Vejetaryenizm Üzerine Ahlaki Diyaloglar – Michael Huemer

618 Okunma
Okunma süresi: 85 Dakika

Giriş: Okuyacağınız metin iki felsefe öğrencisi M. ve V. arasında geçen dört bölümden oluşan (birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü gün) bir diyalogtur. Gerçek kişiliklere olan benzerlik muhtemelen tesadüfi değildir zira yazar neredeyse M’nin tüm argümanlarını et tüketen insanlardan duymuştur.

İçindekiler:

  • Birinci gün: Eziyet, zeka ve risk argümanı
  • İkinci gün: Et tüketmenin diğer savunuları
  • Üçüncü gün: Bilinç ve rasyonel inanç
  • Dördüncü gün: Vegan yaşam tarzı, soyut teori ve ahlaki motivasyon

Birinci gün: Eziyet, zeka ve risk argümanı

Mekan: İki felsefe öğrencisi M ve V, yemek yemek için lokal “Native Foods Cafe”de buluşurlar.

M: Daha önce bu mekana hiç gelmemiştim, güzel görünüyor.

V: Evet, buraya sık sık gelirim. Şehirdeki az vejetaryen restorandan biri.

M: (hayal kırıklığına uğramış bir şekilde) Oh…

V: Bir şey mi oldu?

M: Hiç… Yani ot, yaprak falan yiyeceğiz?

V: Hayır, hayır. Bence yemeklerin ne kadar iyi olduğunu görünce şaşıracaksın.

M: (şüpheci bir tavırla) Sen öyle diyorsan.

M ve V yemeklerini söyledikten sonra köşedeki bir masaya otururlar.

M: Demek vejetaryensin.

V: Evet, son üç yıldır veganım.

M: Bu kadar müfrit biri olduğunu bilmiyordum.

V: (gülerek) Bazı insanlar böyle düşünebilir fakat bence gayet makul bir pozisyon.

M: Adolf Hitler’in de bir vejetaryen olduğunu biliyor muydun?

V: (iç çekerek) Şimdiden Godwin Yasaları’na geldik demek. Evet biliyordum fakat Gandhi de bir vejetaryendi.

M: Pekala, sanırım çoğu şeyi yapan hem iyi hem de kötü insanlar bulabilirsin. Öyleyse sana et yedirmeyi bıraktıran şey ne?

V: Et yemenin ahlaken yanlış olduğunu fark ettim.

M: O zaman bir teknede tek başına kalsan ve açlıktan ölmek üzere olsan ve teknede tavuktan başka yiyecek bir şey olmasa, tavuğu yer miydin?

V: Elbette.

M: Aha! Demek ki et yemenin yanlış olduğunu düşünmüyorsun.

V: Bir şeyi yapmak yanlıştır dediğimde, her olası durumda yanlış olduğunu kast etmiyorum. Zaten neredeyse her şey bazı olası durumlarda doğru olabilir. Ben şu an içinde bulunduğumuz, normal olarak kabul ettiğimiz durumda yanlış olduğunu söylüyorum. Hipotetik olasılıklar beni ilgilendirmiyor.

M: O zaman et yemenin şu anki koşullar içinde yanlış olduğunu düşünüyorsun.

V: Evet.

M ve V’nin tabakları gelir ve ikisi vegan yemeklerin tadına bakmaya başlarlar.

M: Evet, haklıymışsın. Bu düşündüğümden daha lezzetliymiş. Farklı şeyler deneyeceğim zaman buraya gelebilirim. Fakat bu ahlaki vejetaryenlik meselesi bana hala müfrit bir düşünceymiş gibi geliyor.

V: Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Acı ve eziyetin kötü şeyler olduğuna katılır mısın?

M: Hayır, bence acı gerekli bir şey. Bildiğin üzere insanların acı duyamadığı nadir durumlar var. Bu yüzden zarar gördüklerinde bunu fark edemiyorlar ve kendilerini daha da kötü yaralama ihtimalleri artıyor. Çok kötü bir durum. Gördüğün gibi, acı iyi bir şey.

V:  Bana kesin koşullar üzerinden konuşuyormuşsun gibi geldi. Acı, araçsal olarak iyi bir şey olabilir. Acının içsel olarak iyi bir şey olduğunu düşünmüyorsun değil mi?

M: Ne demek istedin?

V: Acının bazen iyi etkileri olabileceğini söylüyorsun. Acının kendisinin iyi olduğunu söylemiyorsun değil mi? Mesela diş dolgusu yaptıracağın zaman uyuşturucu almaz mısın?

M: Elbette.  Sebepsiz bir acı istemem. Kendimi inciteğim, değerli bir ders çıkarabileceğim vs. durumlarda isterim.

V: Sanırım ortak bir noktaya vardık. Acının kendisinin kötü olduğunu ve bazen yararlarının, zararlarından fazla olabileceğini kabul ettik.

M: Evet.

V: Fakat aksi durumlarda acı kötüdür.

M: Elbette.

V: Sanırım yaralanmanın, işkence görmenin veya bu tarz şeyleri yalnızca daha fazla acı çekmek için iyi olduğunu kabul etmeyeceksindir.

M: Evet, kabul etmem çok kötü olurdu.

V: Sadece kontrol etmek için soruyorum: aynısı eziyet için de geçerli değil mi?

M: “Acı” ve “eziyet” arasında ne fark var?

V: Ben eziyeti daha geniş bir kavram olarak ele alıyorum. Eziyet uzun süreler boyunca neredeyse hareket bile edemediğin bir kafesin içine hapsedilmek gibi deneyimleri de içeriyor. Belki tam olarak acı verici olmayabilir fakat negatif bir deneyim olduğu kesin.

M: Elbette negatif deneyimler kötüdür fakat sana yarar sağlamadığı durumlarda tıpkı sana değerli bir ders verme ve seni bir tehlikeden uzak tutma örneklerindeki gibi.

V: Evet, bunu anlaşıldı olarak kabul edelim. Eziyet, bizim tasvir ettiğimiz şekilde kötüdür. O zaman yüksek miktarda eziyet daha da kötü bir şey değil midir? Yani uzun bir süre zarfında, oldukça yoğun bir süre boyunca eziyet görmek daha hafif ve kısa bir eziyet görmekten daha kötüdür, değil mi?

M: Diğer koşullar da eşitse, elbette.

V: Tamam. Bana küçük bir topluluğun iyiliği için yüksek miktarda acıya sebep olmak da oldukça yanlış geliyor. Buna katılır mısın?

M: Kulağa doğru geliyor fakat her zaman doğru olduğundan emin değilim. Ya ben varlığımın büyük bir kısmını çocuklarıma küçük bir fayda edecek bir şey için feda etsem? Yanlış olmazdı fakat asilce bir davranış olurdu. Biraz aptalca fakat yine de asilce.

V: Biraz fazla genelledim. Şimdi biraz daha spesifik olalım. Bence kendi -nispeten küçük- çıkarların için bilinçli bir şekilde başkalarına acı çektirmek ve eziyet etmek yanlış bir şey. Bu çılgın ve müfrit bir davranış değil, değil mi?

M: (gülerek) Hayır, değil.

V: Pekala, o halde et endüstrisi hayvanlara nispeten küçük çıkarları için hayvanlara büyük acılar çektiriyor ve onlara eziyet ediyor. Bu et endüstrisinin yanlış şeyler yaptığı sonucunu ortaya çıkarıyor.

M: Ne acısı ve eziyetinden bahsediyorsun?

V: Örnek vermek gerekirse; tavuklar ve domuzlar genelde hayatları boyunca hareket bile edemeyecekleri minicik kafeslere tıkılıyor, inekler vücutlarında üçüncü derecede yanık oluşturacak sıcak demirlerle damgalanıyor, insanlar domuzların kuyruklarını uyuşturmadan kesiyor, yine tavukların gaga uçlarını uyuşturmadan kesiyorlar. Bu kuyruk ve gaga meselesi hassas bir konu ve muhtemelen bir parmağın budanması gibi hissettiriyor.

M: Tamam tamam, bu kadarı yeterli. Daha fazla duymak istemiyorum.

V: Neden?

M: Rahatsız edici ve ben yemek yemeye çalışıyorum.

V: Yani bu uygulamalar sonucunda ortaya çıkan et ürünlerini tüketmede bir sorun görmüyorsun?

M: Görmek veya düşünmek zorunda kalmadığım sürece bununla bir sorunum yok.

V: Bu biraz riyakar bir davranış değil mi? Eğer endrüstriyel çiftlik  mideni bulandırıyor ve seni rahatsız ediyorsa bu senin onların ürünlerini de kullanmaman anlamına gelmez mi?

M: Tam olarak öyle değil. Bakmak istemeyeceğim ama yararlı hizmetler sağlayan pek çok şey var. Mesela bir ameliyatı izlemek istemem çünkü kan görmeye dayanamıyorum fakat bu ameliyatı yanlış bulduğum anlamına gelmez.

V: Yani hayvanlara yapılan zulme verdiğin tepki ve bir ameliyat izlemeye verdiğin tepki aynı?

M: Kesinlikle.

V: Yani seni suçlu hissettirdiği için, yanlış gördüğün için değil. Öyle mi?

M: Evet, bakması rahatsız edici fakat daha büyük bir iyilik için gerekli. İnsanlığın damak zevki için.

V: Ama biz küçük bir topluluğun nispeten küçük çıkarları için başkalarına bilinçli bir şekilde acı çektirmek ve eziyet etmenin yanlış olduğunda anlaşmamış mıydık?

M: Ben bilinçsiz, sebepsiz bir şekilde acı çektirmek ve eziyet etmenin yanlış olduğuna katılmıştım, insanlar hakkında konuştuğumuzu zannetmiştim. Elbette başka insanlara bilinçli bir şekilde sebepsiz yere eziyet etmek yanlış. Fakat hayvanlar tamamen başka bir mesele.

V: Niçin hayvanlar tamamen başka bir mesele?

M: Çok kolay; insanlar akıllılar, insan olmayan hayvanlar değiller.

V: Hayvanların hiç zekaya sahip olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun?

M: İnsanlardan net bir şekilde düşük zekaya sahipler.

V: Anlıyorum.

M: Net bir şekilde.

V: O zaman sen küçük ama daha zeki bir topluluğun çıkarları için daha düşük zekaya sahip olan canlılara bilinçli bir şekilde ciddi acılar çektirmeyi ahlaken uygun görüyorsun?

M: Evet.

V: Peki neden böyle düşünüyorsun?

M: Çünkü bana doğru geliyor.

V: Bu bana çok açık gelmedi. Verebileceğin daha iyi örnekler var mı, bunu benim için de doğru yapabilecek bir şey?

M: Hayır. Bu yalnızca sezgi tıpkı “1+1=2” gibi ve iki nokta arasındaki en kısa yolun düz çizgi olması gibi. Gayet açık.

V: Yani bunun neden doğru olmasıyla ilgili bir açıklaman yok mu? Zekanın neden daha düşük zekalı bir canlıya eziyet etme hakkı verdiğiyle ilgili yani?

M: Açıklamam yok, içgüdüsel bir doğru.

V: Albert Einstein’in gerçekten çok zeki olduğunu duydum. Geri kalanımızın çoğundan zeki olduğunu.

M: Yani, evet?

V: Merak ediyorum da, eğer bize işkence etmekten küçük bir çıkarı olsa, bize işkence yapması meşru olur muydu? Çünkü bizden çok çok daha zekiydi.

M: Hayır, bizden yeteri kadar zeki değildi. Hayvanlar ve ortalama insan arasındaki zeka farkı ortalama bir insan ve Einstein arasında olan zeka farkından çok daha fazlaydı.

V: O zaman üstün zekalı uzaylılar.

M: Ne?

V: Üstün zekalı uzaylıların Dünya’ya indiğini varsayalım. Ortalama bir insandan çok daha zekiler. Yani bizi yiyebilir, zevk için işkence edebilirler?

M: Bu pek doğru gözükmüyor. Sahip olman gereken bir zeka alt sınırının olması gerektiğini söyleyeceğim. Eğer bu alt sınırın üstündeysen, kimse sana işkence edemez. Eğer altındaysan, yapacak bir şey yok.

V: Peki bu alt sınır ne?

M: Sahip olman gereken IQ gibi bir şey mi?

V: Evet.

M: Nereden bileyim?

V: O zaman insanların bu alt sınırın üstünde, hayvanların ise altında olduğunu nereden biliyorsun?

M: Kesin sayıyı bilmiyorum fakat bu sayının yukarılarda olduğunu ve bir hayvanın zekasından yüksek olduğunu biliyorum.

V: Yani dünyada yaşayan en zeki hayvandan bile fazla olduğunu mu söylüyorsun? İşaret dilini öğrenen şempanzeden, Yeni Zelanda’da akvaryumundan kaçan ahtapottan, 1971’de boğulan bir kadını kurtaran üç yunustan yüksek olduğunu?

M: Öyle demiyorum. Yiyip yememem konusunda ahlaki bir tutum belirlemem gereken inek, domuz, tavuk gibi hayvanların alt sınırından daha  yukarıda olduğunu söylüyorum.

V: Anladım. Peki bunu nasıl biliyoruz? Böyle bir alt sınır olduğunu iddia ediyorsun fakat bu alt sınırın düşük olmadığını nasıl biliyorsun?

M: Söylediğim gibi, sezgiler aracılığıyla.

V: Sana en pratik gelen şeyi söylediğine ve bunu “sezgisel” olarak ilan etmediğine emin misin?

M: Evet, eminim.

V: Bunun hakkında pek düşünmedin.

M: Özür dilerim, biraz fazla ukalalaştım. Biraz düşünmeme müsaade et.  (birkaç saniye durur ve düşünür.) Tamam, dikkatli bir şekilde gözden geçirdim. Seni temin ederim ki tamamen kendi çıkarlarım tarafından yönlendirilmiyorum. Yalnızca içimde etini yemeyi sevdiğim hayvanların, ruhsal durumları olmadığına dair halis bir entelektüel tutum barınıyor.

V: Bu bana pek açık gelmedi.

M: Ahlaki olarak bizim olduğumuz kadar hassas olduğunu zannetmiyorum. Merak etme, eğer istemiyorsan seni et yemeye zorlamayacağız.

V: Açıklığa kavuşturmak için soruyorum: Hayvanların zekası bizden daha düşük olduğu için çektikleri acının kötü olmadığını mı söylüyorsun? Yoksa hala çektikleri acı önemli olsa bile, incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir fayda için bu kadar kötülüğün normal olduğunu mu düşünüyorsun?

M: Sanırım ilkini söylüyorum.

V: Onların acısı kötü değil yani?

M: İnsanların acısından daha az kötü.

V: Ne kadar az? Yarısı kadar falan mı?

M: Hayır, en az bin kat daha az kötü.

V: Yani zeki insanların hissettikleri, aptal hayvanların hissettiklerinden bin kat daha önemli öyle mi?

M: Evet.

V: Anladım. Eğer dediğin doğruysa bile endüstriyel hayvancılık yine de yanlış.

M: Neden?

V: Çünkü hayvanlara yaptığımız kötülük, sağladığımız yarardan bin kat daha büyük.

M: Onu nasıl çıkardın?

V: İnsanlar senede dünya çapında 56 milyar hayvanı katlediyor ve bu sayı sadece kara hayvanları, deniz hayvanlarını da eklersek sayı daha da yüksek.

M: 56 milyar… Evet ama dünyada beslenmesi gereken yedi buçuk milyar insan var.

V: Evet, yani yemek için öldürülen hayvan sayısı dünya nüfusundan 7 kat daha fazla.

M: Yani Dünya’da ortalama bir insan yaklaşık 7 kara hayvanı yiyor. Aslında bu sayı oldukça düşük görünüyor.

V: Zengin ülkelerde daha fazla. Mesela Amerikanlar için bu sayı 31.

M: Tamam bu fazla duruyor. Fakat senin şikayet ettiğin konu acı ve eziyet. Bu bize ne kadar eziyetin ortaya çıktığını söylemiyor.

V: Evet, eziyeti ölçmenin herhangi bir yolu olmadığı için hayvanlara yapılan zulmün miktarının da bir analizi yok. Fakat 56 milyar kara hayvanının neredeyse hepsi endüstriyel hayvan çiftliklerinde, senin konuşmaktan hoşlanmadığın uygulamaların uygulandığı yerlerde. Bu herhangi bir insanın hayatından daha kötü görünüyor eğer işkence koğuşunda vs. yaşamıyorsa.

M: Bunu kötü bir şeymiş gibi gösteriyorsun.

V: Eğer hayvanların ve insanların eşit derecede çıkarları olsaydı bu senede 56 milyar insanın işkenceye uğraması ve öldürülmesi anlamına gelirdi.

M: Bu oldukça gülünç. Açıkça insanlar ve hayvanlar eşit çıkarlara sahip değiller.

V: Emin misin? Bazı saygı duyulan ahlakçılar dediğinin zıttını düşünüyor.

M: Benim sezgilerim onlarınkinden daha kuvvetli. Onlar muhtemelen hayvan sevgileri yüzünden önyargıları olan yufka kalpli hayvan seviciler.

V: Onlar da senin ön yargılarının çıkarların yüzünden böyle olduğunu söyleyebilirler.

M: Evet fakat zaten onu reddettim, hatırladın mı? gözden geçirdim ve ön yargılı olmadığımı söyleyebildim. O zaman hayvan-yanlısı insanlar ön yargılı  olmak durumunda.

V: Hatırladım. Hayvanların çıkarları insanlarınkinden bin kat önemsiz diyordun.

M: Evet, bu doğru.

V: Evet o zaman senede yalnızca 56 milyar insana işkence edip öldürmek kadar kötü mü? Eğer öyleyse et endüstrisi yalnızca senede 56 milyon insana işkence edip öldürmek kadar kötü olmalı?

M: Ben bin mi dedim? Yani bir milyonu kast etmiştim. İnsan çıkarları bir milyon kere daha önemli.

V: Bir milyon kere daha önemli olduğunu nereden çıkardın?

M: Sezgiler. Biraz düşündüm ve doğru olduğu sonucuna vardım.

V: İkna etmek için numaraları rastgele seçmediğine emin misin? Yani şu anki eylemlerini haklı çıkarmak için ne gerekirse onu veriyorsun.

M: Evet, bekle. (birkaç saniyeliğine duraklar) Tamam, benim kısmımda hiçbir ön yargı fark edemedim.

V: Seninle bir deney yapalım. İki insanın baş ağrısı var, ikisi de eşit derecede ağır. Ve farz edelim ki iki baş ağrısının da acıdan başka bir yan etkisi yok. Senin elinde de yalnızca birine verebileceğin bölünemez bir ağrı kesici var.

M: Sanırım yazı-tura yapmalıyım.

V: Bekle, dahası da var. Biri, diğerinden daha akıllı. SAT testinde çok daha yüksek sonuçlar aldı. Farklı denklemleri çözme konusunda daha başarılı ve daha büyük bir kelime haznesi var. Doğru ya da yanlış; ağrı kesiciyi daha zeki olana mı verirdin, çünkü onun acısı daha ağır, çünkü o zeki?

M: Bu testin amacı ne göremiyorum.

V: Zekanın sezgisel olarak birinin acısının ne kadar kötü olduğunu nasıl etkilediğini tespit etmeye çalışıyorum.

M: Tabii ki bu konuda bir anlam ifade etmiyor. Hatırlarsan kritik bir zeka alt sınırı var. Eğer alttaysan çektiğin eziyet bir anlam ifade etmiyor ya da çok küçük bir önemi var. Eğer alt sınırı geçersen, çektiğin acı birden bir milyon kere daha etki ediyor. Nitelikli ve ayırt edilemez acıda bile. Fakat bir alt sınırı geçtikten sonra zekada daha fazla ilerleme hiçbir fark yaratmıyor. Herkes eşit derecede öneme sahip.

V: Bunların hepsi oldukça keyfi görünüyor. Neden doğru olsunlar ki?

M: Açıklamaya gerek yok. Bunlar ahlağın temelleri.

V: Yani tüm insanlar alt sınırın üstünde olduğuna göre, tüm insanlar eşit. Öyle mi?

M: Evet.

V: Diyelim ki bir grup genç, bir kedinin üzerine benzin döküp ateşe verdiler. Yalnızca zevk ve kedinin acı içinde kıvranışını izlemek için. Gülerek de bu işten keyif aldıklarını gösterdiler. Yani sana göre bu tamamen normal?

M: Sadistik zevkler her zaman kötüdür.

V: Eğer hayvanlara eziyet önem arz etmiyorsa, kedinin yanmasından zevk almanın ne önemi var ki? Ahlaki olarak nötr bir şeyden zevk almak değil mi bu? Tıpkı çimlerin uzamasını izlemek gibi.

M: Hayır, hayvanlara eziyet etmek birazcık daha kötü. Bu da zevk almayı yanlış yapmaya yetiyor bile.

V: Peki ya çocukların bu eylemi yapmak için ufak bir sebebi olsaydı? Diyelim ki bir mağarayı keşfetmek istiyorlar ve görmek için meşaleye ihtiyaçları var ve kediyi yakmak, hisleri olmayan bir varlığı bulmaktan daha kolay. O zaman kedi yakılmak için en doğru şey olmaz mı?

M: Biraz karmaşık geldi.

V: Kedilerin ineklerden farkı ne?

M: Yemek, mağara keşfetmekten çok daha önemli.

V: O zaman çocukların kediyi daha sonra yemek için yaktığını varsayalım, mağara keşfi için değil.

M: Bilmiyorum, hala karmaşık geliyor. Belki de kediler toplumumuzdaki yeri yüzünden fikirlerimi etkiliyordur. Belki de kediyi yakmak doğru olan şey.

V: Peki ya engelli insanlar? Bir keresinde engeli öyle büyük olan bir insanla tanıştım ki konuşamıyordu bile. Bana küçük bir yararı olacaksa ona işkence etmem bir sorun teşkil etmiyor mu?

M: Hayır, bu onun ailesini üzecektir.

V: Yani zeki olmayan bir varlığa bilinçli bir şekilde acı çektirme başka akıllı varlıkları üzeceği için mi yanlış?

M: Evet.

V: Endüstriyel hayvancılık beni çok üzüyor. Peki bu neden endüstriyel hayvancılığı yanlış yapmıyor?

M: Çünkü hayvanlar senin değil. Onlar çiftçinin. Yani üzülmen bir şey ifade etmiyor. Engelli bir insanın canını acıtamazsın, çünkü o ailesine ait.

V: Yani engelli birinin canını yalnızca ailesi yakabilir?

M: Hayır onlar da bunu yapamazlar.

V: Neden olmasın? Senin görüşüne göre bu da çiftçilerin hayvanlarına zarar vermesi gibi bir şey değil mi?

M: Evet ama engelli kişi bir insan ve hayvanlar değil.

V: Fakat biz insanları bu kadar özel yapan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Bana zeka olduğunu söyledin. Zekadan yoksun bir insan, özel değildir. Değil mi?

M: Hala bizimle aynı türdeler. Birinin acısının ne kadar ağır olduğunu anlamak istersen ait olduğu ırkın ortalamasına bakarsın. Eğer alt sınırın üstündeyse onların acısı gerçekten kötüdür. Eğer alt sınırın altındaysa, acıları pek bir anlam ifade etmez.

V: Benim acım neden başkalarının zekasına dayanıyor anlamıyorum.

M: Bu yalnızca etik bir ön kabul. Eğer bu ön kabulleri anlamada sıkıntı yaşıyorsan üzgünüm.

V:  Gelecekte bir sürü engelli insan doğsa ne olur? O kadar fazla doğdu ki senin sürekli konuştuğun alt sınırın bile altına düştü. Senin görüşüne göre onlara işkence etmek normal mi? Çünkü ben ortalama IQ’su düşük olan bir türe aitim.

M: Hayır çünkü burada iki prensip var. Bir: Yeterince yüksek IQ’ya sahip birine işkence etmek yanlıştır. İki: Ortalama IQ’su yeterince yüksek olan bir türe ait bir bireye işkence etmek yanlıştır. Fakat IQ’su alt sınırdan düşük olan canlıya ve ortalaması alt sınırdan düşük olan türlere işkence etmek kabul edilebilir. Bu ahlaki bir prensiptir.

V: Bunun tamamen doğru olduğundan emin misin?

M: Tamamen.

V: Bana bunun neden olduğunu açıklayamadığın halde mi?

M: Bana yeterince açık göründü.

V: Fakat bana yeterince açık görünmedi.

M: Ön yargılısın.

V: Peki, bundan ne kadar eminsin?

M: Yüzde yüz.

V: Yüzde yüz emin olabileceğini sanmıyorum.

M: Neden olmasın?

V:  Yüzde yüz emin olmak demek başka hiçbir şeyin seni aksine ikna edememesi ve öne sürülen karşıt argümanları tamamen reddetmen demek. Ayrıca bahsettiğin tartışmalı ahlaki iddialardan daha kesin bir şey olmadığı anlamına gelir. Diyelim ki Tanrı, Cennet’ten geldi veya hayvanlar hakkındaki ahlaki görüşlerinin yanlış olduğunu ya da önünde bir masa olduğunu düşünmenin bir yanlış olduğunu söyledi. (birlikte oturdukları masaya tıklatır) Hangisinin daha olası olduğunu düşünürsün?

M: Garip bir senaryo.

V: Biliyorum, yalnızca hipotetik. Fakat argüman için yalnızca olduğunu hayal et.

M: Benimle konuşan kişinin Tanrı olmadığına ve yalan söylediğine inanırdım.

V: Onun Tanrı olduğunu ve yalan söylemediğini kabul et.

M: Bunun mantığını göremiyorum.

V: Tamam, kesin noktaya geliyorum. Hayvanlar hakkındaki ahlaki düşüncelerin mi daha kesin yoksa önümüzdeki masa mı?

M: İyi, tamam. Önümdeki masadan daha eminim.

V: Yani ahlaki değerlendirmelerin tamamen doğru değil.

M: İyi, yalnızca yüzde doksan dokuz doğrular.

V: Yani hayvan hakları savunucularının yüzde birlik bir doğru olma ihtimali var.

M: Evet, ne fark eder? Yalnızca %1

V: Bu et yemeyi yanlış yapmak için yeterli.

M: Ne diyorsun? Eğer %1 şans bile varsa, bu senin haklı olduğunu mu gösterir?

V: Daha açık ifade edersek: Eğer %1 şans varsa, Peter Singer’ın hayvan hakları konusunda dedikleri doğru. O zaman ahlaken et yemeyi bırakmakla mükellefsin.

M: Bu nasıl olabiliyor?

V: Riskin ahlaki önemi ile akalı. Aşırı kötü bir şeyin, küçük bir topluluğun çıkarları doğrultusunda yapılmasının yanlış olduğu üzerine anlaşmıştık.

M: Fakat eylemlerinin ille de kötü sonuçlara yol açması gerekmez. Eylemlerin kötü bir şeye yol açabileceği için de yanlış olabilir. Örnek vermek gerekirse kimseye nişan almasam bile havaya ateş etmek yanlıştır.

V: Evet çünkü mermi yere düşerken birilerini vurabilir.

M: Fakat merminin birilerine isabet edeceği kesin değil.

V: Aynen, yani eylemin küçük bir topluluğun yararına çok kötü bir şeye sebep olma ihtimali yüksekse bu yanlıştır.

M: Evet fakat yalnızca kötü şeylere sebep olma ihtimali bir eylemi yanlış yapmaz. Yani, araba sürdüğümde her zaman birilerine çarpıp onları yaralama ihtimalim var. Fakat bu araba sürmeyi yanlış hale getirmez.

V: Ama alkollüyken araba kullanmak yanlıştır.

M: Evet.

V: Çünkü oldukça fazla risk yaratır.

M: Hayvanlar mevzusunda bu “riskin” fazla olduğunu zannetmiyorum.

V: Bir insanın altına gireceği riskin sonucunun ne kadar kötü olup olmayacağına bağlı olduğuna katılır mısın?

M: Nasıl yani?

V: Diyelim ki bodrum katında nükleer bomba tutmak istiyorum. Yine diyelim ki bombayı orada tuttuğum süre zarfı boyunca bombanın minicik bir patlama olasılığı olsun. Bu şans yolda giderken arabamla birini ezme ihtimalimden çok daha düşük. Fakat bana göre araba sürmek kabul edilebilirken bodrumumda nükleer bomba tutmak değil.

M: Katılıyorum, kimse şahsi bombalara sahip olmamalı.

V: Çünkü bombanın yaratacağı zarar bir trafik kazasından kat kat daha yüksek. Kaza yaparsam birini öldürebilirim fakat yanlışlıkla bombayı aktif edersem tüm şehri yok edeceğim. Yani nükleer bomba konusunda alınabilecek risk çok düşük.

M: Katılıyorum. Ayrıca araba kullanmak istemenin iyi nedenleri var, işe yetişmek istemen gibi.  Fakat bodrumunda nükleer bomba barındırmanın pek mantıklı bir sebebi olduğunu düşünmüyorum.

V: Bence de. Yani birinin kötü eylemler yapması şunlara dayanıyor; (i) eylemin etkisi ne kadar kötü olacak, (ii) kötü etkinin vuku bulması ne kadar olası, (iii) bunu yapmak için ne kadar kuvvetli bir sebebin var.

M: Kulağa doğru geliyor.

V: Şimdi, eğer Peter Singer doğruysa et endrüstisi senede 56 milyar insana işkence edip, öldürmek kadar kötü. Eğer böyle bir uygulama olsaydı, gerçekten çok kötü olurdu.

M: İyi ki Peter Singer haklı değil.

V: Eğer %1 haklı olma payı varsa, et endüstrisi senede 56 milyar insana %1 şansla işkence edip, öldürmek kadar yanlış. Ki bu da senede 560 milyon insanı öldürmek kadar yanlış yapar.

M: Kulağa çılgınca geliyor. 560 milyon?

V: 56 milyarın yüzde biri. %1 şansı 56 milyar insana zarar vermeye eş değer olan bir şey, 56 milyar insana zarar vermenin %1’i kadar kötüdür. Bu da demek oluyor ki; bu 560 milyon insana zarar vermek kadar kötü.

M: Fakat bir eylemin insanlara zarar vermeyeceği %99 kesin. O zaman bu hiçbir insana zarar vermemek kadar kötü olacaktır.

V: Pardon, başka bir şekilde anlatmama izin ver.  Senin bakış açına göre kötü bir sonuca yol açacak eylemden kaçınmanın bir sebebi yok. Bu sebebin kabul edilebilirliğe de (i) eylemin sonucunun kötü bir şeye yol açıp açmaması ve (ii) ortaya çıkacak kötü sonucun büyüklüğüne bağlı.  Yani eğer Peter Singer’in  %1’lik bir doğru olma ihtimali varsa et endüstrisini feshetmek için sahip olduğumuz sebepler senede 560 milyon insanın işkence edilmesine ve öldürülmesini reddetmemiz kadar kuvvetli.

M: Ya Singer’ın doğru olmasının hiçbir mümkünatı yoksa?

V: Tanrı yeryüzüne inse ve ya Singer haklı ya da masa yok dese…

M: İyi, tamam. Singer haklı olabilir fakat bu şans kesinlikle %1’in altında.

V: Ne kadar altında? Binde bir?  O zaman endüstriyel  hayvancılığı  reddetmek yalnızca senede 56 milyon insanın işkence görmesine ve acı çekmesine karşı çıkmamız kadar kuvvetli.

M: Yani, belki de ondan azdır. Belki de bu şans milyonda birdir.

V: Gerçekten öyle mi düşünüyorsun? Singer acı verici bir eylemin kötülüğünü yalnızca ne kadar acı verici olduğuyla ilgili olduğunu düşünüyor. Bu bana pek absürt gelmiyor. Diğer yandan senin et yemeyi meşru kılman için yaptığın savunmalar şunların kabul edilmesini gerekli kılıyor.

  1. Kötülüğün seviyesi acının nasıl hissedildiğinden çok zekaya dayanıyor.
  2. Acı, IQ ile eşdeğer bir şekilde artmıyor, bir alt sınırı geçtiğinde birden artıyor.
  3. Acının birden artışı on, yirmi, otuz veya kırk değil milyonlara kadar yükseliyor.
  4. Bundan sonra, acının kötülüğü IQ ile yükselmek yerine birden başka bir seviye haline geliyor.
  5. Bu alt sınır yenilebilecek her hayvanın üstündeyken normal düzeyde bir insanın altında kalıyor.
  6. Bazen bu acı kişinin IQ’suna değil de, ait olduğu türün ortalama IQ’suna göre alınıyor.
  7. Fakat bu sınırın belirlenmesinde önemli olan şey yalnızca türün zekası değil, daha çok bireylerin IQ’su ve türünün ortalama IQ’su. İşte bunlar sana göre bir bireyin acısının ne kadar kötü olduğunu gösteriyor.

Bu şeylerin neden doğru olması gerektiği ile ilgili hiçbir açıklaman yok veya bunları doğru yapan bir agümanın. Yalnızca şu an yaptığımız eylemleri savunmak için söylenmesi gereken şeyleri söylüyorsun. Bunların hepsini sezgilerden doğduğunu söylüyorsun fakat bunların hepsi bana oldukça keyfi görünmekle beraber hiç sezgisel gelmiyor. Bunların hepsinin bizi nasıl senin 99.9999% haklı olduğuna ve Peter Singer’in haksız olduğuna getirdiğini anlamak benim için oldukça zor.

M: Bana gerçekten zor anlar yaşatıyorsun. Fakat sana şunu sormama izin ver: Diyelim ki bir domuzu veya insanı öldürmek zorundasın. Bunu yazı turaya bırakabilir misin?

V: Neden kimseyi öldürmeden duramıyorum?

M: Araba kullanıyorsun ve frenin kırık.  Ya bir çocuğu ezeceksin ya da direksiyonu kırıp bir domuza çarpacaksın.

V: Domuza çarpardım.

M: Peki ya on domuz olsaydı?

V: Yine de domuzlara vururdum.

M: Ya yüz domuz olsaydı?

V: Bununla nereye varmaya çalıştığını anlamıyorum.

M: Sonunda insanların hayvanlardan daha değerli olduğunu kabul ettin.

V: Yani insan hayatının hayvanların hayatından daha değerli olduğunu kastediyorsun.

M: Benim dediğim de bu değil mi?

V: Sadece emin olmaya çalışıyordum. Bu dediklerin hayvanlara işkence etmeyi nasıl normal yapıyor?

M: İnsanların zevkleri ve acıları hayvanların acılarından ve zevklerinden daha önemli. Az önce sen de bunu kabul ettin.

V: Hayır buna katılmıyorum. Bence acının ne kadar ağır olduğu daha önemli. Bu yüzden ne kadar acılı bir deneyimse o kadar daha kötü hissettiriyor. Ne kadar büyük kelime haznenin olması, ne kadar hızlı denklem çözmen veya bunlar gibi şeylerin nasıl hissedeceğin ile bir alakası yok.

M: O zaman insan hayatının hayvan hayatından daha değerli olmasını nasıl açıklayacaksın?

V: Bence ikisinin de oldukça karmaşık değerleri var. Hayatta iyi ve kötü bellidir; haz veya acı ya da zevk veya eziyet.

M: Bu doğru fakat hayatımızda yapacak çok daha fazla şeyimiz var.

V: Evet bu “karmaşık” ahlaki değerler, soyut gerçekleri anlama, arkadaşlık, büyük başarılar gibi şeyleri de kapsıyor.

M: Evet, senin de bildiğin gibi böyle sofistike niteliklere yalnızca insanlar sahip.

V: İşte tipik bir insanı tipik bir hayvandan daha değerli yapan şeyler bunlar.

M: Bunda anlaştığımıza çok sevindim. İşte bu yüzden hayvanları yememizin bir mahsuru yok!

V: Öh! Elbette ki öyle olmayacak.

M: Neden olmasın?

V: Çünkü bu sofistike niteliklerin hiçbiri birer dayanak değil. Hayatta kalmak için endüstriyel hayvan çiftliklerinden et almak zorunda değilsin. Eğer böyle olsaydı sana katılırdım. Ayrıca bu sofistike niteliklere sahip olmak için et almak zorunda da değilsin. Bunu yalnızca zevk için yapıyorsun.

M: Ama insanların zevk ve acıları hayvanların zevk ve acılarından çok daha önemli.

V: Neden böyle olduğunu anlamıyorum?

M: Çünkü insanlar hayvanlardan daha karmaşık bir zevk algısına sahip. Aynısı hayvanların sahip olamayacağı fakat senin de az önce bahsettiğin sofistike nitelikler için de geçerli.

V: Elbette daha karmaşık türden zevklere sahip. Fakat bunun konumuzla alakası yok çünkü konuştuklarımızın hiçbiri bu değil. Şu an hayvan cesedinden zevk almayı konuşuyoruz ve bu zevk endüstriyel hayvan çiftliklerindeki eziyeti kompanse etmiyor. Başka türlerde zevklere sahip olmamazın konuyla alakası yok..

M: Kafamı allak bullak ettin. Eve gidip bunları gözden geçirmem gerek.

M ve V, yemeklerini bitirip oturdukları yeri temizlerler.

V: Tamam. Haftaya devam ediyor muyuz?

M: Tabi, o zaman görüşürüz.

V: Haftaya bu saatte ve burada?

M: Dediklerinden sonra sanırım bir hamburger buluşması teklif edemeyeceğim. Haftaya yine burada buluşalım.

İkinci Gün: Et tüketmenin diğer savunuları

V: Geçen hafta konuştuklarımızı düşündün mü?

M: Evet, bakalım seni doğru anlamış mıyım?

V: Devam et.

M: Yani endüstriyel hayvancılık 56 milyar hayvana onları öldürmeden önce büyük miktarda acı çektiriyor, eziyet ediyor. Peter Singer hayvanlar ve insanların çektiği acıların eşit olduğunu düşünüyor. Eğer Peter Singer haklıysa endüstriyel çiftlikler, yılda 56 milyar insana eziyet eden bir kurum gibi.  Eğer %1 bile doğruluk payı varsa bu yılda 560 milyon insanı öldüren bir kuruma benziyor. Veya hayvanların çektiği eziyet insanların çektiğinin %1’i kadar bile önemliyse yine endüstriyel hayvancılık, yılda 560 milyonu öldüren bir kurum gibi.

V: Doğru ve eğer hayvanların gördüğü eziyet %1 şansla bir insanın göreceği eziyetin %1’i kadar önemli olsa bu senede 5.6 milyon insanın işkence görmesine denk geliyor ki bu da korkunç bir şey. Ve elimizde insan çıkarlarının hayvan çıkarlarından daha değerli olduğuna dair kesin bir veri yokken, hayvanların çektiği eziyetin %1 şansla insanların çektiği eziyetin %1’ine denk gelebileceğini söylemek oldukça zor oluyor.

Yaşam hakkı yalnızca insanlara mı aittir?

M: Benim argümanım insanların hayvanlardan daha zeki olduğu ve düşük zekalı canlılarda acının daha önemsiz olduğuydu.

V: Fakat bunun neden doğru olması gerektiğine dair herhangi bir açıklama getiremedin. Bu yüzden kesinlikle haklı olduğunu söylemek zor.

M: (iç çekerek) Tamam. Diyelim ki endüstriyel çiftlikler yanlış.

V: Yani kaldırılmalarını onaylıyorsun?

M: Evet fakat bu et yemeyi yanlış yapmaz.

V: Neden yapmasın?

M: Et bu kadar zulüm olmadan insancıl bir şekilde de üretilebilir. Bu yüzden ahlaken uygun olan bir et endüstrisi kurulabilir. Bu durumda da üretilen eti yemek uygun olacaktır.

V: Sorunun ne olduğunu hatırla. Et yemenin yanlış olduğundan bahsettiğimde içinde bulunduğumuz koşullar çerçevesinde yanlış olduğunu söylemiştim. Bazı hipotetik koşullarda et yemenin doğru olmasının bir önemi yok.

M: Peki, tamam fakat endüstriyel hayvancılığın yanlış olması benim et almamı yanlış bir şey yapmaz.

V: Yediğimiz etin çoğunun endüstriyel hayvan çiftliklerinden geldiğini biliyorsun değil mi?

M: Evet biliyorum fakat orada insanlık dışı ve zalim uygulamaların yapılması benim sorunum değil. Hayvanların çektiği acıya direkt olarak ben sebep olmuyorum. Çiftliklerde çalışan işçiler sebep oluyor. Onların kötü davranışları yüzünden neden ben suçlu hissedeyim ki?

V:  Çünkü yaptıkları şeye para ödüyorsun.

M: Ne olmuş yani?

V: Genellikle bir şey yanlışsa, o şeye para ödemek de yanlıştır. Örnek vermek gerekirse adam öldürmek yanlıştır, bu yüzden kiralık katil tutmak da yanlıştır. Tetiği sen çekmediğin için suçlanamayacağını söyleyemezsin.

M: Fakat bu tamamen farklı. Bu konuda suikastçiye direkt olarak cinayet işleme emirini veriyorsun. Ben fabrikalara hayvanlara eziyet edin demiyorum ve onlar da bunu yapmak zorunda değiller. Onlar kendi insiyatifleri altında bu yönde uygulamalar yapmaya karar vermişler.

V: Tamam o zaman başka bir örnek. Killian adlı, katil olan bir arkadaşın var. Bir gün Killian’a sana yeni bir araba alması için $20.000 teklif ediyorsun. Killian bu işi tamamen ahlaki davranışlara uygun olarak halledebilir. Fakat biliyorsun ki o bunu birini öldürüp, arabasını çalarak yapacak. Bunu biliyorsun çünkü geçmişte de Killian, senin ondan istediğin şeyleri hep bu yöntemle halletti. Ona direkt olarak cinayet işle demiyorsun, o işleri bu yönde hallediyor. Sonunda Killian’a arabayı almasını söylüyorsun; Killian birini öldürüyor, arabasını alıyor, sana veriyor ve sen de $20.000’ı ona veriyorsun. Bu hikayede ahlaken doğru davrandın mı?

M: Bu hikaye pek hoşuma gitmedi çünkü ben asla böyle davranmam

V: Elbette davranmazsın fakat neden davranmayacağını anlayalım.

M: Çünkü ne cinayeti ne de hırsızlığı destekliyorum.

V: Duyduğuma sevindim. Çünkü bunları yapmak yanlış olur değil mi?

M: Evet.

V:  İşte bu aynen endüstriyel çiftliklerde üretilmiş etleri almak gibi. Aşırı zalim eylemlere başvurmayacağını söyledin fakat o çiftliklerde hayvanlara nasıl davranıldığını biliyorsun ve yine de onlara para veriyorsun.

M: Evet fakat senin hikayende cinayet işlenmemiş ve eğer ben parayı verirsem işlenecek. Et alma konusunda ise hayvana zaten işkence edilmiş ve öldürülmüş.

V: Doğru, eğer uygun görürsen örneği şöyle değiştirelim: Killian’ın bir işi olduğunu varsayalım. İnsanları öldürüyor, arabalarını çalıyor ve satıyor. Arabalarının hepsi bu yöntemle gelmiş. Sen de Killian’a araba almak için gidiyorsun. Sahibi çoktan öldürülmüş ve çalınmış bir arabayı satın alıyorsun. Bu durumda Killian’dan araba almak uygun mu?

M: Sanırım uygun değil fakat bu et almaktan farklı bir mesele.

V: Nasıl farklı?

M: Killian tek kişi ve küçük bir işletmeye sahip. Killian’dan araba aldığında onda yeniden öldürüp çalma isteği uyandıracak ki böylece stoklarını taze tutsun.

V: Evet; insanlar et aldığında talep artıyor ve endüstriyel hayvancılar da stoklarını taze tutmak için daha fazla insan öldürüyor.

M: Fakat et endüstrisi öyle geniş ki bunun bir fark yaratacağını zannetmiyorum. Bir insanın et tüketmeyi bırakmasına tepki vereceklerini sanmıyorum.

V: Eğer bir milyon insan et tüketmeyi bıraksa tepki verirler miydi?

M: Kesinlikle et üretimini azaltırlardı.

V: Peki ya bin insan et tüketmeyi bıraksa? O zaman da üretimi azaltırlar mıydı?

M: Muhtemelen.

V: Sence et endüstrisinin et üretmeyi azaltmasını gerektirecek minimum insan sayısı kaç?

M: Bilmiyorum.

V: Argüman için bir tahmin yap. Yanlış bilip bilmemen önemli değil.

M: (omzunu silkerek) Pekala. Belki yüz insan et yemeyi bıraksa, endüstri üretimini azaltacaktır. Fakat yüz insana et yemeyi bıraktıramam.

V: Tamam. Eğer endüstri 100 insanın et yemeyi bırakmasına tepki verse muhtemelen 100 kişilik bir et stoğu azaltırlar değil mi?

M: Muhtemelen öyle olur.

V: Fakat bildiğin gibi vejetaryenizmin ahlaki tarafları üzerinde düşünen yalnızca sen ve ben değiliz. Toplumdaki başka insanlar da ahlaki sebepler yüzünden et yemeyi bırakıyor. Şu anki hipotezimizde et yemeyi bırakan her 100 kişi yüzünden et endüstrisi 100 kişi tarafından tüketilebilecek bir üretim azaltmasına gidiyor.

M: Tamam.

V: Bu da demektir ki üretimde bir azalmaya sebep oluyorsun. Eğer 99 insan üretim yolları hakkında düşünüp et yemeyi bıraktıysa demek ki sen de yüzüncü olacaksın.  Böylece endüstriyi 100 kişi eşiğine iteceksin ve yine üretimlerinde azaltmaya götüreceksin.

M: Doğru fakat pek olası durmuyor.

V: Öyle, yalnızca %1 olası görünüyor. Fakat gerçekleşirse bir kişinin tükettiği et miktarını 100 katı kadar düşürecek. Yani buna değer.

M: Fakat sanırım bu mantık yalnızca benim yaptığım bir tahmin üzerine kurulu. Et endüstrisinin tepki vermesi gereken sayıyı ben 100 olarak belirledim.

V: Doğru. Fakat benzer bir mantık yürütme hangi sayıyı verirsen ver oturacaktı.  Eğer “100” yerine “86” deseydin endüstrinin tepki verme olasılığının 1/86 oranında olduğunu söyleyecektim. Bu durumda et üretimini azaltacak insan sayısı 86 olacaktı. Hala et yemeyi bırakmaya değer bir sayı.

M: Anlıyorum. Fakat hala vejetaryenlerın et üretimini azaltacak spesifik, doğru bir sayısı olduğunu varsayıyorsun.

V: Doğru değil mi?

M: Olduğunu pek zannetmiyorum.

V: Yani diyorsun ki ne kadar insan et yemeyi bırakırsa bıraksın et üretimi azalmaz?

M: Hayır fakat bunu sağlayacak kesin bir rakam olduğunu zannetmiyorum.

V: Eğer bir milyon insan birbiri ardına et yemeyi bıraksaydı, o zaman et endüstrisi bir noktada üretimi azaltırdı değil mi?

M: Büyük olasılıkla.

V: Nerede gerçekleşirse gerçekleşsin kesin bir sayı var o zaman. Bunu yapmadan et tüketimini azaltmanın bir mümkünatı yok.

M: Evet belki düzenli olarak birileri et yemeyi bıraksa üretimi azaltma ihtimalleri var. Fakat bunu önceden kestirmenin bir yolu yok.

V: Belki de ama bu hala benim argümanımı bitirmiyor. Üretimi azaltacaklarının bir şansı olduğu sürece et almak için bir sebebin var çünkü üretimde azalmayı tetikleyebilirsin.

M: Peki bir sürü insan et yemeyi bıraktı diyelim, et endüstrisi üretimi azaltmak yerine fiyatlarda azalmaya gitti ki  böylece mevcut et yiyenlere ürettikleri eti satabilsinler.

V: Ekonomik olarak önemli bir noktaya değindin fakat fazla basitleştirdin. Ekonomide eğer bir ürüne talep azalırsa üretici hem fiyatı hem de üretimi azaltır. Yani insanlar et yemeyi bırakırsa hem üretimi hem de fiyatları azaltacaklardır.

M: Tamam ama ucuz fiyatlarla et tüketen insanlar tüketimlerini daha fazla artıracaklardır. Bu da benim fedakarlığımın etkisini azaltacak. Vejetaryen bir beslenme düzenine girmeden önce, fedakarlığımın et endüstrisinde nasıl bir etkiye yol açacağını bilmek isterim.

V: Ziraat ekonomistleri bunu zaten incelediler.  ABD’de etin market fiyatları hakkında deneysel çalışmalar yaptılar. Ortalama olarak et  ödemeni bir pound azaltırsan, üreticiler üretimlerini dana eti için 0.68 pound, tavuk için 0.76 pound, domuz için 0.74 pound azaltacaklar.

M: Bir saniye, yani diyorsun ki endüstri talepteki her bir pound değişime tepki mi veriyor? Yani senede bir insana?

V: Hayır her zaman tepki vermiyorlar. Ben ortalama olarak yaratacağı etkiyi söylüyorum. Ortalama olduğu için de günlük, aylık, ya da senelik olması fark etmiyor.

M: Tamam fakat senin argümanın insanların vejetaryen olmasının et endüstrisini zorladığını iddia ediyor. Benim duyduğuma göre son yıllarda et tüketimi arttı. Seni ikna etmek için uydurmuyorum fakat yeni et tüketicileri markete et tüketmeyi bırakan insanlardan daha hızlı giriyorlar.

V: Doğru fakat hepsi tersi için de geçerli.

M: Tersi için de geçerli derken neyi kast ediyorsun?

V: Yani talepteki düşüş üretimde düşüşe sebep oluyor, talepte artış üretimde artışa sebep oluyor. Yani atıfta bulunduğum ekonomisyenlere göre, eğer bir poundluk et alırsan bu ortalama olarak üretimleri dana etinde 0.68 pound, tavukta 0.76 pound, domuzda 0.74 pound artırmalarına sebep olacak. Eğer et üretimi yükselişteyse et yemeyi bırakarak en azından yükselme oranını durduruyorsun. Eğer düşüşteyse, düşüş oranını artırıyorsun.

M: Bir saniye. Eğer et endüstrisi üretimi azaltırsa hayvanlar için daha iyi olmayacak, yalnızca onlardan daha az olacak. Kötü koşullarda yaşamak, hiç yaşamamaktan daha iyidir. Yani gelecekteki hayvanlara şimdiki hayvanları yiyerek iyilik yapıyoruz!

V: Bu argümanın insanlara uyarlansa kabul eder miydin? Ya belirli kesimden insanlar yalnızca köle olarak beslenseydi? O zaman da eğer kölelik olmasaydı bu insanlar olmazdı diyebilir miydin? Bu köleliği uygun yapar mı?

M: Elbette yapmaz. Çünkü insanlar hayvanlardan daha çok haklara sahipler. Eğer bir insan var olduysa onun haklarına saygı göstermelisin. Onun var olmasını sağlayan sebep her ne olursa olsun. Fakat hayvan haklarına saygı göstermek zorunda değilsin.

V: Neden hayvanlar haklara sahip olmasınlar?

M: Bilmiyorum, bunun temellerini henüz oturtamadım.

V: Fark etmez. Endüstriyel  hayvan çiftliklerinde yaşamak, yaşamamaktan çok daha kötü. Binlerce canı düpedüz sefil bir hayata çevirmemek çok daha iyi olurdu.

M: Gerçekten mi? Neden bunun hiç yaşamamaktan bile kötü olduğunu düşünüyorsun?

V: Endüstriyel hayvan çiftliklerindeki koşulları tekrardan anlatabilirim fakat sanırım kendi gözlerinle görmen gerek. Endüstriyel hayvan çiftliklerinin videolarını izle, sonra bana hak vereceksin.

M: Tamam fakat bunların hepsi faydacı varsayımlar değil mi? Yani ahlaken doğru olan eylemin en çok zevk getirecek veya en az acı getirecek eylem olduğunu, eylemlerin iyiliğini veya kötülüğünü oluşabilecek muhtemel sonuçlara dayandırıyorsun.

V: Hayır faydacı varsayımlar yapmıyorum. Senin faydacı varsayımlar yaptığını düşünmüştüm.

M: Ben mi? Nasıl?

V: Ahlaki olmayan bir endüstrinin müşterisi olmanın uygun olduğu argümanını sunan sendin, bunu yaparak da ahlaki olmayan eylemlerini artırmalarına sebep olmadığını söylüyordun. Bu faydacıların kuracağı tarzda bir söylem. Benim görüşüm bu değil.

M: Senin görüşün ne olabilir o zaman?

V: Benim görüşüm ahlaki olarak aşırı yanlış bir endüstrisinin müşterisi olmamak olabilir. Senin buna sebep olup olmaman önemli değil veya eylemin çoktan bitmiş olması da. Önemli olan senin bunun için para ödüyor olman.

M: Eğer ahlaksız davranışa katkısı yoksa, bunun nesi yanlış olabilir?

V: İki şekilde yanlış: bir, vicdansız bir şekilde yanlış bir uygulamayı ödüllendiriyorsun.  Bunu yapmalarına katkıda bulunuyorsun böylece ahlaksız davranışları ödüllendirmiş oluyorsun.

M: Fakat bu her zaman doğru. Pek çok ahlaken doğru olmayan davranış yarar sağlıyor.

V: Fakat senin bakış açına göre toplumdaki yerinden sen sorumlusun. Haksızlıkları düzeltmek senin görevin değil fakat yine de onların bir parçası olmak zorunda değilsin. Yine de ahlaksızlık yarar sağlasın veya sağlamasın senin görevin suça ortak olmamak. Büyük yanlışların vebalinin senin üstüne kalması için bu kadar hevesli olmamalısın. *

M: Hayvanlara benim için işkence yapıldığından ve öldürüldüğünden emin değilim. Sonuçta çiftlikte çalışanlar benim hakkımda özel bir bilgiye sahip değiller.

V: Et tüketen insanlar için yapıldı, sende bu sınıfın bir parçasısın yani senin için ve diğer et tüketen insanlar için yapıldı.

M: Fakat biz ne yaparsak yapalım bir suç işlenecekse,  o zaman bundan elde edebileceğimiz maksimum verimi almaya çalışmamalı mıyız?

V: Bunu başka bağlamlarda düşüneceğini pek zannetmiyorum. Diyelim ki Nazi Almanyası’nda yaşıyorsun. Biri sana Yahudiler’i gaz odasına götürmen gereken bir iş teklif ediyor ve şu anki işinden biraz daha fazla ödeme alıyorsun, eğer işi reddedersen yerine başka birini işe alacaklar. İşi kabul eder miydin?

M: Hayır, fakat…

V: Zaten bu yanlış illa yapılacak, neden kişisel olarak bundan yararlanmayasın ki?

M: Bu biraz karmaşık göründü.

V: Vardığım sonuç bu.

M: O zaman faydacılık karşıtı bir ahlaki tutum varsayıyorsun.

V: Hayır, et yemenin her durumda yanlış olduğunu söylemiyorum. Makul herhangi bir ahlaki bakış açısına göre iyi bir sebebin olmadan başkalarına ağır acılar çektirmenin, eziyet etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden endüstriyel hayvancılık yanlış. Eğer sen bir faydacı isen, et yemeyi bırakman gerekir çünkü bunu yaparak endüstriyel hayvan çiftliklerinde acı çeken hayvanların sayısını azaltmış olursun. Eğer faydacı değilsen yine de et yemeyi bırakman gerekir çünkü ahlaki olmayan durumun parçası olmak istemezsin.

M: Peki, tamam. Fakat bütün bunların kaynağı, iddiaya göre çiftlik hayvanlarının çektiği acılar. Peki insan olmayan  hayvanların acı çektiğine nasıl kesin olarak emin olabiliyoruz?

V: Harici dünyada hiçbir şeyden %100 emin olamazsın. Yani senin acı çektiğinden %100 emin olamam. Belki de akılsız bir otomatsın. Bu benim sana işkence etmemi meşru mu kılar?

M: Hayır bu doğru olmayacaktır.

V: Bu da gösteriyor ki eylemimin acıya sebep olduğundan %100 emin olmam gerekmiyor. Eğer acıyı hissettiğine dair yüksek bir ihtimal varsa, sana işkence etmemeliyim.

M: Tamam, o zaman neden hayvanların acıyı hissetme ihtimali yüksek?

V: Bir, acıyı hissediyor gibi davranıyorlar. Bazen çığlık atıyorlar ve kaçmaya çalışıyorlar. Bunu senin kaçmak isteyeceğin, çığlık atmak isteyeceğin durumlarda vs. yapıyorlar mesela biri senin vücut parçalarından birini kestiğinde. İki, hayvanlar senin acını anlatmana sebep olan fizyolojik yapının aynısına sahip. Vücutlarındaki acı sensörleri beyindeki aynı noktalara bağlı. Bu yüzden hiçbir hayvan bilimci bazı hayvanların acı çekip çekmediğini sorgulamaz.

M: Peki, acıyı hissediyorlar. Fakat hayvanlar birbirlerini yiyorlar, biz neden onları yemeyelim?

V:  Yani hayvanların yaptığı her şeyi yapmak sana ahlaken uygun mu geliyor?

M: Aslında hayır. Bir hayvanın bir insanı öldürmesi, insanları öldürmenin  uygun olacağı anlamına gelmiyor. Hayvanlar, bizim tarafımızdan yenmekten şikayetçi olamazlar çünkü birbirlerini yiyorlar.

V: Bildiğin üzere insanlar bazen birbirlerini öldürüyorlar. Bunu da şu mantıkla kabul eder miydin: “insanlar öldürülmekten şikayetçi olamazlar, çünkü bazen birbirlerini öldürüyorlar.”

M: Belki de birilerini öldüren insanlar, onları öldürmemizden şikayetçi olamazlar. Cinayet suçlularını infaz etmeliyiz. Elbette insanları birileri öldürülüyor diye öylece öldüremeyiz.

V: Yani bu mantıkla başka hayvanları öldüren hayvanlar öldürülebilir? Yani hayvanlar için bir idam sistemi?

M: Aynen.

V: Fakat çiftliklerdeki tavuklar, domuzlar, inekler birbirlerini yemiyorlar ve diğer hayvanları öldürmüyorlar.

M: Tavuklar böcekleri ve kurtları yiyor.

V: Tamam, tavuklar diğer türleri yiyor, tavukları öldürebiliriz. Fakat insanlar da başka türleri öldürüyor, yani insanları öldürmek uygun mu?

M: Bu çok saçma.

V: Sadece senin mantığına göre konuşuyorum.

M: Tamam o zaman senin argümanını takip edelim. Diyorsun ki hayvanları öldürmek yanlış. O zaman hayvanların diğer hayvanları yemesi de yanlış olmamalı mı?

V: Bilmem, sen ne düşünüyorsun?

M: Bence doğru değil çünkü hayvanların birbirlerini yemesi doğal.

V: Bir aslanın ahlaki değerleri olduğunu düşünüyor musun?

M: “Ahlaki değerler” ile neyi kastediyorsun?

V: Özgür iradeleri var mı? Ve davranışlarını ahlaki prensiplere göre düzenleyebiliyorlar mı?

M: İkisine de cevabım hayır. Hayvanlar iç güdülerine göre hareket eder.

V: O zaman aslan için hiçbir şey doğru ya da yanlış değil.

M: Yani diyorsun ki ahlak sadece özgür iradesi olan ve davranışlarına ahlaki ilkelere göre düzenleyen şeyler için mi?

V: Katılmıyor musun buna? Uçakta ağlayan bir bebeği, bir şehri yok eden kasırgayı, bir ceylanı yiyen aslanı suçlamazsın. Çünkü hiçbiri davranışlarını ahlaki temellere göre düzenleyemiyor.

M: O zaman aynı davranışlar nasıl oluyor da bizim için yanlış oluyor?

V: Özgür iradeye sahibiz ve davranışlarımızı ahlaki temellere göre düzenleyebiliyoruz.

M: Bu hiç adil değil. Aslanlar istediğini yapabiliyor ama biz kendimizi sınırlamak zorundayız?

V: Ahlağın doğası bu.

M: Tamam, aslanlar kendilerini sınırlayamazlar. Fakat sence biz aslanları geyik yemekten alıkoymalı mıyız?

V: Eğer tüm aslanları öldürmeden bunun bir yolunu bulabileceksek, gözden geçirmeliyiz. Ama ben kendimizi hayvanları öldürmekten alıkoyacak ve bizi öldürmeyecek bir yol biliyorum. Yalnızca bitki yiyebiliriz.

M: Fakat eğer hayvanların ahlaki yargıları yoksa, o zaman ahlaken hakları olmaması da gerekmez mi? Bazı konservatif ahlakçılardan haklara sahip olması için belirli koşullara sahip olması gerektiğini duydum.

V: Vejetaryenlikteki tutumum “haklara” dayanmıyor. Hatırlarsan haklar, faydacılıkla tam bir uyum içinde. Ben yalnızca küçük sebepler için büyük acılara sebep olunmaması gerektiğini iddia ediyorum.

M: Başka bir şekilde ifade edeyim. Eğer bir canlının yanlış yapması imkansız ise o zaman o canlıya yanlış yapılması da imkansızdır.

V: Bunu sana ne düşündürdü?

M: Ahlak yalnızca ahlakı anlayabilenleri korur.

V: Tekrar soruyorum, bunu sana ne düşündürdü?

M: Söylediğimde kulağa doğru geldi.

V: Sana birkaç örnek vereyim. Diyorsun ki ahlak yalnızca ahlakı anlayabilenleri korur. Bebekler ahlakı anlayamıyor, yani senin mantığına göre ahlak bebekleri korumuyor. Yani bebeklere işkence yapmak gayet uygun.

M: Bu çok korkunç

V: Başka bir örnek: Diyelim ki ahlakı anlayamayan bir yetişkin var, zihinsel engelli bir birey gibi. Ona işkence edebilir miyiz?

M: Hayır.

V: Veya bir psikopat, yine ahlakı anlayamıyor. Ona işkence edebilir miyiz?

M: Eğer suça karışıyorsa hapise tıkmalıyız.

V: Konuyu değiştirme, hapise girmesini sormuyorum. İşkence edebilir miyizi soruyorum ve bunu suça karıştığı için değil ahlakı anlayamadığı için soruyorum.

M: Hayır, bu da yanlış olacaktır.

V: O zaman ahlakın, ahlakı anlayanları koruduğu doğru değil. Ahlak yeni doğmuşları, engelli insanları ve psikopatları da sebepsiz acıdan ve eziyetten koruyor. Neden hayvanları korumasın?

M: Belki de ahlak toplumun oluşturduğu bir şeydir bu yüzden de sadece toplumumuzun fertlerini koruyordur. Engelli birey, bebek ve psikopat kısıtlı anlayışlarına rağmen toplumuzun fertleri.

V: Yani başka bir toplumdan biriyle tanışsan, ona işkence edip öldürebilirsin?

M: Hayır çünkü toplumumuza katılabilirler.

V: Peki eğer toplumumuzun onları hiçbir zaman dahil etmeyecek kuralları varsa? O zaman onlara işkence edebilir miyiz?

M: Hayır çünkü uygulamalarımızı değiştirirsek toplumumuzun bir parçası olabilir.

V: Tamam. Yani başka bir toplumdan zihinsel engelli bir birey korunuyor çünkü bizim toplumumuz onu kendi bireyi olarak kabul edebilir?

M: Sanırım öyle.

V: O zaman neden hayvanlar da toplumumuzun bir parçası olarak alınıp korunmasın?

M: Hayvanlar hiçbir zaman toplumumuzun gerçek bir üyesi olmadı, hatta öyleymiş gibi davrandığımızda bile.

V: Neden olmasın?

M: Sosyal kuralları anlamıyorlar, halk ile dayanışma halinde değiller ve bu tarz sebeplerden ötürü.

V: Tamam. Aynısı ağır engelli insanlar için de geçerli. O zaman onlara işkence edebiliriz değil mi?

M: Hayır fakat… et yemek doğal bir şey! İnsanlar bunu tarih boyunca yaptı. Hatta et çiğnemek için dişlerimiz bile evrimleşti, görüyorsun değil mi? (köpek dişlerini gösterir) Fakat engelli insanları yemek doğal değil.

Acıdan kaçınma hakkı yalnızca insanlara mı aittir?

V: Büyük bir doğallık hayranısın değil mi?

M: Elbette, bazen. Bazen doğayı takip ederim.

V: Yemekten zevk aldığın sosisli sandviçlerin içine ne kadar doğal olmayan şeyler kattıklarını biliyor musun?

M: Belki de sosisli sandviç yemeyi bırakmalıyım fakat diğer et ürünleri daha doğal.

V: “Doğal” derken neyi kast ediyorsun?

M: Bildiğin üzere et yemek içgüdüsel bir şey. Bunu yapmak üzere evrimleştik. Bu atalarımızın her zaman yaptığı bir şey.

V: Atalarımız endüstriyel hayvan çiftliklernii yönetmiyorlardı.

M: Evet fakat et yediler ve bizim bugün makul bir fiyata et ihtiyacımızı karşılamak için endüstriyel hayvan çiftliklerine ihtiyacımız var.

V: Atalarımız eminim ki senin desteklemeyeceğin başka şeyler de yaptılar. Kölelik, toprak savaşları, kadınlara baskı, işkence…

M: Tamam atalarımız hakkındaki kısmı boş ver fakat içgüdülerimizi takip etmek hala doğal ve biz bunu yapmak için evrildik.

V: Doğal olan her şeyin doğru olduğunu mu düşünüyorsun?

M: İyi olan her şey iyi deği…

V: En azından uygunlar mı? Doğal olan her şey uygun mudur?

M: Elbette.

V: Biliyorsun, kanser doğaldır. Aynı zamanda depremler, kasırgalar da vs. de…

M: Evet onlar kötü fakat ben davranışlardan bahsediyorum. Doğal davranışlar gayet uygundur.

V: Bence savaş da doğal bir şey.

M: Savaş nasıl doğal olabilir?

V:  İnsanlar tarih boyunca savaştılar. Bu savaşın insanlar için doğal olduğunu kanıtı değil mi? Et yemenin doğal olduğu gibi? İlkel kabileler bizden çok daha fazla savaşıyorlar. İnsanların ele geçirmek ve yönetmek gibi içgüdüleri var gibi görünüyor.

M: Savaşın nasıl içgüdüsel olarak evrimleştiğini anlamadım. Savaş yıkıcıdır.

V: Bir teoriye göre ilkel kabilelerdeki erkek komşu kabileye saldırıp, erkeklerini kaçırıp kadınlarına da tecavüz edermiş. Evrimsel geçmişimizde bu tarz eylemleri yapan ve başaran erkekler, evlerinde barışçıl şekilde oturan erkeklerden daha fazla dişi dölleme eğilimindeymiş. Böylece onların agresif tavırları genler yoluyla aktarılmış. İşte savaş içgüdüsel olarak böyle evrimleşmiş.

M: Buna inanmak istediğimden emin değilim. Çok pis ve kinik bir teori.

V: Evet öyle fakat savaşın olası bir açıklaması değil mi?

M: Evet, sanırım muhtemel.

V: Şimdi soruma geliyorum. Eğer bu teori doğruysa savaş iyi bir şey mi?

M: Savaşın kötü bir şey olduğuna oldukça eminim.

V: Fakat anlattığım teori doğruysa savaş doğal bir şey. O zaman doğru olmak zorunda değil mi?

M: Sanırım doğal olan her şey iyi olmak zorunda değil. Fakat hala bana insanlar, insan olmayan canlılara göre daha üstün geliyor.

V: Üstün? Yine zeka konusuna mı geliyorsun?

M: İşin bir parçası. Açıkça diğer hayvanlardan daha zekiyiz. Fakat daha önemlisi; insanların özgür iradeye sahip olduğunu ve hayvanların sahip olmadığını söyledin.

V: Evet, bu yüzden anlama ve davranışlarımızı kontrol etmek bakımından daha üstünüz.

M: Bunlar çok önemli gözüküyor.

V: Önemliler fakat bunlar küçük sebepler için büyük acılar çektirmeyi, eziyet etmeyi doğru yapmıyor. Sorumuz hayvanların mı insanların mı daha iyi olduğu değil. Soru şu: Biri, kendi küçük çıkarları uğruna başkalarına büyük acı çektirip, eziyet edebilir mi? Birinin anlama, özgür irade, zeka ve rasyonelite bakımından daha üstün olması birinin neden bunu yapabileceğini açıklamıyor.

M: Aynı zamanda Tanrı’nın insana ruh verdiğini ve hayvanlara vermediğini duymuştum.

V: Ruh nedir?

M: Tam emin değilim. İnsanın öldükten sonra cennete gitmesini sağlayan tinsel bir parça.

V: Peki böyle bir şeyin olduğunu nasıl biliyoruz?

M: Belki de bilinçli deneyimlerimiz vardır. Ruhun varlığı da ruhsuz varlıkların, ruha sahip canlılardan ayrıldığını gösteriyordur. Bizim gibi hissettiren kesin bir şey var ama külüstür gibi hissettiren hiçbir şey yok.

V: Bu durumda bence hayvanların da ruhu var. Onların da deneyimleri var ve biri bir inek olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilir.

M: Fakat onlar soyut meseleleri anlamlandıramazlar! Aynı zamanda geleneksel dinlere göre öldüklerinde ne cennete ne de cehenneme gidiyorlar.

V: O zaman ruhları rasyonel değil ve ölümlüler.

M: Doğru. Sadece insanlar rasyonel ve ölümsüz ruhlara sahipler.

V: Bunun nasıl önemsiz meseleler için acı ve eziyeti meşru kıldığını anlamıyorum. Eğer hayvanlar hiçbir şeye sahip değilse, şimdi bir hayvanı öldürmek insanı öldürmekten daha kötü geliyor. En azından insanların ölümden sonra bir hayatı var, hayvanlar ise sonsuza yalnızca yok olacaklar.

M: Fakat İncil, Tanrı’nın insanı Dünya ve üzerinde yaşayan tüm canlıların hakimiyeti ile müjdelediğini söylüyor.

V: Yani Tanrı bize Dünya’yı ve içindeki canlıları onlara işkence etmemiz için mi veriyor? Yoksa sorumlulukları olan bir idareci olarak mı?

M: Sorumlulukları olan bir yönetici kulağa daha çok Tanrı’nın bizden bekleyeceği bir şey olarak geliyor.

V: Peki ya küçük sebepler için hayvanlara işkence edebileceğimizi söyleyen bir İncil dizesi var mı?

M: Fakat tersini yapmamızı söyleyen bir dize de bulamıyorum.

V: Aynı zamanda köle ticaretinin yanlış olduğunu da söylemiyor.

M: Konumuzla ne alakası var?

V: Yani İncil önümüze geniş kapsamlı bir doğru-yanlış listesi koymuyor. Bizim de kendi vicdanlarımız üzerine düşünmemiz gerek.

M: Tamam, endüstriyel hayvancılığı savunmuyorum. Ruh meselesi ile varmaya çalıştığım müfrit hayvan hakları savunucularına karşı bir cevaptı. Biz haklara sahibiz fakat hayvanlar değil.

V: Onu bile açıkladığından emin değilim. En azından ölümsüz ruhlara sahip olmama gibi bir ihtimal var değil mi?

M: Sanırım var.

V: Tamam. Eğer ölümsüz ruhlara sahip değilsek hiçbir hakkımız olmayacak mı?

M: Hayır, olacak.

V: Yani seni haklarımız olduğu inancına iten şey, ölümsüz ruhlarımızın olması değil.

M: (iç çeker ve saatine bakar)  Neden haksız olduğunu çözemedim fakat haftaya yine deneyeceğim.

V: Tamam. Aynı yer, aynı saat?

M: Aslında gitmek istediğim yeni bir Çin restoranı var. Lezzetli Kung Pao tavuğu yaptıklarını söylüyorlar.

V: Hayır.

M: Hadi ama tavuk yemek zorunda değilsin. Vejetaryen yemekleri de var.

V: Et yemeni izlemeyeceğim.

M: Neden olmasın?

V: Konuştuklarımızı unuttun mu?

M: Hayır, et yeme karşı olduğunu biliyorum. Yalnızca diğer insanların et yemesini sorun ettiğini bilmiyordum. Çok yargılayıcı.

V: Benim durumumu anlamamış olmalısın. Yalnızca kişisel meselelerden bahsetmiyorum. “Kişisel olarak et yemeyi yanlış buluyorum” demiyorum. Ahlaken yanlış olduğunu söylüyorum. Tüm argümanda bu zaten. Yani bunu yapman senin için de yanlış.

M: Görüşünü anlıyorum fakat bu sana beni yargılama hakkı verir mi?

V: Beni seni yargıladığım için mi yargılıyorsun?

M: Bu öz gönderimsel bir paradoks gibi hissettirdi. Eğer insanları yargılamak yanlışsa, insanları yargılayan insanları yargılamak da yanlış.

V: Bak, ahlaki değerlendirmeler yapmak için hiçbir özel hak gerekli değil. Eğer birini bir şey yaparken görüyorsan ve bu şeyin yanlış olduğuna dair yeterli kanıtın varsa, yaptıkları şeyin yanlış olduğu kanısına varabilirsin. Bir şeylerin doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek için özel bir jüriye gerek yok. Eğer beni bir çocuğu döverken görürsen, haklı bir şekilde kötü davrandığım sonucunu çıkarabilirsin. “Yargılayıcı” olmak için bir sonuca varmaktan da vazgeçmezsin.

M: Tamam, iyi. Narin hassasiyetlerine saldırmamak için seninle yine burada buluşacağım. Fakat bilmeni isterim ki oldukça yargılanmış hissettim.

Üçüncü Gün: Bilinç ve Rasyonel İnanç

M ve V beraber bir vegan yemek daha yerler.

M: Selam. Sanırım insan acısının hayvanlarınkinden neden daha değerli olduğunu buldum.

V: Söyle bakalım.

M: Tamam. Şimdi pozitif ve negatif mental ruh halleri var değil mi? Zevk, mutluluk ve diğer zevk alma türleri pozitif. Acı, mutsuzluk ve diğer tarz eziyetler negatif.

V: Kulağa doğru geliyor.

M: Fakat ruh halleri genel olarak bilinçli veya bilinçsiz olabilir. Bilinçli veya bilinçsiz isteklerin, inançların ve hatta duyguların olabilir.

V: Bunların hepsi bilinen şeyler.

M: İlginç kısma geliyorum. Bilince karşı bilinçsizlik çift bir fark değil. Bu bir seviye meselesi.  Ruh halleri daha çok veya daha az bilinçli olabilir. Yalnızca bilinçli veya bilinçsiz olarak değil.

V: Yani senin yarı farkında olduğun inançların, zevklerin olabilir?

M: Şimdi negatif ruh hallerine gelirsek ne kadar az bilinç varsa o kadar daha az kötü oluyor. Eğer tamamen bilinçsiz bir acı olsaydı, aslına o kadar da kötü olmazdı.

V: Belki de. Fakat “bilinçsiz acı” meselesi pek bir şey çağrıştırmadı. Bilinçsiz inançlar olabilir, fakat bilinçsiz acı?

M: Ama daha çok ya da daha az bilinçli acılar olabilir. Diyelim ki sırt ağrın var. Dikkatini dağıtmak ve seni meşgul etmek için sana leziz bir felsefi paradoks sorusu soruyorum ve sen de acının giderek daha az farkında oluyorsun. Yarım saat tartıştıktan sonra acını tamamen unutuyorsun.

V: Evet, böyle bir şeyi deneyimledim.

M: O zaman dikkatini başka yöne çekmem iyi bir şey değil mi?

V: Yeterince. Yani diyorsun ki acı bilinçsizleştikçe daha az kötü oluyor. Bununla nereye varmaya çalışıyorsun? Hayvanların acısı tamamen bilinçsiz demeyeceksin değil mi?

M: Hayır, fakat insanlarınkinden daha az bilinçli olabilir. Hayvanlar, insanlara göre daha az öz farkındalıkları var. Hatta çoğu insan hayvanların öz farkındalıkları olduğundan bile şüpheli. Yani hayvanların tüm ruh hallerinin düşük seviyede bilinçli olması olası. Farkında oldukları şeylerin bile aslında belirli belirsiz farkındalar. Bu durumda hayvanların çektiği acı tipik (tamamen kendi bilincinin farkında olan insan) birinden daha az olacaktır.

V: İlginç bir teori. İlk defa neden hayvanların acısının, insanların acısından daha az olması konusunda bir açıklama vereni duydum. Genelde IQ gibi keyfi savunmalar seçiyordunuz.

M: Yani bilinç seviyesinin keyfi olduğunu düşünmüyorsun?

V: Hayır bu deneyimlerin değeri konusunda ciddi bir fark yaratıyor. Bu sefer ahlaki önerin gerçekten sezgisel.

M: Sonunda iyi bir nokta vurguladığımı kabul ettin!

V: Evet ama önce bu teoriyi örnekler üzerinde test edelim. İlk olarak yeni doğmuş bir bebeği ele alalım…

M: Ahh, hayır. Yine yeni doğmuşlar ve engelliler mi?

V: Yani, onların bilişsel kapasiteleri insan olmayan hayvanlarınkine çok benzer. O yüzden sezgilerimizi onlar üzerinde test etmeden başka türlere karşı ön yargılı olup olmadığımızdan emin olamalıyız.

M: Onlar hakkında ön yargılı olmadığıma eminim. Yalnızca kapasiteleri hakkında rasyonel çıkarımlar var.

V: Ağır engellilerin ve bebeklerin daha fazla öz farkındalıkları olduğuna hatta senin dediğin gibi “bilinçli” olduklarına pek ikna olmadım.  Yani yeni doğmuşlara ve engellilere işkence etmek uygun mu?

M: Bu çok doğru gelmedi. Belki de daha düşük zekaya sahip olmadıkları halde deneyimleri tamamen bilinçlidir?

V: Belki öyledir, belki değil. Tüm ahlaki çıkarımlarını testler üzerine mi yapacaksın?

M: Onların bilinç kapasitelerinden emin olmadığımız için sebepsiz acı verme onların üzerinde bir takım sorunlara yol açıyor.

V: Bu tamamen makul geliyor. Benzer şekilde insan olmayan hayvanların da bilinç seviyesinden emin olmadığımızdan onlara sebepsiz acı verme de bir takım sorunlara yol açıyor.

M: Sanırım hayvanların yeni doğmuş bebeklerden daha az bilince sahip olduklarını en azından bilince bir alt sınır koyarsak bu sınırı geçmelerinin bile zor olduğunu söyleyeceğim.

V: Buna bir kanıtın var mı?

M: Belki de yeni doğmuşların ileride tamamen bilinçli bir birey olmaları?

V: Bu doğru fakat belirli bir evreye kadar tamamen bilinçsiz oldukları gerçeği de var. (kritik gelişme dönemi olan ilk çağları) Bebekler tamamen bilinçsiz varlıklardan tam bilinçli varlıklara dönüşüyorlar. Anne karnından çıktıklarından itibaren bebeklerin neden yetişkin bir hayvandan daha bilinçli olmaları gerektiğini anlamıyorum. Kim bilir belki de hayvanlar yeni doğmuşlardan daha bilinçlilerdir?

M: Kabul ediyorum, bunu kestirmesi zor. Fakat birinin ruh halini test etmemizin başka bir yolunu da düşünemiyorum.

V: Yani görünüyor ki elimizde iyi bir sebep olmadığı sürece bebeklere, hayvanlara, engellilere zarar vermek konusunda dikkatli olmalıyız ve bundan kaçınmalıyız.

M: Veya tam tersi bir mantık yürütmede bulunmalıyız. Belki de bilinç seviyelerinden emin olmadığımız için bu canlıların çıkarlarını tartışmalarımızın dışında tutmalıyız ve yetişkin, zeki bireylere öncelik vermeliyiz.

V: Belki de fakat nasıl bir öncelik? Yetişkin bir bireyin acısının, yeni doğmuş bir bebeğin acısından bir milyon kere daha önemli olduğunu söyleyebilir misin?

M: Ne olduğumu sanıyorsun? Bir tür müfrit kişi olduğumu mu?

V: Bunu hayır olarak kabul edeceğim. O zaman hayvanlarla ilgili de müfrit düşüncelere sahip olmamalısın.

M: O zaman insan acısının hayvan acısından daha önemli olduğu konusunda bana katılır mısın?

V: Bilmiyorum ama çok önemli değil. Eğer insanların çektiği acı %50 daha kötüyse veya iki kat, on kat hatta hayvanların çektiği acının benzeri kadar kötüyse bile önemli değil. Her yıl hayvanlara çektirdiğimiz acı hala kazançlarımızdan çok çok daha kötü. Hatırlarsan senede 56 milyar kara hayvanına eziyet edip öldürüyoruz.

M: Hatırlıyorum. Fakat tamamen duygularla dolu olan “işkence” sözcüğünü neden kullanıyorsun?

V: Gayet yerinde bir tanım. Eğer bir insan minicik bir kafese tıkılsa, bütün gün kendi dışkısı üzerinde oturmaya zorlansa ve yine zorla amonyak koklatılsa, yetmezmiş gibi vücudunun parçaları kesilse buna işkence demek için acele etmezdin sanırım. Elbette işkence olumsuz yan anlamlar çağrıştırıyor çünkü algısı kötü. Fakat bu bizim tanımımızı doğru olmaktan çıkarmıyor. Şimdi eğer 56 milyar hayvanın işkence görmesini düşük bilinç seviyeleri yüzünden 1.000 kat azaltsak bile endüstriyel hayvancılık hala dünyadaki en kötü şey olurdu.

M: (omzunu silkerek) Tamam. Yani bilincin seviyeleri hakkındaki teorim doğru olsa bile et yemeyi bırakmak zorundayım.

V: Hepsi bu.

M: Fakat neden bu soruna neden bu kadar takıntılısın anlamıyorum. Başka türler hakkında endişelenmeden önce kendi türümüzdeki devasa problemlere odaklanmamalı mıyız?

V: Ne tür problemler?

M: Savaş, fakirlik ve hastalıklar gibi.

V: Bunların hepsini vejetaryen olarak da halledebiliriz.

M: Evet fakat et endüstrisinin sorunlarını, diğer şeylere nazaran daha fazla anlatıyormuşsun gibi geldi.

V: Çünkü endüstriyel et çiftliklerinin hepsi bu problemlerden çok daha büyük. Dünyada bu zamana kadar yaşamış insanların toplam sayısı 108 milyar olarak tahmin ediliyor. Yani iki yıl içerisinde et endüstrisi, var olmuş insan kadar hayvanı katlediyor. Katledilen hayvanların çoğu katledilmeden önce büyük eziyetler görüyor. Bunlar da et endüstrisinin geçtiğimiz birkaç on yılda var olmuş tüm insanların çektiği acıdan daha fazla acıya sebep olması demek.

M: Yani eğer iki seçeneğin olsa: Et endüstrisini mi bitirmek yoksa dünya barışını mı sağlamak?

V: Et endüstrisi bitirmek, tartışmaya açık değil.

M: Fakat savaş korkunç bir şey. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 55 milyon insan öldü.

V: Bu yalnızca endüstriyel hayvan çiftliklerinde ölen hayvanların binde bir kadar.

M: Üzgünüm ama çılgın, müfrit biriymiş gibi konuşmaya başladın.

V: İstatistiklerimi göz ardı mı ediyorsun?

M: Hayır…

V: O zaman mantık yürütmemde bir sorun mu var?

M: Nesi yanlış anlamıyorum. Fakat dünya tarihindeki en yıkıcı savaşı, en kötü soykırımları endüstriyel hayvan çiftliklerinden daha az kötü görmen bana çok aşırı ve çılgınca geliyor ki argümanınla da ilgili bir şeyler yanlış olmalı demek istiyorum.

V: Ve bunu da argümanı reddetmek için yeterli buluyorsun?

M: Evet. G.E Moore’dan öğrendiğim kadarıyla bir argümanın sonucu sana çılgınca gözüküyorsa neden tam olarak yanlış olduğunu söyleyemiyorsan bile onu reddetmelisin.

V: Moore, dünya hakkında kimsenin kendi zihinlerinin dışında bir şey bilmediğini iddia eden felsefi şüphecilere cevap veriyordu.

M: Evet, zihin dışındaki şeylerin bilinmediğini düşüncesi, örneğin elimin var olup olmadığı türünden bir düşüncenin sonucu o kadar mantıksız ki argümanda bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmek zorundayım, hangisinin neden yanlış olduğunu söyleyemesem bile.

V: Ve sen de beni felsefi şüpheci gibi düşünüyorsun.

M: Yani ilk bakışta bazı görüşlerin çok çılgınca görünüyor.

V: Tamam o zaman bu tepkiyi inceleyelim. Bazı durumlarda başta çılgınca gelebilecek sonuçları kabul etmemiz gerekebileceğine inanır mısın?

M: Bilmiyorum. Aklından ne geçiyor?

V: Şimdi sana daha önce duyduğum bir örneği vereceğim. Çok geniş fakat ince bir top kağıt hayal et.  Bin inç kalınlığında ve katlayarak iki bin inç kalınlığına geliyor. Ve bir kere daha katlayarak dört bin inç kalınlığına getiriyorsun ve böylece devam ediyorsun. 15 katladıktan sonra ne kadar kalın olur?

M: Bilmiyorum, bekle hesap makinemi çıkarayım. (çantasından hesap makinesini çıkarır)

V: Önce bir tahminde bulun.

M: Hmm. On fit?

V: Makul geliyor. Pek çok insan bunun yüz fit altında olacağı konusunda hemfikir olur. Peki ya sana doğru cevabın on yedi milyon mil olduğunu söylesem?

M: Bu çılgınca!

V: Evet çılgınca fakat tamamen doğru. Hesap makinene 0.001 inç yaz ve ikinin on beşinci kuvvetiyle çarp.

M: (hesap makinesine yazar, cevabı okur) 1.12×1012

V: Bu inçlerin sayısı. Bunu fite dönüştür ve on ikiye böl. Ardından mile çevirip 5,280 ile çarp.

M: Haklısın bu neredeyse on sekiz milyon yapıyor fakat bu çok çılgınca.

V: Hesap makinesinin yalan söylediğini düşünüyor musun?

M: Elbette hayır.

V: Bu argümanın sonucu çok çılgın olduğu için yanlış bir noktası olduğunu düşünüyor musun?

M: (omuzlarını silkerek) Hayır, doğru. Mantıksız biri değilim, biliyorsun. Fakat bu çok şaşırtıcı.

Makul bir ahlaki görüş tek bir türe özgü olmamalıdır.

V: Yani bazen sonucu çılgın olan şeyleri kabul etmeliyiz.

M: Evet ama bu bir matematik problemi. Ahlaki yargılar farklı bir mesele.

V: Nasıl farklı?

M: Emin değilim. Belki de ahlaki ölçüler gerçekçi öncüller kadar ikna edici ve güvenilir değillerdir.

V: Bu aynı zamanda senin “çılgınlık” algılarının güvenilmez olduğunu göstermez mi?

M: Sanırım öyle. Fakat benim iddiam senin ahlaki önermenin kendisi matematiksel bir hesaplamadan, bilimsel bir iddiadan, veya fiziksel dünyadaki gözlemleyebildiklerimizden çok daha az güvenilir. Bu yüzden “çılgın” gelmesi hissi, matematik problemini, bilimsel bir teoriyi veya fiziksel bir gözlemi yenmesine yetmese bile senin çıkarımını yenmeye yeterli.

V: Belki de fakat o sonuca gelmeden önce bu çılgınlık hissinin nereden geldiğini bulmaya çalışalım.

M: “Nereden geldiği” derken neyi kast ediyorsun?

V: Bazen bir argümanda işlerin nerede şaşırtıcı olmaya başladığını tespit edebiliriz. Mesela katlanmış kağıt örneği. İlk olarak diyorum ki kağıdın kalınlığı 0.001 inçin 250 katı. Bu ifade şaşırtıcı veya tartışmalı değil. Şaşırtıcı olan iki üzeri ellinin ne kadar kuvvetli olabileceği. İşte sonucun“çılgınlığı” buradan geliyor.

M: Evet bu beni oldukça şaşırttı. Büyük sayılarla aram çok iyi değil fakat hesap makinesine güveniyorum.

V: İşte bu yüzden argümanda bir hata olduğu sonucunu çıkarmak mantıklı değil.

M: Tamam fakat bu senin argümanını nasıl kanıtlıyor? Endüstriyel hayvan çiftliklerinin holokosttan kötü olduğunu söylüyorsun ki bu da kulağa oldukça çılgınca geliyor. Peki ya bu sonucun çılgınlığı nereden geliyor?

V: Benim mantık yürütmemdeki ana öncülleri değerlendirelim. Bazıları ahlaki bazıları da tamamen gerçek veriler. İlk ahlaki öncülüm eziyetin kötü olduğu. Burada şaşırtıcı herhangi bir şey var mı?

M: Hayır bu gayet açık görünüyor. Şaşırdığım şey hayvanlar ve insanların gördüğü eziyeti eşit tutman.

V: Evet, bu şaşırtıcı. Fakat en azından hayvan refahının insan refahının binde biri kadar önemli olduğunu söyleyebilirim.

M: Pek değil.

V: Bunlar benim ahlaki öncüllerim. Argümanımın sıradaki basamağı ise gerçek verilerden oluşan öncüller: endüstriyel hayvan çiftliklerindeki hayvanların hayatı memnun edici değil. Bu şaşırtıcı mı?

M: En son konuşmamızdan sonra bazı PETA videoları izledim: “Yediğiniz Eti Tanıyın” gibi hayvana çiftliklerindeki durumlar üzerine olanları. Bu kadar zalimce olduğunu bilmiyordum.

V: Yani şaşırtıcı kısım bu.

M: Sanırım.

V: İşte diğer bir gerçeğe dayanan öncülüm: Hayvan çiftliklerinde 2 yılda öldürülen hayvanların sayısı bu zamana kadar yaşamış tüm insanlara denk. Bunu bekliyor muydun?

M: Evet bu da şaşırtıcı. Duyduğumda şok oldum.

V: İşte “çılgınlık” buradan geliyor. Ahlaki iddiam şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan şey ampirik gerçekler. Endüstriyel hayvancılık holokosttan kötü olabilir. Şok edici olan şey hayvanların çektiği eziyet değil, bu eziyetin ne kadar fazla olduğu.

M: Yani sonucunu inanılmaz bulmak istersem, eziyetin miktarı hakkındaki ampirik iddialarını sorgulamalıyım.

V: Sence bunu yapmak rasyonel bir eylem olacak mı?

M: Emin olamıyorum fakat pek rasyonel gelmiyor.

V: Bir vakayı anlamaya çalışırken ampirik gerçeklerin ne olduğunu sorgulamak için ahlaki değerlendirmeleri kullanamazsın. Bunun nedeni, ahlaki bir değerlendirme, başlangıçta yer alıp bağımsız olarak bilinen ampirik gerçeklere dayanmadığı sürece güvenilir değildir.  Örnek vermek gerekirse et yemek hakkındaki ahlaki değerlendirmelerin et yemenin etkileri hakkında ampirik gerçeklere dayanmadığı sürece geçersizdir. Bu yüzden et yemenin aşırı yanlış olmadığına dair içgüdülerinin bu ampirik gerçeklere dayandığını da bilemezsin.

M: Sanırım haklısın. O zaman ahlaki öncüllerinden birini reddetmeliyim.

V: Bunun da bir anlam ifade edeceğini zannetmiyorum. Bu yüzden sonucumun ne kadar şaşırtıcı olduğunu ahlaki öncüllerime değil ampirik verilerime dayandırdım. Genelde çok açık ahlaki önermelere dayanan ve  ampirik gerçeklere yaslanan ahlaki prensipleri reddetmemelisin.

M: Bu bana biraz soyut geldi.

V: Tamam, kafamızda canlandıralım. Diyelim ki içgüdüsel olarak Alice’in aşırı iyi biri olduğuna inanıyorsun. Aynı zamanda iyi birinin para için insan öldürmeyeceğine de inanıyorsun. Ama bir gün Alice’in para için insan öldürdüğünü duyuyorsun ve bu sana çok şaşırtıcı geliyor. Ayrıca ikna edici bir video kanıt var. Şimdi hangi sonuca varırsın: (a) Alice’in iyi bir insan olmadığı ya da (b) para için adam öldürmenin iyi biri olmakla tutarlı olduğu?

M: Elbette (a).

V: Güzel. Bu da bizim durumumuza benziyor. İçgüdüsel olarak et yemenin uygun, veya o kadar da kötü olmadığına inanıyorsun. Aynı zamanda küçük sebepler için büyük acılara sebep olmayı da yanlış buluyorsun. Ardından et yemenin küçük sebepler için büyük acılara sebep olduğunu öğreniyorsun. Hangi sonuca varırsın: (a) et yemenin yanlış olduğu (b) küçük sebepler için büyük acılara sebep olmanın yanlış olmaması?

M: Analojini anlıyorum. Fakat bu sonuç neden hala bana inanması güç geliyor?

V: Bunun için pek çok makul açıklama getirebilirim.

M: En iyi olanıyla başla.

V: Tamam. Bir numara: status quo bias.

M: O nedir?

V: İçinde yaşadığın toplumun uygulamalarına karşı olumlu ön yargı. Genelde ahlaki yargılarımızı başkalarının nasıl davrandığını, diğerlerinin bu davranışa nasıl tepki verdiğini, bu davranış ve tepkinin uygun olduğunu varsayarak oluştururuz. Bu yüzden farklı toplumlarda yaşayan insanlar radikal bir biçimde kendi kültürlerinin en iyisi olduğunu düşünür. Ve bu eylemlere radikal bir alternatif getirirsek de “çılgın” diye adlandırırlar.

M: Belki de bu eğilim iyi bir şeydir çünkü kültür ve geleneklerimizi böyle muhafaza ediyoruz.

V: Belki de, çoğu durumda iyi bir şey. Seni çalmaktan, yolun karşı tarafında araç sürmekten vb. şeylerden alıkoyuyor. Fakat bazen de toplu vahşetlere sebebiyet veriyor. On dokuzuncu yüzyılın erken dönemlerinde bu pek çok insanı köleliği kabul etmeye ve köle sahiplerine saygıyla, kölelere ise bir suçlu gibi davranmaya itti.

M: Yani endüstriyel hayvancılığı günümüzün köleliği olarak görüyorsun.

V: Evet. Toplumumuz gelecek nesillerin bakıp utançla kafa sallayacağı pek çok ahlaki kör noktalara ve sıkıntılara sahip. Kölelik bunlardan biriydi. Yaşadığımız toplumda tarihte ilk defa ahlaki sıkıntılar olmasa şaşırtıcı olmazdı değil mi?

M: Evet, sanırım. Fakat bu endüstriyel hayvancılığın sıkıntılardan biri olduğu anlamına geliyor.

V: Burada çözmeye çalıştığımız şey de o. Görünüşe göre hayvan hakları geçmişteki ahlaki ilerlemeye uyacak gibi duruyor. Geçmişteki ilerlemelerin çoğu azınlık gruplara karşı önyargıların, cinsiyete, dine, engellere dayalı önyargıların üstesinden gelmek içindi.

M: Sıradaki de türe bağlı önyargının üstesinden gelmek mi?

V: Aynen öyle.

M: Fakat bu tamamen farklı. Cinsiyet ve ırk farkları ahlaken açıkça alakasız. Fakat tür farkları oldukça alakalı.

V: İki yüz yıl önce insanlar ırk ve cinsiyet farklarının ahlaken oldukça alakalı olduğunu söyleyecekti.

M: Biraz düşündüğümde başka insanlar et yiyor diye et yemeyi kabul ettiğimi düşünmüyorum.

V: İnsanlar çoğu zaman kendi sezgileri veya inançları hakkında düşündüklerinde yanılırlar. Bizim bakış açımızı etkileyen pek çok şeyin farkında değiliz. Fakat status quo bias oldukça yaygın ve yerleşmiş. Muhtemelen sen de bunun bir örneğisin.

M: Fakat status quo’yu eleştirdiğim pek çok nokta var. Mesela şu anki başkanı ve pek çok politikasını desteklemiyorum.

V: Evet fakat et tüketmek günlük bir şekilde neredeyse herkes tarafından yapılan bir eylem. Hükümet politikaları ise yalnızca haberlerde duydukların.

M: Yani status quo bias günlük hayatında gözlemlediğin pek çok kişiye uyuyor?

V: Aynı zamanda politik görüşlerinin “sosyal alt yapısı” var.

M: “sosyal alt yapı” derken neyi kast ediyorsun?

V: Status quo bias’a benziyor. İnsanlar başka insanların inandıklarına inanmaya eğilimi veya en azından akranlarının büyük çoğunluğunun inandıklarına inanma eğilimi vardır. Ana akımdan fazlaca koparsak bu bizi deliliğe götürecek inancı da yaygındır.

M: Evet fakat sen kesinlikle ana akımdan kopmuş birisin. Fakat şunu not edelim ki bu görüşün eğer senin görüşünün neden popüler olmadığına dair başka sebepler varsa bahsettiğin faktör görüşünü daha da az popülerleşmesine sebep olabilir.

V: Evet. Başka bir sebep de kişisel çıkarlar. İnsanlar, kendi çıkarlarına hizmet eden şeylere olumlu bir ö yargı ile yaklaşıyorlar. Örnek vermek gerekirse; kölelik dönemlerinde köle sahibi olan insanlar köleliğin doğru olduğuna dair ilginç bir inançları vardı. Kölelik uygulamasını kaldırmak onlara yüklü bir faturaya mal olacaktı, üstüne de kendilerinde yanlış bir şeyler olduğunu da düşüneceklerdi.

M: Elbette et yemek benim çıkarıma ve bunu yaparken de doğru bir şey yaptığımı düşünmeyi tercih ederim. Fakat bunun etkisi altında olduğumu zannetmiyorum.

V: Muhtemelen öylesin. Bir önyargı tarafından etkilenen insanlar, kendi başlarına bu önyargıyı tespit edemezler. Çıkardığım sonucun “çılgın” olduğunu düşünüyorsun fakat neden böyle olduğunu bilmiyorsun. Bu da demektir ki bunda muhtemelen bilincin dahilinde olmayan faktörler etki etti.

M: Anlıyorum. Hepsi bu mu?

V: Hayır, henüz değil. Başka bir faktör de “deneyimsel etkiler.” Anlamı, bir şeyi düşünürken hissettiğimiz duygusal tepkimenin gücüne bakarak bir şeyin ne kadar iyi ya da kötü olduğunu değerlendirme eğilimidir.

M: Yanlış gelmiyor. Genelde bir şey ne kadar kötüyse o kadar kötü, ne kadar iyiyse o kadar iyi hissediyorum.

V: Genelde evet. Fakat bu teori ile hayvan hakları konusunda düşünmemizi saptıracak en az iki problem var. Birincisi başka türlerle empati kurma kapasitemizin oldukça sınırlı olması. İnsanlarla kurduğumuz empatiyi diğer türlerle kuramıyoruz. Bu yüzden hayvanların çektiği acı hakkında düşünürken insanların çektiği acıya kıyasla daha küçük görüyoruz.

M: Evet fakat bu açıklama farklı bir yöne de gidebilir: belki de hayvan acısına karşı küçük bir empati kuruyorum çünkü hayvanların acısının bizim acımızdan daha az olduğunu biliyorum.

V: Bu pek olası gözükmüyor. Benim daha iyi bir teorim var: İnsanlar sosyal canlılar olarak evrimleştiler. Belki de insanın empati kapasitesi, kendi sosyal grubuyla daha iyi geçinmesi için gelişti, diğer türlerle bağlantı halinde olmak için değil. İşte bu yüzden başka türlerle insanlarla kurduğumuz kadar iyi empati kuramıyoruz.

M: Spekülatif gibi geldi.

V: Doğru. Yalnızca sezgisel davranışlarımız için makul bir açıklama getirmeye çalışıyorum.

M: Tamam deneyimsel etkilerin diğer sorunu ne?

V: Büyük miktarlarla problemimiz olduğu oldukça bilinen bir şey. Sezgisel olarak onları kavrayamıyoruz. İyi veya kötü bir şeyin daha yüksek miktarlarını hayal ettiğimizde duygusal tepkilerimiz orantısal olarak artmıyor.

M: Sanırım bu iyi bir şey. Aksi takdirde haberleri dinlemekten sürekli azap çekme halinde olurduk.

V: Doğru. Eğer bir salgının beş kişiyi öldürdüğünü duyarsan üzülürsün. Eğer salgının beş bin kişiyi öldürdüğünü duyarsan bin kat daha fazla üzülmezsin.

M: O zaman mutsuzluğu en üst seviyede mi hissediyoruz?

V: Öyle bile değil. Eğer maksimum yoğunlukta bir negatif duygu olsaydı, devasa kötülüklere karşı bile tepki verirken hissetmezdik. Anlayışlı biri tarafından yapılan kuvvetli bir ölüm tasviri bile bizi milyonlarca ölüm haberinden bile daha çok etkileyebilir.

M: Yani bu da büyük kötülükleri anlamamızı zorlaştırıyor.

V: Evet yani milyarlarca canlıdan bahsederken beynimiz bu kadar büyük bir şeye tam olarak tepki veremiyor ve kabullenemiyor. Milyarlarca canlıya zarar vermek, milyonlarca canlıya zarar vermekten daha kötü fakat beynimiz bunu anlamıyor.

M: Fakat bu insanlar hakkında düşünüyorken bizi saptırıyor gibi görünmüyor. Eğer sokakta birine “Bir milyar insanı mı öldürmek daha kötü, yoksa bir insanı mı öldürmek?” diye sorsam herkes bir milyar insanı öldürmenin daha kötü olduğunu söyler.

V: Muhtemelen. Fakat bu karşılaştırmayı yaparken ahlaki sezgilerine dayanmıyorlar, yalnızca sayılara bakıyorlar. Senin farklı kategorilerdeki iki deneyimsel etkileri karşılaştırman gibi.

M: Farklı kategoriler mi? Yani tutulmamış söz ve kırılmış bir bilek gibi mi?

V: Evet. Veya hayvan acısına karşılık insan acısı.

M: Fakat hayvan hakları savunucularına göre ikisi de aynı kategoride.

V: Fakat pek çok insan bunları ayrı kategoriler olarak değerlendiriyor. Bu ikisini karşılaştırmak için tamamen bağımsız bir ahlaki sezgi oluşması gerektiğini düşünüyorlar ve böyle de yapıyorlar. Bu da sezgilerini etkiliyor.

M: Yani ahlaki değerlendirmelerin etkilere dayanarak yapılmasına karşısısın?

V: Her koşulda değil. Fakat bazı durumlarda bunun güvenilmez olacağını tahmin edebiliriz.

M: Fakat bu durumda deneyimsel etkilere güvenilmez demek için doğru ahlaki yargının ne olduğunu bilmen gerekmez mi? Eğer bizi doğrudan uzaklaştırıyorsa güvenilmez, fakat bize doğru cevabı veriyorsa güvenilirdir.

V: Hayır güvenilmez derken kast ettiğim şey şu: Bizi doğruya götürecek şeyin bağımsız olmasını beklememeliyiz. Deneyimsel etkiler bizi insanların çıkarlarının hayvanların çıkarlarından daha önemli olup olmadığını sorgulamaya itebilir. Yani insan çıkarlarının neden daha önemli olduğuna dair hiçbir fikrin yoksa cevap vermek için duygularına güvenemezsin.

M: Tamam.  O zaman bu sayı meselesinden problemleri bireysel düzeye indirilerek kaçılamaz mı? Mesela endüstriyel hayvan çiftliğinde eziyet gören bir hayvan ve hamburgerinden zevk alan bir insan gibi. Bu ikisini karşılaştırabiliriz değil mi?

V: Evet bununla büyük sayılardan kaçınacağız fakat yine de bahsettiğim diğer ön yargılar var.

M: Endüstriyel çiftlikteki ineği düşündüğümde bana pek de kötü gelmedi.

V: Gerçekten mi? Ben düşündüğümde ise çok kötü geldi. Hele ki birinin hamburgerinden mahrum kalmasından açıkça daha kötü.

M: Sanırım şu an bir sezgi çatışması yaşıyoruz. Acaba neden ikimizin tepkileri bu kadar farklı?

V: İnsanların diğer türlerle empati kurma kapasitesi farklıdır.

M: Evet bu doğru. Bir inekle empati kurmayı oldukça zor buluyorum. Fakat kendi sezgilerim yerine neden seninkileri tercih etmeliyim?

V: Sana bahsettiğim tüm önyargıları unuttun mu?

M: Hayır fakat aynı zamanda senin de sezgilerin ön yargılı.

V: Bunu nereden çıkardın?

M: Az önce kabul ettin: İnsan olmayan hayvanlarla empati kuruyorsun. Bu da ahlaki yargılarının önyargılı olduğunu gösteriyor.

V: Bunların tepkilerimizin sebebini açıkladığını söyledim. Bu yönde bir önyargım olduğunu söylemedim.

M: Yani ön yargının da bir empati işlevi görebileceğini düşünmüyor musun?

V: Bu durumda bir önyargı olması için herhangi bir sebep göremiyorum. Hadi diğer vakayla karşılaştıralım: psikopatlar. Psikopatlar genel olarak empati yeteneğinden mahrum.  O zaman bu psikopatların en objektif, önyargısız ahlaki değerlendirmeleri yapacağı anlamına gelmiyor mu?

M: Psikopatların ahlaki yargıları olduğunu zannetmiyorum.

V: Evet psikopatların empatiden yoksun oluşları başkalarının deneyimlerini hesaba katmayı ihmal ediyor. Bu da onları en objektif değil ahlaken kör yapıyor.

M: Evet empatiden tamamen yoksun olmaları bir sorun. Fakat aşırı empati de bir sorun olabilir. Çok fazla empati kuran birini tanıyordum, hayatını mahvetti. Diğer insanların sorunlarını çok dert ediyordu. Hatta yardım etmeye çalışırken borç batağına girdi.

V: Evet fakat bu pratik bir problem gibi geldi. Konuyla bağlantısı olduğunu zannetmiyorum.

M:  Neden olmasın? Empatinin ne kadar önemli olduğundan bahsediyordun.

V: Evet fakat empati her durum ve koşulda iyi demiyorum. Elbette kişisel çıkarların açısından mutlaka iyi değil. Dediğim şey empati başkalarının çıkarlarıyla alakalı şeyleri ahlaki olarak kavramamıza yardımcı olur. Empati olmadan sadece kendimizi düşünürüz. Yani senin bahsettiğin aşırı empati yapan arkadaşın kendi çıkarlarını koruma açısından çok kötü bir şey yapıyorken başkalarının çıkarlarına saygı gösterme konusunda oldukça iyi bir iş başarmış.

M: Konuyu anladım. Fakat aşırı empati ahlaki sorunlara da yol açabilir. Mesela paramızı daha verimli kullanacak ama yardım ettiğimiz çocuğu tanımayacağımız bir kuruluşa vermektense yardım ettiğimiz çocuğun fotoğraflarını, eşyalarını vs. bize yollayacak bir kuruluşu tercih edebiliriz. Bu da empati yüzünden.

V: Evet bu da doğru. Yani empati ahlaki seçimler yapmak için yeterli değil fakat gerekli olabilir. Empatiye senin çıkarlarından başka çıkarları anlamak için de ihtiyacın var. Mantığa başkalarının çıkarlarını gasp edip etmediğine karar vermek için ihtiyacın var fakat empati olmazsa direkt görmezden geleceksin. Tıpkı psikopatların diğer insanların çıkarlarını önemsememesi gibi endüstriyel çiftliklerde çalışanlar da hayvanların çıkarlarını önemsemiyor.

M: Fakat benim empati sorunum yok. Yalnızca kendi türümden olmayanlarla empati kurmakta daha fazla sıkıntı yaşıyorum ki bu da oldukça normal.

V: Evet, normal. Fakat bunun seni diğer canlıların deneyimlerini hesaba katmanı alıkoyduğu da gerçek. Bu seni daha objektif değil bazı durumlar karşısında daha az farkında kılıyor.

M: Düşünmem gereken ilginç noktalara değindin. Fakat hala et endüstrisinin holokosttan kötü olduğunu kabul etmeyeceğim.

V: Anlıyorum. Sezgisel tepkinin üstesinden gelmek biraz zor olacak. Fakat unutma bu et yemeyi hala tamamen uygun yapmıyor. Pek çok şey holokosttan kötü değil fakat hala yanlışlar.

M: (gülerek) Yeterince adil. Fakat bunun yanlış olduğundan bile emin değilim. Belki de argümanların benim zekamı aşan yanıltmacalardır?

V: Yine mi G.E Moore? Bunun akılcı bir yanıt olmadığını tartıştığımızı zannediyordum.

M: Biliyorum belki de verdiğin argümanlara akla yatkın bir cevap olmaması bunun bir yanıltmaca olduğunu kanıtlıyordur.

V: Eğer böyle şeyler söyleyeceksen seni ikna etmemin herhangi bir yolu yok. Ne dersem diyeyim benim, sebebini anlatamadığın bir şeylerden dolayı yanlış olduğumu söyleyeceksin. Buna dogmatiklik denir.

M: Hayır dogmatik davranmıyorum. Kesin yanlışsın demiyorum. Sadece tamamen emin olamadım ve hiçbir zaman olmayacağım da demiyorum. Yalnızca üstüne düşünmem gerek.

V: Tamam, o zaman şu an için et yemenin uygun olup olmadığından emin değilsin. Peki et yemek mecburi olabilir mi?

M: Aptal olma, yalnızca ahlaki olarak doğru olabileceğini düşünüyorum.

V: Pekala. Doğru da olabilir, yanlış da. Bu durumda sana kesin cevabını bulana kadar et tüketmeyi durdurmanı öneririm. Doğru olması aşırı yüksek bir şans olsa da yine de durmalısın. Güvenli tarafta olmayı tercih edersin değil mi?

M: Genel olarak evet. Fakat yanlış olabilecek her eylemden de uzak duramam. Yaptığım her işin yanlış olması bile olası fakat her şeyden uzak duramam.

V: Senden sıfırın altında yanlış olma ihtimali olan eylemlerden uzak durmanı istemiyorum. Eğer yanlış olma ihtimali oldukça yüksekse, bunu yapmak için ahlaki bir sebebin yoksa ve bunu yaparak kişisel bir bedel ödemiyorsan durmalısın.

M: Yine de uygulaması zor. Fakat üzerinde düşünmeyi bitirene kadar haklı olmana yüksek bir şans vermiyorum.

V: Bence bu en azından oldukça yüksek bir ihtimal var diyecek kadar biliyorsun. Mevzu hayvan eziyetinin kötülüğü hakkındaki ahlaki sezgiye geliyor. Bu sezgi de genelde akılcı, zeki ve ahlaken hassas insanlarda oluyor. Çoğu da bunun oldukça açık olduğunu düşünüyor. Ahlak felsefesi literatürünün çoğu ise toplumumuzdaki et yeme alışkanlığının yanlış olduğunu düşünüyor. Çoğu da bu konuyu belirleyici olarak görüyor.

M: Fakat toplumumuzdaki çoğu insan et yemeyi normal görüyor, pek çok filozofun da bununla bir derdi yok gibi görünüyor.

V: Evet yani ahlak felsefecileri ve diğer alanlarda çalışan insanlar arasında bir fark var. Şimdi her şeyi söylediğime göre, bunlar kendi değerlendirmelerin dışında bilebileceklerinin tamamı. Yani ahlak felsefecilerinin et yemenin yanlış olduğunu söylediklerini bilmek için ilk olarak argümanlarda senin ne düşündüğünü çözmene gerek yok.

M: Tamam fakat böyle tartışmalı bir konuda uzmanları kestirip atmamalıyız.

V: Aynen. Uzmanları kestirip atmalıyız demiyorum. Bu uzmanların görüşleri, sunduğum argümanların ilk bakıştaki kabul edilebilirliğinin yada en azından haklı olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. En azından görüşlerime karşı iyi bir argüman getirene kadar.

M: Belki de haklısın fakat vejetaryen olmak hayatımı çok kötü yapacak. Hayat tarzımda bu kadar büyük bir değişikliğe cesaret edemem.

V: Bir haftalığına vejetaryen olmaya ne dersin? O zaman aynı yerde, aynı saatte buluşalım?

M: (omzunu silkerek) Peki, tamam. Umarım senin için yaptığım büyük fedakarlığı takdir edersin.

Dördüncü gün: Vegan yaşam tarzı, soyut teori ve ahlaki motivasyon

V: N’aber? Nasılsın? Vejetaryen olmayı dendedin mi?

M: Israr ettiğin için geçen hafta denedim.

V: Ee, nasıldı?

M: Çok kötüydü. Yemeyi çok sevdiğimi biliyorsun. Kızarmış tavuk yemeden yaşamanın bir anlamı yok.

V: Pardon, biraz benim hatam. Sana lezzetli sebze yemekleri önerebilirdim.

M: Öyle bir şey mi var? Sürekli brokoli ve marul yiyemem.

V: Elbette var. Buradaki yemekleri seviyor gibi görünüyorsun.

M: Evet sanırım doğru. Bu restoran epey iyi.

V: Çoğu vejetaryen restoran öyle. Sıradan geleneksel bir restorana göre  yemekler üzerine daha çok uğraşıyorlar.

M: Öyle ama sürekli dışarıdan yemeyi karşılayamam.

V: Oldukça anlaşılabilir. Şanslısın ki vejetaryen olursan evde çok daha ucuza yemekler yiyeceksin çünkü sebzeler etten çok daha ucuz. Kendime hazırladığım havuç çorbası tarif var, sana da vereceğim.

M: Tamam fakat yemek yemek istediğimde sürekli senin tavsiyelerine bağlı kalamam. Yemek yapmaya bu kadar vakit harcayamam, meşgulüm.

V: Bir arama motoruna istediğin zaman “kolay vegan yemekleri” diye yazabilirsin. Pek çok harika tarif bulacaksın.

M: Bir saniye, vegan mı dedin? Yani süt ürünleri ve yumurta yemeyi bırakmam da mı gerek?

V: Onlar da endüstriyel çiftliklerden geliyor. Eğer alırsan üretmeleri için para vermiş olacaksın.

M: Fakat peyniri çok seviyorum!

V: Vegan peynir alabilirsin.

M: Vegan peynir de neyin nesi?

V: Tadı peynire benzeyen fakat hayvan ürünlerinden yapılmayan peynir. Genelde kaşu cevizinden yapılır.

M: Emin değilim.

V:  Cuma günkü felsefe konuşmasından sonra yediğimiz peyniri hatırlıyor musun?

M: Hatırlıyorum, çok iyiydi. İşte bu yüzden hayvan ürünlerinden vaz geçemem.

V: İşte o vegan peynirdi.

M: Cidden mi? Bu kadar iyiler mi?

V: Bazıları normallerinden bile iyi, senin tattığın gibi olan. Pek çok hayvan ürününün vegan muadilleri var.

M: Peki yeterli proteini nereden sağlayacağım?

V: Fasulye, çerez ve çift kabuklulardan.

M: Çift kabuklu ne?

V: İstiridye, midye, deniz tarağı vs.

M: Bir saniye. Midye mi yiyorsun? Midyeler hayvandır! Vegan değilsin, vejetaryen hiç değilsin!

V: Midyelerin beyinleri yok.

M: Yani? Yine de canlılar ve damak zevkin için onları katlediyorsun. Benim yediğim tavuklardan ve hamburgerlerden daha iyi bir şey değil!

V: Sanırım argümanların önceliğini anlamadın. Hiçbiri yaşamla alakalı değildi. Bitkiler de, bakteriler de hayvan hücreleri de canlı varlıklar sonuçta.

M: Yani hayatın içsel bir değeri olduğuna inanmıyor musun?

V: Bununla alakalı herhangi bir malumatta bulunmuyorum.  Argümanım yalnızca iyi bir sebep olmadan yoğun acıya sebep olmanın kötü olduğuydu.

M: O zaman neden bitkilere ve midyelere acı çektirmeyi uygun görüyorsun? Baskıcı adam!

V:  Mm, öyle düşünmüyorum. Bitkilere ve midyeye acı çektirmenin imkansız olduğunu düşünüyorum.

M: Bunu nasıl biliyorsun?

V: Acıyı beynine ulaşan sinirlerin uçlarının uyarılmasıyla hissedersin. Eğer acı beynine ulaşmazsa, hiç acı hissetmezsin. Bu ampirik olarak bilinen bir şey. Eğer  beynin yoksa o zaman acı da hissedemezsin.

M: Doğru şu an bilimsel olarak bunları biliyoruz fakat %100 emin olamazsın. Belki de başka tür bir acı vardır; bitkiler ve midyeler de sürekli bu acıyı çekiyordur.

V: Belki sen de şu an sandalyende azap içinde kıvranarak oturuyorsundur. Bunu kanıtlamanın da bir yolu yok. Fakat böyle düşünmek için bir sebebimiz yok ve bir yerlerde oturmak zorundayız.

M: Tamam. Ben de gerçekten bitkilerin bilinçli olduklarını düşünmüyorum. Sana biraz takıldım. Fakat birinin sana neden bu risk argümanını sunamayacağını pek anlamadım.

V: Bu argüman nasıl olacak?

M: Bildiğin üzere bir yılda aşırı fazla bitki öldürüyoruz. Eğer bitki öldürmenin yanlış olduğuna dair %1 bile şans varsa buna son vermeliyiz.

V: Ve bunu söyleyen insan hiçbir şey yemememiz gerektiğini mi söyleyecek?

M: Olabilir. Belki de ahlaken intihar etmek bizim için zorunludur.

V: Tamam. Bu argümanın benimkinden nasıl farklı olacağının sebepleri: İlk olarak bu argüman bizden hayatımızı feda etmemizi istiyor. Benim argümanım ise yemekten daha az zevk almanı.  Çünkü başka canlılara iyi bir sebep olmadan acı çektirmeyi doğru bulmuyorum.

M: O zaman başka canlılara zarar vermek hayatta kalmak için doğru fakat zevk almak için doğru değil?

V: Aslında genel olarak doğru. Şimdi de ikinci fark: Bildiğimiz kadarıyla hayvanların acı çektiği hemen hemen kesin. Neredeyse %99’un üzerinde  doğru. Aynı zamanda bitkilerin acı çekmediği neredeyse kesin olarak doğru. Bitkilerin sinir sistemi olmadığından acı hissetme olasılıkları %1’den az.

M: Tamam fakat vejetaryen kelimesini yanlış kullanıyorsun. Vejetaryen yalnızca bitki yiyen kişi anlamına gelir. Midye ve istiridyeler bitki değildir.

V: Hangi kelimeyi kullandığım umrumda değil. Hayvanlara acı çektirmeyi dayatmadığın sürece istediğin her kelimeyi kullanabilirsin.

Kimileri için veganizm yalnızca yemekler ile alakalı değildir.

M: Pekala. Peki ya böcekler? Tarımcılar senede trilyonlarca böcek öldürüyorlar. O zaman böcek öldürmeyi durdurmak zorundayız değil mi?

V: Burada da aynı noktalara değinemez miyim? Böcekleri öldürmekten vazgeçmemiz, et yemekten vazgeçmemize nazaran çok daha yüksek bir bedele mal olur. Ayrıca böceklerin acı hissetmesi de oldukça düşük bir olasılık. Ek olarak böcekleri öldürmeden önce onları aşırı kötü şartlar altında yaşamaya mahkum etmiyoruz. Son olarak da hayvan çiftçiliği bitkilerin yanı sıra böcek ölümünü de arttırıyor, hatta böcekler et için direkt olarak öldürülüyor. Hala tarımcılık çok daha iyi

M: Hayvan çiftçiliği nasıl böcek ve bitki ölümünü artırıyor?

V: Hayvan yetiştirmek için tarlalardan gelen bitkilere ihtiyacın var. Hayvan yetiştirmeyi bıraktığında, üretmen gereken tarım ürünü miktarı da azalacak. Yani tarımcılığın her problemi hayvan çiftçiliğinin de bir problemi, hayvan çiftçiliğinin diğer sorunlarına ek olarak.

M: Böcekleri öldürmeyi bırakmanın büyük bedellere mal olacağını söylerken neyi kast ettin?

V: Hemen hemen her modern uygulama böcekleri öldürüyor. Bırak araba sürerken öldürmemeyi, yürürken bile böcekleri öldürmemeyi zar zor başarıyorsun.

M: Tamam diyelim ki onları öldürmemek çok şey istemek oluyor. En azından böcek ilaçları kullanmayı kesinlikle bırakmalıyız değil mi? Çünkü organik tarım ürünleri alabiliriz.

V: Bunu argüman olarak sunmak istiyorsan devam et ama bence konuyu değiştiriyorsun. Hadi endüstriyel çiftliklerde yetişmiş etleri almamak üzerinde anlaşalım. Tartışmalı konuları sonra düşünürüz.

M: Fakat seni konvansiyonel olarak yetiştirilmiş sebzeleri yerken gördüm. İşte tam da şurada! (V’nin tabağını işaret eder) Eminim ki onlardan bazıları konvansiyonel olarak yetiştirilmiştir.

V: Şu an ad hominem yapıyorsun. Bana argümanlar sunmak yerine beni kötü veya riyakar olmakla suçluyorsun.

M: Karşımdakinin teorisinin tutarlı olmasını beklemek isteyemez miyim?

V: Benim kişisel olarak nasıl davrandığım üzerinde konuştuğumuz ahlaki gerçeklerden tamamen alakasız. Eğer dediğin gibi riyakar olsam bile bu senin et almanı tamamen uygun yapmayacak. Bu, ahlaken yükümlü olduğun bir davranıştan dikkatini kaçırma çabası.

M: Alakasız olduğunu düşünmüyorum. Böceklere karşı umursamazlığının kendisi, anlattığın ahlaki değerlere inanmadığın anlamına geliyor.

V: Eğer inanmıyorsam, neden üç yıldır vegan besleniyorum? Ve sana neden bunları anlatıyorum? Deli bir yalancı mıyım?

M: Bir seviyeye kadar inanıyorsun, fakat farklı bir seviyede tamamen inanmıyorsun çünkü bunları yaşam tarzına tamamen entegre etmedin. Eğer türlerin değerine kalpten inansaydın, böcekleri daha çok umursardın.

V: Yani benim bilinçsizce türcü olduğumu söylüyorsun?

M: Doğru denilebilir.

V: Belki de. Fakat aynı zamanda bilinçsizce ırkçı olduğumuzu söyleyen pek çok deney var. Fakat bu deneyler bu davranışların ahlaken doğru ya da yanlış olduğunu göstermiyor.

M: Evet, bunu göstermiyor fakat tüm türcü köklerini bırakmadığına dair de bir örnek.

V: Evet, bu olası bir açıklama. Fakat bunu söylemek için bilinçsiz ön yargıların, bilinçli bir şekilde, mantık yürütmeyle varılan sonuçlardan daha güvenilir olduğunu düşünebilirsin. Fakat en son biz bu ön yargıların neden güvenilmez olduğunu tartışmıştık.

M: Evet, belki de davranışın bize felsefi argümanlarını reddetmek için iyi bir sebep vermiyor. Fakat yine de merak ediyorum, böcekler hakkında biraz daha dikkatli olmamalı mıyız?

V: Eğer böcekler de inekler kadar hisli olsaydı elbette olmalıydık.

M: Neden böceklerin hisli olduğunu düşünmüyorsun? Gözleri ve diğer organları var yani hisleri olmalı.

V: Bunun üç sebebi var: Bir, nosiseptörleri yok.

M: Ne? Nosiseptör mü?

V: Acıları hisseden sinirler gibi bir şey. Böceklerde bu yok. İki, ciddi oranda basit bir sinir sistemleri var. Bir milyon kat daha basit.

M: Belki de acı hissetmek için basit bir sinir sistemine sahip olmak yeterli.

V: O zaman bunu açıklamakta başarılar: Böcekler normal acı davranışlarını sergilemiyorlar. Bacağı kırılan bir böcek, o bacağına aynı komutu yollamaya devam ediyor. Böcekler kötü yaralandıklarında yemeğe veya her ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam edecekler. Hatta başka bir canlı onları yerken bile.

M: O zaman acı hissetmeme olasılıkları oldukça yüksek. Fakat küçük de olsa acı çekme ihtimalleri var değil mi?

V: Sanırım yine konuyu dağıtmaya çalışıyorsun. Eğer böcek aktivisti olmak istiyorsan, önden buyur. Fakat çok daha kötü bir uygulama olan hayvan çiftliklerinden et alma eylemini bırakalım.

M: Tamam, belki de endüstriyel çiftliklerden et almayı bırakmalıyım. Fakat serbest dolaşan hayvanlardan et alsam?

V: Maalesef ki pek çok firma yasal olarak ürünlerine “serbest dolaşan hayvan” barkodunu yapıştırıp hayvanlara hala zulmedebiliyorlar. Eğer insancıl koşullarda yetiştirilen hayvanların ürünlerini almak istiyorsan hayvan hakları organizasyonları tarafından onaylanmış ürünleri alabilirsin. Bakmak istersen şurada bir örneği var:

M: O zaman almak etik olacak mı?

V: Belki olabilir. Fakat endüstriyel hayvan çiftlikleri kesinlikle yanlış. Bu etikete sahip olan yerlerden almak belki kabul edilebilir olabilir. Hayvan haklarına inanıp inanmadığınla alakalı.

M: Bu zamana kadar nasıl oldu da bunu atladık?

V: Endüstriyel hayvan çiftliklerine odaklanıyorum çünkü neredeyse tüm hayvansal ürünlerin kaynağı burası. Önceliğimin hemen hemen herkesin yaptığı ve açıkça aşırı kötü olan bir şeyin olmasına karar verdim. Ardından çok az insanın yaptığı, belki de daha az kötü fakat hala etik olmayan bir davranış hakkında endişe duyabilirim.

M:  Anlıyorum. İnsancıl etiketi olan ürünleri alıyor musun?

V: Hayır, çünkü etik olup olmadığını bilmiyorum. Eğer bilmiyorsam güvenilir tarafta yer almam gerektiğimin farkına vardım.

M: Niçin emin değilsin?

V: Çünkü yemek için hayvanların insancıl bir şekilde öldürülmesinin izin verilebilir olup olmadığını çözmem lazım. Bunun için de yaşamaya hakları olup olmadığını çözmem lazım. Bunun için de ilk olarak yaşam hakkının ne olup olmadığını çözmem gerek.

M: Bu yüzden ahlak felsefecilerine sahip değil miyiz zaten?

V: Evet fakat aralarında bir fikir birliği yok.

M: Profesör Tooley bana yaşam hakkının bireyin birey olma hakkındaki fikirlerinin zaman boyunca devam eden bir mesele olduğunu söyledi.

V: Bu da bir teori. Başka bir görüşe göre yaşam hakkı kişinin kendi için önemli bir şeyin hayatının merkezinde olmasına dayanıyor. Belki de bu kişinin daha insancıl bir geleceği olmasıdır. Belki de aslında haklar diye bir şey yoktur.

M: O zaman neden hangisinin doğru olduğunu bulmuyoruz?

V: Söylemesi kolay. Bu konuda önde gelen isimler bile anlaşmaya varamıyor. Yani bizim burada açıklığa karıştırmamız imkansız. Eğer başlarsak, sonsuza kadar sürer.

M: Bu kadar kötümser olma. Belki de bu konuda onlardan daha iyiyizdir.

V: Gerçekten mi? Bilginin tanımı üzerine yaptığımız tartışmayı hatırlıyor musun?

M: Evet, harikaydı.

V: Üç saat süren harika bir konuşmaydı. Gitmek zorunda olduğun için durmuştuk anca.

M: Evet, hala son teorine karşı bazı argümanlar getirmek istiyorum…

V: Sonra özgür iradeyi konuştuğumuz tartışma.

M: Evet, o da harikaydı.

V: Beş buçuk saat sürmüştü fakat bir anlaşmaya varamamıştık.

M: Evet, muhtemelen hiçbir zaman doğru ahlaki teoriyi tespit edemeyeceğiz. Eğer doğru ahlaki teoriyi bilmeden et yemenin yanlış olduğunu nasıl söyleyeceğiz?

V: Çünkü et yemeye karşı olan argümanlar sezgiseller. Pek çok insan da “iyi bir sebep olmadan yoğun acılar çektirmek yanlıştır” ve “insanların ahlak dışı davranışlarda bulunan insanlara ödeme yapmaması gerekir” gibi ahlaki inançları paylaşır. Makul herhangi bir ahlaki teorisi bunu doğru bulacaktır.

M: Evet fakat argümanların objektif ahlaki değerler olduğunu iddia ediyor. Bu biraz tartışmalı.

V: Tüm ahlaki argümanlar objektif bir ahlakın olduğunu mu iddia ediyor?

M: Pek zannetmiyorum.

V: O zaman benimki de iddia etmiyor.

M: Niçin?

V: Çünkü argümanımın herhangi bir ahlaki argümandan nasıl ayrıldığını göremiyorum. Argümanımın nasıl objektif ahlak değerlerini kabul edip, diğerlerinin kabul etmediğini söylemek senin görevin.

M: Çünkü eylemlerimiz için radikal değişiklikler getiriyorsun. Bazı teorilere göre ahlak sadece sosyal davranışlardan baz alır.

V: Peki bu görüş, geçmişteki kölelik eylemlerini de haklı çıkarmak için de kullanıldı mı? Veya kadınlara karşı yapılan baskıyı, adli işkenceleri?

M: Sanırım kullanılmış olabilir.

V: Pekala, o zaman argümanım köleliğe, işkenceye karşı çıkan argümanlar kadar kuvvetliyse –ve buna karşı çıkan insanlar yalnızca köleliği bırakmak için bir sebep olmadığını söyleyen insanlarsa- buna tamamen razıyım.

M: Belki de kölelik o zamanın davranışlarına uygun olsa bile yanlıştı, çünkü toplumun ahlaki değerleriyle bir çatışma halindeydi.

V: Nasıl yani?

M: Belki de daha derin özgürlük ve özerklik değerleri olduğu için keyfi bir ayrım yapmadan bu değerlerin tutarlı bir şekilde uygulanması köleleri özgürlüklerine kavuşturan şeydi.

V: Bu durumda bence endüstriyel hayvan çiftlikleri de toplumuzun değerlerine ters düşüyor. “Gereksiz yere acıya sebep olma” ilkesi gibi mesela. Bu senin anlattığın zenci hikayesi kadar akla yatkın.

M: Öyle fakat bu alanda pek kesin görünmüyor.

V: İşte soyut teoriler tarafından dikkatin dağıldığında böyle oluyor. Felsefeciler her şeyi kafa karıştırıcı ve güvensiz bulabilirler. Sana bir örnek vereyim:  A kişisi, B kişisine dava açıyor ve biz de jürideyiz. Eğer B, A’ya karşı hatalı davrandıysa A, tazminat alacak şekilde karar vermemiz gerekiyor.

M: Tamam.

V: Ortaya çıkıyor ki B, A’nın aracında 2000$’lık bir hasara sebep olacak şekilde çekiçle vuruyor. Şahit de var.

M: Kolay bir dava, A 2000$ dolar alır.

V: Bekle biraz! Jüride filozoflar da var. Bir metafizikçi, bir siyaset teorisyeni, bir epistemolog ve bir ahlak felsefecisi. Metafizikçi B’nin hatalı olmadığını çünkü özgür irade diye bir şeyin olmadığını öne sürüyor.

M: Evet, sanırım mantıklı olduğunu söylerdim…

V: Siyasi teorisyen de diyor ki B’nin eylemleri yalnızca mülkiyet hakkı doğru olsaydı yanlış olacaktı fakat mülkiyet hakkı diye bir şey yok. Epistemolog tanıklara güvenemeyeceğimizi çünkü hislerinin ne kadar güvenilir olduğunu bilmediğimizi söylüyor. Son olarak da ahlak felsefecisi, ahlaki gerçeklerin olmadığını söylüyor. Yani B, yanlış bir şey yapmış olamaz.

M: Sanırım bu yüzden felsefeciler jüride yoklar. Gerçekten felsefecilerin böyle davranacağını mı düşünüyorsun?

V: Umarım davranmazlar. Fakat bu teorilerin hepsi alanlarında öncü insanlar tarafından savunuluyorlar.

M: Doğru, hepsi doğru. Fakat gerçek profesörler bu teorilerin pratik bir meşede kullanılıp kullanılmayacağını daha iyi bilirler.

V: Aynen, benim görüşüm de bu. Soyut teoriler yalnızca konuyu saptırmak istediğinde ortaya çıkıyorlar. Eğer biz jüriyken, felsefeciler bu argümanları sunsa ne yapardık?

M: Sanırım bunları reddetmek zorunda kalırdık?

V: Gerçekten mi? Biz de jüri odasındayız. Davayı kimin kazandığını tespit etmeden önce özgür irade, mülkiyet hakkı, sonsuz dünyanın bilgisi, ahlaki olgular hakkında tartışmak zorunda kalmayacak mıyız? Yalnızca tartışmayacağız, üstüne de bunları çözmememiz gerekecek ki felsefe topluluğu da bunları yüzyıllardır tartışıyor.

M: Katılıyorum, çok korkunç görünüyor. Jürilerin nasıl karar verdiğini bile bilmiyorum.

V: Elbette bunu yapmıyorlar. Jüriler felsefi meseleler tartışmıyorlar. Biz de bunları hayatımızın geri kalan kısımlarında yapmıyoruz. Pratik kararlar alacağımız zaman temelde şüpheci ahlaki teorileri yok sayıyoruz.

M: Temelde şüpheci ahlaki teoriler derken neyi söylemek istiyorsun?

V: Temellendirmeye çalıştırdığımız alanın geçerliliğini reddeden teoriler. Yani bir eylemin doğru olup olmadığını tartışırken ahlaki olguların olup olmadığını yok sayıyoruz.

M: Belki de bunu yapmamalıyız. Çünkü ahlaki olguların olmadığı gerçek olabilir.

V: Cidden mi? Diyelim ki yargıç sensin. Karar vermeden önce ahlaki olgular, özgür irade vs. olup olmadığını mı çözmeye çalışırsın?

M: Sanırım yapmazdım, bunu yapmanın çok iyi olacağını zannetmiyorum.

V: Pekala, bizim burada tartıştığımız soru da bunun gibi pratik bir soru. Jürinin tazminatı davacıya verip vermemesi gibi. Biz de markette, mağazada veya herhangi bir yerde satılan eti alıp almayacağımıza karar vermeliyiz. Eğer böyle şüpheci teoriler dikkatimizi dağıtırsa, sorduğumuz pratik sorulara cevap veremeyiz. Üstüne oldukça basit olan bir soruyu da karmaşık ve zor bir halde görürüz.

M: Yani vejetaryen olmanın oldukça kolay bir tercih olduğunu mu söylüyorsun?

V: Basitçe evet. Sorunun özü ise şu: Kendi küçük çıkarlarım için büyük acılara sebep olmayı onaylıyor muyum? Tam olarak bu. “İnsan hayatı hayvan hayatından daha mı değerli?”, “Gerçek ahlaki değerler var mı?” veya “Hak diye bir şey var mı?” değil. Konu yalnızca minik kazançlar için büyük acılara sebep olmak.

M: Argümanın tamamen makul görünüyor. Çünkü çok zayıf iradeli biri olduğumdan et yemeyi bırakabileceğimi zannetmiyorum.

V: Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.

M: Sana et yemeyi bırakmaya hazır olmadığımı söylüyorum. Sence yalan mı söylüyorum?

V: Yalan söylediğini düşünmüyorum fakat insanlar bazı seçimleri neden yaptığı hakkında genelde yanılır. Ancak et yemeye devam etmen, et yemeyi bırakmanın zor olmasından kaynaklanmayacaktır

M: Ne demek istiyorsun?

V: Bir restoranda olduğunu hayal et. Bir et yemeği sipariş vermeyi planlıyorsun. Sen sipariş vermeden birden belirdiğimi ve sana et yemeği yerine 20$’lık bir vegan yemeği teklif ettiğimi hayal et.

M: 20 dolar mı? Pek çok yerde bu bedava yemek gibi bir şey.

V: Alır mıydın?

M: Elbette.

V: Yani et yemekten uzak durmak o kadar da zor değil. Eğer bırakmak için 20$ ödemen gerekiyorsa pek zor bir şey değil.

M:  Elbette bir defalığına mahsus yapmak zor değil. Fakat haftalar geçtikçe, etin tadını özledikçe daha zor olacak. Vegan olmayı sürdürürken zorlanmıyor musun?

V: Hayır, hiçte bile.

M: Demirden bir iradeye sahip olmalısın. Hergün etrafında leziz etleri görürken… Bir sırrın mı var?

V: Sorgulamıyorum ki. Vegan olup olmamayı her yemekte seçmiyorum. Eğer her seferinde seçmek zorunda kalsaydım korkunç bir hayat tarzı olurdu.

M: Neden sorgulamıyorsun? Ben geçtiğimiz hafta bunun üzerine defalarca düşündüm.

V: Yanlış olan şeyleri yapıp yapmamayı sorgulamıyorum. Üç yıl önce et yemenin yanlış olduğuna karar verdim ve bu kararı sorgulamanın da pek bir manası yok. Bu yüzden kararımı uygularken zorlanmıyorum.

M: Eminim ki bazen yanlış şeyler yapıyorsundur. Hadii!

V: Cümlemi baştan kurayım. Çok kötü olmadığını düşündüğüm şeyleri yaparken sorgulamıyorum. Birkaç taş çalmakta bir sıkıntı yok fakat insanlara saldırmak mı? Hayatta olmaz, aklımın köşesinden bile geçmez.

M: O ruh haline bürünmek benim için olası mı bilmiyorum.

V: Çekici birini gördüğünde, ona sarkıntılık edip etmeme konusunda bir zorluk çekiyor musun?

M: Böyle bir şeyi asla yapmam.

V: Veya biri seni kızdırdığında, yüzüne bir tane indirmek konusunda zorlanıyor musun, zorlanmıyor musun?

M: Bunu da asla yapmam!

V: O zaman böyle şeyleri yapmaktan hoşlanmadığını zaten biliyorsun. Sanırım sorgulama ve içsel zorlanmalar yaşamıyorsun.

M: Bu ruhsal durum meselesini pek anlayamadım. Geçtiğimiz hafta çok zordu. Cidden biftek yemeyi çok özledim.

V: İşte bir varsayım daha. Üç haftayı etsiz geçirdin ve biftek için yanıp tutuşuyorsun. Yani şu anki gibi fakat biraz daha fazlası. Bob’la beraber yemeğe çıktık ve Bob’un tabağında da biftek var. Eti nasıl dilimlerle parçalara doğradığını biliyorsun değil mi? Uzanıp, seni durdurmadan bir parça et alıp yiyebilirsin. Ve bunun et yemenin tek yolu olduğunu varsay. Bunu yapar mısın?

M: Hmm, senin görüşüne göre gayri ahlaki olmaz mı? Sonuçta eti çoktan sipariş vermiş.

V: Tamam peki ya tuvalete gitmek için masadan kalktıysa? Yani seni görmeyecek bile.

M: O zaman belki bir tane alırdım.

V: Hadii! Daha önce böyle bir şey yaptın mı?

M: Peki, tamam. Almazdım.

V: Neden olmasın?

M: Bilmiyorum, insanlar böyle şeyler yapmazlar ama.

V: Bu karşı konulamaz güzel biftek için bile mi?

M: Belki de şu an yalnızca bana toplumsal teamülleri gösteriyorsun. Bir ürtüm var, uyduğumuz bu teamüller o kadar kuvvetli ki eti alamam.

V: Tamam. O zaman Bob’dan etten bir parça için ricada bulunuyorsun. Sana 20$’a satmayı öneriyor. Toplumun anlayışına göre bunda bir şey yok değil mi?

M: Çok garip fakat toplumun kabul etmeyeceği bir şey de değil.

V: Cebinde de bir yirmilik var, Bob’a verir misin?

M: Bir ısırık için 20$ mı? Bu çok mantıksız. Bob eti kendine saklayabilir.

V: Peki ya neredeyse dayanılmaz biftek yeme dürtüne ne oldu?

M: Zaten bir ısırık pek tatmin etmez.

V: O zaman ya tüm bifteği 100$’a satmayı önerirse?

M: Bu da çok fazla.

V: Bunun uyuşturucu bağımlılığından farkını kavra. Bir uyuşturucu bağımlısı dozunu almak için 100$ verir. Çünkü aşırı kuvvetli dürtüleri vardır fakat senin yok.

M: Peki, tamam. Sanırım etten uzak durmak o kadar da zor değil. Muhtemelen bencil bir adi herifin tekiyim. Belirttiğin için sağ ol.

V: Öyle olduğunu da sanmıyorum. Bir varsayım daha yapalım. Diyelim ki gece kütüphanedesin. Başka bir öğrencinin çalıştığını görüyorsun. Eşyalarını sana emanet edip tuvalete gidiyor. Cüzdanının da çantasının üstünde durduğunu görüyorsun. Cüzdanı alıp çıkabilirsin ve kimse de seni görmez. Bunu yapabilir misin?

M: Hey, ben bi’ hırsız değilim!

V: Güzel. Gerçekten bencil bir adi bunu yapardı değil mi?

M: Sanırım. O zaman tercihlerimi nasıl açıklayacaksın?

V: Sosyal rahatlık. Çalmak toplumda yanlış bulunan bir şey ve sen de bunu içselleştirdin. Et yemek yanlış ve neredeyse etrafındaki herkes bunu yapıyor. İşte bu yüzden ne kadar yanlış olursa olsun hala et yiyorsun. Ama senin ne kadar çıkarına olursa olsun hırsızlık yapmayacaksın.

M: Yani akran baskısı yüzünden mi?

V: Şimdi neden “yargılayıcı” olduğumu anlamışsındır.

M: Yani üzerimdeki akran baskısı mı oluşturmaya çalışıyordun?

V: İnsan toplumlarında ahlak bu yönde aşılanır. Eğer kötü davranışları onaylamazsak diğerleri de bu davranışları yapmamaya çaba gösterir. Eğer onaylarsak çoğumuz kötü davranışlarda bulunuruz. Bu yüzden bir eylemin yanlış olduğunu düşünenler bunu sürekli tekrar etmek durumunda kalır.

M: İnsanları zayıf varlıklar gibi anlatıyorsun. Yani ne kadar yanlış olduğunu bilsek de diğerlerinin yaptığı şeyleri yapmamız gibi.

V: Öyle aslında. Mesela Nazi Almanya’sını düşün. Hayatında hiçbir suç işlememiş sıradan, ortalama Almanlar bir anda kendilerini Yahudi soykırımına yardım ederken buldular. Sosyal baskı yüzünden öldürmeye karşı içsel dirençleri kırılmıştı.

M: Almanlar ne kadar kötüler değil mi?

V: Yalnızca Almanlar değil. Eğer 1800’lerde  Amerika’nın güneyinde yaşasan muhtemelen köleliği oldukça normal bir şeymiş gibi görürdün.

M: Evet, bunu daha önce anlatmıştın. Status quos bias. Fakat ya et yemenin yanlış olduğunu biliyorsan ve yine de bırakamıyorsan?

V: Kölelikte de buna benzer durumlar vardı. Thomas Jefferson düşünsel olarak köleliğin en büyük karşıtlarındandı fakat yine de köle sahibiydi. Eğer Jefferson hala yaşasa sence hala köleleri olur muydu?

M: Sanırım olmazdı. Bugün yalnızca berbat insanlar kölelere sahip olur. Fakat bununla nereye varmaya çalışıyorsun?

V: Sosyal rahatlıkla alakalı. Jefferson kölelerinden çok güçlü dürtülere sahip olması yada çıkarlarına tamamen ters düşmesinden dolayı değil toplumdaki diğer insanların da bunu yapması –bu onun motivasyonunu oldukça kırıyordu.- yüzünden o da köle sahibiydi. Eğer bugün yaşasa başka insanlara sahip olmayı aklının ucundan bile geçirmezdi çünkü toplum bunu onaylamıyor.

M: Aynı zamanda yasal da değil.

V: Haklısın fakat bazı şeyler illegal olmasına rağmen toplum tarafından onaylanabiliyor ve pek çok insan bunları yaparken çok iyi hissediyorlar. Hız yapmak, reşit olmadan içki kullanmak, bazı topluluklarda ot içmek gibi.

M: Tabii bunlar yakalanmayacakları durumlarda. Bunların hiçbirini bir polisin önünde yapmazdım.

V:  Evet. Şimdi Jefferson’un zamanımıza ışınlandığını ve bir şekilde köle sahibi olsa bile tutuklanmayacağını varsayalım. Yine de toplum baskısı ve toplumun buna onay vermemesi yüzünden tüm kölelerini serbest bırakırdı.

M: Bunların hepsi bana et yemeği bıraktırmalı mı?

V: Evet. Eğer karşı konulamaz karnivor dürtülerin yüzünden bunu yapamayacağını düşünsen bile hatta inanılmaz derecede bencil olduğunu sanarsan zaten eyleme dökmen çok olasılıksız. Fakat eğer bir kez çıkarlarını kıyaslanabilir şeyler için neredeyse her zaman feda ettiğini gördüğünde ve bunun bu kadar zor olmadığını anladığında bunu yapman daha olası. Diğer fedakarlıkları yapmana sebep olan fakat bunu yapmamanı sağlayan şey oldukça kötü: bunu yapman için etrafında yeterince baskı yapan insan olmaması.

M: Biliyorsun, veganlar sürekli bir vaiz ve ahlakçı tavırlarındalar. Sizin gibi olmak istediğimden emin değilim.

V: Umuyorum ki neden bu “ahlakçı” tavrı takındığmızı anladın.

M: Çünkü insanları kontrol etmek ve onlardan üstünmüş gibi davranmak hoşunuza gidiyor?

V: Tanrım, hayır! Ben de isterdim ki bunların hiçbirini yapmayayım. Keşke et endüstrisi etik olsaydı da ben de ürünlerini kullansaydım. En azından herkes gayri etik olduğunu bilseydi de ben böyle konuşmak zorunda kalmasaydım.

M: Yani vejetaryen olman insanları kızdırıyor mu?

V: Tam olarak öyle değil. Sessiz kaldığım sürece pek çok insan beslenme tarzıma saygı gösteriyor. Et yemeyi bırakmalarını söylediğimde sinirleniyorlar.

M: Ne yapıyorlar?

V: Bazen veganların aşırı ahlakçı ve kendilerini tatmin etmek istediklerini –veganların içten bir şekilde hayvan haklarını savunmalarını tamamen dışarıda tutarak- söylüyorlar. Veya dalga geçerek brokoli hakları savunucusuna bürünüyorlar. Veya agresif bir şekilde eti nasıl sevdiklerini anlatıyorlar.

M: Eğer insanlara “ahlaksız” diyorsan karşılığını da beklemelisin.

V: Beklemek zorunda değilim. Kendini adamış bir Katoliğe kürtajı ne kadar sevdiğini ve gün sonunda birkaç kürtaj yapacağını söyleyebilir misin?

M: Hayır, sanırım söylemezdim. Bu saldırgan bir davranış olacaktır.

V: Veya Katoliklere tamamen kendilerini üstün görme ve insanlara had bildirme ile yanıp tutuştuğunu söyleyebilir misin?

M: Hayır. Sanıyorum ki Katolikler’in motivasyonu Tanrı’yı anlayış tarzları ve onun bizden ne istediği.

V: Fakat pek çok et tüketen insan veganların, ahlakın bizden davranmamızı istediği şekilde davrandığımızı kabul etmeyi reddediyor.

M: O zaman neden yapasın ki? Veganlığını neden kendine saklamıyorsun?

V: (omzunu silkerek) Çünkü bu da yanlış olurdu.

M: Neden yanlış olduğunu anlamadım. Onlara eti sen yedirmiyorsun, insanların ahlaka uygun biçimde davranması senin görevin değil. Tıpkı komşularının eşlerini aldatıp aldatmadığına emin olmak gibi. Herkes kendi davranışından sorumludur.

V: Bu genelde doğru olabilir fakat bu özel bir mevzu.

M: Nesi bu kadar özel?

V: İlk olarak geçmişte yapılan yanlışların –kolonicilik, kölelik, kadınları baskılamak- kurbanları ne düşündüklerini açıkça söyleyebilirdi ve söylediler de. Bu durumda ise kurbanlar hiçbir zaman kendilerini ifade edemeyecekler. İnsanların yaptıklarını insanlardan başka kimse konuşmayacak. Yani bunu biz yapmak zorundayız. Eğer yapmazsak, asla durmayacak.

M: Bunu yapmak istediğimden emin değilim. Her yemek yediğimde karşımdakinin ahlaken yanlış şeyler yaptığını söylemek çok saçma olacak.

V: Bekle o zaman, bir karşılaştırma yapalım. My Lai Katliamı’nı hatırlıyorsun değil mi?

M: Asya’da olan bir katliam değil mi?

V: Savaş sırasında Vietnam’da olmuştu. Amerikan askerleri Vietnamlı sivillerden oluşan koca bir köyü katletmişlerdi.

M: Çok korkunç.

V: Diyelim ki sen bu askerlerden birisin. Arkadaşların köylüleri birer birer vurup toplu mezarlara atıyorlar. Köylüler tamamen silahsız. Canlarını bağışlamanı bile isteyemiyorlar çünkü İngilizce bilmiyorlar. Ne yapardın?

M: Sanırım köylüleri vurmazdım.

Etik Veganizm’in yanı sıra ekoloji ve sağlık temelli vegan yaklaşımlar da vardır.

V: Arkadaşlarına bunu önerdin ve bazıları sana katıldı. Fakat yeterli değildi, askerlerin kalanı öldürmek üzere yola çıktılar.

M: Peki önerin ne?

V: Ve köylülerden ve askerlerden başka kimse yok. Köylüler katliama karşı koymak için hiçbir şey yapamazlar. Yani iş askerlere kalıyor. Bunun yanlış olduğunu bilen, bunu engellemek zorunda.

M: Fakat nasıl durduracağım?

V: Bilmiyorum fakat en azından askerlere savaş suçu işlediklerini ve durmak zorunda olduklarını söylemelisin.

M: Bunun işe yarayacağından pek emin değilim. Muhtemelen yine de yapacaklardır.

V: Belki de ama en azından denemelisin. “Eğer arkadaşlarıma savaş suçu işlediklerini söylersem sosyal olarak ne kadar garip olur?” veya “İnsanlar cinayete karşı yargılayıcı olduğumu düşünecekler?” diyerek durup izlememelisin.

M: Fakat bu insanları rahatsız eder; et yemelerini asla durduramayacağım. Benimle konuşmayı bırakacaklar.

V: İyi nokta bir noktaya değindin. Yani büyük bir yanlışa sessiz kalma ve toplumda yalnızlaşmak arasında bir denge kurmalısın. Et yemenin yanlış olduğunu rasyonel ve sakince anlatmalısın ki insanlar sana deli demesinler.

M: Çılgınlıktan bahsederken, karşılaştırmalarının biraz abartı olduğunu düşünmüyor musun? Et yemeyi Nazi olmakla, köle sahibi olmakla veya bir köyü katletmekle kıyaslamak? Hamburger yediğim için pek de Nazi gibi olmuyorum.

V: Pek çok insan böyle hissedecektir. Bu da insanların yanlış olduğunu bilmelerine rağmen et yemeye devam etme sebeplerinden biri.

M: Ne, suçumuz azizler gibi olmamak mı?

V: Biz de olmamak istiyoruz. Pek çok insanın kendi ahlaksızlarına kesin bir toleransı vardır. İdeal olmak istemezler, yalnızca aşırı kötü olmamak isterler. Yani bazen otel çalışanlarına kötü davrandıklarını söylemek onları rahatsız etmeyecektir.

M: Evet, sonuçta ben yalnızca insanım. Mesela bir flörtümü etkilemeye çalışırken gerçekten biraz uzaklaşabiliyorum. Dört dörtlük davranmaya çalışmıyorum. Fakat bunu çok iyi telafi ediyorum.

V: Evet fakat bu anlattığın gibi değil. Tartıştığımız şey senin flörtünü etkilemeye çalışırken küçük yalanlar söylemen gibi değil. Argümanlar diyor ki, et yemek muhtemelen insanlık tarihinde işlenmiş tüm savaş suçlarından, kölelikten, soykırımlar ve bunların bütününden yalnızca birkaç on yıl içinde daha fazla zarara sebep olduğunu söylüyor.

M: Evet biliyorum, 56 milyar kara hayvanı ve diğerleri. Evet ama bu sayı bireye vurunca çok küçük bir zarar gibi duruyor.

V: Evet, yalnızca küçük bir parçaya katkı sağladığı kesin. Fakat bu küçük parça da oldukça zararlı. Eğer et yemeye devam edersen, muhtemelen iki binin üzerinde hayvanın hayatına son vereceksin.

M: İki bin? Buna inanmıyorum.

V: Günde üç kez et yemeği yesen, 365 günde 1,000’in üzerinde et yemeği olur değil mi?

M: Evet…

V: Ortalama bir Amerikan 79 yıl yaşıyor. Bu da demektir hayatında 79,000’den fazla et yemeği yedi. 79,000 tabağı sence kaç hayvan karşılayabilir?

M: Evet, böyle 2,000’in üzerinde. Fakat ben her öğün et yemiyorum.

V: Tamam yalnızca yarısı kadar yesen? O zaman hayatın boyunca 40,000 tabak et yemiş olursun.  Sayının hala 2,000 hayvan üzerinde olması oldukça makul.

M: Argümanının acı çektirme üzerine olduğunu zannediyordum, öldürmek üzerine değil.

V: Evet, çektirilen eziyeti anlatmak için sayıları yaklaşık olarak veriyorum. İki bin hayvana eziyet etmek muhtemelen hayatında yapabileceğin en kötü şey.

M: Evet fakat hala Nazi olmak gibi bir şey değil.

V:  Hayır mı? Neden?

M: Herkes insan öldürmenin yanlış olduğunu bilir. Fakat herkes et yemenin yanlış olduğunu bilmiyor.

V: Naziler de Yahudiler’i öldürmenin yanlış olduğunu bilmiyordu. Pek çoğu ahlaken doğru olduğunu bile düşünüyordu hatta. Hatta görevlerine karşı oldukça duygusuzlardı bile.

M: Evet fakat herkes insan öldürmenin yanlış olduğunu bilmeli.

V: Evet aynı zamanda herkes küçük sebepler için bilinçli bir şekilde büyük acılara sebep olunmaması gerektiğini de bilmeli.

M: Tamam fakat en endüstrisinde çalışan herkes bunu bilmiyor.

V: Çoğu Nazi de bilmiyordu. İlk defa Nazi olduklarında, insanların toplama kamplarına götürülmesine yardım ettiklerinde, Hitler kamplardaki herkesin öldürülmesi emri verdiğinde bile bilmiyorlardı.

M: Hey, şu an Naziler’i mi savunuyorsun?

V: Hayır yapmaya çalıştığım şey bu değildi. Yine de o insanlar nadiren bizim hayal ettiğimiz gibi şeytani kişilerdi. Ve iyi olarak düşündüklerimiz, buna biz de dahiliz, nadiren düşündüğümüz kadar iyilerdi. Bir Nazi subayı ve sıradan bir Amerikan arasındaki fark düşündüğümüzden daha az. İkisi de çok fazla düşünmeden, iyi veya kötü olmaya çabalamadan kendilerine verilen görevi yapıyorlar. Fakat yalnızca biri kendini soykırım yapan toplumun içinde buluyor.

M: Bu çok ağır. Hayat biçimimi değiştirmeden önce bunları düşünmem lazım.

V: Tamam. Fakat fazla erteleme. “Üzücü gerçek şu ki, en büyük kötülükler kendilerini asla iyi veya kötü olmak için çabalamayan insanlar tarafından yapılmıştır.”

Not: Bu içerik yazardan bizzat izin alınarak dergimizin ikinci sayısında yayınlanmıştır.

Müzik, sinema, ahlak ve siyaset felsefesi ana ilgi alanları. Hacettepe Üniversitesi'nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okuyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Yücel Hocamızın Ardından - Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Gönüllü Ötanazi Savunulabilir Bir Pozisyon mu? - Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe