Analitik Felsefenin Öyküsü Bölüm 1: Başlangıç ve Kurucular – Berat Mutluhan Seferoğlu

395 Okunma
Okunma süresi: 76 Dakika

1. Giriş

Bu yazı dizisinde analitik felsefe adı verilen felsefe geleneğini dört döneme ayırarak analitik felsefenin tarihinde önemli yeri olan pozisyonlar, filozoflar ve argümanlar hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Başlamadan önce yazı dizisinin neyi amaçlamadığı hakkında birkaç şey söylememiz ve bazı uyarılar yapmamız gerek. İlk olarak, her ne kadar bizce ilgi çekici bir soru olsa da, analitik felsefenin yöntemi ve içerdiği felsefi pozisyonlar açısından, yani özsel nitelikleri itibariyle, diğer felsefe yapma biçimlerinden tam anlamıyla ayrı bir ekol olup olmadığı sorusunu yanıtlamaya çalışmayacağız. Yani analitik felsefenin gerçekten özgün bir tarafının olup olmadığı ve onun kıta felsefesi, Amerikan Pragmatizmi gibi genelde ondan ayrı görülen ekollerle arasında nasıl bir ilişki olduğu ve bunları birbirlerinden nasıl ayırmamız gerektiği sorularıyla ilgilenmeyeceğiz. Bizim yazı dizisindeki amaçlarımız açısından analitik felsefenin özüne dair bir tanımlama yapmayıp onu belli düşünürlere tarihsel olarak bağlanabilen tarihsel/sosyolojik bir fenomen olarak görmemiz yeterlidir. Analitik felsefenin ayrık bir özünün olup olmadığı sorusunu yanıtlamadan da onun tarihinden bahsedebiliriz. İkincisi, bu yazı dizisi kapsamında pek fazla biyografik bilgiye ve tarihsel olaya yer vermeyeceğiz. Tanıtılan düşünce ve argümanların sosyolojik arka planlarına ve bunun filozofların zihniyetlerini nasıl etkilediğine büyük oranda değinmeyeceğiz. Son olarak değindiğimiz argümanlara yapılabilecek eleştirilerden ve onların günümüzdeki tartışmalarla nasıl ilişkili olduklarından mecbur kalmadığımız sürece bahsetmeyeceğimizi belirtelim. Eğer burada sunduğumuz argümanların bazılarına bariz eleştiriler yapılabileceğini düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. Yazı dizimizde herhangi bir argümandan eleştirilerine değinmeden bahsetmemiz o argümanı başarılı bulduğumuz şeklinde anlaşılmamalıdır.

Analitik felsefe genel olarak felsefe tarihinden uzak bir ekol olmakla eleştirilir. Ancak bir süredir analitik felsefeciler özellikle analitik felsefenin tarihi konusuna ciddi bir şekilde eğilmekteler. Bu trendin sonuçlarından biri, analitik felsefenin kurucularının eserlerinin nasıl yorumlanması gerektiğine ve analitik felsefenin “kuruluş mitinin” nasıl anlaşılacağına dair pek çok farklı yorumun ortaya çıkmasıdır. Eskiden standart görüş denebilecek bir kuruluş miti varken artık bu anlatının neredeyse her unsuruna ciddi eleştiriler getirilmektedir. Bu nedenle okuyucuların özellikle yazı dizimizin ilk bölümü olan bu bölümü okurken temkinli olmalarını ve iddialı sonuçlara varmamalarını isteriz. Biz büyük oranda standart anlatıya bağlı kalmakla beraber ara sıra bu anlatının bazı potansiyel problemlerinden kısaca değinmekle yetineceğiz.

Değinmek zorunda olduğumuz bu noktaların ardından her ne kadar analitik felsefe kapsamında değerlendirilmese de analitik felsefenin kurucuları üzerinde büyük etkileri olması nedeniyle analitik felsefenin ortaya çıkış sürecinde önemli bir etkisi olan İngiliz İdealizmi ya da Neo-Hegelcilik’ten bahsederek analitik felsefenin öyküsünü anlatmaya başlayalım.

2. Proto Analitik Felsefeciler Olarak İngiliz İdealistleri/Neo-Hegelciler

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere’de savunucuları olan başlıca felsefi ekollerden biri; T.H. Green, F.H. Bradley ve J.M.E. McTaggart gibi meşhur düşünürlerce temsil edilen Neo-Hegelcilik ya da İngiliz İdealizmi idi. Analitik felsefenin kurucuları bu ekolden ve ekolün temsilcilerinden ciddi bir şekilde etkilenmişlerdi. Analitik felsefenin başlıca iki kurucusu olarak görülen G.E. Moore ve Bertrand Russell’ın İngiliz İdealizmi ile ilişkilerine ve sonradan bu ekolün düşüncelerine karşı şiddetli bir başkaldırıya öncülük etmelerine bir sonraki başlıkta değineceğiz. Bu başlıkta İngiliz İdealizmi veya Neo-Hegelcilik’ten biraz bahsedip okuyucuya bu ekolün düşüncelerine aşinalık kazandırmaya çalışacağız.

Kabaca söylememiz gerekirse idealizm, gerçekliğin tamamen ruhani/tinsel veya zihinsel olduğunu söyleyen felsefi görüştür. Zihinsel ve fiziksel şeylerin ayrı türden tözler olup ikisinin de var olduğunu savunan düalizm ya da ikiciliğin aksine idealizm tekçi bir görüştür çünkü düalizmin aksine her şeyin yapıldığı tek tür bir tözün ya da malzemenin, yani sadece ruhani/zihinsel/tinsel malzemenin, var olduğunu savunur. Her şeyin madde olduğunu ya da maddeden yapıldığını savunan materyalizm ya da fizikalizm de diğer başlıca tekçi görüştür. Görüşleri arasında ciddi farklılıklar olsa da bütün Neo-Hegelciler gerçekliğin ruhani/tinsel yapıda olduğu kabulünde birleşmektedir. Bu ekol için, masalar ve sandalyeler gibi gündelik nesneler dahi bir anlamda ruhani/tinsel yapıdadırlar. Normalde düşündüğümüz anlamda zihinden bağımsız var olabilen fiziksel nesnelerden bahsedemeyiz.

Neo-Hegelcilik’in Hegel’in fikirleriyle ne şekilde ilişkili olduğu tartışmalıdır. Genellikle kabul edilen görüş Hegel’in felsefesiyle Neo-Hegelcilik arasındaki bağın güçlü olmadığıdır. Neo-Hegelciler’in Alman felsefesinin İngiltere’ye gelmesinin ardından Hegel’in eserlerinden “esinlenen”, ancak tam anlamıyla Hegelci olmayan filozoflar olarak anlaşılmaları daha doğru gibidir.

Neo-Hegelciler’de idealizmin başlıca iki türü vardır. İlki Mutlak İdealizm’dir ve esasen var olan sadece bir varlık, onların “Mutlak” dedikleri şey, olduğunu savunur. Mutlak parçasız bir varlıktır ve dolayısıyla birbirinden bağımsız birden fazla varlığın toplamından oluşmaz. Birden fazla ayrık varlığın olduğu şeklindeki alışıldık düşüncemiz hatalıdır. Gündelik tecrübemiz varlığın nihai doğası konusunda radikal bir şekilde yanılır. Aslında varlıklar arasında gerçek bir ayrıklık yoktur. İkinci idealizm türüyse “Kişici İdealizm”dir ve gerçekliğin ayrı ayrı ruhsal/tinsel varlıkların toplamından oluştuğunu savunur. Her iki görüş de tekçidir çünkü her şeyin yapıldığı sadece tek türden töz olduğunu savunurlar. Mutlak İdealizm sadece tek bir parçasız varlığın olduğunu savunduğu için sağduyudan çok daha uzak ve dolayısıyla daha iddialı bir tekçilik türüdür. Biz burada her iki idealizm türünün de birer temsilcisinden bahsetmekle yetineceğiz: Mutlak İdealizm savunucusu olarak F.H. Bradley’den ve Kişici İdealizm savunucusu olarak da J.M.E. McTaggart’dan.

F.H. Bradley Neo-Hegelciler arasında muhtemelen en tanınmış kişiydi ve Görünüş ve Gerçeklik (Appearance and Reality) kitabında pek çok felsefi ve sağduyusal kavramımızın çeşitli çelişkiler doğurduğunu savunuyordu. Bradley’in çelişki içerdiğini söylediği kavramlar arasında nedensellik, benlik, uzam, zaman gibi bizler için merkezi olan pek çok kavram vardır. Kitapta, sahip olduğumuz temel kategorilerin çelişkiler barındırmaları nedeniyle gerçek dışı olduğunu savunan argümanlar içinden muhtemelen en meşhur olanı “Bradley’in Sonsuz Geriye Gidiş Argümanı” (Bradley’s Regress) olarak bilinir. Bu argüman ilişkilerin ilişkiye giren varlıklardan ayrı şeyler olarak var olamayacaklarını, çünkü bu durumda kabul edilemez türden bir sonsuz geriye gidişin ortaya çıkacağını iddia eder.

Argüman şu şekildedir: Diyelim ki a ve b arasında c ilişkisi var. O halde elimizde a, b ve c olmak üzere üç ayrı şey olmalı. C ilişkisinin a ve b’den farklı bir şey olduğunu söylüyorsak bu ilişkinin a ve b’ye ait olmadığını, dolayısıyla c’nin de a ve b ile bir şekilde ilişkilenmesi gerektiğini söylememiz gerekiyor. O zaman a ve b’nin, c ilişkisiyle d ilişkisine girdiklerini söylemeliyiz. A ve b arasında c ilişkisi varsa c ilişkisi de a ve b ile “ilişkilendirme” ilişkisine sahip olmalı gibi görünüyor. Ama aynı problem ilişkilendirme ilişkisi de diyebileceğimiz d ilişkisi için de ortaya çıktığından bir sonsuz geriye gidiş söz konusu olmalı. Ancak sonsuz geriye gidiş kabul edilemez. Dolayısıyla ilişkilerin nesnelere dışsal bir şekilde var oldukları doğru olamaz.

Bradley burada değinemeyeceğimiz çok sayıdaki argümanıyla gerçekliğin nasıl bir şey olmadığını gösterdikten sonra gerçekliğin doğasına dair kendi görüşünü ortaya atar: “Birbiriyle ilişkili birden fazla nesnenin olduğu görüşü zihin tarafından gerçekliğe dayatılan bir şeydir.” ve “Mutlak’ta çokluk yoktur. Birbirinden bağımsız varlıklar yoktur.” Peki Mutlak nedir? Bradley’e göre Mutlak, “genel anlamıyla tecrübedir”. Her türden psikolojik fenomeni içerir. Yani Mutlak, zihinsel bir varlıktır. Mutlak’ın zihinselliğine dair argümanlara yazımızın kapsamında değinmeyeceğiz. Ancak Bradley’in ilişkiler hakkında söyledikleri özellikle Russell’ın Neo-Hegelcilik’i terk etmesinde etkili olduğu için özellikle bahsetmeyi uygun bulduk. Bu konuya bir sonraki ana başlıkta geri döneceğiz.

Dergimizin başlangıç sayısının kapağında da yer alan Russell şüphesiz ki Analitik felsefe geleneğinin doğuşunda çok önemli bir konuma sahiptir.

Şimdi McTaggart’a gelelim. Bradley, mutlak idealizmin bir savunucusuydu. Gerçekliğin zihinsel/ruhani/tinsel olduğunu kabul etmekle beraber onda herhangi bir ayrıklığın olmadığını, birden fazla varlığın olduğuna dair izlenimimizin bir illüzyon olduğunu ve bir anlamda zihinlerimiz tarafından gerçekliğe dayatıldığını söylüyordu. Öte yandan McTaggart’ın kabul ettiği kişici idealizm (Personalist Idealism) gerçekliğin, tamamen ruhsal olmakla beraber, farklı ruhsal varlıkların toplamından oluştuğunu söylemekteydi. Burada özellikle akılda tutmamız gereken nokta McTaggart gibi kişisel idealistlerin “ruhsal” varlık dedikleri zaman anladığı şeyin “zihin” olmak olmadığıdır. Yani bir masadan zihinsel bir varlık olarak bahsettiğimizde masanın bir zihni olduğunu söylemiş olmuyoruz. Daha çok onun zihnin bir tecrübesi ya da ideası olduğunu veya en azından onun varlığının zihinlerin varlığına radikal bir şekilde bağımlı olduğunu söylemiş oluyoruz. Şimdi McTaggart’ın en meşhur argümanı olan zamanın varlığı aleyhindeki argümanına onun düşünüşünün bir örneğini görmek için bakalım.

Zamanın Gerçekdışılığı[1] (The Unreality of Time) makalesinde McTaggart zamanı A ve B serileri olmak üzere iki türden seri olarak düşünmemizi ister. A serisi geçmiş, şimdi, ve gelecek kavramlarıyla ifade ettiğimiz seridir. B serisiyse önce ve sonra kavramlarıyla ifade ettiğimiz seridir. B serisi değişmezdir çünkü bir olay diğerinden önce gerçekleştiyse her zaman ondan daha önce ve bir olay diğerinden sonra gerçekleştiyse her zaman ondan daha sonra gerçekleşmiştir. Benim doğumum her zaman ölümümden daha öncedir ve bu hiçbir şekilde değişmez. Ancak A serisi söz konusu olduğunda durum farklıdır. Bir şeyin şimdi olması değişebilir bir şeydir. Bir olay gerçekleşirken şimdidir. Ancak gerçekleştikten sonra geçmiş olur. Bir olay gerçekleşmezken potansiyel gelecektedir diyebiliriz, ancak gerçekleşirken şimdi olur. Doğumlarımız eskiden şimdiki zamandaydı, şu andaysa geçmiş zamandadır. Ölümlerimizse şu anda gelecek zamandadır ve umarız ki ancak uzak bir gelecekte geçmiş zaman halini alırlar. Dolayısıyla A serisinin geçmişlik, şimdilik, ve geleceklik özellikleri değişen özelliklerdir. Belli bir zamanın hangi özelliğe sahip olduğu B serisinin öncelik ve sonralık ilişkilerinin aksine sabit değildir.

McTaggart’ın iddiası şudur: Zaman için değişim gerekir. Gerçek değişimiyse bize B serisi veremez. Çünkü B serisi değişmez öncelik sonralık ilişkilerinden ibarettir. O halde zaman için B serisi yeterli değildir ve A serisinin de olması şarttır. Ancak, McTaggart’ın düşüncesine göre, A serisinin değişen nitelikler içermesi bir çelişki doğurmaktadır. B serisi zamanı veremez çünkü değişim içermez, A serisiyse çelişki içerir. Dolayısıyla her iki alternatif de başarılı olamadığı için zaman gerçek değildir.

Peki A serisi neden çelişkilidir? A serisinde her olay geçmişlik, şimdilik ve geleceklik özelliklerine sahip olmalıdır. Çünkü her olay gerçekleşmeden önce gelecekteydi, gerçekleşirken şimdi oldu/olacak, gerçekleştikten sonraysa geçmiş oldu/olacak. O halde her olay, birbirlerini dışlayan bu üç özelliğin üçüne de sahip olmalıdır. Ancak bu özellikler birbirlerini dışladıkları için, çünkü şimdi olan olay geçmişte olamaz ve gelecekte olan olay da şimdiki zamanda olamaz, bunlara bir arada sahip olunması mümkün değildir. O zaman A serisi çelişkiye yol açtığı için var olamaz. B serisi zaman için yeterli olmadığından ve A serisi de zaman için gerekli olup çelişki oluşturduğundan zaman gerçek olamaz.

McTaggart (1866-1925)

McTaggart bu argümana verilebilecek en bariz cevabı, bu cevabın siz okuyucunun da aklına muhtemelen geldiğini düşünüyoruz, makalesinde eleştirerek reddeder. Hiçbir olay aynı anda geçmişte, şimdiki zamanda ya da gelecekte değildir. Olayların önce gelecek, sonra şimdi, en sonsa geçmiş olduğunu söylemek suretiyle çelişkiye düşmekten kurtulabilir miyiz? Çünkü birbiriyle çelişkili bu özelliğe hiçbir olay aynı anda sahip değildir. Çelişkiyse sadece geçmişlik, şimdilik, ve geleceklik özelliklerine aynı anda sahip olmak yol açar. Mesela bir taş aynı anda bütünüyle sarı ve bütünüyle yeşil olamaz. Çünkü bütünüyle sarı olmak ve bütünüyle yeşil olmak birbirleriyle çelişir. Ama bir taş farklı zamanlarda bütünüyle sarı ve bütünüyle yeşil olabilir. Benzer bir şekilde bir olay aynı anda geçmişte ve şimdiki zamanda olamaz. Ama önce geçmişte ve sonra şimdiki zamanda olabilir. McTaggart bu açıklamanın kabul edilemez bir döngüsellik içerdiğini öne sürer. Çünkü bu itirazı yaparak “Olaylar belli zamanlarda gelecekte, belli zamanlarda şimdiki zamanda, belli zamanlardaysa geçmişte olur” deriz. Ama bu ona göre bir kısır döngüdür. A serisini açıklarken zamanı varsayarız: “Olaylar geçmişte gelecekteydi. Şu anda şimdiki zamandalar. Gelecekteyse geçmişte olacaklar” demiş oluruz. Bu açıklama zamanı açıklarken A serisini, A serisini açıklarken de zamanı varsaydığı için döngüsel bir açıklamadır. Sonuç olarak McTaggart için bu çözüm A serisinin çelişkisini ortadan kaldıramaz.

Bradley ve McTaggart başta olmak üzere Neo-Hegelciler analitik felsefenin başlıca kurucuları olan Bertrand Russell ve G.E. Moore’u ciddi bir şekilde etkilemiştir. Şimdi analitik felsefenin iki kurucu figürünün Neo-Hegelcilik ile ilişkilerine ve Neo-Hegelcilik’e sonradan karşı çıkma nedenlerine yakından bakalım.

3. Russell ve Moore’un İdealizm Eleştirileri ve Neo-Hegelcilerden Ayrılmaları

Russell ve Moore’un idealizme yaptıkları eleştirilerden bahsetmeden önce hayatları boyunca süren arkadaşlıklarının ve felsefi işbirliklerinin nasıl başladığından bahsetmeliyiz. Moore Cambridge’e klasikler eğitimi için gelmişti. Aklında felsefeyle ilgili bir şeyler yapmak yoktu. Buradaki ikinci yılında Russell ve McTaggart gibi kişilerin de içinde bulunduğu sohbetler sırasında duydukları Moore’un ilgisini çeker. Russell ve McTaggart’la tanışan Moore onların teşvikiyle felsefe de çalışmaya karar verir. Russell ve Moore’un her ikisi de felsefe kariyerlerine Neo-Hegelcilik perspektifinden başlarlar ve ilk çalışmaları bu perspektifi savunan makalelerden oluşur. İkisi de felsefi açıdan birbirlerinin fikirlerini sürekli etkilerler. Nihayetinde Neo-Hegelcilik’i bıraktıklarında da bunu birbirlerinden etkilenmelerinden dolayı benzer nedenlerden yaparlar. Bu bölümde önce Russell ve Moore’un Neo-Hegelcilik ve Neo-Hegelciler’le ilişkilerine, sonraysa bu görüşü bırakırken başvurdukları argümanlara bakacağız.

a) Russell ve Moore’un Neo-Hegelcilik ile İlişkileri

Russell, Cambridge’de katıldığı kapalı tartışma kulübü Havariler’de (Grup ismini İsa’nın havarileri gibi grubun kurucu sayısının 12 olmasından alır) McTaggart ile tanışır. McTaggart önce Russell’ı duyumcu epistemolojiyi terk etmeye ikna eder. Sonraysa gerçekliğin ruhani olduğuna ikna etmeyi başarır. Russell kariyerinin ilk bölümünde Neo-Hegelci bakış açısıyla çalışmalar yapar. Her zaman bilimlerle içli dışlı olan Russell normalde metafiziksel ilk prensiplerden hareketle çalışan Neo-Hegelciler’in aksine bilimlerin verilerinden hareket ederek Neo-Hegelci “Mutlak”ın kavrayışına sahip olmak ister. Russell’ın bu döneminde bütün bilimler Mutlak’a çeşitli soyutlamalar yaparak, belli bir yönünden yaklaşmaya çalışan kusurlu araçlar olarak görülürler. Nihai anlamda bütün bilimler yanılmaktadır çünkü Mutlak’ın bir bölümüne bakarak Mutlak hakkında doğru bilgi edinemeyiz. Dahası her bilim nihayetinde çelişkili kavramlara sahiptir. Bir bilim çelişkili bir kavrama ulaştığı zaman diğer bilimlere başvurup bu çelişkileri diyalektik bir süreç içinde çözmeye, ve nihai anlamda Mutlak’ın kavrayışına sahip olmamızı sağlayacak bir bilime ulaşmaya çalışmalıyız. Eğer bilimlerin Mutlak’ı çeşitli taraflarından nasıl kavramaya çalıştıklarını görebilirsek bizzat Mutlak’ı konusu yapan bir bilimin ilkelerine ulaşmamız mümkün olabilir. Russell böyle bir bilimi ortaya çıkarabilmek için tek tek çeşitli bilimlerin verilerini değerlendirmeye karar verir ve bu projesine kendisinin en aşina olduğu alanlardan geometriyle başlar. Geometride ulaştığı ve burada ayrıntısıyla inceleyemeyeceğimiz “nokta çatışkısı” onu çözüm aramak için kinematik bilimine yöneltir. Kinematikte de çelişkili bir kavram olsaydı Russell cevabı bulmak için başka bir bilime yönltecekti. Bu süreç mutlağın herhangi bir çelişki içermeyen bilimine ulaşılana kadar sürecekti.

Moore ise McTaggart’la Russell’ın olduğundan da daha yakındı. Cambridge’deyken ondan modern felsefenin tarihine dair, kapsamlı bir Hegel okumasını da içeren, bir ders almaktaydı ve McTaggart’la olan tartışmaları sonucunda ona derin bir saygı duymaya başlamıştı. McTaggart sayesinde o da Neo-Hegelcilik’i kabul etmişti. Moore’un ilk akademik yayını Neo-Hegelci bakış açısıyla McTaggart’ın zamanın gerçek dışılığıyla ilgili görüşünü savunmaktaydı. İlk teziyse Neo-Hegelci bir etik anlayışını yansıtan Etiğin Metafiziksel Temeli (The Metaphysical Basis of Ethics) başlığını taşımaktaydı. Ancak hem Russell hem de Moore zaman içinde Neo-Hegelcilik’te çeşitli problemler görmeye başlarlar ve idealizme şiddetli bir karşı çıkışın fitilini ateşlerler.

b) Russell’ın İdealizm Eleştirisi

Russell’ın Neo-Hegelcilik ve idealizme karşı çıkışında iki önemli neden vardı. İlki Neo-Hegelcilik’in “İlişkilerin İçselliği” (Internality of Relations) doktrininin kabulünü gerektiriyor görünmesiydi. Bradley’in ilişkilerin ilişkiye giren nesnelerden bağımsız var olmalarının sonsuz geriye gidişe yol açması gerekçesiyle ilişkiye giren nesnelerden ayrık var olan ilişkilere karşı çıkışını gördük. Pek çok yorumcu Bradley ilişkilerin dışsallığına (Externality of Relations) açıktan karşı çıktığı için onun ilişkilerin içselliği doktrinini savunduğunu düşündü. Bu yorumun makullüğü tartışmalıdır ve söz konusu yoruma karşı çıkanlar olmuştur. Ancak Russell idealizm eleştirisini Neo-Hegelciler’in, özellikle de Bradley’in, bu doktrine bağlı olduğunu düşünerek yaptığı için bu görüşü en azından şimdilik doğru kabul edelim.

İlişkilerin dışsallığıyla kastettiğimiz şeyin ilişkilerin ilişkiye giren varlıklardan ayrı olarak var olmaları, dolayısıyla da ilişkilerin tamamen ilişkinin unsurlarının sahip olduğu özelliklerle açıklanabilir olmamaları anlamına geldiğini görmüştük. İlişkilerin içselliği doktriniyse bunun tersini iddia eder. İlişkiler nesnelere içkin olan, nesnelerin kendi özelliklerinden temel alan şeylerdirler. Bizatihi nesnelerin parçalarıdırlar ve onların özelliklerine indirgenebilirler.

Russell bu doktrini asimetrik ilişkilerin doktrin açısından problem çıkardığını iddia ederek eleştirir. Diyelim ki “Felton Buckingham’ı öldürdü” dedik. Bu ilişki asimetriktir çünkü “Buckingham Felton’ı öldürdü” dediğimizde önermemizin doğruluk değerinin değişmesi ihtimali vardır. Öte yandan özdeşlik, eğer ki bir ilişkiyse, simetriktir. A’nın B’ye özdeş olması durumunda B’nin A’ya özdeş olduğu da doğru olmalıdır.

Peki asimetrik ilişkiler neden ilişkilerin içselliği doktrini için problem çıkarır? Söz konusu ilişkinin unsurlarını sayalım: “Felton, Buckingham, öldürmek”. İlişkinin unsurları hakkında bilgi sahibi olmamız öldürme eyleminin gerçekleşip gerçekleşmediği, kimin kimi öldürdüğü gibi konular hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaz. Dolayısıyla ilişkinin unsurları bize ilişkileri vermeye yetmez. Sonuç olarak ilişkiler unsurlarının dışında var olan şeyler olmalıdırlar.

Russell idealizmi Felsefe Problemleri (The Problems of Philosophy) kitabının 4. bölümünde de eleştirir. Buradaki eleştirisi direkt Neo-Hegelciler’in idealizmine değil, George Berkeley’in savunduğu idealizm türüne yöneltilir. Russell, Berkeley’in felsefesinin mesela bir masanın algılanmaması durumunda var olmayacağı sonucunu doğurduğunu söyler. Peki insanlar olmasaydı bir masa var olamaz mıydı? Bu sonuç pek çoğumuza absürt görünür ancak Berkeley’in buna bir cevabı vardır: Biz var olmasak bile masa Tanrı’nın zihninde olduğu sürece bizden bağımsız bir şekilde var olabilir.

Bu noktada Russell’ın eleştirisini anlayabilmemiz için biraz Berkeley’in felsefesinden bahsetmemizde fayda var. Berkeley duyu verisinin, yani zihnimizdeki izlenimlerin, direkt bilgisine sahip olabileceğimiz yegane şey olduğunu düşünüyordu. Zihinden bağımsız bir dış dünyanın var olmadığını düşünmesinin en önemli nedenlerinden biri dış dünyanın var olması durumunda onun varlığını bilemeyeceğimizi kabul etmesidir. Duyu verisi Berkeley’in idea dediği şeyin bir kategorisidir. Bunu geniş bir şekilde zihinde bulunan her türden şey için kullanılan genel bir isim olarak düşünebiliriz. Hem tecrübeler -renk, koku, sertlik/yumuşaklık hissi vd.- hem de bu tecrübeler kullanılarak oluşturulan diğer düşünceler idea kategorisine dahil edilir. İlk türden idealar duyumun ideaları, ikinci türden idealarsa aklın ideaları olarak tanımlanırlar. Duyumun idealarının aksine aklın idealarının oluşturulmaları zihnin aktif eylemine bağlıdır. Duyumun ideaları üzerinde zihnin ciddi bir kontrolü yoktur. Ancak duyumun ideaları zihnin aktif eylemiyle normalde karşımıza çıkmayan şekillerde bir araya getirildiklerinde aklın ideaları oluşturur. Örneğin ben normalde pembe rengini ve filleri duyumsarım. Duyumun bu idealarını zihnimde bir araya getirince de pembe fil ideasını oluşturmuş olurum. Duyumun ideaları aklın idealarını oluşturmak için kullandığımız yapıtaşlarıdır.

Russell’ın iddiası şudur: Her ne kadar ideaların ikinci türünün bariz bir şekilde zihinsel olduğu doğru olsa da, çünkü söz konusu ideayı var eden zihinsel bir eylem vardır, ilk idea türünde ideasına sahip olunan şeyin zihinsel olduğu bariz bir şekilde doğru değildir. Berkeley’in idealizmi bir şeyi algılama eylemiyle algılanmakta olan nesnenin birbirleriyle yanlış bir şekilde özdeş görülmesi nedeniyle problemlidir. Aynı problem algılayan insan olsa da mevcuttur Tanrı olsa da.

c) Moore’un İdealizm Eleştirisi

Moore özellikle, adı yanıltıcı olan, İdealizmin Çürütülmesi (Refutation of Idealism) makalesinde idealizmi eleştirir. Ancak makalenin adına rağmen asıl niyetinin gerçekliğin ruhsal olduğu iddiasının yanlışlığını göstermek değil, idealizm lehinde sunulmuş argümanları çürütmek olduğunu belirtir. Çürütülen şey idealizmin argümanlarıdır, metafiziksel iddiaları değil.

Makale George Berkeley’in savunduğu “var olmak algılanmış olmaktır” -yani esse est percipi- tezi lehindeki argümanları eleştirir. Moore tıpkı Russell gibi bu tezin idealizmin doğruluğu için gerekli olduğunu düşünür. Dolayısıyla söz konusu tez temelsizse idealizmin de temelden yoksun olacağını savunur. Moore bu tezdeki “algılanma” kelimesini geniş bir şekilde anlar. Mesela bu kavrama sadece duyu algısını değil, düşünceleri de dahil eder.

Moore var olmak algılanmaktır tezinin üç şekilde anlaşılabileceğini söyler: a) Var olmak ve algılanmak eş anlamlıdır, b) İki kavram eş anlamlı değildir, ancak biri diğerini tanım gereği içerir, c) Var olmak sentetik, yani tanım gereği doğru olmayan, bir şekilde algılanmaktır ve bu zorunlu bir doğrudur.

Eğer iddiayı eş anlamlılık şeklinde alırsak yanlış olduğunu kolaylıkla görürüz. Dahası bu yanlış olmasa ve var olmakla algılanmak eş anlamlı olsa bile var olmak algılanmaktır tezinin iddiası sadece kelimelerin anlamlarıyla değil gerçekliğin doğasıyla ilgilidir. Dolayısıyla sadece var olmak kelimesinin anlamıyla ilgilenilmemektedir. Eş anlamlılığın gösterilmesi var olmak ve algılanmanın özdeşliğini göstermek anlamına gelmez.

İddia var olmak algılanmakla eş anlamlı olmasa da onu tanım gereği içerdiği şeklindeyse, yani kastedilen var olmanın “algılanmak + a + b + c gibi ek koşullar” şeklinde tanımlandığıysa bu da var olmanın algılanmakla aynı şey olduğunu göstermek açısından bir önem taşımaz. Bunun nedeni böyle bir durumda sadece bir kavramın diğerini içerdiğini söyleyip gerçeklik hakkında bir şey söylememizin gerekmemesidir. İdealistlerin iddia etmesi gereken şey var olmak söz konusu olduğu zaman algılanmanın zorunlu olarak söz konusu olması olmalıdır. Var olmak algılanmaktır iddiasını anlamanın ilk biçiminde olduğu gibi ikinci biçiminde de gerçekliğin doğasına dair değil kelimelerin/kavramların doğasına dair bir iddia vardır. Dolayısıyla Moore’a göre var olmak algılanmaktır iddiası üçüncü şekilde yani zorunlu bir sentetik doğru olarak anlaşılmalıdır.

G.E. Moore ( 1873- 1958)

Ek olarak Moore idealistlerin -özel olarak Neo-Hegelcilerin- var olmak algılanmaktır tezinin a posteriori değil a priori olduğunu, yani deneyimle kanıtlanmadığını ve kanıtlanması için aklın yeterli olduğunu, kabul etmeleri gerektiğini söyler. Moore’a göre Neo-Hegelciler rasyonalist olmaları nedeniyle gerçekliğin doğasını deneyime başvurmadan akıl yoluyla kavrayabilmemiz gerektiğini iddia etmelidir. Ona göre rasyonalistlerin bunu yapmalarının iki yolu vardır: Ya var olmak algılanmaktır iddiasının kendiliğinden apaçık olduğunu, ya da doğruluğu kendiliğinden apaçık olmasa da söz konusu iddianın tersinin çelişmezlik ilkesine aykırı olduğunu göstererek. İlk yöntem basitçe var olmanın algılanmak olduğu iddiasının lehinde güçlü bir felsefi sezgiye sahip olup olmadığımızla ilgilidir. İkinci yöntemse mantıkta “olmayana ergi” adıyla bilinir. Bu yöntem bir iddianın doğru olması gerektiğini tersinin çelişki doğuracağını göstererek kanıtlar. İddianın tersi çelişki doğuruyorsa klasik mantığın yasaları gereği kendisinin doğru olması gerekir.

Peki var olmak algılanmaktır tezinin doğruluğu kendiliğinden apaçık mıdır? Bir şeyin doğruluğunun kendiliğinden apaçık olması durumunda bunun böyle olduğunu kolaylıkla görebilmemiz gerekir. Ancak var olmanın algılanmak olduğu tezinin doğruluğu kolaylıkla görülmez. Dahası idealistler dahi bu tezin sağduyuya aykırı olduğunu kabul etmeleri nedeniyle tezin kendiliğinden apaçık olduğunu iddia edememeliler. Dolayısıyla tezin doğruluğu muhtemelen kendiliğinden apaçık değildir. Peki var olmak algılanmaktır tezi çelişmezlik ilkesine aykırı mıdır? Moore buna kendisinin var olmak algılanmaktır ilkesinin reddinin çelişki oluşturduğunu göremediği şeklinde cevap verir. Ek olarak Moore var olmak algılanmaktır tezini kanıtlayabilmemiz için sadece çelişmezlik ilkesine başvuracaksak bunu kanıtlamak için gereken akıl yürütmenin idealistleri bir çelişkiye düşüreceğini savunur. Bu argümanı açalım.

Moore’a göre idealistler özne ve nesneler arasında zorunlu bir bağlantının olduğunu düşünürler. Bunun nedeni idealistlerin mesela sarı renk ile sarı rengin algısı gibi şeyleri birbirlerinden ayrı şeyler olarak görmemeleridir. Sarı rengin sarı renk algısı olmadan var olabileceğini reddetmek sarı renk ile sarı renk algısının aynı şey olduğunu söylemek demektir. Dolayısıyla sarı rengin sarı algısıyla özdeş olduğunu söylemek sarı rengin sarı renk olduğunu söylemekten başka bir şey ifade etmez[2]. Dolayısıyla sarı rengin zorunlu olarak algılanan bir şey olduğunu söylemek sarının sarı olduğunu söylemekle eşdeğerdir. Ancak bu aynı zamanda algının sarı renkten başka bir şey olduğunu da ifade eder. Yoksa “sarı renk algısı” diye bir şeyden bahsetmemize gerek kalmazdı. O halde idealistler sarı renk ve sarı renk algısının hem özdeş olduğunu hem de özdeş olmadığını kabul etmelidir. Bu da bir çelişkidir.

Moore da Russell gibi ilişkilerin içselliği doktrinini eleştirir. Ancak Moore’un içsellikten kastettiği şey Russell’ın anladığından farklı olarak “özsel[3]” (essential) olmak gibi görünür. Mesela bir özelliğin içsel olması Moore için söz konusu özellik olmadan özelliğe sahip olan şeyin var olamamasıdır. Yani bir nesnenin içsel özellikleri o şeyin özünün bir parçası olmalıdır.

Moore’a göre ilişkilerin içselliği doktrininin ana problemi bazı ilişkilerin ilişkiye giren unsurların özsel bir parçası olmamasıdır. Diyelim ki yarısı kırmızı yarısı sarı bir bez var. Bu bez K1 kırmızı ve Y1 yeşil parçaları tarafından oluşturulsun ve bütün K1Yşeklinde ifade edilsin. Bu durumda K1 olmadan  K1Y1 de var olamaz çünkü başka bir kırmızı bez parçasından oluşan  K2Y1 farklı bir bez olurdu. K2Y1’in var olması durumunda K1 ve Y1 arasında bütünü oluşturma ilişkisi olmayacaktı. O halde  K2Y1’in olması durumunda K1 bezi de var olamaz mı dememiz gerekiyor? Sonuçta K1’in sahip olduğu ilişkilerin onun varlığı için gerekli olduğunu kabul etmemiz gerekiyordu.  Eğer K1Y1’i ortadan kaldırmamız durumunda  K1’in varlığını sürdüreceğini söyleyeceksek hiç değilse bazı ilişkilerin ortadan kaldırılmalarının ilişkiye girmiş nesneleri ortadan kaldırmaması nedeniyle nesnelere özsel olmadıklarını söylememiz gerekiyor. İlişkilerin içselliği doktrini bazı ilişkiler ilişkiye giren nesneleri ortadan kaldırmadan ortadan kaldırılabildiği için yanlış görünüyor.

4. Gottlob Frege

Analitik felsefenin ortaya çıkışının iki farklı koldan gerçekleştiğini söyleyebiliriz. İlki İngiltere’de Russell, Moore ve bu iki felsefeci tarafından idealizme getirilen eleştirilerden beslenen kol iken ikincisi Almanya’da Gottlob Frege’nin mantık, matematik ve dile dair yaptığı çalışmalardan beslenen koldur. Bu başlıkta Frege’nin analitik felsefe için neden önem taşıdığından bahsedeceğiz. Ancak Frege’nin çalışmalarından bahsetmeden önce kendisinden biraz bahsedelim.

Gottlob Frege (1848- 1925)

Frege 8 Kasım 1848’de Kuzey Almanya’daki Wismar şehrinde doğar. 1869’da başlayarak Jena Üniversitesi’nde -ki bu üniversitede görev yapmış kişiler arasında Schopenhauer, Hegel, Schelling, Marx ve Fichte gibi felsefe tarihinde iz bırakmış kişiler de vardır- matematik, felsefe ve kimya okur.  Burada geçen dört sömestrın ardından Göttingen Üniversitesi’ne gider ve doktorasını yapar. Doktorasının ardından Jena’ya geri dönen Frege burada görev yaparken mantıkla ilgili ilk kitabı olan Begriffsschrift’i yazar. Bu kitabın önemi, her ne kadar kendi zamanında akademide iyi karşılanmamış olsa da, günümüz sembolik mantığının temellerinin büyük oranda atılmasını sağlamasıdır. Frege’nin ikinci kitabı olan Aritmetiğin Temelleri (The Foundations of Arithmetic) Frege’nin aritmetiği mantığa indirgemeye çalışan araştırma programını ortaya koyduğu kitabıdır. Bu kitap meselenin teknik ayrıntılarını en aza indirmeye çalışırken iki cilt olarak yayınlanan Aritmetiğin Temel İlkeleri (Basic Laws of Arithmetic) konuyu teknik ayrıntılarıyla ele alır. Her ne kadar Frege daha sonraları Bertrand Russell’ın ortaya koyduğu Russell Paradoksu nedeniyle projesinden vazgeçmiş olsa da kitaplarının ve makalelerinin etkileri sürmeye devam etmektedir. Felsefeyle ilgili çalışmalarıysa, kendisinin konuyla ilgilenirkenki niyeti bu olsa da olmasa da, analitik dil felsefesinin başlangıcını teşkil etmiştir.

Frege’nin analitik felsefenin doğuşuna tek etkisi yazdıklarıyla olmamıştır. O sıralarda mühendislik öğrencisi olan Ludwig Wittgenstein’la ve Bertrand Russell’la yazışmış olması, Wittgenstein’ı Russell’ın yanında Cambridge’de mantık çalışmaya ikna etmesi ve Rudolf Carnap’ın Jena’da Frege’nin derslerine girip düşünsel olarak ondan etkilenmiş olması gibi nedenlerden dolayı da Frege’nin analitik felsefenin tarihinde önemli bir rolü vardır.

Ne yazık ki Frege ana projesinin başarısızlığı, çocuklarının ve eşinin ölümü, ve çalışmalarının değerinin akademide bilinmemiş olması gibi nedenlerden dolayı hayatının son dönemlerini huzurlu bir şekilde geçirememiştir. Bu dönemde kendisinin faşizm ve anti-semitizm taraftarı olduğunu, dahası akıl sağlığıyla ilgil, bir takım problemleri olduğunu bilmekteyiz.

a) Frege Analitik Felsefenin Kurucularından Biri Sayılmalı mı?

Frege bazen analitik felsefenin başlıca kurucusu olarak görülmüştür. Mesela Michael Dummett onun Aritmetiğin Temelleri (Foundations of Arithmetics) kitabında dikkatini sayılara değil de sayıların geçtiği cümlelere çevirmek suretiyle, sayı cümlelerinin dilini analiz ettiği için, felsefede özellikle dilin analizine ağırlık verilmesi anlamına gelen dilsel dönüşün (linguistic turn) mimarı olarak görülmesi gerektiğini söylemiştir. Ancak Frege’nin analitik felsefenin kurucularından biri olarak görülmesine karşı çıkanlar da vardır. Örneğin bazı yorumcular Frege’nin yeni bir felsefe geleneği yaratma amacında olmadığını söylemektedir. Onun felsefi meselelere ilgisinin matematiğe ilgisi sonucunda ortaya çıkmış bir yan ürün olarak görülmesi gerektiğini ve dolayısıyla analitik felsefe için Frege’nin bir kurucudan ziyade bir ilham kaynağı olarak görülmesinin daha doğru olduğu söylenebilir. Bu konudaki düşüncemiz ne olursa olsun kesin olan şey analitik felsefenin kurucularına dair yazılan herhangi bir incelemenin Frege’den bahsetmemesi durumunda eksik kalacağıdır. Zira tıpkı Neo-Hegelciler gibi Frege’nin de ilk analitik felsefecilerin felsefi vizyonlarına yaptığı etki tartışılmazdır. Bu nedenle onun felsefeye katkılarına da değinmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

b) Modern Sembolik Mantığın Kuruluşu

Şu anda kullanılmakta olan yüklemler mantığı büyük oranda Frege’nin eseridir. Her ne kadar Frege’nin notasyonuyla modern notasyon arasında ve Frege’nin mantığıyla çağdaş yüklemler mantığı arasında farklar olsa da Frege yüklemler mantığının mimarıdır. Onun sayesinde Aristo mantığının bazı kısıtlamaları aşılmıştır. Russell da mantıkla ilgili çalışmalarında büyük oranda Frege’den beslenmiş ve Frege’nin mantığını geliştirmiştir.

Frege’nin mantıkta yaptığı devrimin en önemli nedeni matematiğin temelleri konusunda mantıkçılık (logicism) görüşünü savunmasıdır. Mantıkçılık matematiğin, Frege’nin durumunda aritmetiğin, mantığa indirgenebilir olduğu görüşüdür. Frege’nin aritmetiği matematiğe indirgeme projesi onun mantık konusunda yaptığı yeniliklerin ana motivasyonudur. Bu indirgeme projesi sırasında eldeki mantığın araçları yetersiz gelmiş, yeni bir mantık geliştirme gereksinimi doğmuştur.

Frege’den önceki mantık, özellikle de Aristo mantığı, önermeleri nesne-yüklem formatında analiz etmekteydi. “Ali topu attı” önermesini ele alalım. Aristocu mantığa göre bu önermenin unsurları özne/nesne olan Ali ve “topu attı” yüklemidir. Frege’nin mantığındaysa bu önerme “X Y’yi attı” şeklinde analiz edilir. Frege buradaki X ve Y gibi iki farklı şeyi unsurları olarak yerleştirebildiğimiz ifadelere “kavram” der. “X Y’yi attı”, “X Y’yi sever”, “X Y’ye bastı” gibi ifadelerin hepsi X ve Y’yi farklı şekillerde doldurabileceğimiz kavramlardır. “X Y’yi attı” kavramını kullandığımız iki farklı önermeden biri doğru diğeri yanlış olabilir. Örneğin “Ali topu attı” önermesi doğruyken “Zeynep taşı attı” önermesi yanlış olabilir.

Frege “doğruluk fonksiyonu”ndan bahseder. Nasıl ki matematikte fonksiyonlar belli bir matematiksel ifadeyi belli bir işleme tabi tutup söz konusu ifadeyi değiştirir, mantıkta da doğruluk değerleri belli kurallara uygun olarak işlemlere tabi tutulur ve sonuç olarak da başka bir doğruluk değeri ortaya çıkar. Şu basit argümanı ele alalım:

1. Ali topu attıysa babası ona kızmıştır.

2. Ali topu attı.

3. O halde babası ona kızmıştır.

Bu argümanın öncüllerinin doğruluk değerleri değiştiği zaman sonucun doğruluk değeri de değişir. Örneğin ilk iki öncül doğruysa doğruluk fonksiyonunun sonucunun “doğru” olduğunu -çünkü sonuç doğrudur-, ilk öncülün doğru ikinci öncülünse yanlış olduğu durumdaysa sonucun yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Doğruluk fonksiyonunun girdisi olan doğruluk değerleri değiştiği zaman fonksiyonun verdiği sonuç da değişir.

Frege’nin mantığını bir diğer örnek üzerinden anlamaya çalışalım. Şu önermeyi nasıl analiz etmemiz gerekir?

“Bütün aslanlar memelidir”

Aristocu mantık bu önermeyi “Bütün aslanlar” öznesi/nesnesi ve “memelidir” yüklemine ayırarak analiz eder. Ancak Frege niceleyicileri -yani her, bazı, hiçbiri gibi ifadeleri- analiz ediş biçimiyle Aristocu mantıktan ayrılır. Bu önermeyi Frege’nin mantığında “Her bir x için x bir aslansa memelidir” şeklinde ifade ederiz. “Her” gibi niceleyiciler öznenin/nesnenin bir parçası olmaktan çıkar ve önermelerin mantığın diline dönüştürülmesinde önemli bir yer tutmaya başlarlar. Çok kabaca söyleyecek olursak “Bütün aslanlar memelidir” Aristocu mantığa “A M’dir” şeklinde çevrilirken, Frege’nin mantığına (Her x için)(x bir aslansa memelidir) şeklinde çevrilir. Bunun sağladığı yararlardan biri Aristo’nun mantığında yapamadığımız birden fazla genellik seviyesini ifade etmemizi sağlayan çoklu niceleyici kullanımını mümkün kılmasıdır. Bu neden önemlidir?

Şu akıl yürütmeye bakalım:

1. Bazı kedilerden bütün fareler korkmaktadır.

2. Dolayısıyla her farenin korktuğu en az bir kedi vardır.

Bu akıl yürütme geçerli gibi görünüyor. Ancak Aristocu mantık bu akıl yürütmeyi doğru bir şekilde ifade etmekte zorlanır. Bunun nedeni bu mantığın sadece dört tür önermeye izin vermesidir: 1. Bütün A’lar B’dir, 2. Hiçbir A B değildir, 3. Bazı A’lar B’dir, 4. Bazı A’lar B değildir. Bu önerme türlerinin hepsi de önermede sadece bir niceleyici olmasına izin verir. Ama örnek verdiğimiz akıl yürütmenin her iki önermesi de birer niceleyici içerir. Bu önermeleri Aristocu mantığa ikinci niceleyiciyi içine alan şekilde çeviremeyiz. Aristocu mantığa akıl yürütmemizi çevirdiğimiz zaman şuna benzer bir şey elde ederiz:

1. Bazı A’lar B’dir.

2. Bütün C’ler D’dir.

Ama bu durumda söz konusu akıl yürütme mantıksal açıdan geçerli değildir. 1. öncülden sonuç Aristocu mantıkta çıkarılamaz. Frege’nin mantığında bunun yapılabilmesi onun mantığının en önemli taraflarından biridir.

c) Matematiğin Temelleri Tartışması ve Russell Paradoksu

19. yüzyılda pek çok matematikçi matematiğin temelleri konusunda son derece bilgisiz olmamız nedeniyle rahatsızlık duymaya başladı ve matematiğin tamamını kendisinden çıkarabileceğimiz bir temel arayışına girişti. Frege daha önce de belirttiğimiz gibi matematiğin temelleri konusunda mantıkçılık (logicism) olarak bilinen görüşün savunucularındandı. Bu görüşün ana tezi matematiksel gerçeklerin mantığa -mesela kümelerle ilgili olanlara- indirgenebilir olduğuydu. Frege’nin mantıkçılığıysa matematiğin tamamının değil, aritmetiğin mantığa indirgenebilir olduğunu iddia ediyordu. Örnek verecek olursak Frege geometrinin mantığa indirgenebilir olduğunu savunmuyordu. Bu anlamda onun projesi matematiğin tamamını mantığa indirgemeye çalışan türden mantıkçılığa kıyasla daha alçakgönüllüdür.

Burada Frege’nin projesini detaylarıyla açıklamamız mümkün olmasa da yapmaya çalıştığı şeyi kabaca anlatabiliriz. Frege özellikle doğal sayıları kümeler cinsinden açıklamaya çalışıyordu. Her türden küme kuramında kümelerin hangi koşullarda oluştuğuna dair kriterler koyulması gerekir. Naif ya da Sezgisel Kümeler Kuramı’nda inşa edebileceğimiz kümelerin önünde neredeyse hiçbir kısıtlama yoktur. Bize ilk bakışta küme gibi görünen her şeyi küme olarak alabiliriz. Frege’nin kabul ettiği şekliyle kümeler kuramının ana problemi de bu noktada ortaya çıkar.

Russell Paradoksu tam olarak kümelerin oluşturulmasının önünde yeterince kısıtlamanın olmamasından kaynaklanır. Bertrand Russell Frege’ye yazdığı bir mektupta paradokstan bahseder: Kendi kendisinin elemanı olan bir küme düşünelim. Böyle kümeler vardır. Mesela “Tüm kümeler kümesi” böyle bir kümedir. Öte yandan doğal sayılar kümesi gibi kümeler kendi kendilerinin elemanı değildir çünkü doğal sayılar kümesi bir doğal sayı değildir.

Kendi kendilerinin elemanları olmayan kümeler diye bir şey olabiliyorsa “Kendi kendilerinin elemanı olmayan kümeler kümesi”nden de bahsedebiliriz. O halde Frege’nin küme kuramına göre böyle bir küme olabilmeli. Ancak burada bir problem ortaya çıkıyor: “Kendi kendilerinin elemanı olmayan kümeler kümesi”nin kendisi bu kümenin bir elemanı mıdır? Her iki alternatif de çelişkiliymiş gibi görünüyor. Eğer kendi kendilerinin elemanı olmayan kümeler kümesi kendi kendisinin elemanı değilse bu kümenin bir elemanı olmalıdır. Öte yandan eğer kendi kendilerinin elemanı olmayan kümeler kümesi kendisinin bir elemanıysa bu durumda kendi elemanı olmaması gerekir. İki alternatif de doğru olamaz. Naif/Sezgisel Kümeler Kuramı neyin küme olabileceği konusundaki kriterleri gevşek olduğu için çelişkilidir.

Russell Frege’ye yazdığı paradokstan bahsettiğinde Frege şoka uğramıştı. Frege hayatını adadığı Aritmetiğin Temel İlkeleri’nin ikinci cildinin bitimine yakın bir zamanda bu paradokstan haberdar olmuştu ve alelacele ikinci cilde bir ek bölüm yazmak zorunda kalmıştı. Bu bölümde Frege paradokstan ve paradoksu öğrenmesi nedeniyle yaşadığı üzüntüden bahseder. Hayatını adadığı projenin başarısız olduğunu projesinin bitiminde öğrenmiş olmasına rağmen durumu oldukça soğuk kanlı bir şekilde karşılayan Frege akademik dürüstlüğü nedeniyle Russell’ın hayranlığını kazanmıştır.

Peki Russell Paradoksu ile mantıkçılık için yolun sonu mu gelmiştir? Bu sorunun cevabı hayırdır. Hatta Russell mantıkçılığı bizzat kendi keşfettiği paradokstan kurtarmak için kollarını sıvamıştır. Bunu yapmak için kullandığı stratejiye ilgili bölümde göz atacağız.

d) Frege’nin Dil Felsefesi

Frege’nin analitik felsefenin kurucularından biri olarak anılmasının en önemli nedenlerinden biri dil felsefesine yaptığı katkılardır. Frege neden dil ile ilgilenmek zorunda kalmıştır? Aslında onun dile eğilmesinin nedeninin matematiğin temellerine dair çözmeye çalıştığı problemler olduğunu ve dolayısıyla dile sadece dolaylı yoldan ilgi duyduğunu onun “Ludwig Darmstaedter’e Notlar”ında görebiliyoruz:

“Matematikle başladım. Bana öyle geliyor ki en acil ihtiyacım bu bilim dalına daha iyi bir temel sunmaktı. Kısa zamanda bir şeyin sayma sonucunda ulaştığımız sayısından bahsederken bir nesne yığını, şeylerin bir serisi veya bir nesne yığınının sahip olduğu herhangi bir özellikten değil de bir kavramdan bahsetmiş oluyoruz.

Dilin mantıksal kusurları bu tür incelemelerin  önünde bir engel olarak duruyordu. Begriffsschrift kitabımda bu engellerin üstesinden gelmeye çalıştım. Bu anlamda matematik beni mantığa yöneltti.”

Görebildiğimiz üzere Frege’nin dilsel dönüşe yaptığı katkının dolaylı bir katkı olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla onun felsefede bir devrim yapma niyetiyle hareket etmediğini düşünmek doğru görünüyor.

Frege’nin dil felsefesi ideal dil felsefesinin ilk örneklerinden birini teşkil eder. Bu görüş gündelik dilin kusurlu olduğunu ve bizi çeşitli yanlışlar yapmaya götürdüğünü, dilin mantıksal açıdan daha açık bir hale getirilmesi gerektiğini savunuyordu. Gündelik dildeki ifadeleri analiz edip mantığın diline çevirdiğimiz zaman dildeki muğlaklıkları da ortadan kaldırmış olacağız. O halde Frege gibi düşünenler için ideal dil sembolik mantığın dilidir diyebiliriz.

Dil felsefesi çalışmaları Analitik felsefe tarihinde belirleyici bir işleve sahiptir.

Frege’nin dil felsefesine yaptığı katkıların muhtemelen en bilineni Yön ve Referans Üzerine (On Sense and Reference) makalesidir. Bu makalede Frege kelimelerin, özellikle de isimlerin, anlamlarının işaret ettikleri varlıklar olduğunu iddia eden referans kuramını eleştirir. Bu kurama göre mesela Ahmet isminin Ahmet adındaki kişiye referans vermesi ya da denk düşmesi nedeniyle bu ismin anlamı bu kişinin kendisidir. Bu kuram sıklıkla sağduyuya uygun sonuçlar doğursa da problemler çıkardığı durumlar vardır.

Sabah yıldızı ve akşam yıldızını ele alalım. Bu kelime gruplarının ikisinin de referansı aynıdır: Venüs. Eskiden insanlar bu iki kelime grubunun farklı gök cisimlerine referans verdiklerini sanıyordu. Ancak bugün biz bunun böyle olmadığını biliyoruz. Ama sabah yıldızı ve akşam yıldızı isimlerinin anlamları sahiden aynı mıdır? Frege bunun böyle olmadığını düşünerek “yön” (sense) kavramını ortaya atar. Sabah yıldızı ve akşam yıldızının referansları aynı olsa da bunlar aynı varlığı farklı yönleriyle (sense) ele aldıkları için farklı anlamlara gelirler. Dolayısıyla referansın aynı olması anlamın da aynı olmasını gerektirmez. Burada belirtmemiz gereken şey Frege’nin yön kavramını ortaya atarak özdeşliğin mantığına dair bazı problemleri ortadan kaldırmış olmasıdır. Örneğin yön kavramına başvurmadan “a a’dır” şeklindeki özdeşliklerle “b a’dır” şeklindeki özdeşlikler arasındaki içerik farkını açıklamamız son derece güçtür. Bunların ilki bilgi verici nitelikte değilken ikincisi genelde bilgi vericidir. Burada verilebilecek örneklerden biri Bruce Wayne Bruce Wayne’dir ve Bruce Wayne Batman’dir özdeşlikleridir. İlk özdeşlik bilgi vermezken ikincisi bilgi verir görünür. Ortada bir bilişsel/psikolojik fark vardır. Bir diğer meşhur örnek, ayrıntıları göz ardı edersek, suyun H2O olduğu şeklindeki özdeşliktir. Su = Su özdeşliği bilgi verici değilken Su =  H2O yeni bir şey söyler gibidir. Frege’nin yön kavramı bilgilendirici ve bilgi vermeyen özdeşlikler arasındaki farkı görmemizi sağlar.

Yön kavramının açıklamakta kullanılabileceği diğer noktalardan biri normalde geçerli olması gerektiğini düşündüğümüz bazı akıl yürütmelerin geçersizliğidir. Şu akıl yürütmeye bakalım:

1. Ali, Mark Twain’in Huckleberry Finn’in yazarı olduğuna inanır.

2. Mark Twain ile Samuel Clemens aynı kişidir.

3. O halde Ali, Samuel Clemens’in Huckleberry Finn’in yazarı olduğuna inanır.

Ancak Ali’nin Mark Twain’in Huckleberry Finn’in yazarı olduğu yönünde bir inancı olsa bile Samuel Clemens’in Huckleberry Finn’in yazarı olduğuna dair bir inancının olması gerekmez. Ali belki de Samuel Clemens ismini dahi bilmemektedir! Normal koşullarda buradakine benzer argümanların geçerli olduklarını düşünürüz. Örneğin:

1. Mark Twain bir yazardır.

2. Mark Twain ve Samuel Clemens aynı kişidir.

3. O halde Samuel Clemens bir yazardır.

Şeklindeki akıl yürütmede bir problem yoktur. Bu farkı nasıl açıklamamız gerekiyor? Frege’nin yön kavramı bir kavramın işaret ettiği şeyle, yani referansıyla, bilişsel içeriğinin aynı olması gerekmediğini gösterir. İkinci argümanın geçerli olabilmesi için Mark Twain ve Samuel Clemens isimlerinin işaret ettiği kişinin aynı olması yeterlidir. Ancak ilk argümanda şunu fark ederiz: Samuel Clemens ve Mark Twain aynı kişiye işaret etse de bu isimlerin sahip oldukları bilişsel içerik farklıdır. Mesela Mark Twain ismi yaygın bir şekilde bilinirken Samuel Clemens ismi bilinmez. Bu da ilk akıl yürütmenin geçersizliğinin nedenidir.

e) Frege’nin Matematik Felsefesi

Frege kendisinden önceki matematik felsefelerini, özellikle de psikolojizmi ve Mill’in duyumcu matematik felsefelerini şiddetle eleştirir.

Matematik ve mantık konusunda psikolojizm, matematik ve mantığın salt psikolojik olgular olduklarını ifade eder. Matematik ve mantık nihayetinde psikolojinin ve zihnimizin mevcut yapısının eserleri olarak görülür. Hatta denebilir ki matematik ve mantık bilimleri nihai anlamda psikoloji biliminin bir parçalarıdır. Frege’nin bu noktadaki argümanlarından biri matematik ve mantığın çok yüksek kesinliğe sahip olmaları nedeniyle psikoloji biliminin parçaları olamayacaklarıdır. Bunun nedeni matematik ve mantığın aksine psikolojide kesinliğin oldukça düşük olmasıdır. Bir diğer argüman zihindeki fikirlerin muğlak, matematiksel varlıklarınsa sınırları son derece keskin ve iyi tanımlanmış şeyler olmalarından yola çıkar. Zihinsel varlıkların sahip olduğu muğlaklık matematiksel varlıklarda olmadığı için matematiksel varlıkları zihinlerin sahip olduğu idealardan ayırmamız gerekir. Son olarak Frege de idealizmin eleştirisi bağlamında Russell ve Moore’un belirttiği gibi bir şeyin zihnimizdeki temsiliyle o şeyi birbirinden ayırmamız gerektiğini söyler. Psikolojistler zihindeki temsillerle temsil edilen matematik gerçekliği birbiriyle karıştırırlar.

Mill’in duyumcu matematik felsefesiyse matematiksel gerçeklerin dış dünyadaki duyularla öğrenebildiğimiz doğrularla ilgili olduğunu iddia ediyordu. Frege bu görüşe karşı matematiksel doğruların duyularla algıladığımız doğrular olamayacağını ve matematiksel gerçeklerin dış dünyadaki nesnelerin özellikleri de olmadıklarını savundu. Mesela 0 ya da 777864 gibi sayılara dış dünyada denk düşen bir şey yoktur. Hesaplama yapmayı yeni öğrenen biri de dış dünyaya dair yeni duyu kaynaklı bilgiye sahip olmaz. Dahası Frege matematiksel doğruların çıkarsanabileceği genel bir tümevarımsal ilkenin olmadığını iddia eder. Ama dış dünyayla ilgili bilgimiz tümevarım kaynaklıdır. O halde matematiksel bilgi dış dünyaya dair bilgi olamaz. Son olarak Mill’in sayıların nesne yığınlarının özellikleri olduğu yönündeki iddiası nesne yığınlarını bölmenin karakteristik yolları yoktur. Örneğin bir nesne yığınında kaç nesne olduğu nasıl saymaya karar verdiğinize göre değişiklik gösterebilir. Ama matematiksel nesneleri bölmenizin karakteristik yolları vardır. Mesela 4 doğal sayısını 1, 2 ve 4 doğal sayılarına bölebilirsiniz.

5. Bertrand Russell

Annesi ve kız kardeşini erken yaşta kaybeden Russell çocukluğunu onun velayetini babasından alan dedesi Lord John Russell’ın malikanesinde geçirir. Üniversite için Cambridge Trinity College’a giden ve burada matematik, mantık ve felsefe eğitimi alan Russell Alfred North Whitehead ile tanışır. Üniversiteden sonra pek çok farklı ülkede görev yapar.

Russell felsefe konusundaki çalışmaları kadar çalkantılı hayatıyla da tanınır. Dört evlilik yapmıştır. Sadece matematik, mantık ve felsefe gibi konularda değil siyaset, ahlaki/kültürel meseleler, eğitim gibi konularda da bol bol eser vermiştir. Eğitim hakkındaki fikirlerini hayata geçirmek için bir özel okul açmış, siyasete atılmaya çalışmış, 1. Dünya Savaşı sırasında savaşı boykot ettiği için hapis yatmıştır. Son derece uzun ve üretken bir yaşam süren Russell 1872 yılında başladığı hayata 1970 yılında gözlerini yummuştur.

a) Russell’ın Mantık ve Matematiğe Katkıları

Russell’ın Frege’nin mantıkçılığını çürütmek için kullandığı paradoksundan bahsetmiştik. Ancak Russell’ın kendisi de Frege’nin sistemindeki bazı kusurları düzeltip mantıkçılığın başka bir biçimini savunmayı amaçlamaktaydı. Russell’ın mantıkçı projesi daha önceki eserlerinde de yer bulsa da en detaylı biçimiyle Alfred North Whitehead’le beraber yazdığı Principia Mathematica’da savunulmuştur.

Frege’nin sistemindeki, tek problem olmasa da, ana problem neyin küme olabileceğine dair kısıtlamalar koymamış olmasıdır. Russell Paradoksu’ndan kaçınmak için neyin küme olabileceğine dair kısıtlamalar koymamız gerekir.

Russell bunu Tipler Kuramı ile yapar. Tipler Kuramı’nın ana özelliği kümeleri derecelendirmesidir. Örneğin 3. dereceden bir kümeyi ancak 1. ve 2. dereceden kümelerle tanımlayabiliriz. Bunun bir sonucu artık tüm kümeler kümesi türü kümeler tanımlayamayacak olmamızdır. Bu sayede Russell Paradoksu’nun ortaya çıkmasına neden olan türden kümeler, kümeler kuramında yasaklanmış olur.

Ancak Russell’ın savunması mantıkçılığı tamamen kurtarmış mıdır? Ne yazık ki bu sorunun yanıtı hayırdır. Bunun neden böyle olduğunu gelecek bölümde Gödel’in Eksiklik Teoremi’nden bahsederken açıklayacağız.

b) Russell’ın Mantıksal Atomculuğu

Russell’ın felsefesinin belkemiğini oluşturan çerçeve, hem metafiziksel hem de metodolojik varsayımları olan mantıksal atomculuktur.

Mantıksal atomculuğun iki merkezi iddiası olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki birbirlerinden bağımsız var olabilen, çeşitli özelliklere sahip, aralarında çeşitli ilişkiler bulunan, tikel ve parçasız varlıkların en temel şeyler olduklarıdır. Bunlara “atomik olgular” denir. Atomik denme nedeni bölünmez ve parçasız olmalarıdır. Atomik olgular dışındaki her şey varlıklarını ve nasıl olduklarını atomik olgulara borçludur. Mantıksal atomculuk diğer bütün gerçeklerin radikal bir şekilde atomik olgulara bağımlı olduğunu söyler. Bunun özellikle Bradley’in mutlak idealizminden radikal bir kopuş olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bradley için temel olan şey bütündü ve sadece hiçbir parçaya sahip olmayan tek bir gerçek varlık yani Mutlak vardı. Aslında parça dediğimiz şeyler bir anlamda bütünün uyandırdığı yanıltıcı izlenimlerdi. Russell ise atomik olguların bütünden daha temel olduğunu kabul ederek radikal bir gerçekçiliği savunmuş oluyordu.

Mantıksal atomculuğun ikinci iddiasıysa felsefenin metodolojisinin analize dayanması gerektiğidir. Analiz, kompleks şeyleri daha basit şeyler cinsinden açıklamaya denir. Örneğin bilgi kavramını ele alalım. Bilgi kavramının en eski analizlerinden biri gerekçelendirilmiş doğru inanç şeklindeki üç parçalı (tri-partite) bilgi analizidir. Burada bilgi gibi kompleks bir kavramın onu oluşturan daha basit kavramlar cinsinden tanımlandığını görebiliyoruz. Russell’ın atomik olgularla ilgili düşündüklerini de ekleyecek olursak analizin nihai hedefinin özellikle erken dönem Russell için kompleks olguları atomik olgular cinsinden tanımlamak ya da açıklamak olduğunu söyleyebiliriz. Analitik felsefe adının Russell’ın analize yaptığı vurgudan geldiği de söylenmektedir.

Daha sonraki dönemlerde Russell’ın olgularla ilgili fikirleri değişir. Örneğin ilk döneminde sadece atomik olguların olduğunu savunan Russell sonradan iki farklı olgu türünü daha kabul eder: Olumsuz olgular ve genel olgular. Olumsuz olgular bir şeyin belli bir biçimde olmadığını bildirirler. Örneğin saçınız tamamen kırmızıysa “Saçınızın sarı olmaması” olgusundan da bahsedebiliriz. Önceden negatif olgular Russell tarafından pozitif olguların yokluğundan ibaret görülürken bu dönemde ayrı bir kategori olarak tanınmaları önemlidir. Genel olgularsa normalde tikel olgular cinsinden açıklanmaktaydılar. Ancak Russell’ın genel olguların tikel olguların toplamından ibaret olamayacaklarını düşünmek için bir gerekçesi vardır: Genel olgu her neyse genel olgunun kapsamına giren başka bir olgunun olmadığını belirten ve tikel olgulara ek başka bir olgunun da olması gerekiyordu. Örneğin bütün koyunlar yünlüdür genel olgusunu ele alalım. Bu olgu hem tikel yünlü koyunları, hem de bu kategorinin kapsamına giren başka bir şeyin olmadığı yönünde bir olguyu içermelidir. Sadece var olan yünlü koyunların listelenmesi yetmez. Bu nedenle de söz konusu genel olgu tikel olguların toplamından ibaret olamaz.

c) Russell’ın Dil Felsefesi

Russell, tıpkı Frege gibi, ideal dil felsefesini savunuyordu. Gündelik dil sahip olduğu muğlaklık nedeniyle pek çok felsefi problem çıkarıyordu ve bu problemlerin çözülebilmesi için gündelik dilin mantığın diline çevrilmesi gerekliydi.

Gündelik dilin çıkardığı problemlerden biri gerçekten var olmadığını düşündüğümüz bazı varlıklara referans gösteriyor gibi görünen anlamlı cümlelerdir. “Fransa’nın günümüzdeki kralı keldir” cümlesini ele alalım. Fransa’da günümüzde bir kral olmadığına göre bu ifade nasıl anlamlı olabilir? Benzer bir şekilde “Pegasus kanatlı bir attır” cümlesi Pegasus’un olmaması durumunda nasıl anlamlı olabilir? Bu cümleler standart sembolik mantığa çevirdiğimiz zaman en azından ilk bakışta söz konusu varlıkların varlığını kabul etmemizi gerektiren bir yapıya sahiptirler. Bu cümlelerin mantığın diline söz konusu şeylerin varlığını kabul etmemizi gerektirmeyen bir şekilde çevrilmesi mümkün müdür?

Russell felsefi kariyerinin bir bölümünde Avusturyalı felsefeci Alexius Meinong’un görüşünü kabul eder. Meinong’un görüşüne göre “var olmayan şeylerin olmasından” bahsetmemiz mümkündür. Örneğin Pegasus sizin var olduğunuz şekilde var olmasa da “var olmayan bir Pegasus’un olmasından” bahsedebiliriz. Pegasus yokken ondan bahsettiğimiz zaman önermemizin referansı da bu var olmayan ancak olan Pegasus olur. Ancak Russell’ın sonradan yazdığı en meşhur makalelerinden biri olan Gösterme Üzerine (On Denoting) bu görüşün bir eleştirisini sunar. Makalede var olmayan şeylerden bahsetmemizin Meinong’un çözümünü gerektirmeyen bir yolu sunulur.

Bu çözüm Russell’ın “Belirli Tanımlar Kuramı” (Theory of Definite Descriptions) olarak bilinen görüşünüdür. Bu kuramı daha iyi anlamak için belirli ve belirsiz tanımların neler olduğunu anlamaya çalışalım. Belirsiz bir tanım kendisine birden fazla şeyin uyduğu tanımdır. Mesela “Dört ayaklı bir memeli” tanımı bir aslanı ya da boğayı belirtebileceği için belirsizdir. Ancak bazı tanımlar sadece tek bir şeyle ilgili olduklarından belirli tanımlardırlar. Örneğin “Kötülük ve Mutlak Kudret makalesinin yazarı olan Avustralyalı felsefeci” tanımı John Mackie’yi ve sadece onu işaret eder. Dolayısıyla bu belirli bir tanımdır.

Belirli Tanımlar Kuramı “Fransa’nın günümüzdeki kralı” türü ifadelerin Fransa’nın günümüzde bir kralı olduğunu kabul etmemizi gerektirmeyen bir mantıksal analizini bize sunmaya çalışır. Burada İngilizce’deki belirli artikel “the” kilit roldedir. Çünkü Russell belirli tanımların analizini yaparken belirli artikelin mantıksal yapısını analiz etmektedir. İfade Etme Üzerine’nin büyük oranda belirli artikelin analiz edilmesi üzerine yazılmış bir makale olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Russell’ın belirli artikeli nasıl analiz ettiğini görmek için “F, G’dir” (The F is G) cümlesini ele alalım. Bu cümle Russell için şu anlama gelmektedir:

1. En az bir şey G’dir.

2. En fazla bir şey G’dir.

3. G olay şey F’dir.

Bunu gündelik bir cümleye uyarlayalım. Belirli bir çocuğun kapıyı çaldığını söylemek için çocuk kapıyı çaldı dediğinizi düşünün. Bu cümle en az bir kişinin ve en fazla bir kişinin kapıyı çaldığı ve kapıyı çalan kişinin de çocuk olduğu anlamına gelir. En az bir ve en fazla bir çocuk kapıyı çaldıysa, yani başka bir çocuk yoksa, “Kapıyı çalan çocuk” tanımına sadece bir kişi uyar. Belirli artikeli en azından ilk bakışta başarıyla tercüme ettik gibi görünüyor.

Peki belirli artikelin bu şekilde analiz edilmesi bize var olmayan şeyler hakkındaki cümleleri mantığın diline tercüme ederken nasıl yardım eder? Şu cümleye geri dönelim:

“Fransa’nın günümüzdeki kralı keldir”

Bu cümleyi Russell’ın kuramının gerektirdiği şekilde yeniden ifade edersek:

1. Fransa’nın en az bir kralı vardır

2. Fransa’nın en fazla bir kralı vardır

3. Fransa’nın kralı keldir

önermelerine ulaşırız. İlk önerme yanlış olduğu için -zira Fransa’nın günümüzde bir kralı yoktur- “Fransa’nın günümüzdeki kralı keldir” önermesine yanlış olduğunu görebildiğimiz türden bir mantıksal form vermiş olduk. Gündelik dilde kullandığımız, var olmayan şeylerin var olduğunu ima eden önermelerimizi gerçek mantıksal formlarına kavuşturduğumuz zaman aslında söz konusu şeylerin varlığını kabul etmemizi gerektirmediklerini görürüz. 

Var olmayan varlıkların “olduğunu” kabul edermiş gibi görünen önermelerin mantığın diline çevrilmeleri durumunda bunu gerektirmemeleri özellikle metafizikte kullanılan yeniden ifade etme stratejilerinin bir örneğini vermesi açısından önemlidir. Yeniden ifade etme stratejileri bir önermeyi varlığını kabul ediyor gibi göründüğü varlıkları kabul etmekten kurtarmanın bir yoludur. Örneğin “bazı nesneler kırmızı renge sahiptir” dediğimizi düşünelim. Bu önerme kırmızı nesnelerin ötesinde kırmızılık diye bir şeyin, yani bir özelliğin, var olduğunu kabul etmemizi gerektirir mi? Bu sonuçtan memnun değilseniz söz konusu cümlenin gerçek formunun “kırmızı nesneler vardır” olduğunu söyleyebilirsiniz. Söz konusu önerme yeniden ifade edildiği zaman kırmızılığın varlığının kabul edilmesi gerekliliği ortadan kalkmış olur. Russell da ilk bakışta mantıksal yapıları gereği var olmayan nesnelerin var olduğunu ima eden önermeleri bu imadan kurtaran bir şekilde yeniden ifade etmiştir. Yazı dizimizin üçüncü bölümünde Quine’ın ontolojiyle ilgili görüşlerini incelerken yeniden ifade etme stratejilerine ve bunun teorilerimizin varlığını kabul eder gibi göründüğü şeylerin sayısını en aza indirmek için nasıl kullanıldığını daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. 

d) Russell’ın Epistemolojisi

Russell tanışıklığa dayalı bilgiyle tanıma dayalı bilgi arasında hala kullanılmakta olan bir ayrım yapar. Bunlar arasından temel olanı tanışıklık bilgisidir ve bütün bilgimiz en temelde buna dayanır. Tanışıklık bilgisi herhangi bir çıkarıma dayanmaması anlamında dolaysız bir şekilde elde edilen bilgidir. Tanım bilgisiyse dolaylıdır ve çıkarıma dayalıdır.

Russell’a göre tanışıklık yoluyla bilgi dolaysız ve şüphe edilemezdir. Bu nedenle dış dünyadaki fiziksel varlıkların bilgisi tanışıklık bilgisi kapsamına girmez. Halüsinasyon gibi ihtimallerden bahsedebildiğimiz için dış dünyadaki nesneler şüphe edilebilirdirler. Sadece duyu verisi ona sahip olan kişinin şüphe edemeyeceği yapıdadır. Bundan dolayı duyu tecrübelerimizin bilgisi dolaysızdır ve tanışıklık yoluyla bilgi kapsamına girer. Bunların dışındaki her şey duyu verisi  kullanarak oluşturulmuş mantıksal inşalardır. Özellikle Russell’ın felsefesinin erken döneminde etkili olan bu görüş gündelik nesnelerin dahi duyu verisi kullanılarak ortaya çıkarılmış mantıksal inşalar oldukları sonucunu doğurmaktaydı. Bu görüş yazı dizimizin bir sonraki bölümünde göreceğimiz üzere Rudolf Carnap’ın görüşleriyle paralellikler taşımaktadır.

Tanım yoluyla bilgi, içeriği için tanışıklık yoluyla bilgiye muhtaçtır ve tanışıklık yoluyla bilgiden çıkarım yoluyla elde edilir. Bu tür bilgi belirli bir varlığın bilgisidir. Yani burada tanımla kastettiğimiz şey aslında Belirli Tanımlar Kuramı’nın bahsettiği türden tanımlardır.

Russell’ın ayrımı bir anlamda sağduyuya aykırıdır: Eğer sadece duyu verisiyle tanışıklık sahibi olabiliyorsak bu dış dünyanın bilgisine tanışıklık yoluyla ulaşamadığımızı gösteriyor gibidir. Ancak bizlerin dış dünyanın dolayımsız bir farkındalığına sahip olduğumuz iddia edilebilir. Örneğin ben şu anda bu satırları klavyemle yazarken herhangi bir dolayım olmadan direkt bir şekilde klavyenin ve bilgisayarımın farkındalığına sahibim gibi görünüyor. Ancak Russell’ın görüşü böyle dolaysız bir epistemik erişimin olamayacağı sonucunu doğurmaktadır.

e) Russell’ın Metafiziği

Genelde metafizik karşıtı bir filozof olarak görülse de Russell metafiziğin tümeller, nedenselliğin doğası, zamanın doğası gibi pek çok köklü problemine dair özgün fikirler sunmuştur. Russell’ın Neo-Hegelci metafiziğe karşıtlığı onun metafiziksel problemleri tamamen anlamsız gördüğü anlamına gelmemektedir. Analitik felsefenin ilk döneminde genel bir metafizik karşıtlığının olduğu yönündeki görüş bir mitten ibarettir. Bu altbaşlıkta Russell’ın metafizikle ilgili çalışmalarınıdan bazılarını özetleyerek bu görüşün yanlışlığını daha açık bir şekilde göstermeyi umuyoruz. Göreceğiz ki Russell, metafiziğe karşı olmak şöyle dursun, muhtemelen analitik felsefenin ilk döneminde metafiziğe en fazla katkı yapan kişidir.

I. Tümeller

Nesneler arasında ortak olarak sahip olunduğunu düşündüğümüz nitelikler vardır. Örneğin kırmızı varlıkların kırmızılık niteliğine ortak bir şekilde sahip olduğunu söyleriz. Ancak bu ortaklık nasıl anlaşılmalıdır? Örneğin kırmızı bir toptaki kırmızılık ve bir masadaki kırmızılık “aynı” kırmızılık mıdır? Yani kelimenin tam anlamıyla top ve masa tarafından paylaşılmakta olan, tek tek kırmızı nesnelerin ötesinde bir kırmızılık niteliği var mıdır? Yoksa nitelikler farklı nesneler arasında paylaşılmayan şeyler midirler? Yani topun kırmızılığı ve masanın kırmılığı gibi şeylerden bahsetmemiz mümkünken top ve masanın ortak bir şekilde sahip olduğu kırmızılıktan bahsetmemiz mümkün değil midir? Dahası belki de nitelikler dediğimiz şeyler aslında sadece bizlerin nesneleri nitelerken verdiğimiz isimlerdir. Mesela kırmızı bir topla kırmızı bir masanın ikisine de aralarında belli türden bir benzerlik olduğu için kırmızı diyor olamaz mıyız? Kırmızılık sadece bu benzerlikten bahsetmemizi sağlayan bir isimdir. Bunlar felsefe tarihinde tümeller problemi olarak bilinen probleme verilmiş cevaplardan bazılarıdır. Eğer kırmızılık, sertlik, hızlılık, elektriği iletebilme gibi niteliklerin nesneler tarafından paylaşıldığını ve farklı nesnelerde aynı anda bulunabilen tek bir şeyin olduğunu söylerseniz tümelleri kabul etmiş olursunuz. Eğer niteliklerin varlığını kabul etmez veya kabul edip de nesneler tarafından paylaşıldıklarını reddederseniz tümelleri reddetmiş olursunuz.

Russell tümeller konusunda Platoncu bir gerçekçiliği savunur. Nesneler niteliklerine o niteliğin uzay ve zamanın dışında bulunan tümelini örnekleyerek sahip olurlar. Örneğin tikel kırmızı varlıklar kırmızılık tümelini örnekledikleri için kırmızıdırlar. Russell’ın bu görüşü kabul etmemiz için verdiği argüman şudur: Diyelim ki bütün niteliklerin tikel nitelikler olduğu kabul ediliyor. Bu durumda en azından, diyelim ki kırmızı tikel nesnelerin, birbirlerine benzediklerini kabul etmemiz gerekiyor. Ancak bu durumda kırmızı tikellerin birbirleriyle paylaştığı bir benzer olma ilişkisini bir tümel olarak varsaymamız gerekiyormuş gibi görünüyor. Yoksa kabul edilemez bir sonsuz geriye gidiş ortaya çıkar. Şöyle ki kırmızı nesneler arasındaki benzerlik bir tümel midir yoksa tikel benzerlik ilişkileri mi vardır? Eğer bir tümelse en az bir tümel vardır demeliyiz. Eğer bir tikelse bu sefer de söz konusu tikel benzerlik ilişkilerinin neden benzerlik ilişkileri olduğunu açıklamak için benzerlik ilişkilerinin birbirlerine benzediğini söylemek zorunda kalırız. Ancak benzerlik ilişkilerinin birbirine benzerliği de tam olarak aynı problemi çıkarır. Dolayısıyla benzerlik ilişkisini tümellere başvurmadan açıklamaya çalışmak sonsuz geriye gidişe neden olur. Bunu kabul etmememiz gerektiği için de en azından bir tümel, benzerlik tümeli, var olmalıdır.

II. Nedensellik

Russell’ın nedensellik konusundaki ilk çalışmaları nedensellik kavramına artık ihtiyacımız olmadığını iddia eder. Neden/Nedensellik Kavramı Üzerine makalesinde[4] Russell neden kavramının kendisinin tutarsız olduğuna dair argümanlar öne sürer. Bir diğer argümanıysa fizik biliminin nedenselliğe başvurmadığından yola çıkar:

“Bütün okullardan bütün filozoflar nedenselliğin bilimin temel aksiyom ya da postülalarından biri olduğunu iddia eder ancak, ilginç bir şekilde, gravitasyonel astronomi gibi gelişmiş bilimlerde ‘neden’ sözcüğü hiçbir zaman karşımıza çıkmaz. Dr. James Ward bunu fiziğe karşı bir itirazın temeli olarak alır. Bana göre fiziğin nedenler aramayı bırakmasının gerekçesi nedenler denen şeylerin var olmamalarıdır. İnanıyorum ki nedensellik ilkesi, filozoflar arasında geçerli görülen çoğu şey gibi, geçip gitmiş bir çağın kalıntısıdır ve tıpkı monarşi gibi hatalı bir şekilde hiçbir zararı olmadığı düşünüldüğü için varlığını sürdürmektedir.”

Russell nedensellik ilkesi ve neden kavramlarını kullanırken biraz muğlaktır. Örneğin filozofların kullandığı anlamda nedensellik ilkesinin her olayın nedeni olması gerektiğini iddia eden evrensel determinizmi gerektidiğini düşünmekte gibidir. Buna karşı fizik artık işlevsel ilişkileri ifade eden ve determinist olmak zorunda olmayan yasalara sahiptir. Yani geleneksel nedensellik ilkesinin bir karşı örneğine sahip olduğumuz söylenebilir. Diferansiyel denklemlerle ifade edilen çeşitli işlevsel ilişkileri varsaymamız yeterlidir. Bunlara ek olarak nedensellik diye bir şeyi varsaymamız gerekmez. Gelişkin bilimler nedenselliği varsaymazlar. Dolayısıyla nedensellik diye bir şey muhtemelen yoktur. Bilimlerin varsaydığı şey nedensellik değil doğanın tekbiçimliliği, yani belli bir ölçüde düzenli olduğudur.

Ancak Russell’ın sonradan geliştirdiği nedensel çizgiler kuramı nedenselliğe dair daha iyimser bir tablo çizer. Russell hala ilk dönemindeki makalesine benzer düşüncelere sahip olsa da bu teoriyi savunurken nedensellik kavramının kullanabilirliği konusunda ılımlıdır. Ona göre bir nedensel çizgilerin dört temel ilkesi vardır:

1. Neredeyse-İstikrar Postülası (Quasi-Permanence): Evrende bir tür süreklilik vardır. Şeyler devamlılık göstermeyen şekillerde değişmezler.

2. Ayrılabilen Nedensel Çizgiler Postülası: Bu postüla uzun süreli düzenliliklerin olmasına izin verir.

3. Uzay-Zamansal Devamlılık (Spatio-Temporal Continuity) Postülası: Bu postüla birbirleriyle mesafe açısından yakın/devamlı olmayan olaylar arasında nedensel bir bağlantı bulunduğu zaman bu bağlantıyı sağlayan her biri birbirine yakın olaylardan oluşan bir nedensel zincir olması gerektiğini söyler.

4. Yapısal Postüla: Bu postüla yapısal olarak birbirlerine benzeyen karmaşık olaylardan her bir olaya nedensel çizgilerle bağlı olan benzer olayları çıkarsamamızı sağlar.

5. Analoji Postülası: Bu postülat gözlemlenemedikleri zaman nedensel etkileri çıkarsayabilmemize izin verir.

Russell nedensel çizgileri bazıları hakkında bilgi sahibi olmamız durumunda diğer şeylerin nasıl olduğu hakkında bilgi sahibi olmak zorunda kalmadan diğerleri hakkında da çıkarım yapmamızı sağlayan bir olaylar dizisi olarak tanımlar.

Nedensel çizgi fikri İnsanın Bilgisi kitabında daha detaylı bir şekilde açıklanır:

“Bir nedensel çizgi her zaman için bir şeyin varlığını sürdürmesi olarak görülebilir; bir kişi, masa, foton ya da herhangi bir şeyin. Belli bir nedensel çizgide belli bir niteliğin değişmemesi, bir yapının sabit kalması, veya ikisinde de aşamalı değişimlerin olması mümkündür ancak büyük ve ani değişimler olamaz.”

Russell’ın nedenselliğe dair bu görüşünün yine esasen önceden savunduğu görüşten büyük oranda farklı olmadığı söylenebilir. Teorinin “dili” nedenselliğe daha sıcak bakmakta ve eskiden beri filozofların kabul edegeldiği türden evrensel determinizm reddedilmektedir. Dolayısıyla iki teori arasında hakiki bir ontolojik farkın olduğu bariz değildir.

III. Nötr Monizm

Zihin-beden problemi ya da fiziksel varlıkların zihinle olan ilişkisi çözülmesi oldukça zor felsefi problemlere yol açan bir konudur. Bu problemin çözümüne dair oldukça ilginç çözüm önerilerinden biri Nötr Monizm olarak bilinir. Monizm tek bir tözün olduğunu söyler. Peki bu tözün “nötr” olduğu söylenirken kastedilen şey nedir? Basitçe söyleyecek olursak Nötr Monizm materyalizmin söylediğinin aksine madde, ruhu kabul edenlerin aksine de ruh olmayan bir tözden bahseder. Bu tözün nötr ya da tarafsız olmasının nedeni ne fiziksel ne de zihinsel/ruhsal olmasıdır. Fiziksel ve zihinsel tözlerin yegane alternatifler olarak görüldüğü standart görüş Nötr Monizm’de reddedilir. Dahası tek tözün kabul edilmesi söz konusu olduğundan görüş monist ya da tekçidir. Fiziksel ve zihinsel varlıklarsa bir anlamda bu tek tözden kaynaklanırlar. Felsefe tarihine aşina olan okuyucular Russell’ın bu konudaki fikirlerinin Spinoza’ya benzerliğini fark etmiş olabilirler. Gerçekten de Russell Spinoza’ya ciddi bir hayranlık besler ve muhtemelen bu konudaki görüşlerinin şekillenmesinde bu hayranlığın da bir payı vardır.

Bu tür nötr monizm için ana motivasyolardan biri maddenin hakkında bilgi sahibi olduğumuz özelliklerinin, özellikle de fizik biliminin incelediği özelliklerinin, yönelimsel (dispositional) özellikler olmalarıdır. Maddeye içkin olmakla beraber fizik biliminin erişimi olan anlamda yönelimsel olmayan özellikler varsalar fizik bilimi onlar konusunda bizi tamamen karanlıkta bırakır. Yani maddenin doğası konusunda ciddi oranda bilgisiz olmamız mümkün ve zihin-beden problemi de maddenin özelliklerinin tamamına erişimimiz olmamasından kaynaklanıyor olabilir.

Eğer fizik biliminin verdiği madde tanımı eksikse zihin-beden probleminin çözümsüz görünmesi de bizi şaşırtmamalı. Belki de fiziksel şeylerin ve fizik biliminin bize verdiği madde tasavvurunun zihni nasıl ortaya çıkarabileceğini bilememe nedenimiz fiziğin maddenin özelliklerinin sadece bir bölümünü inceleyebiliyor olmasıdır.

Nötr monizmin iddiası her iki türden özelliğin de, yani hem yönelimsel olanların hem de maddeye içkin yönelimsel olmayan özelliklerin, bunların her ikisi de olmayan yani “nötr” özellik ya da özelliklerden kaynaklanıyor olabileceğidir.

Bir tözün “nötr” olması ne anlama gelir? Russell nötr tözü maddenin içinden geçilemez yapısına ve aynı zamanda zihinselliğe de sahip olmama şeklinde tanımlar. İkisinin “dışındaki” şey ne maddedir ne de zihinseldir. Maddesel ve zihinsel özelliklerin kaynağıysa işte bu tözdür. Russell maddi ve zihinsel töz kavramlarını analiz ettiği zaman aradaki ayrımın keyfi bir ayrım olduğuna ulaşır.

IV. Muğlaklık

Nesneler hakkındaki kategorilerimize baktığımızda bazı kategoriler söz konusu olduğu zaman bir kategoriden diğerine geçişin tam olarak nerede gerçekleştiğini tespit edemediğimizi fark ederiz. Örneğin bir bebeği düşünelim. Bu bebek sürekli büyümektedir. Peki çocuk olduğu, ardından da yetişkin olduğu belli bir an var mıdır? Yok gibi görünmektedir. Bebeklik, çocukluk, yetişkinlik gibi kavramlar sınırları açısından düşündüğümüz zaman “muğlak” kavramlardırlar. Bu muğlaklığın doğası nedir? Örneğin gerçekten şeylerin doğasında, ontolojik bir şey olarak muğlaklığın olduğundan bahsedebilir miyiz? “Muğlak nesneler”, “muğlak özellikler”, “muğlak özler” var mıdır? Yoksa muğlaklık dilsel bir fenomendir ve kavramlarımızı nasıl formüle ettiğimizden kaynaklanır mı demeliyiz? Belki de muğlaklığın bizim bilgi miktarımızdan kaynaklandığını; bir bebeğin çocuk olduğu belli bir anın, saçları olan birinin saçları dökülürken kel olduğu belli bir anın ve bir kum topluluğunun kum yığınına dönüştüğü belli bir kum miktarının olduğunu söylemeliyiz?

Russell’ın muğlaklıkla ilgili makalesi bu konudaki sonraki çalışmaların ana referans noktasıdır ve bu konudaki ana akım görüşü ifade eder. Russell’a göre muğlaklığı şeylerin sahip olduğu bir nitelik olarak değil, dilin sahip olduğu bir nitelik olarak görmemiz gerekir. Dildeki muğlaklıktan gerçekliğin bir parçası olan ontolojik muğlaklığı -muğlak nesneler, muğlak özellikler vb.- çıkarsamak hatalıdır. Muğlaklık gerçekliğin değil, dilimizin ve kavramlarımızın bir parçasıdır. Bir kişinin kaç tane saç teline sahip olduğu konusunda bir olgu mevcuttur. Ancak bir kişinin kel olup olmadığını belirlemekte zorluk çekebiliriz. Bazı sınır durumlarında kelliğe dair ne söyleyeceğimizi bilemeyebiliriz. Russell’ın bu konudaki çözümü şudur: Sınırdaki vakalarda “X keldir” ve “X kel değildir” önermelerinin her ikisi de doğruluk değerinden yoksundur. Kişilerin kel oldukları ve olmadıkları net durumlarda X keldir ve X kel değildir önermelerinin doğruluk değeri olsa da sınır durumlarında aynısı geçerli değildir. Bunun önemi klasik mantığın temel kabullerinden birinin ihlal ediliyor gibi görünmesidir. “Ya a ya da a’nın değili doğrudur” şeklindeki üçüncü halin imkansızlığı ilkesi klasik mantıkta zorunlu olarak doğrudur. Ancak Russell’ın sunduğu çözüm “Bir kişi ya keldir ya da kel değildir” önermesinin doğru olmadığını söyler. Dolayısıyla muğlaklık klasik mantığı ihlal eder ve onun belli durumlarda yetersiz kaldığını gösterir. Bunun yanı sıra kavramlar farklı derecelerde muğlak olabilirler. Neredeyse her kavram belli bir dereceye kadar muğlaklık sahibi olsa da, hatta muğlaklığın dilin işleyişi için zorunluğu olduğu dahi söylenebilse de, bu her kavramın aynı derecede muğlak olması anlamına gelmez.

V. Neden Russell’ın Metafizik Karşıtı Olduğu Düşünülüyor?

Russell’ın metafizik karşıtı olmadığını örnekleriyle gördük. Peki neden metafizik karşıtı olduğu düşünülüyor? Biz bunun iki nedeni olduğunu düşünüyoruz: İlk olarak Russell gerçekten de kendi döneminde yaygın olan spekülatif metafizik yapma biçimine karşı çıkıyordu. Sağduyudan radikal bir şekilde sapan teorilere şiddetli bir şekilde karşı çıkıyordu. Kendi zamanında metafizik bu tür, olgusal alandan kopuk, bilimsel verileri göz önüne almayan türden metafizik anlamına geldiği için kendi zamanındaki metafiziğe başkaldırısı metafiziğin geneline karşıtlık şeklinde yorumlanmış olabilir. İkinci nedense Russell’ın hayatının her döneminde bilimlerle içli dışlı olmasıdır. Özellikle eski metafizik yapma biçimi bilimlerden beslenmeyen, “koltuk felsefesi” (armchair philosophy) olarak görülen felsefe yapma biçiminin bir örneği olarak görülmüştür. Russell metafiziğinde de bilimlerden sık sık yararlandığı için yaptığı şeyin yine geleneksel anlamda metafizik olmadığı düşünülmüş olabilir.

f) Russell’ın Etiği

Russell’ın etiğini kabaca iki döneme ayırabiliriz. Bilişselci olduğu ilk dönem ve gayri-bilişselci olduğu ikinci dönem. Bu terimleri tanıyacak olursak etikte bilişselcilik ahlaki önermelerin doğru ya da yanlış olabileceklerini ifade eden görüştür. Gayri-bilişselcilikse bunu reddeder. Şu iki cümleye bakalım.

1. Kapının rengi kahverengidir.

2. Kapıyı kapat.

İlk cümle doğru ya da yanlış çıkabilecek bir cümledir ve bu tamamen kapının durumuna bağlıdır. İkinci cümleyse anlamlı olmakla beraber doğru ya da yanlış değildir. Dil alıcıyı harekete geçirme amacıyla kullanılmaktadır ve cümle herhangi bir doğruluk değeri taşımaz. Yani ikinci cümle bir önerme değildir.

Ahlaki bilişselciler ahlaki cümlelerin doğru ya da yanlış olabileceğini söyledikleri için bir anlamda birinci cümleye benzediklerini kabul ederler. İlerleyen kısımlarda göreceğimiz gibi Russell’ın yakın arkadaşı G.E. Moore ahlaki bilişselciliğin belli bir türü olan gayri-doğalcılığı savunur. Bu görüş “iyi”nin analiz edilemez, yani başka kavramlar cinsinden tanımlanamaz bir özellik olduğunu ifade eder. Moore iyiyi tanımlama yönündeki pek çok girişimi eleştirip reddeder. Ancak iyinin gerçekliğin bir parçası olduğunu ve ona dair bilgi edinebileceğimizi de reddetmez. Russell’ın etiğinin ilk döneminde Moore’un savunduğuna benzer bir bilişselci gayri-doğalcılık görürüz. Gayridoğalcılıktan ve lehindeki argümanlardan Moore’un metaetiğiyle ilgili bölümde daha detaylı bahsedeceğimiz için bu bölümde Russell’ın gayri-bilişselciliğine odaklanacağız.

İlgi alanı oldukça çeşitli olan Russell’ın üretken bir filozof olduğu da söylenebilir.

Russell’ın gayri-bilişselciliğinin odaklandığı noktalardan biri ahlaki fikir ayrılıklarının doğasıdır. Russell, eğer temel ahlaki ilkelerde/hedeflerde bir fikir ayrılığı varsa tarafların birbirlerini ikna edemeyeceklerini söyler. Ahlaka dair kendi görüşlerinden bahsederken de bunların objektif bir şekilde “doğru” olduklarını söylemediğini de belirtir. Ahlaki bilgi diye bir şey yoktur.

“Şunu yapmalısın” türü cümleleriyse olgulardan bahseden cümlelerden ziyade duygusal içeriğe sahip cümleler olarak almamız gerekir. Bu cümleler gayri-bilişselciliğin gerektirdiği üzere doğruluk değeri taşımazlar. Ahlaki cümleler kurduğumuz zaman daha çok “Şu eylemi duygusal anlamda onaylıyorum” demiş oluruz. Bilimsel meselelerde fikir ayrılıklarımızı çözmek için olgulara başvurabilirken ahlaki fikir ayrılıklarında bunu yapamayız. Bunun nedeni herhangi bir olgunun ahlaki bir pozisyon lehinde kanıt teşkil edememesidir. Mesela dış dünyada nereye bakarsak bakalım cinayetin yanlış veya doğru olduğunu gösteren en ufak bir olguya rastlamayız. Bir şeyin iyi olduğunu söylerken onu onayladığımızı ve diğerlerinin de onu onaylamasını istediğimizi söylemekten ve onları da bizimle aynı şeyleri onaylamaya itmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayız.

g) Russell’ın Din Felsefesi

Russell her ne kadar akademik denebilecek çalışmalarında din felsefesiyle ilgilenmemiş olsa da  kendi döneminde ateist/agnostik düşüncenin en önemli temsilcilerinden biriydi. Meşhur felsefe tarihçisi ve teolog Frederick Copleston ile tartışmasında ve “Neden Hristiyan Değilim?” adındaki sonradan kitaplaştırılmış halka açık dersinde din ve Tanrı konularındaki düşüncelerini oldukça anlaşılır bir şekilde ortaya koyar. Tanrı’nın yokluğunun kanıtlanabilir olup olmadığına dair görüşü sorulduğu zaman Russell bunun kanıtlanabilir olmadığını ve agnostik olduğunu söyleyerek cevap verir. Tanrı lehinde de aleyhinde de kanıt olmaması nedeniyle Mars ile Dünya’nın arasında yörüngede bulunan göksel bir çaydanlığa benzer. Her ne kadar böyle bir şeyin var olmadığını kanıtlayamasak da bu, ona inanmama seçeneğimizin olmadığını göstermez. Ancak çaydanlığın yokluğunu kanıtlayamadığımız gibi Tanrı’nın yokluğunu da kanıtlayamayacağımız için ateist değil agnostik olmamız gerekir. Tanrı’nın varlığı lehinde kanıt olmaması Russell’ın inanmamak için ana gerekçesidir. Hatta ona öldükten sonra Tanrı’yla karşılaşırsa ne söyleyeceği sorulduğu zaman “Yeterince kanıt yoktu Tanrım” diyeceğini söyler.

Russell’ın Copleston’la yaptığı tartışmada Copleston Tanrı’nın varlığı lehinde iki argüman öne sürer: Olumsal (Var olmamaları mümkün olan) varlıkların var olmasından yola çıkan bir kozmolojik argüman ve ahlak argümanı.

Russell kozmolojik argümana birkaç ilginç eleştiri sunar. İlki zorunluluğun sadece önermelerin bir özelliği olabileceği ve zorunlu varlıktan bahsetmenin, o şeyin yokluğunu öne sürmek mantıksal çelişki yaratmıyorsa, mümkün olmadığıdır. Russell zorunlu önermelerin de analitik önermelerle sınırlı olduğunu ve bunun ötesinde zorunlu önermelerin bir anlam ifade edebileceklerini düşünmediğini söyler. Bir diğer eleştiri kozmolojik argümanın terkip safsatasından muzdarip olduğudur. Kozmolojik argümanın tek tek her şeyin nedeninin olmasından bütünün de bir nedeninin olduğuna ulaşmasını her insanın bir annesi olmasından bütün insanlığın bir annesinin olduğuna ulaşmaya benzetir ve neden kavramının tek tek varlıklara uygulanabilir olsa da bütün için uygulanabilir olmadığını söyler. “Evren sadece vardır ve hepsi budur” diyerek evrenin varlığının bir açıklamasının olmadığını kabul ettiğini beyan eder.

Russell’ın ahlak konusundaki görüşlerinin zaman içindeki değişiminden bahsetmiştik. Copleston ile ahlak argümanını tartışırken de kendisi ahlaki realist olan ve ahlaki realist olmayan pozisyonlara aynı anda göz kırpıyor gibidir. İlk olarak Tanrı’nın varlığıyla ahlak arasında bir bağ görmediğini Moore’un Principia Ethica’sını örnek vererek belirtir. Bu iki konu mantıksal açıdan bağımsız konular olarak görülür. Ancak Russell tartışmada kendi görüşlerini açarken kafası karışık görünür. Örneğin iyi ve kötüyü ayırt etmekten bahsederken renklerle iyi-kötü arasında bir analoji kurar ve belli eylemleri iyi ve kötü olarak yargılarken renkleri ayırt ederken ihtiyaç duyduğundan farklı bir kanıta ihtiyaç duymadığını söyler. Öte yandan Russell ahlak yasasının her zaman değiştiği şeklinde, realist bir ahlak görüşüyle uzlaştırılması zor görünen bir tespit de yapar. Vicdanın kaynağı olarak dünyevi yasa koyucuların -kişinin ebeveynleri ve diğerleri- ahlaki yönlendirmelerini kabul eder. Zaman içinde vicdana uygun bulunan şeyler değiştiği için vicdanın dünyevi etkenlere dayanan açıklamasının vicdanı herkese ortak bir şekilde Tanrı’nın verdiği şeklindeki açıklamadan daha güçlü olduğunu söyler.

Russell’ın din konusundaki en meşhur çalışmasıysa “Neden Hristiyan Değilim?” adlı halka açık konuşmasıdır. Bu konuşma defalarca basılmış ve başka makalelerle bir arada yayınlanmıştır. Makale Hristiyan ile neyin kastedildiğinin açıklanmasıyla başlar. Ardından Tanrı’nın varlığı lehindeki argümanların kısa kısa değerlendirmeleri yapılır.

İlk olarak kozmolojik argüman eleştirilir. Russell neden kavramının fizikçiler tarafından yerinden edilmeye başladığına dair metafizikle ilgili bölümde bahsettiğimiz düşüncelerini yineler. Buna ek olarak “Tanrı’yı kim yarattı”, evrenin başlangıcının olduğunu düşünmek için nedenimiz yok ve bir ilk neden olsa bile bu nedenin hala var olduğunu düşünmemiz gerekli değil gibi bilindik itirazlar özetlenir.

Doğa yasalarından yola çıkan argümanaysa oldukça ilginç bir cevap verilir. Russell doğa yasalarının özellikle kuantum mekaniği düşünülecek olursa şeylerin tamamen rastgele olmaları durumunda ortaya çıkacak istatistiksel ortalamalardan ibaret olduğunu söyler. Hatta bazen doğa yasalarının insanların icadı olan anlaşmalar (convention) olduğunu söyler gibidir. Dahası, Tanrı’nın mevcut yasaları yaratmasının bir nedeni varsa Tanrı’nın da yasalara tabi olduğu söyleyerek Tanrı’nın da bu durumda yasalara tabi olacağını belirtir. Bu gibi nedenlerden dolayı da Tanrı’yı yasaları açıklamak için öne sürmenin avantaj sağlamadığını iddia eder.

Russell’ın bahsettiği tasarım argümanı versiyonu yaşamın karmaşıklığından ziyade koşulların yaşama uygunluğundan yola çıkan versiyondur. Bu argümana karşı Darwin’den beri bilindiği üzere koşulların canlılara değil, canlıların koşullara uyduğudur. Son olarak evrendeki kötülüklerden yola çıktığımızda mutlak kudret ve bilgiye sahip olsaydı okuyucunun evrendeki bir takım kötülüklere izin verip vermeyeceği yönünde retorik bir soru sorulur.

En son ele alınan ahlak argümanının Tanrı’nın olmaması durumunda hiçbir şeyin doğru ya da yanlış olmayacağını iddia eden versiyonuna karşı Platon’dan beri tartışılmış Euthyphro İkilemi öne sürülür:

Bir şeyin doğru ya da yanlış olmasının nedeni Tanrı’nın keyfi midir yoksa değil midir? Eğer Tanrı’nın keyfiyse Tanrı için doğru ve yanlış arasında bir fark yoktur. Eğer öyle değilse doğru ve yanlış Tanrı’dan bağımsızdır.

6. G.E. Moore

George Edward Moore 4 Kasım 1873’te doğdu. İlk eğitimini ona ailesi verdi. 8 yaşındayken Dulwich Kolejine gitmeye başlayan ve burada Yunanca ile Latince’nin yanı sıra Almanca ve Fransızca da öğrenen Moore klasikler eğitimi almak için Cambridge’e gitti. Burada Russell’la tanışan ve felsefeye ilgi duymaya başlayan Moore kariyerine klasiklerle değil felsefeyle devam etmeye karar verdi. Cambridge’de felsefe profesörü olmasının yanı sıra önemli felsefe dergisi Mind’ın editörlüğünü de yapan Moore’un Cambridge’deki kürsüsüne onun emekliliğinin ardından yine analitik felsefenin tarihinde çok önemli bir yeri olan Ludwig Wittgenstein geçer. Öğrencileri tarafından çok sevilen ve entelektüel alçakgönüllülüğüyle tanınan Moore 24 Ekim 1958’de hayata gözlerini yumar.

a) Moore’un Felsefi Metodolojisi

Moore’un felsefi metodolojisinin başlıca üç unsura sahip olduğunu söyleyebiliriz. İlk unsur tekil felsefi problemlere odaklanıp kapsamlı felsefi sistemler kurmaya çalışmamaktır. İkincisi, felsefi görüşlerimiz sağduyumuzu baz almalıdır ve mümkün mertebe ondan sapmamalıdır. Felsefe bu sezgisel kabullerin içeriğini ortaya çıkarmaya ve sağduyunun sonuçlarını şüpheci meydan okumalara karşı savunmaya çalışır. Son olarak felsefe kavramların analiziyle ilgilenmelidir. Burada Moore’un metodolojisine dair bir yanlış anlamayı düzeltmek adına dil analiziyle kavramsal analiz arasında bir ayrıma gitmemiz gerekiyor. Kavramsal analiz dilsel ifadelerin değil, zihnimizdeki kavramların içeriklerinin analiz edilmesiyle karakterize edilir. Analiz edilen şey bir kavram ya da önermedir, yani dilin ifade ettiği şeylerdir, ancak dilin kendisi değildir. Ancak Moore’un yönteminin bir tür dil analizi olduğu hala pek çokları tarafından savunulur. Şimdi Moore’un metodolojisini daha iyi anlamak için onun felsefenin çeşitli alanlarına katkılarına bakalım.

b) Moore’un Sağduyu Epistemolojisi ve Şüphecilik Eleştirisi

Dış dünyanın varlığına dair şüphecilik, dış dünyanın var olduğunu bilemeyeceğimizi iddia eden görüştür. Moore özellikle Dış Dünyanın Varlığının Bir Kanıtı (A Proof of an External World) ve Sağduyunun Bir Savunusu (A Defense of Common Sense) makalelerinde şüpheciliğe karşı sağduyuya dayanan ve hala tartışılan bir argüman öne sürer. Bu argüman o kadar basittir ki pek çok kişinin ilk tepkisi onu saçma bulmaktır.

Moore’un argümanı sonradan Moore Dönüştürmesi olarak adlandırılacak stratejiye dayanır. Önce Moore’un ele aldığından farklı olan bir şüpheci argümana bakalım:

1. Eğer kavanozdaki bir beyin olduğumu bilmiyorsam ellerim olduğunu bilmiyorum.

2. Eğer ellerim olduğunu bilmiyorsam dış dünyanın var olduğunu bilmiyorum.

3. O halde dış dünyanın var olduğunu bilmiyorum.

Moore Dönüştürmesi uyguladığımız zaman bu şüpheci argümanın rakibi olan başka bir argümanın da olduğunu görürüz. Şüphecilik karşıtı rakip argüman şu şekildedir:

1. Eğer ellerimin var olduğunu biliyorsam kavanozdaki bir beyin olmadığımı biliyorum.

2. Eğer kavanozdaki bir beyin olmadığımı biliyorsam dış dünyanın var olduğunu biliyorum.

3. O halde dış dünyanın var olduğunu biliyorum.

Aynı formata sahip bu iki argümandan hangisini kabul etmemiz gerektiğine nasıl karar vereceğiz? Moore şüphecinin bir şeyi bilebilmemiz için onun doğrulunu kanıtlayabilmemiz gerektiğini varsaydığına dikkat çeker:

“’Burada bir el var, şurada da bir diğeri’ ifadesinin doğruluğunu nasıl kanıtlarım? Bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bunu yapabilmek için Descartes’ın da belirttiği gibi şu anda rüya görmediğimi kanıtlamam gerekir. Ama rüyada olmadığımı nasıl kanıtlayabilirim? Rüyada olmadığımı iddia etmek için inandırıcı nedenlerim olduğuna şüphe yok… ama bu rüyada olmadığımı kanıtlayabilmemden oldukça farklı bir şey. Ben kanıtlayamadığım şeyleri de bilebilirim.”

Eğer bilgi sahibi olabilmemiz için bildiğimi şeyi kanıtlayabilmemizin gerektiğini düşünmüyorsak şüpheci argümandan kaçınabiliriz. Moore Dönüştürmesi’nin sonucu olan argümanı kabul etmek için daha fazla gerekçemiz var. Dolayısıyla ikinci versiyonu kabul etmemiz daha doğru gibi görünüyor.

c) Moore’un Metafiziği

Moore’un genel felsefi projesinin sağduyuya dayalı inançlarımızı savunmak olduğunu söylemiştik. Onun metafiziği de epistemolojisi gibi sağduyusal inançları savunma amacı taşır. İdealizme karşı verdiği argümanlar, var olmak algılanmaktır prensibine ve ilişkilerin içselliği doktrinine eleştirileri gibi, Moore’un metafiziğinin önemli bir bölümünü oluştursa da Moore’un metafizik konusundaki çalışmaları idealizm eleştirilerinden ibaret değildir.

Moore’un metafiziği Strawson’ın “revizyonist metafizik” dediği metafizik yapma biçiminin karşısında konumlandırılabilir. Revizyonist metafizik varlığın doğasına dair inançlarımızı köklü biçimde değiştirmeyi amaçlayan metafizik yapma biçimidir. Diyelim ki insanlık olarak çoğumuz kişilerin var olduğu yönünde sezgisel bir inanca sahibiz. O halde kişilerin var olmadığını iddia eden herhangi bir metafiziksel görüş bu tanıma göre revizyonist metafizik altında değerlendirilmelidir. Moore’un metafiziğiyse deskriptif, yani tasvir edici metafiziktir. Varlığın doğasına dair belli şeyler hepimizin bildiği açık doğruluklardır (truisms). Felsefe bunlara meydan okumaya değil, bunları açıklamaya ve sahip oldukları muğlaklıkları ortadan kaldırmaya odaklanmalıdır. Moore’un genel metafiziksel pozisyonuna bu nedenle “sağduyu realizmi” diyebiliriz. Bu görüşün realizm/gerçekçilik olma nedeni sağduyumuz tarafından bize verilen ana inançlarımızın genellikle doğru olduğunu ve sağduyunun varlığını kabul ettiği çoğu şeyin de gerçekten var olduğunu belirtmesidir. Sağduyunun varlığını kabul ettiği nesneler -maddi varlıklar, kategoriler gibi- zihinlerimize ya da düşüncelerimize bağımlı olmadan var olan şeylerdirler.

Moore’un önermeler ve doğruluk hakkındaki düşüncelerine göz atıp bu bölümü bitirelim. Özellikle erken döneminde -sonradan bu teoriden vazgeçmiştir- Moore’un yaptığı en ilginç şeylerden biri doğruluğun özdeşlik kuramını savunmasıydı. Genellikle doğruluk inançlarla dış dünya arasındaki bir “denk düşme” ilişkisi olarak görülür. Zihninizdeki inançla dış dünya birbirlerine belli bir şekilde uymaktaysa inancınız doğrudur. Moore’sa önce önermeleri insan zihninde var olan düşüncelerden ayırır. Burada da Frege’deki gibi psikolojizm reddedilir. Zihin önermeler hakkında düşünüyor olsa da bu, önermelerin zihinsel nesneler oldukları anlamına gelmez. Düşünülen şeyle düşünme eylemi arasında ayrım yapmamız gerekir. Mesela ben önümdeki kedi hakkında düşündüğüm zaman zihnimdeki düşünceyle kedinin aynı şey olduğunu söylemem gerekmez. Benzer bir şekilde bir önerme hakkında düşündüğümde de zihnimdeki düşünceyle düşüncemin hakkında olduğu önerme aynı şey değildir. Önermeler bizlerin zihinsel durumlarından bağımsız var olurlar.

Genellikle önermelerin Platoncu formlara benzer soyut, uzay-zamanı aşan varlıklar olduğu kabul görmekteyse de Moore’un görüşü bu değildir. Moore önermelerin gündelik nesnelerle/durumlarla özdeş olduğunu savunur. Önermeler Moore’un kavramlar dediği şeylerden oluşurlar. Örneğin “kedi paspasın üstünde” dediğim zaman “kedi + paspas + belirli bir yöne sahip üstünde olma ilişkisi” kavramlarından oluşan bir önerme kurmuş olurum. Burada önemli nokta gündelik nesnelerin kavramlarla ve önermelerle özdeşliklerinin savunulmasıdır. Yani “kedi paspasın üstünde” önermesi söz konusu olguyla gerçekten özdeştir. Normalde kedinin paspasın üzerinde olması olgusu “kedi paspasın üstünde” önermesini doğru kılan şey -yani bir doğruluk kılıcı- olarak görülürdü. Bizce bu teorinin Moore tarafından savunulması ilginçtir çünkü gündelik dilde önerme ve kavram gibi şeyleri bu şekilde kullanmayız. Gündelik nesnelerin kavramlar ve önermelerle özdeşleştirilmesi kelimenin tam anlamıyla revizyonist bir metafiziksel tez gibi görünmektedir.

d) Moore’un Metaetiği

Moore’un etkisinin en uzun soluklu şekilde hissedildiği alanlardan biri kuşkusuz metaetik olmuştur. Metaetik, “Ahlaklı olmak için ne yapmam gerekir?”, “Ahlaklı davranışın genel kuralları nelerdir?” gibi sorular soran normatif etiğin, ve spesifik ahlaki problemlere çözüm arayan pratik etiğin aksine ahlakın objektif olup olmadığı, ahlakın metafiziği, ahlaki önermelerin anlamı, sorumluluk, iyi/kötü gibi kavramların çözümlenmesi gibi ahlaka dair “meta” (üst/yukarı) düzeydeki sorulara cevap arayan ahlak felsefesi dalının adıdır. Moore ahlakın ve özellikle de iyi kavramının herhangi bir doğal ya da doğaüstü gerçeğe indirgenemeyeceğini düşünmesi nedeniyle ahlaki gayridoğalcılık denen görüşü savunur. İyi, Moore’a göre başka hiçbir özelliğe indirgenemeyecek ya da kendisi dışındaki herhangi bir kavramla özdeşleştirilemeyecek indirgenemez, analiz edilemez bir özelliktir. Şimdi Moore’un bu görüşünü daha detaylı bir şekilde inceleyelim.

Kavramsal analizin Moore’un felsefi metodolojisinin ana unsurlarından biri olduğunu daha önce söylemiştik. Moore’un kavramsal analizin analitik, yani tanım gereği doğru, gerçeklere ulaşması gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle iyinin tanımına dair pek çok teorinin yaptığı tanımların analitik olarak doğru olmadığının göstererek yanlış olduklarının gösterilebileceğini düşünüyordu. Örneğin iyiyi hazla özdeş gören hazcı (hedonist) faydacılığı ele alalım. Moore böyle bir görüşe şu argümanla saldırır: İyinin hazla özdeş olduğunu söylemek iyi hazla özdeştir cümlesinin analitik olarak doğru olmasını gerektirir. Ancak bizler herhangi bir yanlışa düşmeden “Haz iyi midir?” sorusunu sorabiliriz. Böyle bir soru saçma değildir, hala makul bir şekilde sorabileceğimiz “açık” bir sorudur. Oysa iyinin hazza özdeş olduğu analitik (tanım gereği) bir doğru olsaydı sorduğumuz soru “İyi iyiye özdeş midir?” ya da “Haz hazza özdeş midir?” olurdu ki bunlar saçma sorulardır. Kimse, “Haz hazza özdeş midir?” sorusunun cevabını merak etmez çünkü bu sorunun cevabı barizdir. Yani bu soru “açık soru” değildir. Ancak “İyi hazza özdeş midir?” sorusu açık sorudur. Moore’un bu argümanı “Açık Soru Argümanı” olarak bilinir. Açık Soru Argümanı, iyinin öne sürebileceğimiz bütün tanımlarına karşı kullanılabilirliği olan bir argümandır. Zira iyiyi başka kavramlarla ifade edilen şeylere özdeş görmeye yönelik bütün girişimlerde “X iyiyle özdeş midir?” sorusu yöneltilebilirdir. Bu nedenle iyilik kendisi dışında herhangi bir kavrama indirgenemeyen, analiz edilemez bir özelliktir sonucuna varılır.

Moore iyiyi başka kavramlar cinsinden analiz edilebilir gören, “İyilik X’e özdeştir” türünde[5] (X yerine gelebilecek şeylere haz, Tanrı’nın buyrukları, insan refahı gibi örnekler verilebilir) doğru önermelerin olduğunu iddia eden görüşlerin doğalcılığın yanılgısına (naturalistic fallacy) düştüğünü söyler. Bunun neden bir safsata olarak görüldüğü tam olarak bariz değildir. Muhtemelen Açık Soru Argümanı’nın sonucunda bu sonuca ulaşıldığı söylenebilir. Ancak safsatanın ismi Moore’un da fark ettiği üzere yanıltıcıdır. Başta da söylediğimiz gibi Moore sadece iyiyi doğal özelliklerle özdeş gören teorilere değil, kendi deyişiyle metafiziksel teorilere de (Aristo, Aquinas, Kant gibi filozofların teorilerine) eleştiri getirir. Aslında safsata, Frankena’nın da önerdiği üzere, iyinin doğal şeylerle özdeş görülmesinden değil de eş anlamlı olmayan kavramların özdeş görülmesinden kaynaklanan daha genel bir safsata olarak da görülebilir.

Moore ahlakla ilgili önermelerin insanların düşüncelerinden bağımsız olarak doğru olabildiğini savunduğu için bir ahlaki realisttir. Bu nedenle kendi kuramına alternatif olan ahlaki realist kuramların yanı sıra en azından geleneksel anlamda realist olmayan ahlaki teorileri de eleştirmiştir. Eleştirdiği teorilerden biri ahlaki subjektivizmdir. Subjektivizmin iddiası “X iyidir” dendiği zaman kişinin X’i onayladığını raporladığıdır. “X iyidir”, “X’i tasdik ediyorum/onaylıyorum” demektir. Moore bu görüşün ahlaki fikir ayrılıklarına izin vermediği eleştirisini yapar. Çünkü ahlaki fikir ayrılığının olabilmesi için iki kişinin söylediklerinin birbirleriyle çelişmesi gerekmektedir. Ama iki kişiden biri “X’i onaylıyorum”, diğeri “X’i onaylamıyorum” derse burada gerçek bir çelişki yoktur. Çünkü A kişisinin X’i onaylamasıyla B kişisinin X’i onaylamaması birbiriyle çelişmez. Ancak Moore’un bu konudaki görüşünü Stevenson’ın duyguculuğundan haberdar olmasının ardından değiştirdiğini, en azından yaptığı eleştirinin yanlışlığını kabul ettiğini söyleyebiliriz. Stevenson ahlaki yargıların duyguları raporlamaktan ziyade belirttiğini söylüyordu. Ahlaki yargılara dair raporlarımız çelişemese dahi ahlaki “tavırlarımız” birbirlerine zıt olmaları nedeniyle çelişebilir. Bir dönem Moore Stevenson’ın duyguculuğunun kendi gayridoğalcılığı kadar makul bulduğunu söylemekle beraber sonradan duyguculuğu bu kadar makul görmeyi bırakır.

Peki Moore’un iyiliğin ontolojik statüsüne dair pozitif bir görüşü var mıdır? Moore iyiliğin doğal ya da metafiziksel herhangi bir şeyle özdeş görülmesine karşı çıkmakla beraber iyiliğin ne olduğuna dair bir şey söylemiş midir? Moore iyiliğe herhangi bir ontolojik gerçeklik atfetmemekle beraber ahlaki realizmi muhafaza etmek ister gibi görünmesiyle ilginç bir pozisyona sahiptir. Kendinden sonra gelen pek çok gayri doğalcının aksine ahlaki değerlere dair Platoncu görüşleri savunmaz. Yani ahlaki özellikleri soyut varlıklar olarak görme yanlısı değildir. Hatta onları herhangi bir varlık olarak görme yanlısı değil gibi görünür. Moore bu noktada sayılarla bir analoji kurar. Sayılar mevcuttur ama varlığa sahip değillerdir. İyilikte de buna benzer bir durum söz konusudur.

Bizce bu iddiayı anlamanın en makul yolu ahlaki özelliklerin tek başlarına var olan bağımsız “nesneler” olarak görülemeyecekleri ancak diğer varlık ve durumların özelliklerine de indirgenemeyecekleri gibi görünmektedir. Diğer varlıklardan ayrık bir özellik ya da varlık olarak iyilik diye bir şey yoktur. Ancak iyilikle ilgili kurduğumuz cümleler doğru olabilirler. Benzer bir şekilde sayı cümlelerinin doğru olmaları için sayıların gerçekten bağımsız varlıklar olarak var olmalarına gerek yoktur denebilir. İddianın ne kadar anlaşılır olduğuna ve bu yorumun Moore’un düşüncesini yansıtıp yansıtmadığına okuyucu karar vermelidir.

Son olarak Moore’un ahlak epistemolojisi konusundaki görüşünden bahsedelim. Moore kendi sağduyu epistemolojisine paralel şekilde ahlaki sezgiciliği savunmaktaydı. Ahlaki sezgicilik en azından bazı ahlaki gerçeklere sezgi yoluyla, herhangi bir kanıtlamaya başvurmadan ulaşabileceğimizi savunur. Mesela sarı rengini ele alalım. Sarıyı gördüğümüz zaman “Bunun sarı olduğunu nasıl anladın?” sorusuna herhangi bir argümanla cevap vermeyiz. Sarının ne olduğunu bilen kişi sarı renk nesneleri gördüğünde tanıyabilir. Moore için de durum buna benzer. İyiyi tanımlayamasak da gördüğümüzde tanıyabiliriz. Örneğin adalet, sadakat, söz tutma, yardım severlik gibi şeylerin iyi olduğunu direkt bir şekilde ahlaki sezgimize dayanarak anlayabiliriz. Bu elbette ahlaki sezgilerimizin yanılmaz olduğunu göstermez. Sezgisel ahlaki inançlarımız da revize edilebilirdir.

e) Moore’un Normatif Etiği

Normatif etik ahlaklı olmamız için ne yapmamız gerektiğini ve ahlaklılığın ilkelerini belirlemeye çalışan etik alt dalına verilen isimdir. Moore metaetiğin yanı sıra normatif etikle de uğraşmıştır. Metaetikteki görüşleriyle normatif etikteki görüşleri arasında bağlantılar vardır.

Kabaca söyleyecek olursak Moore değer çoğulcusu kural sonuççuluğu diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Bu görüşü açıklamaya çalışalım.

Değer konusunda çoğulcu olmak, kendi içinde iyi olan birden fazla şeyin olabileceğini kabul etmek demektir. Bazı görüşler değer konusunda çoğulcu değil tekçidirler. Yani sadece bir tür şeyin kendi içinde iyi olabileceğini kabul ederler. Örneğin hazcı faydacılık kendi içinde olan tek şeyin haz olduğunu iddia eder. Diğer şeylerse ancak haz üretimine katkıda bulunma derecelerine göre iyi olabilirler. Öte yandan Moore değer konusunda tekçiliği reddeder. Mesela Moore kendi içinde iyi ve değerli olan şeylerden biri olarak güzelliği önermiştir. Güzel şeylerin bulunması, onları takdir eden hiçbir zihin olmasa bile, kendi içinde iyidir. Dolayısıyla iyiliğin tek bir şeyde bulunduğu düşüncesi doğru değildir. Ancak özellikle doğalcı ahlaki teorilere baktığımızda iyiliğin belli türden doğal varlık ve durumlarla özdeşleştirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Yani doğalcı görüşler bizi bir tür değer tekçiliğini savunmaya zorlamakta gibidir. Ancak doğalcılık reddedildikten sonra iyiliğin birden fazla türden şeyde bulunabileceğini görebiliriz.

Analitik felsefe günümüzde yeni alan ve problemlere yönelmiştir.

Bunun yanı sıra Moore kural sonuççuluğunu kabul eder. Popüler sonuççuluk türleri genelde hazcı ya da faydacı yapıya sahip oldukları için sonuçların hazzı maksimize etmesi, acıyıysa minimize etmesi gerektiğini söyleme eğilimindedir. Ancak Moore’un sonuççuluğu değer çoğulcusu olduğu için haz ve acıyla değil “iyi” kavramıyla karakterize edilir. Moore’a göre maksimize edilmesi gereken şey “iyi”dir. Olabilecek en iyi sonuçları doğuracak kurallara uymamız gerekir. Ancak şuna dikkat edilmelidir: Neyin en fazla iyiliğe yol açtığı tespit edilmeye çalışılırken tarafsız (impartial) olunması gerekir. Yani bir kişi ya da kesimin iyiliği, aksi yönde bir gerekçemiz yoksa, diğerlerinden daha fazla gözetilmemelidir. Moore’un sonuççuluğunun kural sonuççuluğu olmasının nedeniyse tek tek eylemlerin değil, eylemleri yöneten kuralların sonuçlarına bakmasıdır. Örneğin “Öldürme!”, “Sözlerini tut!” gibi kuralların sonuçları iyiyse bunlar tercih edilesidir. Eğer Moore kuralların değil de tek tek eylemlerin sonuçlarına baksaydı bir eylem sonuççusu olacaktı.

7. Erken Dönem Wittgenstein (Tractatus Logico-Philosophicus)

Russell’ın yanında mantık öğrenen Ludwig Wittgenstein’ın analitik felsefenin tarihinde derin bir etki bırakmış kısa kitabı Tractatus Logico Philosophicus 1921’de Almanca olarak yayınlanır. Kitabın ana amacı felsefenin çoğu problemini bu problemlerin aslında sahte problemler olduğunu göstererek çözmektir. Tractatus’ta dilin ne olduğunu ve nasıl işlediğini gördüğümüz zaman pek çok felsefi problemin aslında gerçek problemler olmadıklarını fark edeceğimiz iddia edilir. Felsefenin amacı da hakkında bilgi edinebileceğimiz alanın sınırlarını çekmek, mantık ve dilin istismarına bir son vererek dili daha açık bir hale getirmek suretiyle felsefi problemleri ortadan kaldırmak olmalıdır.

Pek çok Wittgenstein yorumcusuna göre Wittgenstein’ın bu düşüncesinin temelinde Tractatus’tan çıkarılan Anlamın Resim Kuramı yatmaktadır. Her ne kadar Tractatus’ta böyle sistematik bir teorinin savunulduğu tartışmalı olsa da biz genel olarak kabul gören bu yorumu doğru kabul edeceğiz. Anlamın Resim Kuramı dilin ve önermelerin anlamlarını olguları resmetmek/temsil etmek suretiyle edindiklerini söyler. Haliyle olgusal alana herhangi bir şekilde denk düşmeyen bir ifade anlamdan yoksundur. Ancak anlamdan yoksun olmakla “saçma” olmak aynı şey değildir. Örneğin Wittgenstein mantığın operatörlerinin dünyadaki herhangi bir olguyu “resmetmediğini” söyler. Mantık dünyadaki olguları resmetmez, onlar arasındaki ilişkilerin sınırlarını çizer. Dolayısıyla mantık Wittgenstein için “anlamsız”dır. Ancak mantık “anlamsız” olsa da Wittgenstein’ın “saçma” dediği daha problemli anlamsızlık kategorisine de girmez.

Yaygın şekilde kabul edilen görüş Tractatus’taki Wittgenstein’ın teoloji, ahlak ve estetik gibi alanların önermelerini ilk bahsettiğimiz şekliyle “anlamsız” değil, “saçma” bulduğudur. Neden? Çünkü bu alanlar olguları resmetmekte başarısız olurlar ve olgusal alana denk düşmezler. Mantığın yaptığı gibi olgular arasındaki ilişkilerin sınırlarını da çizmezler. Dolayısıyla Wittgenstein’a göre bu alanlara dair özellikle de filozofların söylediği şeyler sadece “anlamsız” değil “saçma”dır. “Saçma” olarak adlandırılan bu kategori bazen Wittgenstein’ın bu kategorideki ifadelerin herhangi bir anlamdan tamamen yoksun olması gerektiğini söylediği şeklinde anlaşılır. Ancak “saçma” olduğu söylenen şeylerin dahi Wittgenstein tarafından “kelimelere dökülemeyen ancak kendilerini açık eden, mistik” şeyler oldukları söylenir. Wittgenstein yorumcuları için oldukça kafa karıştırıcı olan noktalardan biri Tractatus’ta Wittgenstein’ın metafiziğin, teolojinin, estetiğin ve ahlakın ne anlamda “saçmalık” olduğunu iddia ettiğidir. Wittgenstein’ın bu konudaki görüşleri muğlak görünmektedir.  

İlginç bir şekilde Wittgenstein “saçma” şeylere dair kendi analizinin dile dair söylediklerine de uygulanabileceğinin farkındadır. Wittgenstein’ın dili anlama girişimi de metafiziksel denebilecek kavramlar üzerine kuruludur: “Dünya”, “olgu”, “resmetme” gibi kavramlar diğer felsefi kavramlar kadar metafizikseldirler. Yani dünyanın doğasına dair iddialarda bulunurlar. Bu noktada Wittgenstein bir merdiven metaforu kullanılır: Onun için Tractatus tırmanılmasının ardından dünyayı daha doğru bir şekilde görmemizi sağlayan bir noktaya ulaştıran bir merdiven gibidir. Ancak bir kere söz konusu noktaya varıldığı zaman merdivenin kendisinin de “saçma” olduğu anlaşılır ve merdiven bir kenara atılır.

8. Sonuç Yerine

Yazı dizimizin ilk bölümünün sonuna gelmiş olduk. Gelecek bölümde Viyana Çevresi’nden ve mantıksal pozitivizmden bahsedeceğiz. Önce erken dönem Wittgenstein’ın mantıksal pozitivistler üzerindeki etkilerine, sonra da Viyana Çevresi’ne mensup olan veya olmayan mantıksal pozitivist filozofların görüşlerine bakacağız. Not etmemiz gereken belki de en önemli nokta analitik felsefenin ilk döneminde dile ve mantığa ciddi bir önem verilmiş olsa da bu dönemde dahi felsefenin tamamen dilsel problemlere indirgenmemiş olmasıdır. Metafizik ve etik gibi felsefenin geleneksel konularına ilgi, özellikle Russell ve Moore’a bakacak olursak, analitik felsefenin başlangıç döneminde de mevcuttur. Analitik felsefenin kurucularının metafiziği ve etiği anlamsız gördüğü, bu bölümde anlaşıldığını umduğumuz üzere son derece yanlış bir görüştür. Russell ve Moore’un böyle düşünmediği bariz olmakla beraber söz konusu iddialarla ilişkilendirilen Wittgenstein’ın bile bu konu hakkında ne düşündüğü kesin değildir. Öte yandan analitik felsefede ciddi ve sistematik bir metafizik karşıtlığı, felsefenin neredeyse tamamen dil analiziyle ilgilenmesinin gerekliliği ve geleneksel felsefi problemlerin büyük oranda anlamsız olduğu gibi tezleri yazı dizimizin gelecek bölümünde inceleyeceğimiz Viyana Çevresi’ne atfetmemiz, doğruluğu hala tartışmalı olmakla beraber, daha doğru olacaktır. Burada göz önünde bulundurulması gereken şey analitik felsefenin özü itibariyle bu tezlere bağlı kalmasının gerekmemesidir. Yani analitik felsefe doğası gereği geleneksel felsefenin problemleriyle ilgilenmeye karşı değildir. Dil analiziyle en fazla özdeşleştirildiği başlangıç döneminde bile analitik felsefe kendisini dil analiziyle sınırlamamıştır.

Analitik felsefe kitap önerileri derlememiz: https://onculanalitikfelsefe.com/analitik-felsefe-kitap-onerileri/

Yararlanılan Kaynaklar

  • Baldwin, Tom, “George Edward Moore”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2010 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/sum2010/entries/moore.
  • Baldwin, Thomas (der.). G. E. Moore: Selected Writings, Routledge, London: 1993.
  • Beaney, Michael. The Oxford Handbook of the History of Analytic Philosophy. Oxford University Press, 2015.
  • Biletzki, Anat and Matar, Anat, “Ludwig Wittgenstein”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/wittgenstein.
  • Candlish, Stewart and Basile, Pierfrancesco, “Francis Herbert Bradley”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2017 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2017/entries/bradley.
  • Carey, Rosalind, “Bertrand Russell: Metaphysics,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/russ-met/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • DePoe, John. M., “Knowledge by Acquaintance and Knowledge by Description,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/knowacq/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • Dummett, Michael. Frege. Philosophy of Language. Duckworth, 1973.
  • Frankena, W. K. “IV.—The Naturalistic Fallacy.” Mind, XLVIII, no. 192, 1939, pp. 464–477., doi:10.1093/mind/xlviii.192.464.
  • Frege, Gottlob, ve Montgomery Furth. The Basic Laws of Arithmetic: Exposition of the System. University of California, 1964.
  • Frege, Gottlob. Concept Script, a formal language of pure thought modelled upon that of arithmetic, çev. S. Bauer-Mengelberg, J. vanHeijenoort (der.), From Frege to Gödel: A Source Book in Mathematical Logic, 1879–1931 içinde, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1967.
  • Frege, Gottlob. On Sense and Reference, Translations from the Philosophical Writings of Gottlob Frege içinde, P. Geach ve M. Black (der. ve çev.), Oxford: Blackwell, üçüncü baskı, 1980.
  • Frege, Gottlob. The Foundations of Arithmetic; a Logico-Mathematical Enquiry into the Concept of Number. İngilizce’ye çev. J.L. Austin. Northwestern University Press, 1968.
  • Glock, Hans-Johann. What Is Analytic Philosophy?. Cambridge University Press, 2008.
  • Hasan, Ali and Fumerton, Richard, “Knowledge by Acquaintance vs. Description”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2017 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/fall2017/entries/knowledge-acquaindescrip.
  • Hurka, Thomas, “Moore’s Moral Philosophy”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2015 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/fall2015/entries/moore-moral.
  • Irvine, Andrew David and Deutsch, Harry, “Russell’s Paradox”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2016 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2016/entries/russell-paradox.
  • Irvine, Andrew David, “Bertrand Russell”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/russell.
  • Klement, Kevin, “Russell’s Logical Atomism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2016 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2016/entries/logical-atomism.
  • Klement, Kevin, C., “Russell’s Paradox,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/par-russ/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • Kusch, Martin, “Psychologism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2015 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2015/entries/psychologism.
  • Landini, Gregory, “Bertrand Russell: Logic,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/russ-log/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • Linsky, Bernard, “Logical Constructions”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2016 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2016/entries/logical-construction.
  • Lother, Dorothea, “Gottlob Frege: Language,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/freg-lan/, Son Erişim Tarihi 20/03/2019.
  • Ludlow, Peter, “Descriptions”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/fall2018/entries/descriptions.
  • Maclachlan, D.L.C., “F.H. Bradley: Logic,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/brad-log/, Son Erişim Tarihi 18/03/2019.
  • McDaniel, Kris, “John M. E. McTaggart”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2016 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2016/entries/mctaggart.
  • Moore, G.E. ‘A Defence of Common Sense’ in J. H. Muirhead (der.) Contemporary British Philosophy (2nd series), Allen and Unwin, London: 1925, 193-223.
  • Moore, G.E. ‘External and Internal Relations’ Proceedings of the Aristotelian Society20 (1919-20) 40-62.
  • Moore, G.E. ‘Proof of an External World,’ Proceedings of the British Academy, 25 (1939) 273-300.
  • Moore, G.E. ‘The Refutation of Idealism’ Mind 12 (1903) 433-53.
  • Moore, G.E. Ethics, Williams & Norgate, London: 1912.
  • Moore, G.E. Principia Ethica Cambridge University Press, Cambridge: 1903.
  • Nath, Ramendra, “Bertrand Russell: Ethics,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/russ-eth/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • O’Connor, D. The Metaphysics of G.E. Moore. Dodrecht, Holland: D. Reidel Publishing Company, 1982.
  • Perovic, Katarina, “Bradley’s Regress”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2017 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2017/entries/bradley-regress.
  • Pietroski, Paul, “Logical Form”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2016 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2016/entries/logical-form.
  • Pigden, Charles, “Russell’s Moral Philosophy”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/fall2018/entries/russell-moral/.
  • Preston, Aaron, “Analytic Philosophy,” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/analytic/, Son Erişim Tarihi 20/03/2019.
  • Preston, Aaron, “George Edward Moore (1873—1958),” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/moore/, Son Erişim Tarihi 21/03/2019.
  • Proops, Ian, “Wittgenstein’s Logical Atomism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2017 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2017/entries/wittgenstein-atomism.
  • Richter, Duncan J., “Ludwig Wittgenstein (1889—1951),” Internet Encyclopedia of Philosophy, https://www.iep.utm.edu/wittgens/, Son Erişim Tarihi 24/03/2019.
  • Russell, Bertrand, and Stephen Mumford. Russell on Metaphysics: Selections from the Writings of Bertrand Russell. Routledge, 2003.
  • Russell, Bertrand, ve Slater, John Greer. The Philosophy of Logical Atomism: and Other Essays 1914-19. G. Allen and Unwin, 1986.
  • Russell, Bertrand. “I.—On the Relations of Universals and Particulars.” Proceedings of the Aristotelian Society, vol. 12, no. 1, 1912, pp. 1–24., doi:10.1093/aristotelian/12.1.1.
  • Russell, Bertrand. “II.—On Denoting.” Mind, vol. 114, no. 456, 2005, pp. 873–887., doi:10.1093/mind/fzi873.
  • Russell, Bertrand. Introduction to Mathematical Philosophy. Allen & Unwin, 1950.
  • Russell, Bertrand. Our Knowledge of the External World. Routledge, 2016.
  • Russell, Bertrand. The Analysis of Matter. Allen & Unwin, 1954.
  • Russell, Bertrand. The Principles of Mathematics, Cambridge: At the University Press, 1903.
  • Russell, Bertrand. Why I Am Not a Christian: and Other Essays on Religion and Related Topics. Routledge, 1975.
  • Schwartz, Steve. A Brief History of Analytic Philosophy: from Russell to Rawls. Wiley-Blackwell, 2013.
  • Soames, Scott. Philosophical Analysis in the Twentieth Century. Princeton University Press, 2005.
  • Soames, Scott. The Analytic Tradition in Philosophy. Princeton University Press, 2014.
  • Zalta, Edward N., “Frege’s Theorem and Foundations for Arithmetic”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/win2018/entries/frege-theorem.
  • Zalta, Edward N., “Gottlob Frege”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (der.), https://plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/frege.
  • [1] Bu makalenin Zeynep Hayal Erdoğan tarafından yapılmış çevirisi dergimizin ilk sayısında mevcuttur.
  • [2] Hatırlayalım: Moore için analitik, yani tanım gereği doğru olan, özdeşlik iddiaları bilgi vermez. Mesela bilgiyi tanımladığım zaman tanımım ne olursa olsun yaptığım şey “bilgi bildidir” demekten başka bir şey ifade etmez. Dolayısıyla burada yapılan tanım da “sarı sarıdır” demekten başka bir şey demediği için bilgi veremez.
  • [3] Bir özelliğin özsel olması kabaca onun bir şeyin varlığı için zorunlu olmasıdır. Mesela saçım daha uzun ya da daha kısa olsa da ben varlığımı sürdüreceğim için saç uzunluğum özsel bir özelliğim değildir. Ama bir üçgenin üç köşeli olması onun özsel bir özelliğidir çünkü aksi takdirde üçgen olamazdı.
  • [4] Bu makalenin Hasan Ayer tarafından yapılan çevirisini bu sayımızda bulabilirsiniz.
  • [5] Elbette iyinin kendiyle özdeş olduğu şeklindeki totolojik önermeyi hariç tutarsak.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bir Zihin Felsefesi Kuramı Olarak Töz Düalizminin (Kartezyen Düalizmin) Değerlendirilmesi – Berk Çakan

Sonraki Gönderi

Yücel Hocamızın Ardından - Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe