Filozofların Et Yemek Hakkındaki Söylemleri – Joan McGregor

/
441 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

Bir açık çalışma ve ofis şirketi olan WeWork, geçen yıl et içeren yemeklerin servis edilmemesi veya bu yemeklere ödeme yapılmaması yönünde bir şirket politikası ilan etti.

WeWork’un kurucu ortağı ve kültür sorumlusu Miguel McKelvey, bir e-postada bunun şirketin karbon ayak izini azaltma yönünde girişimi olduğunu ifade etti. Burada bahsini açtığı ahlaki argümanları, et tüketiminin yıkıcı çevresel etkilerine dayalıdır. Yapılan araştırmalar, sera gazı salınımı ve biyoçeşitliliğin azalması söz konusu olduğunda, et ve süt üretiminin bu durumun en büyük sorumluları arasında olduğunu göstermiştir. WeWork, bu politikanın 2023 yılına dek; 445,1 milyon poundluk karbondioksit emisyonu, 16.6 milyar galon su ve 15.507.103 kadar hayvan tasarrufu anlamına geleceğini ön görüyor. İşin aslı; gerçekten de yüzyıllar boyunca birçok filozof hayvanları tüketmemeyi tartışmıştır.

Hayvanlara Zarar Vermek Niçin Gayri-Ahlakidir?

Antik Yunan filozofları, argümanlarını hayvanların ahlaki statüsüne dayanarak inşa etmişlerdir. Grek matematikçi ve filozof olan Pisagor, hayvanların da tıpkı insanlar gibi ruhları olduğu gerekçesiyle onları yemeye şiddetle karşı çıkmıştı.

“Devlet” kitabının ikinci bölümünde filozof Platon, eti; onu elde etmek için çok fazla toprak ve savaş gerektiren, bizi çatışma ve eşitsizliklerle dolu sürdürülemez bir topluma götürebilecek olan bir lüks olarak düşünmüştü. Yaklaşım iki bin yıl sonra yani 1789 yılında ise; Faydacılık yaklaşımının kurucusu olan Jeremy Bentham, hayvanların acı çekmesinin ahlaki olarak önemli olduğunu söyleyerek et tüketmemeye ima etmişti.

Şöyle demişti Bentham;

Sorulması gereken asıl soru akıl yürütüp yürütemedikleri veya konuşup konuşamadıkları değil; acı çekip çekemedikleridir. (Ahlaki bir) Yasa, hissedebilen bir varlığı korumayı niçin dışlasın ki? … İnsanlığın bu yasanın örtüsünü nefes alan her şeyin üzerine sereceği zaman gelecektir.

Faydacılık yaklaşımı, dünyadaki iyiyi arttıran ve acıyı azaltan eylemlerin doğru eylemler olduğunu söyler. Faydacılar, acıyı azaltmaya, zevk veya mutluluğu ise en üst düzeye çıkararak arttıramaya odaklanır. Çağdaş faydacılardan biri olan Peter Singer, kendi haz ve acılarımızı hayvanlarınkinden daha mühim ve üstün saymakta haklı olup olmadığımızı soruyor. Et üretmek için hayvanları endüstriyel çiftçiliğin dayanılmaz acılarına maruz bırakmaya istekli olmanın bizi “türcü” yapıp yapmadığını soruşturmaktadır. Bunun yanı sıra ırkçılar gibi türcülerin de kendi türlerinin çıkarlarından yana olduklarını vurguluyor.

Diğer filozoflar ise, dikkatimizi yalnızca hayvanların çektikleri acılara çevirmeyi reddederek; acı içeriyor olsun veya olmasın hayvanlara sanki bizim kaynaklarımızlarmış gibi davranmanın yanlış olduğunu savunurlar. İnsanları organ yetiştirme kaynağı olarak görmenin yanlış olması gibi, et üretimi için hayvan yetiştirmek de ahlaken yanlıştır.

Örneğin, hayvan hakları felsefecisi Tom Regan, tıpkı insanlar gibi hayvanların da “bir yaşamın öznesi” olduğunu ileri sürmüştür. Regan’ın bununla söylemek istediği şey, hayvanların da tıpkı insanlar gibi; kendi seçimleri, istekleri ve beklentileri ile hakları olan varlıklar olduğuydu. Endüstriyel çiftçiliği daha insancıl bir hale getirmek, hayvanların kaynak olarak kullanılmasını ortadan kaldırmayarak bu uygulamadaki ahlaksızlık ve adaletsizliği ıskalamaktadır.

İnsan İstisnacılığı

Hayvanların insanlarla eşit ahlaki statüye sahip olmadığına inanan filozoflar da vardır. İnsan İstisnacılığı, insanların diğer hayvanlara kıyasla üstün yetilere sahip olduğu önermesine dayalıdır. Mesela; insanlar sosyal ilişkilere, (bilhassa) ailevi ilişkilere ve dil kullanma becerisine sahip olup; akıl yürütebilir ve acıyı hissedebilirler.

“Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesiyle meşhur 16. yüzyıl Fransız filozofu Rene Descartes, hayvanların bilinci ve akıllarının olmadığını ve dolayısıyla da acı hissetmediklerini düşünüyordu. Descartes’a göre, hayvanlar “makine” gibilerdi; yalnızca kompleks makineler. Bu görüşleri daha sonraki yüzyıllar boyunca hayvanlar üzerindeki dirikesim (deney için canlı hayvan kesme) uygulamasını haklı çıkarmak için kullanılmıştı. Alman filozof Immanuel Kant ise, insanları hayvanlardan ayıran şeyin birey-olmak olduğunu savundu. Kant’a göre hayvanların kesinlikle yapamayacağı bir şekilde, insanlar, kendi ahlak ilkelerini akla dayalı şekilde belirleyip bu ilkelere uygun olarak hareket edebilir.

Et Yemeye Karşı Ahlaki Mücadele

Tüm bunlara ifadelere rağmen daha dikkatli gözlemler ve bilimsel çalışmalar, hayvanların insanlara benzer bir şekilde acıyı deneyimleyebildiklerini ve hislere sahip olduklarını göstermiştir. Örneğin filler, sevdikleri biri için yas tutmak ile karmaşık sosyal ve aile ilişkiler de dahil olmak üzere kompleks bir duygusal yaşama sahiptir.

Hayvanlar da akıl yürütebilir, birbirleriyle iletişim kurabilir, muhtemelen bazı durumlarda dil kullanır ve ahlaki davranabilirler. O halde; bu niteliklere sahip olmadıkları iddiasından ötürü hayvanları ahlaki açıdan dışlamak ve onları yemek makul gösterilemez.

İnsanları üstün kılan şeyin onların rasyonel özerklikleri olduğu biçimindeki Kant’ın argümanı dahi bir işe yaramaz. Bebekler, Alzheimer hastaları, fiziksel gelişim engeli olanlar ve diğerlerinin de pek tabi rasyonel özerkliğe sahip olmadıkları düşünülebilir. Ayrıca birey-olmak, her koşul ve durumda ahlaki bir değerlendirme nesnesi olarak muamele görmeyi hak etmenin asli ölçütü değildir. Kant’ın, Singer’ın argümanında da dile getirdiği hususu düşünürsek bir türcü olup olmadığı incelenmesi gereken bir sorudur.

Son olarak ise; hayvanların haklara sahip olup olmadığından veya çektikleri acıların ahlaki bir değerlendirmeyi hak edip etmediğinden bahsetmeksizin et yemeye karşı çıkan filozoflar da vardır. Söz konusu bu filozoflar, et yemenin fazilet veya kusurlarına odaklanırlar. Erdem etiği teorisyeni Rosalind Hursthouse, et yemenin kişinin “doyumsuz”, “bencil”, “çocuksu” olduğuna işaret ettiğini savunuyor. Diğer erdem etiği teorisyenleriyse, erdemli bir kişinin, et yemekten veya çok fazla et tüketmekten merhamet ve hayvanların refahını önemsemekten dolayı uzak durduğunu iddia eder.

Ben de bir ahlak felsefecisi olarak et üretiminde, bilhassa da modern endüstriyel et üretiminde hayvanların çektiği acıların ahlaki olarak makul gösterilemeyeceğini düşünüyorum. Bu nedenle de bana göre, WeWork’un takındığı tavrın ahlaki bir temeli ve güçlü felsefi müttefikleri vardır.


Joan McGregor– “What philosophers have to say about eating meat“, (Erişim Tarihi: 18.10.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi, metafelsefe ve siyaset felsefesi ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

1 Yorum

  1. Galiba bircok acıya sebep oldum…
    Ne bileyim, yüreğim sıkışacak sanki ama bundan bahsetmek bile yüzsüzlük gibi; sonuçta hala yiyeceğim galiba…

    Bana acilen iki üç anti bilişselci argüman ateşleyin kami-sama aşkına!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Özgür İradeyi Bilim Aracılığıyla Anlayamayabiliriz. İşte Sebebi! – Daniel Stoljar

Sonraki Gönderi

Hayvanların Şaşırtıcı Bir Şekilde İnsanlarınkine Benzeyen Acıyı Hissetme Biçimleri – Liz Langley

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü

Video Oyunları ve Felsefe – Alex Fisher

Video oyunları, insanların spor hayallerini gerçekleştirmelerine, diğer dünyaları keşfetmelerine, oyunlardaki gizemlerin cevaplarını bulmak için saatlerce uğraşmalarına

Ahlaki Hata Teorisi – Ian Tully

Eylemlerimizden hangisinin ahlaken yanlış olduğunu konusunda çoğunlukla bir uzlaşıya varamasak dahi en azından birçoğumuz kimi eylemlerin