Ben Bir Ateistim – Louise Antony

/
490 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Ben bir ateistim. Yani Tanrı’nın var olmadığına inanıyorum. İnsanlara bunu söylemekten de hiç çekinmem (bu gibi felsefi yazılar yazdığım zamanlar hariç), ancak insanlara bunu söylediğimde çoğu zaman suçlayıcı sert tepkiler alıyorum. İnsanlar benim ahlaki karakterime (“nasıl yani, doğru ve yanlış’a inanmıyor musun?), cana yakınlılık ile dostane tutumuma (“umarım o militan ateistlerden biri değilsinizdir?”) ve eylemlerime (“dini inancımı zayıflatmaya mı çalışıyorsun?” ) dair itirazlarda bulunuyor.

Bu türden tepkiler sinir bozucu ve bazen de rahatsız edicidir (“niçin sizin inancınızı zayıflatmak isteyeyim ki?”), ama bazı açılardan beni akılcı tutum ve makullüğüm ile ilgili zorluklardan daha az rahatsız ediyorlar:

  • Nasıl bilebilirsin ki? Bir şeyin yokluğunu kanıtlayamazsın, biliyorsun!
  • Yani bir agnostik olduğunuzu söylemiyorsunuz? Ben buyum.
  • Büyük ihtimalle yalnızca aptalların inançlı olduğunu düşünüyorsunuz.

Böylesi yorumlar ateizm başlığı altında ortaya çıkarılır (ve kışkırtılır), ama bu yorumların ortaya çıkardığı zorluklar oldukça genel epistemolojik problemlere neden olurlar.  Din bağlamının dışında, pek çok insanın bu açıklamaların öngördüğü epistemolojik pozisyonları destekleyeceğini sanmıyorum.

Yokluğunu kanıtlayamayacağınız bir “gerçekliği” düşünün. Dini olmayan bağlamlarda kimse buna inanmaz. Yetişkin insanlar, genelde kimseyi eleştirmeksizin, Noel Baba’nın varlığını her zaman reddeder. (Bir istisna: Eğer çocuklarınıza kırmızılı adam hakkındaki gerçeği söylerseniz, “kötü ebeveyn” olarak adlandırılırsınız.) Şimdi, belki de Noel Baba’nın var olması imkansız bir varlık olduğu için birisinin onun yokluğunu kanıtlayabileceği iddia edilebilir. Ancak bu kanıtlama için, mesafeler ve maksimum hızlarla ilgili olguları ve ren geyiğinin zayıf aerodinamiği gerçeği gibi, dünyaya dair bazı genel ampirik gerçekleri varsaymanız gerekir. Aslolan şu ki, hakiki kanıtlar – yani “kendinde-apaçık” öncüllerden geçerli bir şekilde çıkarılmış sonuçlar- mantık ve matematik alanları dışında var olamaz. Gündelik yaşamdaki bilgi iddialarını desteklemek için ihtiyacımız olan şey gerekçelendirmedir- yani inanmak için akılcı sebepler. Bu sebepler, duyu deneyimleri ve verilerini içeriği ölçüde, -yani gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz, dokunduğumuz, kokladığımız veya tattığımız şeyleri – kesinlikten daha az (kesinliğe yakın) bir şey sağlarlar. Fakat bu durum, nerede yaşadığımızı, Amerika Birleşik Devletleri başkanının kim olduğunu, yemek odasını ne renge boyadığımızı gibi şeyleri bildiğimizi iddia etmemizi engellemez.

Kanıtın imkansız bir ölçüt olduğunu fark ettiğimizde, negatif ve pozitif var-olma iddialarının (Ç.N.: bir şeyin varlığı lehine veya var olmaması lehine/var olması aleyhine iddialar) gerekçelendirilmesi arasında prensipte hiçbir fark olmadığını görebiliriz. Bunları bildiğimizi iddia edersek onlar kanıt gerektirir; bu bildiğimizi iddia ettiğimiz şeylerin her ikisi diğer rasyonel inançlarımız bağlamında değerlendirilmelidir. Kral Arthur’un gerçekten de var olup olmadığını düşünün. Archaeology‘nin Ocak-Şubat sayısında yazan Jason Urbanus’a göre bu, “hem akademisyenleri hem de Kral Arthur’a hayran olanları yüzyıllardır bölen tartışmalı bir probleme denk düşer.”

Fakat Urbanus, Arthur efsanesinin bir mit olduğunu düşünüyor. Urbanus, “Arthur” adında bir İngiliz hükümdarından söz eden yalnızca bir tane tarihi metin olduğunu açıklıyor – Monmouth’lu Geoffrey’nin Britanya Krallarının Tarihi kitabı. Ancak söz konusu bu metin Camelot, Yuvarlak Masa veya Yuvarlak Masa Şövalyeleri hakkında hiçbir şey söylemiyordu. Ayrıca bu kitap, Geoffrey’in çağdaşları tarafından da güvenilir görülmüyordu. Üstelik, Arthur adlı birinin, ünlü doğum yeri Tintagel Kalesi’nde var olduğuna dair bile hiçbir arkeolojik kanıt yoktur.

Tam olarak şimdi bu, “kanıt yokluğunun” “yokluğun kanıtı” olup olmadığı şeklindeki kötü şöhretli soruyu gündeme getiriyor. Bu sorunun cevabı “bazen”dir. Burada da söz konusu olan her şey ele alınan hipoteze ve araştırmanın arka planını oluşturan varsayımlara bağlıdır. Birini dahi görememem gerçeği (Massachusetts’te fil görememem gerçeği), Massachusetts’ın etrafında fil görememem gerçeği olmadığına dair kusursuz bir kanıttır. Söz konusu hayvan bir tilki olsaydı veya Kenya’da yaşasaydım, elimizde farklı hikaye olurdu. (Massachusetts’te) Fil olup olmadığından emin olamıyorum, ancak olmadığına inanmakta epey haklı olabilirim.

Ama şimdi ikinci itiraza geçelim. Niçin Tanrı’nın var olmadığını söyleme konusunda bu kadar kararlıyım; bunu söylemek yerine neden Tanrı’nın var olmayabileceğini veya Tanrı’nın var olup olmadığını bilmediğimi söylemiyorum ki? Niçin agnostik değil de ateist olmakta bu kadar ısrarcıyım? Çünkü Tanrı’nın var olup olmadığı sorusu beni tatmin edecek şekilde çözülmüştür. (Ayrıca niçin benim memnuniyetim gerekli ki?: Çünkü neye inanacağına karar veren kişi bizzat benim de ondan) Tanrı’nın var olmadığını bildiğimi iddia ediyorum çünkü onun varlığı aleyhinde muhteşem sebepler ve iddialarım var, ayrıca onun varlığı lehine ileri sürülen argümanların hiçbiri yeterince iyi değil. Bir agnostik olduğumu söylemek, kararsız olduğumu söylemek olurdu ama ben kararsız değilim. Hakkında agnostik olduğum pek çok şey var: Sicim teorisinin doğru olup olmadığı, Game of Thrones’ın TV uyarlamasının güzel olup olmayacağı ve kahvaltıdan önce egzersiz yaparsanız daha fazla yağ yakıp yakmayacağınız gibi. Bunlardan ilki hakkında hiçbir fikrim yok, ikincisi hakkında biraz emin olduğum bir fikrim var ve üçüncü hakkında (New York Times sayesinde) birazcık kanıtım var. Ama Tanrı’nın varlığı konusu farklı: Bundan tamamen eminim.

Bu da bizi üçüncü itiraza getiriyor (ki zaten bahsi açılmış durumda): Ben kendimi ne sanıyorum? Beniden daha zek insanlar, Tanrı’nın var olduğu sonucuna varmıştı- ama bana kanıtlarımın ve iddialarımın onlarınkinden daha iyi olduğunu düşündüren şey nedir? Bu itiraz, epistemoloji literatüründe “akran anlaşmazlığı problemi” olarak adlandırılan şeyin bir versiyonudur. Bu şöyle bir şeydir: kendinizi, a) en az sizin kadar zeki olan ve b) bildiğiniz bütün kanıt ve argümanlardan haberdar olan başka bir kişiyle (yani “epistemik bir akran” ile) anlaşmazlık içinde bulduğunuzu varsayın. İkinizin bir konuda hemfikir olmadığınızı fark ettiğiniz zaman tam olarak ne yapmalısınız? Bu konuda tarih boyunca yazılmış binlerce sayfa felsefi metnin iddia edeceğinin tam tersine, bu sorunun kolay bir cevabı olduğunu düşünüyorum. Cevap, duruma göre değişir (Ç.N.: yani bağlama göre). (Dikkatli bir okuyucu bunun geldiğini görecektir.) Yani ben bu sorunun genel geçer bir cevabı olmadığını ileri sürüyorum. Benimle neredeyse aynı delillere sahip olup kabaca aynı zekadaki biriyle hemfikir olmadığım ve mevcut pozisyonumu tekrar gözden geçirmem gereken durumlar muhakkak ki vardır: Bunlar, anlaşmazlığımızın en iyisi açıklamasının ikimizden birinin hata yaptığı, fakat bu hata yapan kişinin hangimiz olduğuna dair hiçbir kanıtın olmadığı durumlardır. Ama dayanağımın olabileceği başka durumlarda vardır: Benim hesaplamama göre, restorandaki bahşiş 12.50 $ olmalıysa ve meslektaşım (tıpkı benim kadar zeki, en az aritmetik konusunda bilgili olan meslektaşım) bunun 768,40 $ olduğunu söylüyorsa, hatalı olanın o olduğunu düşünmek için kusursuz sebeplerim vardır.

Birinin benimle hemfikir olmadığı veriler her zaman vardır ya da olmalıdır; ama ayrıca, bu verilerin ne anlama geldiği sorusu da farklı yorumlara çık olmalıdır. Belki de aşağı yukarı aynı bilgilere sahip olmamıza rağmen, benim sahip olduğum ama sizin sahip olmadığınız bazı kritik gerçekler vardır. Ayrıca zekanın da epey bağlama bağlı olduğu gerçeği söz konusu. İnsanlar çok zeki ve bilgili olabilirler, ama yine de onların da kör noktaları vardır. Bundan dolayı, insanlar bir alanda çok zeki fakat bir diğerinde tamamen aptal olabilir.

Fakat din konusunda benimle hemfikir olmayan birinin tamamen ve kısmen aptal olduğunu düşünmek zorunda değilim. Genel anlamda, hipotezimin olduğu bir ya da iki durumda, teist arkadaşlarımla yaşadığım anlaşmazlığa dair verili/hazır açıklamalarım yok, fakat bu benim haklı olduğumu veya onların yanıldığını düşünmekle hatalı olduğum anlamına da gelmez. Ve elbette onlar kendilerinin haklı olduklarını ve benim yanıldıklarımı da düşünürler. Bu böyle devam eder.

Bitirirken son olarak şu notu düşmeme izin verin: Tanrı’nın var olduğuna inanan benden çok daha zeki pek çok insanın olduğu doğru olsa bile, muhtemelen sizden daha zeki insanların Tanrı’ya inanmadığı da doğrudur.


Louise Antony– “I am an atheist”, (Erişim Tarihi: 15.01.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Çeviri Editörü: Hasan Alparslan Bayrak

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

4 Yorum

  1. Merhabalar, çeviride pek çok sorun var (yazım hataları, ek çekim hataları vb.) tekrardan gözden geçirmenizi öneririm.

  2. Yazının sahip olduğu dil olabildiğince açık ve anlaşılır değil. Düşünce deneyleri ve hikâyeleştirmeler anlaşılır değil. Terimler iyi bir şekilde tanımlanmadan kullanılmış.

    Felsefe argümantatif bir disiplindir. Yazıda söylenenler bir şekilde gerekçelendirmeye çalışılmalıydı. Görülen bazı gerekçelendirme çabaları ise mantık ilkeleri ile tutarlı değil.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

İlahi Söz Edimleri ve Klasik Teizm – Alexander Pruss

Sonraki Gönderi

Cisimleri Maddeleriyle Birbirlerinden Ayırt Etmek – Alexander Pruss

En Güncel Haberler Analitik Felsefe