Faydacı Hesapta Mutluluk Kadar Izdırap Da Önemlidir. – Scott Samuelson

///
687 Okunma
Okunma süresi: 6 Dakika

1826’da, 20 yaşındayken, John Stuart Mill onu neredeyse intihara sürükleyen bir depresyonun içine düştü. Bu, acı bir şekilde ironikti zira kendisi tamamen mutluluğun maksimizasyonu temel alınarak yetiştirilmişti. Bu filozofun, böyle rasyonel bir felsefenin neden olduğu umutsuzluktan kurtulma yolu bize ızdırapla ilgili önemli bir ders verebilir.

Jeremy Bentham’ın ideallerinden etkilenen James Mill, oğlunu olabildiğince çok insan için en iyisini hedefleyen faydacılığa uygun düşen derslerle sıkı bir şekilde yetiştirmişti. Yeterince matematiksel olduğundan ötürü müzik de derslerin içinde ufak bir yer edinmişti – bu, “beyin gelişimi için Mozart dinlemenin” erken bir örneği gibi görülebilir. Bunun dışında, somut gelişime faydası olmayan her şey derslerin dışında tutulmuştu. J.S. Mill 15 yaşında Cambridge’e başvurduğunda hukuk, tarih, felsefe, ekonomi, bilim ve matematikte o derece uzmanlaşmıştı ki profesörlerin ona öğretebileceği daha fazla şey olmadığını söyleyerek onu geri çevirdiler.

Genç Mill sosyal reformlar için ne kadar çaba gösterse de, gönlü bundan yana değildi. İçinde intihara meyilli bir ruh barındıran bir faydacı makine haline gelmişti. İyi bir hesap yeteneğine sahip olan umutsuzluk içindeki filozof, sorunu tespit etmekte gecikmedi:

“Sorunu kendimde aramak fikri aklıma geldi: ‘Hayattaki tüm amaçlarının gerçekleştiğini farz et; kurumlarda ve fikirlerde meydana gelmesini istediğin değişimlerin hepsinin şu anda gerçekleştiğini düşün: bu sana büyük bir zevk ve mutluluk getirir miydi?’ Ve bastırılamayan bir özbilinç açıkça yanıtladı: ‘Hayır!’ Bu yanıtla birlikte kalbim içime gömüldü: tüm hayatımın üzerine kurulu olduğu temel yıkıldı.”

Tarihimizin büyük bölümünde ızdırabı bir gizem olarak gördük ve baş edebilmek için de onu karmaşık bir sembolik çerçeveye oturttuk, çoğu zaman da bu çerçeveden yaşamı bir deneme alanı gibi gördük. 18. Yüzyılda ızdırap gizemi; acı ve sefaletin, faydacı reformcuların gözünde Tanrı’nın mükemmelliyetinin kesin inkarına dönüştüğü bir ‘kötülük problemi’ haline geldi. Mill, babasından şöyle bahseder: “Kötülükle dolu bir dünyanın, kusursuz iyilik ve dürüstlük sahibi bir yaratıcının eseri olduğu fikrine inanmayı imkansız buluyordu.”

Bir faydacı için, ızdırabın yaratıcısına tapma fikri absürd olmanın yanı sıra ahlakın amacıyla da ters düşüyordu. Bu fikir, bizi aslında çare bulmamız gereken şeylere boyun eğmeye iter. Doğal düzene tapmak bizi ahlaki canavarlara dönüştürebilir. Mill şöyle der: “Açıkça gerçek şu ki, insanların hapis ya da idam cezası almasına neden olan hemen hemen her şeye doğanın gündelik icraatlarında rastlanılabilir.”

Mill’in ‘İnsanlık Dini’ diye adlandırdığı şey, eski Tanrı tasarısını bir yana atıp dünyada gerçekleşenlerle ilgili sorumluluk almayı içerir. Yapmamız gereken, Tanrı’nın hiçbir zaman olamadığı iyi mimar olmaktır.

Dünyayı yeniden tasarlamanın kolay bir iş olmadığı anlaşılmıştır. Mill, bizim ızdıraba neden olma gücümüzün doğanınkine nazaran küçük olduğunu iddia eder: “Anarşi ve Terör Dönemi; adaletsizlik, yıkım ve ölüm bakımından bir veba salgını yahut bir kasırgayla boy ölçüşemez.”

Ancak bu fikri 20. Yüzyıldan sonra da savunmak zordur. Auschwitz’le karşılaştırıldığında 1755 Lizbon Depremi’nin ne önemi kalır? Hiroşima’ya nazaran bir grip salgını da nedir? Potansiyel küresel ısınma ve nükleer savaş felaketleri, kıyametin yalnızca Tanrı’nın imtiyazında olmadığını gösterir.

Fakat sorun yalnızca İnsanlık Dini’nin felaketleriyle sınırlı değildir. Faydacı prensiplere bağlılığımızdan ötürü maddeten gelişim sağlasak da, artan mutluluğumuz her zaman anlamlı hale gelmez. Mill’in bastıramadığı o ‘Hayır!’ yanıtı, ‘terk edenler’ diye adlandırdığım insanlarda da bariz bir şekilde görülür. Sayıları gittikçe artan bu insanlar, aralarındaki ideolojik farklardan bağımsız olarak, bazen de vurucu bir şekilde sistemi terk etmek isterler. Bastırılamayan bu ‘Hayır!’ yanıtı bazen en komforlu yaşamlara bile, uyuşturucu ve avuntularla susturulmuş rahatsız edici anksiyete biçiminde dadanabilir. Eğer birbirimizi salt fayda bakımından göreceksek, Jean-Paul Sartre’ın Facebook ve Twitter’dan çok önce söylediği şu sözle karşı karşıya kalırız: “Cehennem başkalarıdır.”

Tanrı’yı oynama girişimimizdeki sorun; işçi, yapıcı, bakıcı, sanatçı, öğretmen, öğrenci ve vatandaş gibi riske ve zafiyete açık rolleri üstlenmemiz gerekirken bizi sorunlar ve düzelticiler, pazarcılar ve müşteriler, doktorlar ve hastalar, göstericiler ve izleyiciler, yönetici ve yönetilenler, tanrılar ve canavarlar olarak ayırmasıdır.

Kötülük problemi hakkındaki faydacı görüş yarı yarıya doğrudur. Izdırap, en nihayetinde amaç ve inançlarımıza üstün gelir. Aksini iddia etmek kalpsizliktir. Ancak kötülük probleminin Tanrı’yı ve doğanın iyiliğini bir kenara attığı düşüncesi yanlıştır. Temel bir ızdırap boyutunu inkar edersek, daha da ızdırap çekeriz. İnsan olmanın temelinde muazzam bir gizem vardır: ızdıraba karşı koyma ve ona boyun eğme paradoksu. Paradoksun herhangi bir tarafından vazgeçmek, gerçek kötülük problemidir.

Hayattaki en iyi şeyler bizi gizem hakkında bilgilendirir. Örneğin sanat, bize trajedilerimizi anımsatarak bizi neşelendirir. Mizah, bize aşağılanmalarımızı göstererek bizi kahkahaya boğar. Bağışlayıcılık, ilişkilerimizi tahrip etmeden bize yargılama ve yargılanma imkanı verir. Özgürlük, bizi hataya açık hale getirerek hayatlarımıza anlam kazandırır. Bütün bu gizemler süreç içerisinde inancı engellemese de, bütün enerjimizi ona tabi kılmazlar. Maddi gelişim için çoğu zaman yararsız olsalar da, bu yararsızlıkları anlamlı bir yaşam için ziyadesiyle yararlıdır.

Bir başka ironiye bakalım: Mill’i, faydacılık kaynaklı depresyonundan çıkaran şey de ızdıraptı. Bir tarihçinin babasını çocukken kaybettiği yönündeki beyanını okuyan Mill ağlamaya başladı ve ağlamak onu mutlu etti: ‘Umutsuzluğum ortadan kayboldu; bir kütük ya da kaya değildim.’

Daha sonra, iç dünyasının ekosistemini besleyen Romantik şiirle tanıştı.Edebiyat, çalışmalarına duygusal bir boyut katarak, ona ızdırap paradoksundan türeyen yeni bir değer anlayışı gösterdi.

En önemlisi de, Mill, evli bir kadına aşık oldu. Harriet Taylor’ın kocası öldüğünde, Mill alaycı bir şekilde şöyle dedi: ‘Bu kötülükten bana kendim için en iyisini elde etme şansı verildi.’ Nihai eşi, Mill’in babasında hayranlık duyduğu entelektüel coşkuya sahip olmanın yanı sıra, Mill’in yetiştirilmesi sırasında hiçbir zaman elde edemediği şiirin de vücut bulmuş haliydi: ‘Soyut ve salt bilimsel olan her şey bendeydi; insani unsurlar ise ondan geldi.’

Mill, ızdırap paradoksunu aşk ve edebiyat gibi daha yüksek iyilerin temel haz formlarından daha tatmin edici olduğunu söyleyerek çözmeye çalışır. Bir bakıma bu doğrudur. Ancak bu tatminin koşulları faydacı olmaktan çıkar; daha çok macera, güzellik ve hatta yücelikle ilgilidirler. Siyaset felsefecisi Michael Sandel, Justice: What’s the Right Thing to Do? adlı kitabında şöyle demiştir: ‘Mill, faydacılığı kaba bir haz ve acı hesabına indirgenmekten, faydanın kendisinden bağımsız bir insani haysiyet ve şahsiyet ahlakı idealine başvurarak kurtarmıştır.’

İnsanlık Dini konusunda dikkatli olmalıyız zira hayatlarımızı ona bağlamak, onların içini boşaltır. Fakat Mill’in süreç içerisine şiiri de dahil etme yönündeki ateşli arzusundan öğrenecek çok şeyimiz var. Mill’in eğitimi dışında tutulan şairlerden biri olan George Herbert’ın 1633’te kısaca açıkladığı paradoksa bir bakalım:

Yakınacağım, öveceğim yine de

Hayıflanıp, tasvip edeceğim

Acı tatlı günlerime

Yas tutup, sevineceğim

Faydacılığın yanlışlığını gösterip, bize ızdırabın kapısını açan araçlar olmadan, en mutlu yaşam bile sefilcedir.

Kaynak:

Scott Samuelson, “Suffering, not just happiness, weighs in the utilitarian calculus”, Aeon, 6 Haziran 2018, Editör: Sam Haselby, https://aeon.co/ideas/suffering-not-just-happiness-weighs-in-the-utilitarian-calculus (erişim: 24 Ağustos 2019), çev. Anonim

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Canlı Yayın #1

Sonraki Gönderi

Felsefe Röportajları #2 Kemal Batak

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü