, ancak karmaşık etkileşimlerin elektronlar gibi serbest parçacıklar için tutarlı bir davranışı yoktur. Bununla birlikte fizikçiler için bir seferde ikiden fazla parçacık arasındaki etkileşimleri hesaplamak, özellikle de çekirdeklerin içinde yer alan yüksek enerjilerde genellikle zordur.

Nükleer fizikçiler, herhangi bir yere hareket etmelerine izin vermek yerine, parçacıklar katı bir kristaldeki atomlar gibi üç boyutlu bir kafes üzerinde duruyormuş gibi davranırlar. Kuarklar birbirine yaklaştıkça enerji arttığından, onları sabit bir mesafede ayrı kalmaya zorlamak sayıları yönetilebilir tutar ve yine de deneysel olarak gördüğümüz davranışları yeniden üretir. Bu tür sayısal hesaplama, kuantum renk dinamiği (Lattice Quantum Chromodynamics – LQCD) olarak bilinir.

LQCD’deki sadeleştirme ilkesi, bilim insanlarının kuarkları nasıl tanımlayacaklarını bulmanın tek tutarlı yolu olsa da, Albert Einstein tarafından ortaya konan görelilik ilkesini ihlal etmektedir. Görelilikte uzay-zaman, tanımlanmış hiçbir özel yönü olmayan bir sürekliliktir. Öte yandan, LQCD’deki gibi bir kafes özel noktalara ve özel yönlere sahiptir (düğümler arasındaki bağlantılar boyunca). Kozmik ışınlar tarafından üretilenler gibi yüksek enerjili çarpışmalar, görelilik tahminlerinden çok LQCD gibi davranışlar sergilediyse bu, programcıların modern nükleer fizikçilerle aynı kestirmeden gittiği bir simülasyonda olduğumuzun bir işareti olabilir.

Almanya’daki Bonn Üniversitesi’ndeki Silas Beane ve meslektaşları, bu çizgiler boyunca (elektronun daha ağır kuzeni olan müon’un bazı anormal davranışları dahil) diğer test edilebilir sapmaları değerlendirdi. Ancak, planlarının istedikleri gibi işlememesi için birkaç olasılık vardı. Simülasyonu kim yazdıysa, nükleer fizikçilerin kullandığı kodun aynısını kullanmıyor olabilir, yani tahmin edilen sapmalar ortaya çıkmayacaktır. Sapma, yakın gelecekte onları keşfedemeyeceğimiz kadar yüksek enerjilerde de olabilir. Son olarak, uzay-zaman, bir simülasyonda yaşamaktan başka nedenlerle bir kafes gibi davranabilir; bu birçok fizikçi tarafından ciddi olarak düşünülen bir olasılıktır.

Doğrusu simülasyon hipotezini test etmenin bir yolunu öneren nükleer fizikçiler Beane, Davoudi ve Savage, tüm bunları biliyorlar ve bu konunun tüm çalışmalarının odak noktası olduğunu düşünmek bir hata olur. Beane’in INSPIRE isimli arşivindeki (yüksek enerji fiziği bilgi sistemi) bibliyografya sayfasına bakarsanız, bu makalenin konu hakkında yazdığı tek makale olduğunu görürsünüz; geri kalanı standart LQCD araştırmasını içerir. O ve meslektaşlarının yaptıkları kozmik simülasyon çalışmasını ciddiye aldıklarından emin olsam da, muhtemelen çoğu araştırmacı için tipiktir: Bu soruları ilginç bulabilirler ancak hayatlarını cevapları araştırmaya adamayacaklar.

Bu kısmen pragmatiktir: Modern fiziğin standart paradigmaları içinde çalışmak için fon alabilirsiniz ancak açık uçlu felsefi sorular olarak yorumlanabilecek araştırmaları fonlamak daha zordur. Bununla birlikte, sorunun kendisi somut bir sonuç sunamayacak kadar soyut. Popüler bilim haberlerini okurken edinilen izlenimin aksine hayatınızı yaşam, evren ve her şey hakkındaki büyük sorulara adamanın başarı şansı çok azdır. Büyük atılımların (1920’lerdeki kuantum mekaniği devrimi gibi) nadir olmasının nedeni oldukça zor olmalarıdır. Bilim çoğunlukla aşamalı bir ilerlemedir ve bu durum çok ihtişamlı görünmese bile bu kötü bir şey değildir.

Simülasyon savını baz alarak kozmosu araştırmanın zorluğu, sorulacak doğru bilimsel soruları, yani test edilebilir sonuçlara yol açan soruları bulmaktır. Program yöneticisinin gerçek zamanlı olarak devreye girip sorunları düzeltebildiği varsayımsal bir simülasyon evreninde, gerçek bir kozmos ile taklit edilmiş bir kozmos arasında ayrım yapamayabiliriz. Aynı durum tespit edilebilir kusurları olmayan bir simülasyon için de geçerlidir. Bir bilgisayar programının içinde yaşadığımıza dair ikna edici bir felsefi argüman bile, eğer onu destekleyecek deneysel kanıtlar elde edemezsek yararsızdır.

Bir simülasyonda mı yaşıyoruz? İçimden bir ses hayır diyor. Bunun nedeni dünyamızda tüm bu yaşananlara kayıtsız ve varlıkların gereksiz yere acı çekmesini programlayan bir zekanın varlığına inanmak istememem de değil. (Neden bir cennet simülasyonu mevzu bahis değil?)

Bilimin gücü genellikle genellemelerde, soyutlamalarda ve hatta basitleştirmelerde yatar. Programın altında yatan temel kurallar basit olsa bile, tüm bir evreni bilinçli zihinleri içerecek kadar ayrıntılı bir şekilde simüle etmek komplike olacaktır. Daha basit bir şeyden öğrenebileceğiniz çok şey varken, bu kadar karmaşık bir şeyi programlamak çok abartı görünmekte.

Ancak bunlar, geçerli olabilecek veya olmayabilecek sezgisel düşüncelerdir. Sığınabileceğimiz daha iyi bir liman da, simülasyonda olduğumuz fikri romantik olmasa da deneysel bir konu olmasıdır. Bilimsel bir bakış açısından, simüle edilmiş ve gerçek bir evren arasında ayrım yapamazsak, o zaman bir simülasyonda yaşama sorunu farazidir: içinde yaşadığımız bu gerçeklik bizimdir ve sahip olduğumuz tek şey budur.


Matthew Francis – “Is this life real?”, (Erişim Tarihi: 01.09.2022)

Çevirmen: Ceren Yaramış

Çeviri Editörü: Alparslan Bayrak

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümü öğrencisi. Felsefe dışında mitoloji, tarih, sosyoloji ve bilgisayar oyunları ilgi alanı.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Alım Gücü, Parasal Dengesizlik ve Kesirli Bankacılık – Kaan Dişli

Sonraki Gönderi

Neden Biyologlar Hayvanların Bilinçli Olabileceğini Düşünmüyor? – Antone Martinho-Truswell

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü