Kesimhanelerdeki Kamera Sistemleri Neden Bir “Hayvan Hakları” Talebi Olamaz? – Berk Efe Altınal

//
390 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

Bundan birkaç yıl önce bir kurban bayramı öncesinde oturduğumuz evin sokağına büyük bir reklam brandası asılmıştı. Bu brandada İslami bir sivil toplum kuruluşunun Afrika’da özellikle açlığın ve sefaletin söz konusu olduğu bölgelerde kurban bayramı için hayvan kesimi yapacağı duyuruluyor ve kampanyaya katılım için telefon numarası veriliyordu. Bu yardım kampanyasına katılan kişilerin hem kesimin gerçekten yapılacağı hem de bu kesimin İslami usule uygun olduğuna inanılan bir biçimde gerçekleştirildiğinden emin olmaları istenmiş olmalı ki, katılım için ödenen paraya kesim işleminin verilecek bir link üzerinden canlı olarak izlenmesi de pakete dahil edilmişti. Ödeme yaptıktan sonra, size verilen gün ve saatte linke giriş yapıyor ve hayvanın kesilmesini canlı olarak izleyebiliyor, böylece işlemin tam olarak usule uygun yapıldığından emin olabiliyordunuz.

Aynı yıl Fransa’da, ülkenin hayvan derneklerinin on yıllar süren kampanyalarının sonucunda hayvan kesimhanelerine kapalı devre güvenlik kameraları yerleştirilmesine dair bir kanun yayınlandı. Bu kanunun geçmesi Fransa’da bu dernekler açısından bir zafer olarak nitelendiriliyor, başka ülkelerde çalışan hayvan dernekleri ise Fransa’da başlayan bu uygulamayı örnek alınması gereken bir uygulama olarak gösteriyordu.

Kurulması planlanan kameralar, güvenlik amaçlı kapalı devre kamera sistemleriydi. Bu sistemlerin amacı, mezbaha, süt çiftliği ve diğer benzeri tesislerde, süregiden işlemlerin mevcut hayvan refahı düzenlemelerine uygun bir biçimde işleyip işlemediğini kontrol etmekti. Eğer işletme içerisinde bir usulsüzlük varsa, yani mezbaha çalışanları hayvanlara “gerekli olandan” daha fazla acı çektirecek ya da eziyet edecek uygulamalarda bulunuyorsa ya da şirket mevcut hayvan refahı düzenlemelerini ihlal edecek uygulamalarda bulunuyorsa (örneğin 10 tavuğun konacağı kafese 12 tavuk koyuyorsa), bunlar kamera ile tespit edilecek ve şirkete ceza yazılacaktı.

Hayvan refahı dernekleri bu kameralar talep ediyordu çünkü 90lı yıllardan itibaren mezbahalarda ve diğer hayvancılık tesislerinde gizli kameralar aracılığıyla tespit edilen çok miktarda istismar vakası söz konusuydu. Mezbaha ve süt çiftliği çalışanlarının hayvanlara vurduğu, tekme attığı, üretimi hızlandırmak adına uyuşturma ve bayıltma gibi işlemleri atladığı yönünde çok miktarda belge elde edilmişti. Dahası, bu tarz görüntülerin kamuoyuna taşınması sonucu, bu tesislerin özel mülk olması öne sürülerek buralardan görüntü çıkarmak suç olarak nitelendirilmeye başlanmıştı. Hayvan refahı STKları, hayvancılık işletmelerinin denetime kapalı, toplumun gözlerinden uzakta, yüksek duvarlar ardında gizlenen bir kapalı kutu haline geldiğinden şikayet ediyordu. Kameralar bu duruma çare olacaktı.

Sonuç olarak, ilk bakışta birbirinden çok farklı görünen iki farklı STK çizgisi, hayvanlarla ilgili çok benzer uygulamalar öneriyordu. İslami STK açısından bakıldığında, hayvanların kesilmesinin uygun yolları dini hükümler tarafından belirlenmişti ve hem kendilerinin hem de bağış yapan kişinin bu kurallara uyulduğundan emin olmak hakkıydı. Hayvan refahı STKları açısından ise, hayvanları kesmenin uygun yolları 1800lerden beri oluşturulmuş hayvan refahı düzenlemeleri ile belirlenmişti ve bu kanunları geçirmek için büyük çaba sarf etmişlerdi, şirketlerin bu kurallara gerçekten uymakta olduğundan emin olmak istiyorlardı. İki taraf için de hayvanları öldürmenin uygun yolları vardı ve bu yollara uyulup uyulmadığını bilmek ve denetlemek istiyorlardı.

Bu ilişkinin toplum tarafı da benzer bir durumdadır. Eğer ikilemde kaldıysanız, günü ve saati geldiğinde hayvanın kesildiği videoyu izlemeyecek olsanız bile, bu videoya erişimin sağlandığını, denetimin mevcut olduğunu bilmek iç rahatlığıyla bu STK’ya “kurban bağışı” yapmanızı sağlar. Benzer bir biçimde, eğer et, süt veya yumurta aldığınız şirketin hayvan refahı derneklerinin de erişiminin olduğu bir kapalı devre kamera sistemi ile gözetlendiğini bilirseniz, işlerin usulüne uygun yapıldığını düşünürsünüz. Dahası, geçmiş yıllarda gizli kameralara yansıyan bütün o usulsüzlükler için de endişelenmenize gerek kalmamıştır, bunlar artık denetimsizliğin hüküm sürdüğü karanlık geçmişte kalmış istisnai uygulamalardır. Artık her şey yolundadır.

Endüstri de bu konuyu böyle görüyor olacak ki, benzer bir yasanın Britanya’da uygulanmasıyla ilgili demeç veren Britanya Et İşletmecileri temsilcisi Nick Allen, yasa olmadığı halde büyük üreticilerin çoğunun halihazırda kapalı devre gözetleme kameraları sistemine geçtiğini, bunun müşterilere güven verdiği ve çalışanların da usül dışı davranmadan önce iki kez düşünmelerini sağladığını söylüyor. Britanya Veterinerler Birliği ise İskoçya’da güvenlik kameralarını zorunlu kılan yasayı endüstri için büyük bir kazanım olarak nitelendiriyor. Britanya Veterinerler Birliği başkanı Gudron Ravetz 2017 yılında bu kamera sistemlerinin bir “şefkat kültürünü” besleyeceğini iddia ediyor, dönemin Birleşik Krallık Çevre Sekreteri Michael Gove ise bu sistemlerin Britanya Avrupa Birliği’nden çıkıyor olsa dahi hayvan refahı düzenlemelerine uymaya devam ettiğine dair bir garanti sunacağını söylüyordu. Mesajın özeti şuydu: Endişeye gerek yok, her şey yolunda.

Fransa’da çıkan bu yasa Kuzey Amerika ve Batı Avrupa kaynaklı dernekler tarafından bir zafer olarak kutlandığı esnada Abolisyonist Vegan Hareket sayfasından kısa bir yazı yayınlayarak bu noktaları vurgulamış, böyle bir uygulamanın hayvanlar açısından bir zafer olarak nitelenmesinin imkansız olduğunu, aslında olan bitenin hayvancılık dünyası açısından bir halkla ilişkiler zaferi olarak görülebileceğini söylemiştik. Fakat bu konunun daha fazla üzerine gitmedik, Türkiye’deki hayvan hareketi “mezbahaların duvarları camdan olsaydı” gibi söylemleri kullansa da, Batı Avrupa’da yaygın olan “mezbahalarda güvenlik kameralar olmalı” söylemini gündeme getirmiyordu. Avrupa Birliği uyum süreci dahilinde böyle bir gündem ortaya çıkacak olsa bile, en azından bu uygulamanın hayvan hareketinin talebi olarak algılanması ve onayı söz konusu değil gibiydi. Bu tarz bir kampanyanın ya da talebin ardında yatan bu sorunların açık olduğunu ve rahatlıkla görülebileceğini düşünmüştük.

Ancak birkaç gün önce okuduğum bir basın açıklaması metni bu durumun böyle olmadığını gösterdi. Bahsettiğim metin, gündemde olan hayvan hakları yasa tasarısı (ki bu koşullar altında böyle adlandırılması bir hata olacaktır) için çeşitli STK ve gönüllü birliklerinin taleplerini sıraladıkları ortak bir basın açıklamasıydı. Açıklamada, kürk çiftlikleri, yunus parkları, hayvanat bahçeleri gibi hayvan sömürüsü kurumlarının kapatılmaları ve atlı fayton gibi uygulamaların tamamen son bulması talep edilmekteydi. “Çiftlik hayvanı olarak adlandırılan ama aslında hissedebilir birer varlık olan” hayvanları konu alan maddede ise bu kesin kapatma, uygulamayı sonlandırma taleplerinin yerini “kamera” talebi almaktaydı. Bununla birlikte, bir “insanlık suçu olan” canlı hayvan ticareti son bulmalıydı.

Çiftlik hayvanları diye tanımlanan ancak hissedebilen bireyler olan hayvanların öldürüldüğü ve sömürüldüğü tesislere 7/24 kamera zorunluluğu getirilmelidir. Bu hayvanların, kesim merkezlerinde yaşadıkları zulüm gözler önüne serilmelidir. 21. Yy için utanç kaynağı olan canlı hayvan ticareti yasaklanmalıdır.

Söz konusu hayvanların “mal” olmadıkları, “çiftlik hayvanı” olmadıkları, birer hissedebilir varlık oldukları hem ilk maddede hem de bu maddede vurgulanırken, bir yandan da bu tesislerin varlıkları kabul edilmekte, dolayısıyla bu hayvanların mal oldukları, çiftlik hayvanları oldukları tescillenmekteydi. Canlı hayvan ticareti “insanlık suçu” olarak etiketlenirken, her zamanki hayvancılık “denetim altında” sürdürülebilecek bir durum olarak tanımlanmaktaydı.

Toplumun büyük çoğunluğunun hayvanları mal ve kaynak olarak gördüğü koşullarda yasalar veya devlet düzenlemeleri üzerinden bu konularda bir ilerleme kaydetmek elbette mümkün değil. Dolayısıyla bu yazıda özellikle dikkat çekmek istediğim bu metin ve bu yasa talebi değil. Burada önceliklerin tesadüfi olarak ortaya çıkmadığına, yıllar içinde tek konulu kampanyalara odaklanan hareket tarafından birikerek oluşturulduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Çok sayıda kurumun ve kuruluşun dahil olduğu bu tarz metinler hazırlanırken katılımcılardan farklılıkları bir yana bırakmaları ve asgari müştereklerde buluşmaları söylenir, birlikte çalışmanın kurallarından biri budur. Çiftlik hayvanı olarak nitelendirilmiş hayvanları böyle bir bildirgeye dahil etmek için dahi ne derece uğraş verilmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil. Ne var ki, asgari müştereklerin neler olduğunu da zaman içerisinde yapıp ettiklerimiz belirliyor.

Kürkün, avcılığın, deneyin, yunus parkının “asgari müştereklere”, “yaşam hakkı” kapsamına dahil olup da koyunun, dananın, tavuğun yaşamının dahil olmaması tesadüfi olarak değil, yıllar boyunca hayvan hareketinin hangi eylemlere, hangi alanlara odaklanmış olduğu ile belirlenmiş durumda. Bu yüzden, yunus parkları kapatılmalıdır demek asgari müşterek sayılırken, mezbahalar ve süt çiftlikleri için bu müşterek denetim çizgisinde ve canlı hayvan ticaretinde çekiliyor. Bu yüzden “faytonlarda atların koşulları denetlenmelidir” demek kabul edilemez bulunurken, söz konusu kesimhaneler olduğunda uygulamanın sonlanması değil denetim altına alınması esas hale geliyor. Bu yüzden canlı hayvan ticareti “insanlık suçu” olarak tanımlanırken, hayvan kesimhaneleri “kamera ile denetlenmesi gereken” yerler olarak görünüyor.

Hayvan hakları kavramı, hayvanların mal ve kaynak olarak görülmediği, haklara sahip kişiler olarak tanındıkları bir ahlaki ve hukuki düzlemi varsayar. Hayvan kullanımı ve hayvan hakları birbirini mecburi olarak dışlayan iki kavramdır. Kağıt üzerinde ne yazdığının bir önemi yok, hayvan kullanımının belli bir biçimine müsaade eden herhangi bir yasa “hayvan hakları” yasası olmayacaktır. Hayvanların hayvancılık sektörünün özel mülkü, insanların gıda, giyim ve eğlence kaynağı olduğu bir toplum, hayvan haklarını kabul etmiş bir toplum olmayacaktır.


Not: Bu içerik ilk kez İlk olarak abolisyonistveganhareket.org adresinde yayınlandı. ve yazarın izni ile sitemize Taner Beyter tarafından uyarlandı.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hayvanlarda ve İnsanlarda Acı Çekme – Alparslan Bayrak

Sonraki Gönderi

Ben, Kendim ve Diğerleri – Lars Svendsen

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü