Ordeal of boiling water from a Sachsenspiegel manuscript (1350-1375). Photo courtesy the Herzog August Bibliothek, Wolfenbüttel, Germany
//

İşkence ile Sorgulama Neden Etkili Bir Suçluluk Testiydi? – Peter T. Leeson

Cezai adalet arayışı belirsizliklerle doludur. Sanık suçu işledi mi yoksa suçlayıcı koşulların kurbanı mı oldu? İddia edildiği gibi suçlu mu yoksa aşırı tutkulu bir savcı tarafından mı suçlandı? Gerçeklerden emin olamadığımız için sık sık, kişi yapmamış olabileceği halde ‘O yaptı’ ya da aslında yapmış olduğu halde ‘O yapmadı’ şeklinde tahminlerde bulunuruz.

Bir sanığın suçlu mu yoksa masum mu olduğunu kesin olarak bilen tek kişi sanığın kendisi ve Tanrı’dır. Sanıktan bize işin aslını anlatmasını istemek genellikle işe yaramaz: suçluların şuçlarını kendiliğinden itiraf etmeleri nadirdir. Peki ya bunun yerine kişinin suçlu olup olmadığını Tanrı’ya sorabilseydik? Ya bunu yapsaydık ve işe yarasaydı?

9. yüzyıl ile 13. yüzyılın başları arasında 400 yıldan fazla bir süre boyunca Avrupalılar tam olarak bunu yapmışlardı. Zor ceza davalarında ‘olağan’ kanıtların eksik olduğu durumlarda, hukuk sistemleri Tanrı’dan sanıkların cezai durumu hakkında kendilerini bilgilendirmesini istiyorlardı. Başvurulan yöntem ise “yargı işkenceleri”ydi.

Yargı işkenceleri, sanığı kutsal su havuzuna daldırmaktan, onu yanan saban demirleri üzerinde yalınayak yürütmeye kadar çeşitli şekillerde gerçekleşti. Ancak en popüler olanları arasında kaynar su ve yanan demir işkencesi vardı. İlkinde, sanık elini kaynar su dolu bir kazana daldırıyor ve bir yüzük çıkarıyor; ikincisinde ise elinde yanan bir demir parçasıyla birkaç adım yürüyordu. Birkaç gün sonra sanığın eli incelenip eğer yanmışsa suçlu; yanmamışsa masum sayılıyordu.

Yargı işkenceleri, kiliselerde özel ayinlerin bir parçası olarak rahipler tarafından yönetiliyor ve karara bağlanıyordu. Böyle bir ayin sırasında rahip, Tanrı’dan mahkemeye sanığın suçluluğunu ya da masumiyetini işkence çekerek göstermesini isterdi- suçluysa kaynar su ya da kızgın demirin sanığı yakmasına izin verir, masumsa sanığın elinin yanmasını önleyen bir mucize gerçekleştirirdi. Tanrı’nın bir rahibin talebine bu şekilde karşılık vereceği fikri, işkencelerin iudiciua Dei , yani ‘Tanrı’nın hükümleri’ olduğu şeklindeki popüler bir Ortaçağ inancını yansıtıyordu.

Suçluların suçluluğu ya da masumiyeti konusunda Tanrı’nın hüküm vermesini sağlamak, eğer başarabilirseniz oldukça güzel bir hünerdir. Ama orta çağ Avrupa mahkemeleri bunu nasıl başarabildi?

Görünüşe göre oldukça kolay bir şekilde. Komşunuzun kedisini çalmakla suçlanan bir orta çağ Avrupalısı olduğunuzu varsayalım. Mahkeme, hırsızlığı sizin yapmış olabileceğinizi düşünüyor ama emin değil, bu yüzden kaynar su işkencesi çekmenizi emrediyor. Diğer orta çağ Avrupalıları gibi siz de iudicium Deiye inanıyorsunuz. Yani bir rahibin, uygun ritüeller aracılığıyla, masumsanız suyun sizi yakmasını önleyen, değilseniz yanmanıza izin veren bir mucize gerçekleştirerek Tanrı’yı gerçeği açıklamaya çağırabileceği inancındasınız.

Bu sınavdan geçerseniz ve Tanrı suçlu olduğunuzu söylerse, büyük bir ceza çekmek zorunda kalırsınız. Eğer masum olduğunuzu söylerse, suçlamadan aklanırsınız ve hiçbir ceza almazsınız. Alternatif olarak, kediyi çaldığınızı itiraf ederek işkence çekmekten kurtulabilirsiniz, bu durumda suçunuzu kabul ettiğiniz için biraz azaltılmış para cezasını ödersiniz.

Ne yapardınız?

Diyelim ki suçlusunuz: komşunuzun kedisini çaldığınızı biliyorsunuz ve tabii Tanrı da biliyor. Bu durumda, bu işkencede Tanrı’nın kaynar suyun sizi yakmasına izin vererek suçluluğunuzu kanıtlamasını beklersiniz. Dolayısıyla büyük bir ceza çekmek zorunda kalacaksınız ve eliniz paçavraya dönecek. Aksine itiraf ederseniz, elinizden bahsetmeye gerek bile yok, biraz para da kurtarmış olacaksınız. Yani eğer suçluysanız, bunu itiraf edersiniz.

Şimdi masum olduğunuzu varsayalım: komşunuzun kedisini çalmadığınızı biliyorsunuz ve yine Tanrı da biliyor. Bu durumda, işkenceye katlanırsanız, Tanrı’nın kaynar suyun sizi yakmasını önleyecek ve masumiyetinizi kanıtlayacak bir mucize gerçekleştirmesini beklersiniz. Böylece, herhangi bir ceza ödemek zorunda kalmazsınız ve elinizi zarar görmemiş şekilde kurtarırsınız. Bu, kediyi çaldığınızı itiraf etmenizden daha iyidir, bu durumda yapmadığınız bir hırsızlık için para cezası ödemek zorunda kalırsınız çünkü. Yani, eğer masumsanız, bu işkenceye katlanacaksınızdır.

Numarayı anladınız mı? iudicium Dei’ye olan inancınız nedeniyle, işkence korkusu sizi suçluysanız bir yolu seçmeye- itiraf etmeye- ve masumsanız başka bir yolu seçmeye- işkenceye katlanmaya- yaptığınız seçimle suçluluğunuz veya masumiyetiniz hakkındaki gerçeği mahkemeye itiraf etmeye yönlendirir. Tanrı’dan sizi ifşa etmesini isteyerek, yasal sistem sizi kendinizi itiraf etmeye teşvik ediyor. Gerçekten de çok etkileyici.

Yalnızca bir aksaklık var: yalnızca masum bir sanık bu işkenceyi çekmeyi seçecek ve bu da mahkemenin onun aslında masum olduğunu öğrenmesini sağlayacakken, sanık elini kaynar suya soktuğunda su onu yakacak ve suçlu olduğunu ilan edecektir! Adaleti sağlamak için, mahkemenin masum bir sanığın masum olduğunu öğrenmekten daha fazlasını yapması, onu masum bulması gerekir.

İşkenceyi uygulayan bir rahip, kaynar suyu masum bir sanığın bedenine nasıl zararsız hale getirebilir? Gerçekten de kaynamadığından emin olarak.

Orta çağ Avrupa rahiplerinin takip ettiği işkence çektirme ‘talimatnameleri’ onlara tam da bunu yapmak için bolca fırsat sağlamıştır. Suyu ısıtmak için kullanılan ateş, rahip tarafından özel olarak hazırlanır ve daha sonra suyun soğumasına izin verilirdi. Rahip işkence kazanının içindeki suyun üzerine kutsal su ‘serperek’ bunun da suyu soğutması sağlanırdı. İşkence kazanı, ayin sırasında bir noktada ateşten çıkarılır ve sanık, rahip duasını bitirene kadar test edilmezdi. Dolayısıyla dualar okunurken su biraz daha soğurdu. Ve işkence gözlemcileri işkence ‘sahnesinden’ hatırı sayılır bir mesafeye yerleştirilerek rahibin manipülasyonlarını fark etmemeleri sağlanırdı. İşkencenin nihai sonucuna, yani sanığın elinin gerçekten yanmış olup olmadığına karar verenin rahip olduğundan da bahsetmiş miydim?

Böylece ‘mucizevi’ bir sonuç pratikte garanti altına alınmış oluyordu. Örneğin, 13. yüzyılın başlarında Macaristan’ın Várad kentinde 208 sanık sıcak demir işkencesinden geçirilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde, sanıkların neredeyse üçte ikisi taşıdıkları ‘kızgın’ demirlerden zarar görmemiş ve dolayısıyla beraat etmiştir. Eğer bu işkenceleri uygulayan rahipler demirin nasıl ısıtılacağını biliyorlarsa, ki kesinlikle biliyorlardı, geriye ‘mucizevi’ sonuçlar için sadece iki açıklama kalıyor: Ya Tanrı gerçekten araya girerek sanıkların masumiyetini ortaya çıkardı ya da rahipler sanıkların taşıdıkları demirin sıcak olmadığından emin oldular.

Pratikte, bu zorlu sınavların gerçekten Tanrı’nın hükmü mü yoksa ceza sanıklarının gerçekleri doğru tespit etme güdülerinden yararlanan akıllı hukuk sistemlerinin hükmü mü olduğu önemli değildi. Çünkü her iki durumda da sonuç aynıydı: Tanrı sayesinde ceza adaleti iyileştirilmişti.


Peter T. Leeson – “Why the trial by ordeal was actually an effective test of guilt”, (Erişim Tarihi: 04.02.2024)

Çevirmen: Çağnur Erdoğan

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Rousseau’nun İnsan Doğası Üzerine Yaklaşımı: “Amour de soi” ve “Amour propre” – Corey McCabe

Sonraki Gönderi

Felsefeci Olmanın Bilhassa Uzmanlığa Götüren Bir Boyutu Var mı? – David Egan

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü