Alfonso Cuarón'un yönettiği 2018 yapımı "Roma" filmindeki Cleo rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Akademi Ödülü adaylığı kazanan Yalitza Aparicio. [Fotoğraf Netflix tarafından paylaşılmıştır.]
Alfonso Cuarón'un yönettiği 2018 yapımı "Roma" filmindeki Cleo rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Akademi Ödülü adaylığı kazanan Yalitza Aparicio. [Fotoğraf Netflix tarafından paylaşılmıştır.]

Felsefeci Olmanın Bilhassa Uzmanlığa Götüren Bir Boyutu Var mı? – David Egan

/
4 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

İnsanlara felsefe alanında kariyer peşinde koştuğumu söylemek, bir üniversite ortamı haricinde biraz muhabbeti bıçak gibi kesen nitelikte sözler sarf etmeye dönüşebiliyor. Defalarca kez hayretle karışık ama iyi niyetli bir soruyla karşılaşmışımdır: “Bu işin neresi faydalı?” Çok nazik, akıllı ve kabiliyetli görünen biriyim — peki niçin kendimi varlıklı kılmayacak ve dünyayı belirgin bir açıdan iyileştirmeyecek böyle bir işle iştigal etmeye niyetleniyorum?

İşte böylesi bir afallamışlık duygusu genellikle beşerî bilimler alanında çalışan emekçileri derinden etkiliyor. Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (FeTeMM) [Özgün adı: STEM, “science, technology, engineering, mathematics”] alanlarındaki ” ağır” disiplinlere nazaran, beşerî bilimler çoğu zaman “hafif” diye aşağı görülüyor. Bu düşünceden çıkan yargıya bakılırsa, bir romanı okuyabilmek için yüksek lisans derecesine falan ihtiyacınız yok, o hâlde neden bu konuyla zahmete giresiniz ki?

Peki, bu “ağır” ve “hafif” sıfatları neye tekabül ediyor? Çoğu zaman “ağırlık” zorlukla özdeşleştirilir, hâlbuki beşerî bilimlerde çalışmanın pek de basit bir tarafı yoktur — ki öğrencilerim, üzerinde çalıştığımız mevzuların “öznel” [subjektif] ya da “göreceli” [nisbi] nitelikte olup; dolayısıyla titizlikle yapılacak eleştirel değerlendirmelere kapalı olduğunu özgüvenle savundukları ilk makalelerini verdiklerinde bunu dehşete kapılarak fark ederler. Her ne kadar beşerî bilimler disiplinlerinin [alanlarının] de teknik boyutları bulunsa da, örneğin mantık alanında eğitim görmüş ya da söz dizimiyle cebelleşmiş herkesin tanıklık edebileceği üzere, FeTeMM alanlarındaki söz konusu “ağırlığın” bu alanların sahip olduğu üstün nitelikli teknik yapıdan kaynaklandığını söylemek belki de hakikate yaklaşmak adına daha isabetli olacaktır. Ne var ki buna verilen karşılık başka bir soruya kapı aralıyor: Peki FeTeMM disiplinlerinin ne gibi bir özelliği var ki daha yoğun bir teknik donanıma ihtiyaç duyuluyor?

Bırakın isterseniz bu soruya bir analoji yoluyla açıklık getirmeye çalışayım. Bu bağlamda, 2018 yılında gösterime girmiş en ses getiren yapımlardan biri olan film yönetmeni Alfonso Cuarón’un ”Roma” adlı yarı-otobiyografik filmi, Meksika’nun sömürge altındaki Roma mahallesinde yetişmiş olan yönetmenin başından geçen olayları anlatıyor. Filmde başrolü üstlenen ”Cleo” adlı yerel halktan bir hizmetçiyi canlandıran (11 Aralık 1993 doğumlu) Meksikalı bir oyuncu ve öğretmen olan Yalitza Aparicio Martínez, ilk kez kamera karşısına geçtiği filmde büyük beğeni toplayarak aldığı diğer övgülerin yanında kendisine bir de En İyi Kadın Oyuncu dalında 91. Akademi Ödülleri adaylığı kazandırmıştır. Aparicio, son zamanlarda görülen ve izleyicileri büyüleyen profesyonel olmayan oyuncu örneklerinden yalnızca bir tanesidir. İtalyan neorealistler [yeni gerçekçiler] savaş sonrası dönem boyunca amatör oyuncularla çalışmanın erdemine ulaştılar; aralarında Werner Herzog, Ken Loach ve Dardenne Kardeşler‘in de bulunduğu kimi yönetmenler profesyonel olmayan oyunculardan önemli derecede istifade ettiler; nitekim Kamboçyalı Amerikalı jinekolog, kadın doğum uzmanı, oyuncu ve yazar olan Haing S Ngor [doğumu: 22 Mart 1940, Kamboçya, Fransız Hindiçini – ölümü: 25 Şubat 1996, Los Angeles, Kaliforniya, ABD] da ilk kez kamera karşısına geçen bir aktör olarak 1984 yılında, Birleşik Krallık yapımı politik dramatik film olan ”Ölüm Tarlaları” [Özgün adı: The Killing Fields] filmindeki oyunculuk performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü kazanmıştır.

Buna mukabil, size kemancının enstrümanını sanki hayatında ilk kez çalıyormuş izlenimi veren bir keman konçertosuna davet edildiğinizi gözünüzün önünde canlandırın. Bu, en iyimser tabirle, sanatsal bir zafer [artistik kazanım] için bir taslak izlenimi uyandırmıyor. Niçin olmasın? Yönetmenler ilk kez sahneye çıkan oyunculardan ustaca performanslar alabilirken, niçin hiçbir orkestra şefi [kondüktör] ilk kez sahneye çıkan bir keman sanatçısından ustalıkla verim elde edemez? Yoksa bunun nedeni keman çalmanın oyunculuktan daha zahmetli oluşu mu?

Kanımca bu sorunun yanıtı, hakikaten de acemi oyuncu namına pek bir kaide olmadığıdır. Her sosyalleşmiş beşeri varlığın öfkeden küplere binmenin, kahkahadan havalara uçmanın, birine gözlerini kuşkuyla dikmenin, şefkatle dinlemenin nasıl bir duyguya tekabül ettiğine dair somutlaşmış bir birikimi [vücut bulmuş bilgi] mevcuttur. Bu tür öğrenilen konular, beşer olabilmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Öte yandan, bu bilgileri edinmek zahmetine katlanmadığımız takdirde, at kılını kedi bağırsağında geçirmenin nelere kadir olduğuna yönelik vücut bulmuş bir bilgiye dâhi pek vâkıf olamayız. Hepimizin kurmaca karakterlerin nasıl canlandırılacağına yönelik içimizde yatan sezgisel bir hissiyatı mevcuttur, zira biz sürekli kendimizi canlandırır dururuz.

Söylendiği kadarıyla, oyunculuk okulları birer dümen kurumu falan değildir. Oyunculuk bir zanaattır ve bu meslekten geçimini sağlayan insanlar, kendi zanaatlarında uzmanlaşmak gayesiyle ağır bir eğitimden geçer ve bunun karşılığında yoğun bir mesai harcarlar. Tıpkı çocuk oyuncular gibi profesyonel olmayan [amatör] oyuncular da yalnızca kısıtlı bir yelpazedeki rollerde beğeni kazanırlar. Evvela, gerek çocuk oyuncular gerekse amatör oyuncular açısından başroller hemen hemen yalnızca kamera ve kurgunun zanaatlarındaki kimi kısıtlamaları giderebildiği beyazperde oyunculuğuyla sınırlı kalıyor. Üstelik başarıya ulaşmış performanslara yönelik verilen ödüller, oyuncuların ekran dışında canlandırdıkları rollere oldukça yakın rollerde oynamalarına, yani “özgünlüklerine” ya da “doğallıklarına” vurguda bulunuyor. Eğitim görmemiş bir oyuncunun bir ork, Viktorya Dönemine ait bir aristokrat ya da somurtkan bir Danimarka prensi rolünde üstün performans sergilemesini bekleyemezsiniz.

Bu noktada hareketle oyuncu koçundan ve keman öğretmeninden bekleyebileceğiniz farklı eğitim biçimlerini göz önünde bulundurabilirsiniz. Oyunculuk dersleriniz, deyim yerindeyse “hikâyenin kalbinden” [”in medias res” ya da “her şeyin ortasında” manasına gelen bir söz öbeği] başlar ve size hâlihazırda tecrübe edindiğiniz duygusal süreçlerle daha yakından uyum sağlamayı ve sözel ve bedensel ifadelerinizde hassaslaşmayı öğretir. Elbette ki bu eğitim kimi durumlarda son derece teknik olsa da, çoğu zaman hepimizde bir dereceye kadar mevcut bulunan kapasiteleri geliştirmeye odaklanır. İlk etapta bir keman öğretmeninin yapması gereken şey, size kemanı ve yayını tutma konusunda aşinalık kazandırmak ve yayı teller üzerinde tuttuğunuzda neler olup bittiğini ilk seferinde tecrübe etmenizi sağlamaktır.

Felsefe alanında verilen ilk ders ile elektrik mühendisliği alanında verilen ilk ders arasında da benzeri bir tezatlık kurulabilir. Ben öğrencilerime hâlihazırda benimsedikleri sezgilerden yola çıkarak ve ardından bu sezgilere yönelik baskı uygulayarak, muhakeme yürütmelerini [akıl yürütmelerini] normal şartlarda yapabileceklerinden öteye taşımalarını talep ederek onları felsefi sorgulamalara sürüklüyorum. Söz gelişi hepimiz bir şeyleri bildiğimize yönelik savlarda [iddialarda] bulunuruz ve kimi zaman bu iddiaların meşru olduğunu, kimi zaman da olmadığını teslim ederiz. Ne var ki bir felsefe dersi haricinde, nelerin bilgiyi teşkil ettiği ve onu diyelim ki şansa dayalı bir öngörüden nasıl ayırt edebileceğimiz sorusu konusunda ender rastlanan bir baskı uyguluyoruz. Öğrencileri, ne zaman bir şeyi bildiklerini öne sürme yetkisine sahip olup olmadıklarına yönelik aşina oldukları sezgilerinden hareket ederek bu soru üzerinde yoğunlaşmaya yönlendiriyorum. Buna mukabil, itiraf etmeliyim ki hayatımda hiç elektrik mühendisliği dersine girmemiş olan ben, bu dersin öğrencilere elektrik devrelerinin nasıl çalıştığına yönelik sezgilerinden hareket ederek başlamadığından gayet eminim.

Filozof Ludwig Wittgenstein [doğumu: 26 Nisan 1889, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu – ölümü: 29 Nisan 1951, Cambridge, Birleşik Krallık] dili kadim bir kente benzetmiştir: Bu kentin merkezinde sokaklar ve meydanlardan oluşma bir labirent bulunur, burada eskilerin arasına sıkışmış yeni binalar yükselir ve yerini giderek yepyeni, plânlı, muntazam sokaklar ve evlerden kurulu kenar mahallelere bırakır. Beşeri bilim alanını da buna benzer biçimde tasavvur edebiliriz. Fen bilimleri, hassas yöntemlere dayalı titizlikle düzenlenmiş kenar mahalleler gibiyken, beşeri bilimler, içerisinde koşuşturup duran insan yaşamları kadar karmaşık olan karmaşa yumağı görünümündeki merkez gibidir. Belirli amaçlarla çeşitli kenar mahallelere yolculuğa çıkarsınız: Örneğin fezaya bir roket fırlatmak, şiddetli bir kanseri iyileştirmek ya da “Goldbach hipotezi” [Goldbach sayısı] konusunda bir ispat geliştirmek istersiniz. Çoğumuz bu kenar mahalleleri hiçbir zaman gezip görmeyeceğiz ve hiç kimse de hepsini derinlemesine tanıyamayacaktır. Oysaki hepimiz kent merkezinde bir araya geliyoruz. Her insan yaşamında neyin bizim açımızdan önemli olduğu, neyi sevip neyi sevmediğimiz ve niçin sevdiğimiz, neyin manalı, takdir edilesi ya da hakir görülmesi gerektiği, neyin umulup neyin korkulacağı hususunda kafa yormamız gerekir. Ne zaman ki bu soruları bilerek ve titizlikle sormaya başlarız, o zaman hâlihazırda aşina olduğumuz bir eylemi yoğunlaştırmış oluruz.

Peki, felsefenin buna ne gibi bir faydası dokunabilir? Benim bu soru karşısında öğrendiğim karşılık, sorulan sorunun bizzat kendisinin felsefi bir soru olduğudur. Felsefede uğraş verdiğimiz konulardan biri de tam manasıyla neyin ve niçin yapılmaya değer olduğunu sorgulamaktır. Çoğu zaman, bana soru soranlar neyin yapmaya değer olduğu sorusuna yönelik oldukça kısıtlı bir düzeyde makul yanıtları önceden varsaymış oluyorlar — ki bunların çoğu kişinin hem kendisinin hem de başkalarının ekonomik refahına dayanan yanıtlardan oluşuyor. Ne var ki söz konusu bu yanıtlar, konuşmacıya ne kadar masum görünürlerse görünsünler, felsefî nitelikli sorular karşısında verilen felsefî içerikli yanıtlardan ibarettir.

Diğer bir deyişle, aslında hepimiz sürekli olarak felsefeyle haşır neşir oluyoruz. Neyin önemli olduğuna ve niçin öyle olduğuna yönelik sorudan kaçışımız mümkün değildir: Bu sorunun örtülü yanıtı bizzat yaşadığımız hayatın kendisidir. Felsefe eğitiminin geniş bir bölümü, bu örtülü yanıtları apaçık hâle getirmek ve sonrasında bunları titizlikle değerlendirmektir. Bir kez başladığınızda felsefi düşünce bitmek tükenmek bilmeyen bir zahmet gibi görünebilir. Yine de felsefi açıdan yaşamaktan kaçınamıyorsak, bunu hakkıyla yerine getirmeyi öğrenmek mantıklı gözüküyor.


David Egan – “Is there anything especially expert about being a philosopher?“, (Erişim Tarihi: 10.02.2024)

Çevirmen: Burak Yıldız

Editör: Musa Yanık

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

İşkence ile Sorgulama Neden Etkili Bir Suçluluk Testiydi? – Peter T. Leeson

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü