Voltaire Fransızca Sadık Hidayet Farsça Sesleniyor: Hayvanlar Değerlidir – Taner Beyter

/
30 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

İnsanlar ile hayvanlar arasındaki ilişkiye dair tarih boyunca birçok farklı yaklaşım ve kültürel anlayış geliştirilmiştir. Doğu ve Batı medeniyetlerinin birçok konuda olduğu gibi bu konuda da benzerlik ve farklılıkları olduğunu söylemek mümkün, 18. yy'da yaşamış bir Fransız Aydınlanma filozofu olan Voltaire ile 20.yy'da yaşamış İranlı bir düşünür/yazar olan Sadık Hidayet hayvanlara dair düşüncelerinden ötürü dikkat çekici bir noktada buluşuyorlardı: "Hayvanlar değerlidir." Voltaire Fransızca, Sadık Hidayet ise Farsça aynı noktaya işaret ediyor ve vejetaryenliği öneriyordu.

Hayvanlar ile insanlar arasında birçok farklı etkileşim vardır. Köpekler, kediler, kuşlar ve hamsterlar gibi bazı hayvanlar, bizimle beraber evlerimizde yaşar. Fareler, böcekler ve yılanlar ise çoğunlukla uzak durmamız gereken hayvanlar olarak bilinir (elbette bunları da evinde besleyen çok sayıda insan vardır). İnek, domuz ve tavuk gibi hayvanların taze et, süt veya yumurtaları, insanlar tarafından tüketilsin diye, endüstriyel olarak çoğaltılırlar. Bazı hayvanlar ise insanlar tarafından laboratuvarlarda denek olarak kullanılır, “spor amaçlı” avlanır veya sirk ve hayvanat bahçelerinde eğlence amaçlı tutulur veya petshoplarda (hayvan dükkanlarında) satılır. Fakat hiç şüphesiz ki hayvanlara dair bu yaklaşım bir miktar değişmektedir gibi görünüyor, vegan oluşumların sayısı artmakta ve vegan literatür giderek genişlemektedir. Artık hayvanların ahlaki statüsü ve değerine dair elimizde birçok güçlü argüman mevcut. Hayvan haklarına yönelik artan bu farkındalık gerek felsefi gerekse pratik olarak yaşam biçimimiz ve hayvanlarla olan ilişkimizi de tekrar gözden geçirmemiz gerektiğine işaret ediyor.

İnsanlar, farklı gerekçelerle hayvanlara dair yaklaşımlarını değiştirmekte vejetaryen veya vegan bir yaşam biçimini tercih etmektedir. Bu gerekçeleri dört ana başlıkta ele alabiliriz:

  • Etik gerekçeler: Hayvanların yaşam hakkı, acıdan kaçınma hakkı, ahlaki failler olması gibi gerekçelerden dolayı vejetaryenliği seçenler,
  • Ekolojik gerekçeler: Endüstriyel hayvancılığın tarım alanlarını daralttığı, vahşi sulamaya sebep olduğu, küresel ısınmayı hızlandırdığı gibi sebeplerle vejetaryenliği seçenler,
  • Sağlık gerekçeleri: Vejetaryen diyetin kolesterol veya kalp damar hastalıklarını azalttığı veya insan fizyolojisine daha uygun olduğu gerekçesiyle vejetaryenliği seçenler,
  • Dini gerekçeler: Çoğunlukla Doğu Asya dinleri veya Yedinci Gün Adventistleri gibi inançları gereği bazı canlıları tüketmeyenler.

Vegan ve vejetaryen kelimelerinin Latince “bütün, sağlıklı, taze, canlı” anlamına gelen “vegetus” sözcüğünden geldiği ifade edilmektedir. Voltaire; “et”, “besleyen”, “yaşamı destekleyen şey” anlamına gelen victus‘a da dikkat çeker; buradan ise viventia kavramının doğduğunu söyler. Veganizm kavramının bugün ki anlamıyla ilk kez Donald Watson tarafından kullanıldığı da sıkça dillendirilmektedir.

Hiç şüphe yok ki hayvanlara bakış açımızı etkileyen en önemli gelişmelerden biri, Charles Darwin ve çağdaşlarının yaptığı çalışmalardı. Darwin’den önce sık sık hayvanlar ile aramızdaki farklılıklara odaklanan birçok yaklaşım, görece daha çok ön plandaydı. Fakat evrimsel biyolojinin giderek büyüyen bilimsel başarısı, bizi farklılıklardan ziyade ortaklıklar üzerine de düşünmeye sevk etmiştir. Günümüze daha yakın dönemde ise, iki isim felsefe dünyasında görece ön plana çıkarak tüm dikkatleri tekrar veganizm ve hayvan haklarına çekecektir: Peter Singer ve Tom Regan.

Geçmişe Dönüp Bakmak

Hayvanlara dair yaklaşımımız ile yemek yeme alışkanlığımız arasında belirgin bir ilişki vardır. Tahmin edileceği üzere yemek yemek, sandığımızdan çok daha derin ve farklı anlamları olabilecek bir eylem ve ihtiyaçtır. Tarih boyunca demin bahsettiğimiz gerekçelerden etik ve dini olanların görece ön planda olduğu söylenebilir. Ve bu konu yalnızca bireysel eylemlere indirgemeksizin, toplumsal ve tarihsel olarak da geniş bir ilişki ağında incelenmeyi hak eder:

  • Yahudilerin, Yahudi olmayanların (“gentil”) sofrasına oturmamaları gerektiğine yönelik kutsal emirleri vardır. Ayrıca Yahudiler, “koşer” (כשׁר veya Kaşer), yani onlara özgü olan yeme alışkanlıklarına uygun olarak beslenmelerinin emredildiğine inanırlar. Buna göre bazı hayvanların etinin yenmesi yasak, bazılarının ise serbesttir.
  • Karada yaşayanlardan geviş getiren ve çift tırnaklı olan hayvanların yenmesi serbest, bu özelliği taşımayanlar ise yasaktır; bunlara ek olarak domuz, tavşan ve deve eti yasaktır.
  • Her türlü böcek, sürüngen ve kemirgenin yenilmesi yasaktır.
  • Kuşlardan Tevrat’ta ismi geçen yirmi kuş dışında kalanların yenilmesi yasaktır.
  • Balıklardan pullu ve yüzgeçli olanlar dışında kalanların, kabuklu hayvanların (midye, istiridye) ve ahtapot, kalamar, ıstakoz, karides, kerevit, yengeç, denizkestanesinin yenilmesi yasaktır.
  • Yenilmesi yasak olan hayvanlardan çıkan yumurta, süt gibi her türlü ürünün (bal hariç) yenmesi yasaktır.
  • Ayrıca Yahudilerin Naoşit veya Noaşik kurallarına göre, içinde kan olan, yani henüz ölmemiş bir hayvanın etini yemeleri yasaktır.
  • Brahmanlar’da olduğu gibi, Doğu Asya dinlerindeki farklı yeme alışkanlıkları ve veganizme yakınsanan kuralları olduğu çok zaman dillendirilmiştir.
  • İbrahimi dinlerden İslam’da, Tanrı’nın hangi hayvanların yenilebilip hangilerinin yenilemeyeceğine dair kutsal ayetler ve sahih hadisler mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi 173. Ayet’ten bir örnek verecek olursak: “Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir.”
  • Papa III. Gregor, Hristiyanlara, Kuzey Avrupa Vandallarına benzeyecekler kaygısı ile at etini yemelerini yasaklamıştır.[1]
  • 3. ve 10. yüzyıllarda etkili olan Mani dininin de hayvanların öldürülmesine karşı olduğunu biliyoruz. Hatta ünlü yemek duaları şöyledir:[2] “Ey ekmek! Buğdayını ben biçmedim, ununu ben öğütmedim, mayanı ben hazırlamadım, seni ben pişirmedim – bunları hep başkaları yapıp bana getirdiler, onun için seni hiçbir suçum olmadan yiyorum.”

Voltaire

Bunların yanı sıra birçok felsefe tarihçisinin bildiği ve Voltaire’in de işaret ettiği gibi, M.Ö. 6 yüzyılda Yunanistan ve İtalya’da yaşamış olan matematikçi ve filozof Pythogaras, kurduğu toplulukta vejetaryen bir diyet önermiş ve kendisi de muhtemelen bu diyete uymuştu. 3. yüzyılda yaşamış olan Yeni Platoncu Porfirios’un da vejetaryen olduğunu ve bu konuda “De abstinentia” (Perhiz Üzerine) adlı bir metin kaleme aldığını biliyoruz. 1709 yılında Philippe Hecquet, kaleme aldığı “Trainê des dispenses du cêreme” (Perhizden Muafiyet Üzerine) adlı metinde, bitkisel ve vejetaryen beslenmenin insan fizyolojisi için daha uygun olduğunu öğütlüyordu. Orta Çağ’da Bulgaristan’da yaşadıkları bilinen Bogomiller’in de yılan dışında hiçbir hayvana karşı şiddet yanlısı olmadıkları, hatta kimi tarihçilere göre hayvan eti yemedikleri söylenir.[3]

Daha yakın zamana gelirsek, modern felsefenin kurucularından kabul edilen Descartes’in hayvanları bir makineye benzetmesi ve ruhlarının olmadığı, bu sebeple de üzerlerinde deney yapılabileceğini söylediğini biliyoruz. Böylesi bir iddiaya yönelik Voltaire’nin itirazının hala geçerli olduğunu bir vegan ve vejetaryen de kabul edilecektir: Voltaire, “mekanikçi” diye seslenerek Descartes’a şöyle cevap veriyordu:[4]

Hayvanların zekadan ve duygudan yoksun basit birer makineler olduğu, hep aynı şekilde hareket ettikleri, hiçbir zaman bir şey öğrenmedikleri veya hiçbir şeyi eksiksiz yapamadıkları gibi şeyler söylemek ne kadar acı ne büyük sefilliktir! (…) Söylesene mekanikçi; doğa, bu hayvanda görmüş olduğun tüm bu duyu organlarını hayvan hissetmesin, onları kullanmasın diye mi vermiş ona? Hissetmesinler, kullanmasınlar diye mi sinirleri var? Doğada böylesi yaman bir çelişki olabileceğini sakın ha aklına getirme.

Voltaire hayvanların değeri konusunda çağdaşlarına göre görece daha bilinçliydi denilebilir. O, vejetaryenizmden söz ediyor, uzak doğudaki kadim uygarlıkların hayvanlara verdiği değerden ve vejetaryen diyetten bahsediyordu. Descartes gibi isimleri eleştirmekten çekinmeyerek bir taraftan da Batı düşüncesindeki alternatif diyetlere işaret ediyordu. Felsefe Ansiklopedisi’nde yer alan “Hayvanlar” başlığında da tekrar tekrar ifade ettiği gibi hayvanlar hissederler, zeka ve duyguları vardır ve onların değerlerini görmezden gelemeyiz:

Hayvanların zekadan ve duygudan yoksun basit birer makineler olduğu, hep aynı şekilde hareket ettikleri, hiçbir zaman bir şey öğrenmedikleri veya hiçbir şeyi eksiksiz yapamadıkları gibi şeyler söylemek ne kadar acı ne büyük sefilliktir!

Voltaire (1694-1778)

Voltaire kaleme aldığı bu metinde oldukça dikkat çekici bir şekilde bugün hayvanların ahlaki statüsü başlığı altında konuşulan noktaya temas ediyordu. Şöyle yazıyordu:

Sizinle konuştuğum için mi duygularım, hafızam, fikirlerim olduğu hükmüne varıyorsunuz? Tamam peki, o halde sizinle konuşmuyorum; sıkıntılı bir durumda evime girdiğimi, telaşla bir kağıt parçası aradığımı, kağıdı koyduğum yer olduğunu hatırladığım çalışma masamın çekmesini açtığımı ve onu bulup sevinçle okuduğumu gördün. Sıkıntı ve sevinci deneyimlediğim, hafıza ve zekam olduğu yargısına vardın işte.

O halde sahibini yitiren, yollara çıkıp da acılı çığlıklar atarak onu arayan, endişeli ve heyecanlı bir şekilde eve girip merdivenden aşağı odadan odaya etrafta koşturan, nihayetinde de çok sevdiği sahibini çalışma odasında bulup; bu durumu sevinç çığlıklarıyla, zıplamalarıyla, koklaşmalarıyla sevincini sahibine gösteren bu köpek için de aynı yargıya varsana!

Voltaire hayvanların da bizim gibi canlılar olduğu, hisleri ve zekaları olduğunu söyleyerek onlara dair sorumluluklarımızın bulunduğunu söylüyordu. Bu iddiasının ise yeni bir şey olmadığı gerek Doğu kültürleri gerekse Batı kültürlerinde et yemeyen ve hayvanlara değer veren örneklere işaret ederek temellendiriyordu. Sadık Hidayet de bahsettiğimiz kitabında insanlar ile hayvanlar arasındaki “benzerliklere” dikkat çekerek vejateryanizmin hem sağlık hem ahlaki olarak en makul pozisyon olduğunu savunarak eleştirelere cevap veriyor.

Sadık Hidayet

Fars edebiyatının en seçkin isimlerinden biri olan Sadık Hidayet gerek sıra dışı yazın tarzı gerekse yaşamı ile Doğu medeniyetinden yetiştirdiği değerli isimlerden biridir. “Kör Baykuş” adlı eseri edebiyat çevrelerinde oldukça konuşulmuştur fakat Farsça’da hayvan hakları ve vejetaryenlik hakkında yazılmış en önemli ve etkili eserlerden biri olarak kabul edilen “Vejetaryenliğin Yararları” adlı metninin de özel bir değeri olduğu söylenebilir. Hidayet şöyle yazıyordu:

Hayvancıklar daha yol yorgunluğunu atmadan kamçıyla mezbahaya gönderiliyorlar. Bu pis ve hüzün verici binaya girer girmez yürek sıkıştıran kan kokusu, nemli zemin, her yandan akan kan, hayvanların canhıraş feryatları, kendi kanına bulanmış ve seğiren cesetler, iki tarafına leş asılmış yarı canlı cılız atlar, leşleri satın almak için koşuşturan kasaplar, öte yandan koyunların iniltisi, uğultular, insanların küfürleri, bağırıp çağırmaları. Zavallı hayvanlar bu çirkin manzaradan, kokuşmuş et kokusundan ve kardeşlerinin kanından kendi başlarına gelecek korkunç macerayı tahmin ediyorlar. (5)

Sadık Hidayet kitap boyunca et yemek zorunda olmadığımızdan, et yemeden de sağlıklı beslenebileceğimizden söz ediyor; Voltaire gibi o da hayvanların bize benzeyen tepkileri, duyguları, hisleri, zekaları olduğuna işaret ediyordu. Fakat özellikle de Voltaire’in iki yüzlülük olarak gördüğü insanların örtük türcülüğünden şikayet ediyordu:

Bunlar, insanların sütünü sağdığı, yünlerini giydiği, çocukların oyun arkadaşı olan zararsız ve evcil hayvanlardır. Bu da yetmiyormuş gibi kanlarını içmek isterler. Şefkat! Ne saçma ve boş bir kelime! Birazcık hassas kalpleri olsa, kamu ve özel sektördeki mezbahalarda kesilen tüm hayvanların acizlik ve yakarış dolu bakışlarını, acılı inleyişlerini ve uğradıkları işkenceyi düşünseler, canlıların etini yemekten nefret edeceklerdir. (6)

Sadık Hidayet (1903-1951)

Voltaire de Hidayet de hayvanlara gerekli değeri vermediğimizden bahsederek hayvanların bizden daha aşağıda olduğu gibi yerleşik inançlara karşı çıkıyordu. Her ikisi de hayvanlar üzerinde acımasızca deneyler yapmanın yanlış olduğunu söylüyordu. Yine her ikisi de ahlaklı olduğunu söyleyen insanların bu ahlaklılığı kendi türleriyle sınırlandırıp hayvanları görmezden geldiklerinden yakınıyordu. Farklı dillerde ve yaşadıkları dönem arasında kabaca 200 yıllık bir fark olsa da aynı şeye işaret ediyorlardı: “Hayvanlar değerlidir.”


Kaynakça

  1. Tekten Aksürmeli Z. S., et al. (2019). Vegan Kimliğin Oluşumu: Vegan Olmak Ve Vegan Kalmak. The Academic Elegance, sf: 223-249. | Arşiv Bağlantısı
  2. Seidler G. L.. (1999). Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri. ISBN: 975-8143-12-3. Yayınevi: Özne Yayınları. sf: 87.
  3. Işık H.. Hıristiyan Düalist-Gnostik Bir Tarikat Olarak Bogomilizm Ve Avrupa Heretik Toplumlarına Etkileri. Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi / Journal of Balkan Research Institute, sf: 109-187. | Arşiv Bağlantısı
  4. HistoryHanover.edu. The Philosophical Dictionary-Voltaire. (01 Mayıs 2021). Alındığı Tarih: 01 Şubat 2021. Alındığı Yer: https://history.hanover.edu/ | Arşiv Bağlantısı
  5. Hidayet S., Vejetaryenliğin Yararları, YKY Yayınları, çev. Mehmet Kanar, İstanbul, sf: 14.
  6. Hidayet S., Vejetaryenliğin Yararları, YKY Yayınları, çev. Mehmet Kanar, İstanbul, sf: 15.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Kategori Hataları, Paradokslar: Husserl ve Russell - Nazif Muhtaroğlu

En Güncel Haberler Analitik Felsefe