Tabağındaki Yüz: Tabağımdaki Mutlu Sömürü – Berk Efe Altınal

Tabağındaki Yüz, “Gıda Hakkında Gerçekler” alt başlığı ile 2015 yılında Palorma yayınları tarafından yayınlanmış bir kitap. Kitabın yazarı Jeffrey Moussaieff Masson. Kitap hayvan haklarıyla ve veganlıkla ilgili pek çok internet sitesinde ve sosyal medya hesabında tavsiye edildi.

/
8 Okunma
Okunma süresi: 28 Dakika

Kitabın etkileyici bir kapağı var. Tabağın içinden bize bakan bir buzağının yüzünü görüyoruz ve ardından kapağı kaldırdığımızda buzağı ile anne ineği birlikte, tabağın esaretinden kurtulmuş birer kişi olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Gördüğüm en başarılı kitap kapaklarından biri. Belki de bu yüzden, kitabı elime alır almaz bu kitabın iyi bir kitap olmasını ve hakkında iyi şeyler söylemeyi çok istemiştim. Fakat bu kapakla ilgili söylediğim övgü dolu sözler bu kitapla ilgili söyleyebileceğim az sayıda olumlu sözden biri olacak.

Masson kitapta kendisinden “vegan” olarak bahsediyor. 2009’da bu kitabı yayınladığında iki yıldır kendini “vegan” olarak adlandırıyormuş. Fakat kitap içinde ilerledikçe bu ifadesinin pek de doğru olmadığını görüyoruz. Masson önce (sf. 125) “katı yağ veya yumurta ile yapılan bir şey bulduğunda bazen üzerinde durmadığını” ve bazen misafirliğe gittiğinde ve biri ona içinde süt veya yumurta ikram edildiğinde bunu reddederse bu kişiler tarafından “kaba bulunacağını” düşündüğünü söylüyor. Arkasından şöyle diyor:

Bu gibi durumlarda bazen sadece boş veriyorum.

Sadece boş veriyorum. Evet, belki o ikramı yapan kişiye karşı kaba olmadığını düşünüyor burada Masson, ancak ona kaba olmamak için kapaktan bize bakan buzağının ya da bir tavuğun temel haklarının ihlal edilişini boş veriyor.

Oysa size ikram edilen hayvansal bir ürünü geri çevirmekte kaba hiçbir şey yoktur. Aksine, bunu kullanmadığımızı söyler ve sebeplerini anlatırız. Gerçekte kaba olan davranış kabul etmek veya reddediyorsak bile bunun gerçek sebeplerini saklamaktır. Bu, karşımızdakinin ahlaki yetilerini aşağılamaktan başka bir şey değildir. Ahlaken yanlış bulduğumuz bir şey var ve bunu karşımızdaki kişiden gizliyoruz, neden, bunu anlayamayacağı için mi? Buna nasıl karar verdik?

Masson’un bu uygulaması aslında hatalı bir şekilde “hayvan haklarının babası” olarak anılan Peter Singer’ın da önerisi. (Hatalı, çünkü Singer “hayvan hakları” kavramını ve genel olarak “haklar” söylemini reddeden bir yararcı ve “kuramın babası” kavramının kendisi sorunlu bir kavram.) Singer şöyle diyor:

Kendim için alışveriş yaparken, vegan ürünler satın alıyorum. Fakat yolculuk sırasında bazı yerlerde vegan yiyecek edinmek zor olduğundan vejetaryen besleniyorum. Organik değilse yumurta tüketmem, şayet organikse tüketirim. Sadece peynirden yapılmış bir yiyecek de sipariş etmem; fakat Hint yapımı sebze körisinin inek sütüyle pişirilip pişirilmediğini de pek umursamam.

Hayvan Özgürleşmesi kitabının yazarı Singer başka bir yerde ise şunları söylüyor:

Bir restorana gidip vegan bir menü sipariş ettiğinizi, onun yerine üzerinde peynir rendesinin bulunduğu bir yiyeceğin önünüze geldiğini hayal edin. Bu durumla karşı karşıya kalan veganlar çoğu zaman sinirlenip tabağı geri gönderirler. Böylece yemek israf edilmiş olur. Siz de vegan hatta vejetaryen bile olmayan arkadaşlarınızla birlikteyken aynı tutumu sergiliyorsanız, bana kalırsa bu son derece yanlış bir davranıştır. En iyisi, o yemeği her şeye rağmen yemektir; aksi takdirde insanlar şöyle düşünecek: ‘Ah şu veganlar…’

Singer, “hayvan haklarının babası” değil ancak son yıllarda gittikçe büyüyen ve genişleyen hayvan refahı hareketinin, başka bir deyişle “mutlu” sömürü pazarının öncüleri arasında. “Mutlu” sömürüden kasıt, hayvanlara daha iyi muamele edildiği iddiası ile hayvansal ürün tüketicilerinin içlerini rahatlatan ve onlara ölü hayvan bedenlerini ve beden salgılarını “hayvanlara merhamet etmek” adı altında pazarlayan bir pazar. Singer, 2005 yılında yanına onlarca hayvan örgütünü de alarak Whole Foods Market isimli organik ürünler zincirine açık mektup yazarak “mutlu” sömürü reyonlarına destek ve takdirlerini iletmişti. Whole Foods marketleri o zamandan beri “mutlu” sömürü pazarının öncüsü haline geldi.

Solda Whole Foods Market’in marketlerinde kullandığı bir reklam afişi var. “Akşam yemeğinizin nasıl bir yaşam sürdüğünü bilin” diyor, sağda ise Peter Singer ve hayvan derneklerinin imzaladığı takdir ve destek mektubu yer alıyor.

Tabağındaki Yüz kitabı da Whole Foods’a bir övgü sunmadan geçemiyor. Whole Foods’taki çeşitliliği uzun uzun övdükten sonra şöyle yazıyor Masson:

Ayrıca Mackey [Whole Foods’un CEO’su ve poster çocuğu -bea] Whole Foods’un hayvan refahı konusunda çıtayı yükseltme girişiminde bulunduğunu ve HSUS ve PETA’nın (Hayvanlara Etik Muamele için Mücadele Edenler) danışmanlığına başvurduğunu anlattı.( sf. 162)

Masson bu kadarıyla kalmıyor ve “mutlu” sömürüyü tavsiye de ediyor.

[E]ğer insanlar vegan ya da vejetaryen olamıyorlarsa en azından yedikleri hayvanların ya da bu hayvanlardan elde edilen ürünlerin “insani” biçimde yetiştirilenlerden geldiğinden emin olsunlar. Böyle yetiştirilen hayvanlar sağlığımız için daha iyidir. Yumurta alırken tavukların nasıl barındığını ya da süt ineklerinin nasıl yaşadığını sormak iyi bir başlangıçtır. Bu ürünlerin elde edildiği çiftlikleri fiilen ziyaret etmek her zaman iyi bir fikirdir ve aydınlatıcı olabilir. (sf. 91)

Hayvan hareketine dışarıdan bakan biri belki de hayvan sömürüsü kurumları ile kendine hayvan savunucusu diyen kişilerin birbirlerinin tam tersi şeyleri söylediklerini zanneder. Ama görüyoruz ki, hayvanları üretip satan Whole Foods ile hayvanlar için bir kitap yazan Masson aynı şeyi söylüyor: “Akşam yemeğinizin nasıl bir hayat yaşadığını bilin.” İşte, hayvan hareketindeki sorun bu. Abolisyonistlerin karşı çıktıkları (ve bu yüzden bölücülükle suçlandıkları) saçmalık bu. Sonra mevzu balıklara geliyor. Masson burada da yine mutlu sömürü önerisinde bulunuyor:

“Eğer balık yiyecekseniz tercihinizi doğal ortamda ve serbestçe dolaşanlardan yana yaparsanız kendinize ve gezegene iyilik yapmış olursunuz. Ayrıca sadece Çevre Koruma Fonu’nun “En İyi ve En Kötü Deniz Mahsülleri” listesinde ya da Mavi Okyanus Enstitüsü’nün “Okyanus Dostu Deniz Mahsülleri Rehberi”nde yer alan balıklardan almaya karar verebilirsiniz.” (Sf. 122)

Kendisinin böyle de olsa balıkları tüketmediğini yazıyor daha sonra. Fakat biz okuyuculara neden bunu önerdiği belli değil. Aynı bölümde uzun uzun somon balıklarının pembe pigmentlerle boyandığını anlatıyor, sonra 43 numaralı dipnottan öğreniyoruz ki, bu boyaların insan sağlığına bir zararı olmadığının kanıtları varmış. Peki o halde neden bu kadar bahis konusu oldu ve somonlarla ilgili büyük sorun bu mu? Boyanmasalardı onları tüketebilir miydik?

Sonra konu bala geliyor. Masson şunları yazıyor:

“Evet, bal hayvansal bir ürün (sağlıklı ve lezzetli olsa da.) Arılar onu kendileri için yapıyor, bizim için değil; biz sadece kovanı soyuyoruz. Büyük bal üreticileri, arı çiftlikleri çoğunlukla arıları kışın öldürüyor çünkü baharda yerlerine yenilerini koymak kışın onları hayatta tutmaktan daha ucuz. Değerbilirlik bunun neresinde? Felsefi açıdan baldan uzak durmak için iyi nedenler olduğunu görsem de hâlâ benim “zulümle elde edilen yiyecekler” listemde üst sıralarda değil.”

Masson yine sadece boş veriyor. Masson’a göre veganlık hayvansal ürünleri belli bir miktar tüketmeyi, hayvan kullanımı biçimleri arasında önem sıralaması yapıp keyfi olarak bir takım hayvan kullanımlarını hayata sokmayı içeriyor. Kendi sağlığı için buğday ekmeği tüketmekten kaçınıyor ama kışın “daha ucuza geldiği” için öldürülen arılar onun için boş verilebilir konular arasında. Bal tüketiyor, satın aldığı ürünlerde hayvansal margarin ve yumurta olup olmadığına bakmıyor, birileri ikram ederse içinde süt bulunan, yumurta bulunan ürünleri tüketiyor (ve hatta bunları reddetmeyi “kaba” buluyor). Peki o halde “vegan” kelimesini kullanmak neden? Neden insanlar olmadıkları bir şeyi üstlenmeyi bu kadar çekici buluyor?

Et ve Diğerleri

Masson yukarıda bahsi geçen “ikram” mevzusunda şöyle yazıyor:

Bu gibi durumlarda sadece boş veriyorum. Fakat hiçbir koşulda boş verip et yemem. Fark nedir? Ete karşı içgüdüsel bir tepkim var ama bu yağ, peynir ya da sütlü çikolata için geçerli değil. Belki de kılık değiştirdiği için: Çikolatalı bir kurabiye yerken “eziyeti” düşünmek zor. Bazıları buna zararsız ya da sağlıklı inkar diyebilir ama ben diyemiyorum. (sf. 125)

Masson, hayvan eti ile hayvan salgıları arasında yaptığı ayrımın (i)ete karşı doğan bir içgüdüden ve (ii)salgılarda eziyetin daha gizli olmasından kaynaklandığını düşünüyor. Oysa görmediği şey, ete karşı duyduğu tepkinin ve salgılardaki eziyeti aklına getirmemesinin bizzat hayvan hareketi tarafından kurgulanmış ve et ile diğer salgılar arasında ayrım yapan anlayıştan kaynaklanıyor olması (tıpkı “kürk” deyince öfkelenen pek çok kişinin aynı sebepten deriye, yüne, ipeğe kayıtsız kalması gibi). “Vejetaryenlik” kavramı, “etsiz pazartesi” kampanyaları vs. tam da bu ayrıma dayanıyor, oysa bir bardak süt ile bir parça et arasında ahlaki manada bir fark yok: Her ikisi de acı ve ölüm ile sofraya geliyor ve daha önemlisi her ikisi de hayvanların birer mal ve kaynak olarak konumlandırılmasından kaynaklanıyor.

Masson’un kendi de Etsiz Pazartesi kampanyasına destek veriyor:

İnsanlar Etsiz Pazartesiler’e katılırlarsa muhtemelen 3000’den fazla hayvanın hayatını kurtarırlar. (sf. 91)

Bu kitaptaki en saçma iddialardan biri. Bunun neden saçma olduğunu şu üç başlıkta düşünebiliriz:

  1. Diyelim ki mahallemizde bir kedi katili var. Her gün bir kediyi öldürüyor. Sonra, artık zevk alıyor olsa bile kedileri öldürmek ona yanlış gelmeye başlıyor. O da en azından Cuma günleri kedileri öldürmemeye karar veriyor. Ama haftanın geri kalan altı günü kedileri öldürmeye devam ediyor. Ve sonra “Cuma günleri kedileri öldürmeyerek yılda 52 kediyi kurtardım.” diyor. Bu söylediğini mantıklı bulur muyduk? Aynı şekilde, “et” yiyebilmemiz için en az bir hayvanın öldürülmüş, parçalara ayrılmış ve pişirilmiş olması gerekir. Bunu haftanın bir günü yapmadığımızda (kendimizin yapması ile yapması için birilerine para vermemiz arasında mevzunun kurbanı açısından bir fark yoktur) bir hayvanı kurtarmış olduğumuzu söylemek yukarıdaki kedi katilinin iddiası kadar saçmadır.
  2. Denebilir ki, orada “kurtarmak” derken gerçekten kurtarmaktan değil, daha az hayvanın zarar görmesinden söz ediliyor. Pekala, bir de şunu düşünelim: Her hafta marketten bir paket vegan mantı aldığımızı ve haftanın bir günü bu sarımsaklı pirinç yoğurdu hazırlayıp yediğimizi düşünelim. Ama Pazar sabahları arkadaşlarımızla dışarı çıktığımız için Cumartesi geceleri sarımsaklı yemekler yapmamak gibi bir prensibimiz var. Cumartesi mantı yemiyoruz ama o paketteki mantıyı diğer günlerden birinde yiyoruz. Daha az mantı tüketmiş olur muyuz? Aynı biçimde, haftanın bir günü sebze yemeği yapıp, etli yemeği Salı gününe sakladığımızda “daha az hayvana zarar vermiş” olmayız. Sadece dolaptaki “eti” bir gün daha dolapta bırakmış oluruz.
  3. En önemlisi, yukarıda da dediğim gibi, et ile hayvan salgıları arasında ahlaki anlamda bir fark yoktur. Hepsi hayvanların sömürüsü ve mal statüsü üzerine kuruludur. “Sucuklu tost” yerine “kaşarlı tost” yediğinizde hayvanlara “daha az zarar” vermiş olmazsınız. Bir bardak sütte ya da bir parça peynirde en az bir parça etteki kadar acı, sömürü ve ölüm vardır. Her ikisinin en önemli ortak özelliği ise, ikisinin de hayvanların mal statüsünün birer ifadesi olmalarıdır.

O halde bu 3000 hayvanı nasıl kurtarıyoruz? Meçhul. Etsiz Pazartesi’yi desteklersek gerçekte tek yaptığımız, et ile diğer hayvan kullanımları arasında bir fark varmış gibi yapmak ve yanlış olanın bir kısmına bir gün ara vermeyi (hatta bir gün ertelemeyi) ahlaken anlamlı bir konummuş gibi göstermek olur. Sonra da “neden ete diğer hayvan salgılarından daha farklı tepki veriyoruz acaba?” diye sorarız.

Kısacası, eğer hayvanlar umrumuzdaysa, yapmamız gereken haftada bir gün “et yemekten” vazgeçip bu davranışımızın sihirli bir şekilde hayvanları kurtarmasını beklemek değil, hayvan kullanımına son vermek. İnsanlara “Etsiz Pazartesi” kampanyasını önermek, onlara 6 gün et yemelerini ve hiçbir zaman vegan olmamalarını tavsiye etmektir; başına “en azından” takısını eklemek durumu hafifletmiyor. Veganlıktan daha azını uygulamak hayvanların haklarını ihlal ediyorsa, daha azını tavsiye etmek de hayvan hakları ihlallerini teşvik etmek anlamına geliyor. Veganlıktan daha azını uygulamamalı ve insanları veganlıktan daha azına teşvik etmemeliyiz.

Bir veganın hayatından bir gün

Şimdiye kadar Masson’un bal tükettiğini, içinde yumurta ve süt bulunan atıştırmalıkları yediğini ve insanlara mutlu sömürü önerdiğini gördük. Fakat bütün bunlar onu kitabına “Bir veganın hayatında bir gün” diye bir bölüm yazmaktan alıkoymuyor.

Masson bütün bu hayvan salgılarından kaçınmıyor ancak örneğin “gluten”den kaçınıyor. Gluten, buğday proteini demek. Çölyak hastaları ve gluten intoleransı olan insanlar için bir problem kaynağı. Ancak veganlıkla hiçbir ilgisi yok (Tabii glutenden elde edilen ve tamamıyla vegan olan harika yiyecek seitan’ı saymazsak). Fakat her nasılsa, bir veganın hayatının anlatıldığı bölümde uzun uzun organik gıdalardan, glutensiz beslenmeden vs. bahsediliyor. Bal tüketmenin problem olmadığının söylendiği kısım bu başlık altında yer alıyor.

Masson bu yazdıklarıyla veganlığın ne olduğu konusunu iyice bulanık bir hale getirmiş. Masson, veganlıktan zaman zaman hayvan kullanımı da içeren, uygulandığında hayvanlara da bir nebze faydası dokunan, organik beslenme ve glutensiz diyetler gibi son dönem popüler akımlarıyla eş değerde bir çeşit sağlıklı beslenme tarzı gibi bahsediyor. Belli ki “veganlık nedir?” sorusunun cevabı kendi kafasında çok net değil.

Tabağımdaki Mutlu Sömürü

Ne yazık ki Masson kendisinden “vegan” olarak söz ettiği (ve aslında vegan olmadığı) bu iki yılı hayvan hareketinde yer alan problemli görüşleri sorgulayarak değil, bunları benimseyerek geçirmiş ve arkasından bu görüşlerin birer yaygınlaştırıcısı haline gelmiş.

Masson, yukarıda da örneklerini gördüğümüz gibi bu bakış açısında yalnız değil. Bu anlayış Kuzey Amerika, Avustralya ve Avrupa başta olmak üzere pek çok yerde fena halde yaygınlaşmış durumda. Whole Foods mektubuna imza veren STK’lar başta olmak üzere bütün büyük hayvan dernekleri bu görüşün bir biçimini savunur durumdalar. Bu STK’lar ya en baştan hayvan refahı görüşünü benimsemiş, hayvanları sözde “daha iyi koşullarda” sömürmeyi amaç edinmiş ya da zamanla maddi kaygılarla ve popülizmin baştan çıkarıcılığıyla amacından sapmış gruplar. Her iki durumda da hayvanların aleyhine hareket ediyor ve hayvan sömürüsü kurumlarının halkla ilişkiler cephesi gibi davranıyorlar.

Hayvanları önemseyip vegan olmaya karar veren kişiler de bu tarz fikirlerin bombardımanı altında kalıyor. Çeviri kitaplar, çeviri makaleler ve yurt dışındaki örnekleri taklit eden eylem biçimleri ile bu anlayış Türkçenin yaygın konuşulduğu coğrafyalara da taşınıyor. Dahası Greenpeace ve WWF gibi uluslararası dernekler bu tarz görüşlerden kaynaklanan “mutlu” sömürü kampanyalarını da bu coğrafyalara taşımakta.

Oysa tabağımızdaki yüzün bir zamanlar mutlu bir hayat yaşadığını hayal etmek vicdanımızı rahatlatmamalı. “Mutlu” olabilen, hissedebilen, acıyı ve hazzı tecrübe edebilen bir varlığa kendi bayağı zevklerimiz için eşya muamelesi yapmanın, yaşamını elinden almanın iyi, masum, kabul edilebilir bir yolu yok. Eğer hayvanların bir önemi varsa, vegan olmalıyız. Masson gibi değil, gerçekten.

Ve vegan olduktan sonra “mutlu” sömürü destekçiliğine çıkan bu akıntıya kapılmamak, aksine bu akıntıya karşı durmak için kendimizi kölelik karşıtı bir kuramla donatmalıyız.

Gülce Özen Gürkan’a teşekkürler


Not: Bu yazı ilk kez Berk Efe Altınal tarafından VeganAbolisyon’un medium hesabında yayınlanmıştır. Kendisinden alınan izin doğrultusunda Taner Beyter tarafından sitemize uyarlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Doğrudan Gerçekçilik ve Fıçıdaki Beyin Argümanı – Michael Huemer

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü